بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفاًۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪يۚ اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ١٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | zaman |
|
| 2 | رَجَعَ | döndü(ğü) |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | إِلَىٰ |
|
|
| 5 | قَوْمِهِ | kavmine |
|
| 6 | غَضْبَانَ | kızgın |
|
| 7 | أَسِفًا | ve üzgün bir halde |
|
| 8 | قَالَ | dedi |
|
| 9 | بِئْسَمَا | ne kötü işler yaptınız? |
|
| 10 | خَلَفْتُمُونِي | arkamdan |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | بَعْدِي | benden sonra |
|
| 13 | أَعَجِلْتُمْ | acele mi ettiniz? |
|
| 14 | أَمْرَ | emrini (beklemeyip) |
|
| 15 | رَبِّكُمْ | Rabbinizin |
|
| 16 | وَأَلْقَى | ve yere attı |
|
| 17 | الْأَلْوَاحَ | levhaları |
|
| 18 | وَأَخَذَ | ve tuttu |
|
| 19 | بِرَأْسِ | başını |
|
| 20 | أَخِيهِ | kardeşinin |
|
| 21 | يَجُرُّهُ | çekmeye başladı |
|
| 22 | إِلَيْهِ | kendine doğru |
|
| 23 | قَالَ | (Kardeşi) dedi |
|
| 24 | ابْنَ | oğlu |
|
| 25 | أُمَّ | anamın |
|
| 26 | إِنَّ | gerçekten |
|
| 27 | الْقَوْمَ | bu insanlar |
|
| 28 | اسْتَضْعَفُونِي | beni hırpaladılar |
|
| 29 | وَكَادُوا | ve az daha |
|
| 30 | يَقْتُلُونَنِي | beni öldürüyorlardı |
|
| 31 | فَلَا |
|
|
| 32 | تُشْمِتْ | güldürme |
|
| 33 | بِيَ | üstüme |
|
| 34 | الْأَعْدَاءَ | düşmanları |
|
| 35 | وَلَا | asla |
|
| 36 | تَجْعَلْنِي | beni tutma |
|
| 37 | مَعَ | beraber |
|
| 38 | الْقَوْمِ | bu kavimle |
|
| 39 | الظَّالِمِينَ | zalim |
|
Bu levhalarda, yüce Allah’ın, kendisinden korkanlara, yani O’na iman edip buyruklarıyla amel edenlere, hidayet ve rahmetini kazanmaları için gönderdiği hükümler vardı. Buradaki “hidayet” (hüden) ve “rahmet” kelimeleri, bir ilâhî kitabın ve onunla ortaya konan dinin bütün işlevlerini özetler mahiyettedir. Zira hidayet ancak sahih iman ve sâlih amellerle gerçekleşir; bu da insanların, fert ve toplum olarak rahmete yani yüce Allah’ın hidayet üzere yaşayanlara bahşedeceği engin sevgisinin eseri olarak, dünya ve âhiret hayatında huzurlu ve mutlu olmaya götürür.
Âyette, öfkenin insanlara doğru olmayan işler yaptırdığına dolaylı bir işaret vardır. Nitekim Mûsâ’nın öfke sebebiyle Tevrat levhalarını yere atması, bilinçsizce yapılmış yanlış bir iş olduğu için, öfkesi yatışınca bunun farkına vararak yerdeki levhaları tekrar eline almış ve af dilemiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 597-598
أسف Esefe : أسَفٌ esefün kelimesi hem hüzünlenme ile birlikte olan öfkelenme hakkında hem de ayrı ayrı bunların her biri hakkında kullanılabilmektedir. Asıl manası kalpteki kanın intikam duygusunu harekete geçirmesidir. Bu duygu eğer kişinin kendisinden aşağı düzeyde birine karşı olursa yayılıp öfkeye, kendisinden üst düzeyde birine karşı olduğundaysa içe dönerek hüzne ve kedere dönüşür.İbn Abbas (r.a.) öfke ve hüzün nedir diye sorulduğunda ”kaynakları bir ama isimleri farklıdır” demiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri esef, (maal)esef, teessüf, müessif ve müteessiftir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
شمت Şemete :
Şemâte شَماتَةٌ kelimesi, kendisine düşmanlık edilen ve kendisinden de düşmanlık görülen kimsenin bir belaya uğramasından dolayı sevinmek/sevinç duymaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de if'al fiil formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli şamatadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفاًۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. رَجَعَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَجَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. اِلٰى قَوْمِه۪ car mecruru رَجَعَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
غَضْبَانَ hal olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda sonunda elif ve fethalı nun انَ bulunan özel isimlerden olup gayri munsariftir. اَسِفاً ikinci hal olup fetha ile mansubdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal; cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَضْبَانَ - اَسِفاً kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪يۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavl, بِئْسَمَا ‘dır. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
بِئْسَمَا zem anlamı taşıyan camid fiildir. بِئْسَمَا kelimesinde bulunan مَا harfi, بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekra-i mevsufedir. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, خلافتكم (Halef oluşunuz.) şeklindedir. خَلَفْتُمُون۪ي cümlesi, مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
خَلَفْتُمُون۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. مِنْ بَعْد۪ي car mecruru خَلَفْتُمُون۪ي fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri ی muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi müzekker muhatab mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. خَلَفْتُمُون۪ي fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
Failinin ال ’lı gelmesi, Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi, Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, Failinin İsm-i Mevsûl Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. عَجِلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
اَمْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَلْقَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاَلْوَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِرَأْسِ car mecruru اَخَذَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَخ۪يهِ muzâfun ileyh olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak cer alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِ cümlesi, اَخَذَ ‘deki failin veya رَأْسِ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
يَجُرّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُٓ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَيْهِ car mecruru يَجُرُّ fiiline mütealliktir.
اَلْقَى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, ابْنَ اُمَّ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan ابْنَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. اُمَّ kelimesi يَ ‘den dönüşmüş mahzuf elif üzere mukaddder kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي ‘dır.
إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الْقَوْمَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. اسْتَضْعَفُون۪ي cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اسْتَضْعَفُون۪ي damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. كاد mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
كَادُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَادُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَقْتُلُونَن۪ي cümlesi, كَادُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَقْتُلُونَن۪ي fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
اسْتَضْعَفُون۪ي fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi ضعف ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُشْمِتْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِيَ car mecruru تُشْمِتْ fiiline mütealliktir. الْاَعْدَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْن۪ي sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
مَعَ mekân zarfı تَجْعَلْن۪ي fiiline mütealliktir. الْقَوْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمِ ‘nin sıfatı olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
تُشْمِتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شمت ’dir.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفاًۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪يۚ
وَ , atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkip, önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفاًۙ şeklindeki şart cümlesi aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
غَضْبَانَ ve اَسِفاً Musa’dan (a.s.) haldir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Her ikisi de nekre gelerek nev ve kesret ifade etmiştir. Her ikisi de sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪ي , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak kınama ve azarlama manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Şart üslubunun tercih edilmesi, daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪ي cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır.
Mazi sıygadaki بِئْسَ camid zem fiilidir.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre-i mevsûfe olup بِئْسَ fiilindeki müstetir zamir için temyizdir. مَا için sıfat olan خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪ي cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtdaî kelamdır.
Mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, خلافتكم [Halef oluşunuz] şeklindedir.
Ayette geçen اَسِفاًۙ kelimesi hakkında şu iki görüş ileri vardır:
a.) Bu, şiddetli öfke ve kızgınlık manasına gelir. Bu, Ebu'd-Derda ile Atâ'nın İbni Abbas’tan rivayet etmiş olduğu görüştür. Zeccâc da bunu tercih etmiştir. Onlar bu kelimenin bu manaya geldiğine, Cenab-ı Hakk’ın, “Nihayet onlar bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık…” (Zuhruf Suresi, 55) ayetini delil getirmişlerdir.
b.) Bu, İbni Abbas’ın ve Hasan el-Basri ile Süddî’nin görüşü olup buna göre اَسِفاًۙ kelimesi, esef edip hüzünlenen demektir.
Vâhidi şöyle demektedir: “Bu iki görüş de birbirine yakındır. Çünkü gazap, hüzünden; hüzün de gazaptan meydana gelmektedir. Dolayısıyla senden daha aşağı derecede olan kimselerden sana hoşlanmadığın bir şey gelir, isabet ederse o zaman kızar ve öfkelenirsin. Ama senden üstün olan kimselerden hoşlanmadığın bir şey gelir de sana isabet ederse o zaman üzülürsün. Binaenaleyh bu iki durumdan birisi öfke ve kızgınlık diğeri de hüzün, keder adını alır. Bu sebeple Hz. Musa, kavminin buzağıya ibadet etmesinden dolayı onlara öfkelenmiş; Allah Teâlâ’nın, kavmini sınayıp imtihana çekmesinden dolayı da üzülmüş ve kederlenmiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk, Hz. Musa’ya, ‘Biz senden sonra kavmini imtihan ettik.’ (Ta-Ha Suresi, 85) demiştir.”(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; ne kötü bir şeydir, anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
بِئْسَ fiilinin gerektirdiği fail ile “mahsûsun bi’z-zemm ‘’(özellikte kınanan, zemmedilen şey) nerededir? Cevap: Fail, مَا خَلَفْتُمُون۪ي kelimesinin tefsir ettiği zamirdir. “Mahsusun biz zemm” ise mahzûf olup kelamın takdiri; بِئْسَ خِلَافَةٌ خَلَفْتُمُونِيهَا مِنْ بَعْدِى خِلَافَتُكُمْ (Benden sonra benim yerime geçerek yapmış olduğunuz temsilcilik, haleflik ne kötü bir haleflik ve temsilciliktir.) şeklindedir.
İkinci soru; خَلَفْتُمُون۪ي tabirinden sonra مِنْ بَعْد۪ي ifadesinin gelmesindeki hikmeti nedir?
Cevap: Bunun manası, “Benden, Allah’ın birliğini, O’nun ortaklarının olmadığını ve ibadetin sırf O’na yapılacağını görüp anlamanızdan sonra” veya “ Onlar, ‘Onların nasıl tanrıları varsa sen de bize öyle bir tanrı yap!’ (Araf Suresi, 138) dediklerinde, benim İsrailoğullarını tevhid akidesine sevketmem ve onları sığıra tapmaktan men etmemden sonra…” şeklindedir. Halbuki halef olan kimselerin, kendilerini halef bırakanların yolundan gitmeleri gerekir. Bu yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَلَفْتُمُون۪ي [Bana halef oldunuz] dedikten sonra gelen مِنْ بَعْد۪يۚ, ıtnâb sanatıdır.
اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ
Mekulü’l-kavle dahil olan bu cümle fasılla gelmiş müstenefedir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )
Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp kınama, taaccüp ve inkâr manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf اَمْرَ رَبِّكُمْ izafetinde Rab ismine muzâf olması اَمْرَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır. Yine bu izafette Rab isminin buzağıya tapanlara ait zamire muzâf olmasında, Musa (a.s)'ın muhataplarına, Rabbin onlar üzerindeki ihsan ve rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Bir kimse bir işi tamamlamadan bıraktığı zaman عجل عن الامر; aksi için ise تم عليه denir. Başkası birinin bir işi yarım bırakmasına sebep olunca اعجله عنه غيره denilir. Bu fiilde سبق (geçti) anlamı bulunduğu için tıpkı سبق gibi عن ’sız geçişli olabilir; اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ ifadesi, اَعَجِلْتُمْ عن اَمْر رَبِّكُمْۚ (Rabbinizin emrini yarım mı bıraktınız?) anlamındadır ki o, Musa’nın ahdini ve tavsiyelerini muhafaza ederek onu beklemekti; oysa siz verilen sürenin sonuna gelindiği halde dönmediğimi görerek içten içe benim öldüğüm kanaati üzerine kurduğunuz bu emri (durumu) ve birçok kavmin peygamberlerinin ardından değiştirdikleri gibi siz de değiştirdiniz! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki, اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ “Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele ettiniz ha?!” ifadesine gelince burada geçen “acele etme”nin manası, bir şeyi vaktinden önce yapmak istemek ve ona yönelmektir. İşte bundan dolayı, acele etmek kınanmış; bir şeyi süratle yapmak, çabuk yapmak ise kınanmamıştır. Çünkü hızlılık, bir şeyi, yapılabileceği zaman dilimlerinin ilkinde yapmaktır. Vahidî, bu şekilde söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ
وَ , istinafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında tezat ilişkisi bulunan cümleler manen ve lafzen mutabıktır.
اَخَذَ fiilinin بِ harfiyle almak, başlamak manasına gelmesi tazmin sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِ cümlesi, بِرَأْسِ ’den veya اَخَذَ ‘deki failden haldir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلْقَى - اَخَذَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ cümlesiyle, وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan … ابْنَ اُمَّ ifadesiyle başlayan cümle, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfinin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma ve onu etkileme isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي şeklinde, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)
اِنّ ’nin haberi olan اسْتَضْعَفُون۪ي cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Makabline matuf olan وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nakıs fiil كَاد ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَاد ’nin haberi olan يَقْتُلُونَن۪ي cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiilin tercih edilmesinin bir sebebi de olayın zihinde muzari fiil sayesinde daha kolay canlandırılmasıdır. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. كَاد , nakıs fiillerdendir, ‘neredeyse’ anlamına gelir.
Kardeşi Harun, Musa’ya (a.s.) ismiyle veya kardeşim diye değil, anamın oğlu diyerek şefkatini celbetmek istemiştir.
ابْنَ - اُمَّ - اَخ۪يهِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Mekulü’l kavle dahil olan cümlede فَ fasihadır. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِيَ , ihtimam için mef’ûl olan الْاَعْدَٓاءَ ‘ye takdim edilmiştir.
Aynı üsluptaki وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nefy harfinin tekrarı, nefyi tekid için ıtnâbdır.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمِ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الْاَعْدَٓاءَ - الظَّالِم۪ينَ - بِئْسَمَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قَالَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
ضْعَفُ ; zıt anlamlı kelimelerdendir. Hem kat kat hem de zayıf manası vardır.
تَجْعَلْن۪ي - اَعَجِلْتُمْ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hadis-i Şeriflerde gazap ateşinin, yine ateşten yaratılan şeytanla yakından ilgisi olduğu ifade edilmiş, öfke halinde tatbik edilmesi gereken belli başlı prensipler şöyle belirlenmiştir:
1. Allah’a sığınmak: Resulullah (s.a.v), huzurunda birbirine söven iki kişiden birinin yüzünde öfke hali belirince şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. Bu söz, eûzu billahi mine’ş-şeytani’r-racîm: kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım, cümlesidir.” (Buharî, Edeb, 76; Ebu Davud, Edeb, 3) Ayrıca Efendimizin Ümmü Seleme annemize öğrettiği, “Ey Nebî olan Muhammed’in Rabbi Allahım! Günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider.” (İbni Hanbel, VI, 302) mealindeki duası da gazap ateşinden kurtulmanın çarelerindendir.
2. Abdest almak: Hz. Peygamber, “Gazap şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş, ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” (Ebu Davud, Edeb, 3) buyurmak suretiyle öfke ateşinin de abdestle söndürüleceğini belirtmiştir.
3. Bulunduğu konumu değiştirmek: Gazap halinde yapılması gereken bir başka şey de kişinin bulunduğu konumdan daha pasif bir duruma geçmesidir. Bu husus, Efendimiz tarafından şöyle beyan edilmiştir: “Dikkat ediniz! Öfke insanoğlunun kalbindeki bir ateş parçasıdır. Gözlerin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Her kim bunun eserini duyarsa, yere uzansın.” (Tirmizî, Fiten, 26) Bir başka hadiste de: “Biriniz öfkelendiğinde ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzere yatıversin.” buyrulmaktadır. (Ebu Davud, Edeb, 3)
4. Susmayı tercih etmek: Kavgalı iki kişinin birbirlerine karşı hakaret ettikçe öfkelerinin dozunun arttığı bilinen bir durumdur. Bu sebeple olmalıdır ki Resulü Ekrem, “Biriniz öfkelendiğinde sussun.” buyurmuştur. (İbni Hanbel, I, 239) Zira basit bir sebeple öfkelenen kişinin, gazap halinde hezeyanda bulunması durumunda umulmadık sonuçların ortaya çıkması mümkündür. Hz. Peygamber, huzurunda Hz. Ebubekir’e hakaret eden birisine karşı onun bir süre ses çıkarmamasından hoşnut kalmış, daha sonra aynı şekilde karşılık vermesi üzerine oradan ayrılmak istemişti. Bilahare Hz. Ebubekir, yaptığının yanlış olup olmadığını sorunca Efendimiz, şöyle buyurmuştur: “Doğrusu sustuğun vakit senin adına o kişiye cevap veren bir melek vardı. Ancak aynı şekilde sen de karşılık vermeye başlayınca melek gitti, yerine şeytan geldi. Şeytanın geldiği yerde Ben bulunamam.” (İbni Hanbel, II, 436)
Resulullah’ın kızdığı anlarda öfkelendiği kimseden “yüzünü çevirmesi, onunla ilgilenmemesi” de bu tedavi metodunun bir başka çeşidi olsa gerektir. (Ebu Davud, Libâs, 17; İbni Hanbel, III, 14) (https://www.islamveihsan.com/ofkelenince-ne-yapmali.html)
Kur’an ayetlerinde, o levhaların kırıldığını ifade eden herhangi bir bilgi yoktur. Anlaşılıyor ki Hz. Musa, dinin temeli ve kendisi demek olan tevhid inancının böyle kısa bir zaman içinde sarsıntıya uğraması karşısında, esas meseleyi kökünden halletmek için ayrıntılara ilişkin olan hidayet ve rahmetin faydalı sonuçları durumunda bulunan levhaları geçici bir süre için bir tarafa bırakmış ve herşeyden önce kardeşini bütün gücüyle kendine çekmek teşebbüsünde bulunmuştur. Bu olayda esas tevhid inancında meydana gelen bir sarsıntı ve toplumsal bir bunalım ve inanç zaafı konusunda, ayrıntı ve teferruat sayılan tâlî meselelerin bir tarafa bırakılarak, sıkıyönetim ilanına misal olabilecek bir özellik var demektir.
Musa levhaları bıraktı ve kardeşinin başından tuttu kendine doğru çekmeye başladı. Bundan şunlar anlaşılır:
1. Din işinde öz kardeşi de olsa hatıra gönüle bakmıyor.
2. Kardeşini kendi yerine halef bırakmış olduğundan, her şeyden önce hesap sormaya ondan başlıyor.
3. Kardeş ile işbirliği etmek en önemli iş olduğundan, önce kardeş ile işbirliği etmek gerektiğini gösteriyor.
Buna karşı kardeşi “Ey anamın oğlu” dedi. Hz. Harun, Hz. Musa’nın öz kardeşi yani ana-baba aynı olan bir kardeşi olduğu halde ona böyle hitap etmesi, ananın sevgi ve şefkatte mesel olması ve ana hakkının, özellikle Hz. Musa üzerinde daha büyük ve daha önemli bir yeri olması, bir de analarının mümine bulunması dolayısıyla kardeşinin şefkat ve merhamet duygularını harekete geçirmek amacına yönelik bir belâgat anlamı içerir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَۘ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟ ١٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | (Musa) dedi |
|
| 2 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 3 | اغْفِرْ | bağışla |
|
| 4 | لِي | beni |
|
| 5 | وَلِأَخِي | ve kardeşimi |
|
| 6 | وَأَدْخِلْنَا | ve bizi sok |
|
| 7 | فِي | içine |
|
| 8 | رَحْمَتِكَ | rahmetinin |
|
| 9 | وَأَنْتَ | ve sensin |
|
| 10 | أَرْحَمُ | en merhametlisi |
|
| 11 | الرَّاحِمِينَ | merhametlilerin |
|
Hârûn’un duygusal bir üslûpla yaptığı bu açıklamalardan etkilenerek sakinleşen Mûsâ, muhtemelen kendi öfkeli tavrından, ne yaptığını bilmeyerek Tevrat levhalarını yere atmasından ve ayrıca Hârûn’un olabilecek bazı kusurlarından dolayı hem kendisi hem de kardeşi için Allah’tan af ve mağfiret diledi.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 596
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَۘ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, رَبِّ ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اغْفِرْ ل۪ي ‘dir.
اغْفِرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. ل۪ي car mecruru اغْفِرْ fiiline mütealliktir. لِاَخ۪ي car mecruru atıf harfi وَ ile makabline matuf olup, اغْفِرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ی muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَدْخِلْنَا sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي رَحْمَتِكَۘ car mecruru اَدْخِلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَۘ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَدْخِلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَرْحَمُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّاحِم۪ينَ۟ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الرَّاحِم۪ينَ۟ kelimesi sülâsî mücerredi رحم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْحَمُ kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَۘ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla رَبّ kelimesinden önce nida harfi hazf olur. Lafza-i celalden önceki nida harfi ise م ’e dönüşür. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رَبِّ [Ey Rabbim!]; merhamet dileme ifadesidir. Duadan önce kullanılması, mübalağa ile icabet dilemek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Nidanın cevabı olan اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Aynı üslupta gelen وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına matuftur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
رَحْمَتِكَ izafeti, veciz ifade amacının yanında Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olan رَحْمَتِ ‘ye şan ve şeref kazandırmıştır.
ف۪ي رَحْمَتِكَۘ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın rahmeti, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü rahmet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Bağışlama veya cennet manasında gelen رَحْمَتِكَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede müsned olan اَرْحَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Müsnedin veciz ifade kastıyla gelen اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ şeklindeki izafet formu, müsnedün ileyhin de tazimine işaret eder.
Ayette, üç رَحْمَتِ , bir اغْفِرْ ve bir de رَبِّ ismi geçmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Çok mübalağalı bir affetme üslubu söz konusudur.
رَحْمَتِكَۘ - اَرْحَمُ - الرَّاحِم۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
149. ayette bu ayetin aksine önce rahmet sonra mağfiret zikredilmiştir. O takdimin sebebi önce maksadı bildirmek ya da rahmet ile mutlak hayır kastedildiği ve bu da mağfiretten daha umumi olduğu içindir. Burada ise olması gerektiği sırada bu kelimeler zikredilmiştir.
Ayetin son cümlesi tezyîl, hal veya itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ ١٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | muhakkak |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 3 | اتَّخَذُوا | (tanrı diye) benimseyenlere |
|
| 4 | الْعِجْلَ | buzağıyı |
|
| 5 | سَيَنَالُهُمْ | erişecektir |
|
| 6 | غَضَبٌ | bir öfke |
|
| 7 | مِنْ | -nden |
|
| 8 | رَبِّهِمْ | Rableri- |
|
| 9 | وَذِلَّةٌ | ve bir alçaklık |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | الْحَيَاةِ | hayatında |
|
| 12 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 13 | وَكَذَٰلِكَ | işte biz böyle |
|
| 14 | نَجْزِي | cezalandırırız |
|
| 15 | الْمُفْتَرِينَ | iftiracıları |
|
Allah Teâlâ’nın altın buzağıya tapanlara gazap etmesi, onları cezalandırması anlamına gelir; onların dünya hayatında zillete uğratılması ise, düşmanları karşısında mağlûp duruma düşmeleri veya isyankârlıkları sebebiyle, kendilerine vaad edilen kutsal topraklardan mahrum bırakılarak vatansız duruma düşürülmeleridir. Âyetin “Biz iftiracıları böyle cezalandırırız” ifadesindeki “iftira”dan maksat, bir kimsenin asılsız olduğunu bile bile bir iddiada bulunmasıdır. İsrâiloğulları, hiçbir aklî ve naklî delile dayanmadan, âdi bir nesneden ibaret olan buzağı heykeline tanrılık vasfı yükleyip ona taptıkları için, onların bu tutumları iftira olarak nitelendirilmiştir. Aynı ifadeden, yüce Allah’ın yalnız İsrâiloğulları’nı değil, Allah’ın dışında tanrılar uyduran veya buna benzer yakıştırmalara kalkışan başka toplumları da gazabına ve zillete uğratmasının, O’nun mutlak bir kanunu olduğu anlaşılmaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 597
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّخَذُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّخَذُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعِجْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûl mahzuftur.Takdiri; إلها şeklindedir. سَيَنَالُهُمْ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَنَالُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. غَضَبٌ fail olup damme ile merfûdur.
مِنْ رَبِّهِمْ car mecruru سَيَنَالُهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذِلَّةٌ atıf harfi وَ ’la غَضَبٌ ‘a matuftur. فِي الْحَيٰوةِ car mecruru ذِلَّةٌ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَ harf-i cerdir. مثل ‘’gibi’’anlamındadır. Bu ibare, amili نَجْزِي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُفْتَر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُفْتَر۪ينَ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اتَّخَذُوا الْعِجْلَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlenin müsnedi olan سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ cümlesi, istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
وَذِلَّةٌ , tezayüf nedeniyle fail olan غَضَبٌ ‘a, atfedilmiştir.
مِنْ رَبِّهِمْ car-mecruru غَضَبٌ ‘ün, فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ car-mecruru ise ذِلَّةٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
غَضَبٌ - ذِلَّةٌ kelimelerinin nekre gelmesi nev, tazim ve kesret ifade etmiştir.
رَبِّهِمْ izafeti, muzâfun ileyhin şanı içindir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْ izafetinde Rab isminin zillet ve gazabı hak edenlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası ve cezanın şiddetine işaret vardır.
Allah’tan bir gazap derken farklı bir anlam, Rablerinden bir gazap derken farklı bir anlam vardır. Rab, merhamet ve yumuşaklık ifade eden bir isimdir. Buna rağmen onu gazaplandırıyorlarsa yaptıkları yanlış ve şiddet daha fazladır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَيَنَالُهُمْ fiilinin غَضَبٌ ‘a nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan ulaşma fiili gazaba isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Gazabın ulaşması ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya hayatı içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada والنَّوْلُ والنَّيْلُ (yani سَيَنَالُهُمْ ve zillet kelimeleri), almak demektir ve burada bu surenin 37. ayetinde geçen ﴾أُولَئِكَ يَنالُهم نَصِيبُهم مِنَ الكِتابِ﴿ sözü gibi yaralanma ve yıpranma için istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
O İsrailoğullarına erişen zillet, geçmişte gerçekleştiği halde burada, “onlara erişecektir” şeklinde gelecek kipinin kullanılması, haleflerin halini seleflere teşmil etmek kabilindendir.
Diğer bir görüşe göre ise bu İsrailoğullarından murad, tövbe edenleridir ve gazaptan murad da nefislerini öldürme emridir.
Gelecek kipinin kullanılması da şöyle izah edilmiştir: Bu ifade, kavminin fitneye düşüp buzağıyı tanrı edindikleri zaman Allah Teâlâ’nın, Musa’ya onlara gazap ve zillet erişeceğini haber verdiğinin hikâyesidir. Buna göre onların fiilleri, ilâhî gazaptan önce gerçekleşmiştir.
Ancak malum olduğu üzere ayetin siyak ve sibakı bu manaya açıkça manidir. Nitekim “Ve müfterileri Biz böyle cezalandırırız.” ifadesi de bunun aksini çağrıştırır. Zira söz konusu görüşe göre onlar, tövbe etmiş ve şehit olmuş kimselerdir. O halde bundan sonra da onları iftira ile vasıflandırmak nasıl mümkün olabilir?
Bir de Allah Teâlâ, iftira edenleri zahiren kahır, batınen lütuf ve rahmet olan bir ceza ile cezalandırmaz. Bir diğer görüşe göre ise bu ayete konu olan İsrailoğullarından maksat, onların, Resulullah ile çağdaş olan çocuklarıdır. Zira ataların fiillerinden dolayı çocukların ayıplanması meşhur ve örfen sabittir. Nitekim “وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا [Hatırlayın o zamanı ki (hani) siz bir adam öldürmüştünüz… (Bakara Suresi, 72)]”, “Hatırlayın o zamanı ki (hani) şöyle demiştiniz: Ey Musa…” ayetleri de bu kabildendir. Bu görüşe göre ayette zikredilen gazaptan murad, uhrevî gazaptır ve zilletten murad da öldürülmek, yurtlarından sürülüp çıkarılmak ve nihayet cizyeye mahkum edilmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَذٰلِكَ , amili نَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَجْزِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Mef’ûl olan الْمُفْتَر۪ينَ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ cümlesi Kur’an’da Allah tarafından bir hitaptır. İtiraz cümlesidir. وَ itiraziyyedir. Allah Teâlâ bu itirazı Musa’nın sözlerini hikaye etmek için tezyîl olarak getirmiştir. Her iftiracıya Musa’nın kavminin iftiracıları hakkında anlattıklarının aynısı ile karşılık vereceğini haber vermiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ١٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | onlar ki |
|
| 2 | عَمِلُوا | yaptıktan |
|
| 3 | السَّيِّئَاتِ | kötülükler |
|
| 4 | ثُمَّ | sonra |
|
| 5 | تَابُوا | tevbe ettiler |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | بَعْدِهَا | ardından |
|
| 8 | وَامَنُوا | ve iman ettiler |
|
| 9 | إِنَّ | muhakkak ki |
|
| 10 | رَبَّكَ | Rabbin |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | بَعْدِهَا | ondan sonra |
|
| 13 | لَغَفُورٌ | elbette bağışlayandır |
|
| 14 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
İbn Atıyye’nin kaydettiği bir yoruma göre (VII, 170) inkâr dışındaki günahlardan dolayı yapılan tövbenin makbul sayılması için önce imana sahip olmak gerekir. Halbuki âyette “iman” kelimesi “tövbe” kelimesinden sonra gelmiştir. Şu halde buradaki tövbe ile, günahlardan tövbe değil, inkârcılıktan tövbe etmek kastedilmiş; bu yüzden de önce tövbe, ardından da iman kelimesi zikredilmiştir. Çünkü kâfir iken iman etme, inkârcılıktan dolayı tövbe edip imana dönmek anlamını taşır. Buradaki “iman edenler”i “imanda sebat edenler” diye anlamak da mümkündür.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 597
وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası عَمِلُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّيِّـَٔاتِ mef’ulun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تَابُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِهَا car mecruru تَابُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اٰمَنُواۘ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Cümle, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّكَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ بَعْدِهَا car mecruru غَفُورٌ ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
غَفُورٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Ayet atıf harfi وَ ’la 152. ayetteki … اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle, itiraziyyedir. Kur’an’ın tehditten sonra terğib ifadesinin getirme adetine göre; eğer tövbe edip iman ederlerse Allah’ın onları affedeceği zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
عَمِلُوا fiil, السَّيِّـَٔاتِ kelimesi mef‘ûldür. Hazfedilmiş bir amel kelimesinin sıfatıdır. Aslında عَمِلُوا الأعَمَالِ السَّيِّـَٔاتِ şeklinde gelmesi beklenirdi. آيَاتٍ بَيِّنَات ibaresi de böyledir. Çoğu zaman آيَات hazf olur, sadece بَيِّنَات gelir.
Burada sıfat, amelin sanki kendisi olmuştur. Bu ameller ıslah eden, hem kendisini hem başkasını düzelten işlerdir. İnsanın cennette bulacağı yemiş, onun bir ağaç gibi yetişen dünyevi amellerinin karşılığıdır.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.
تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا cümlesi tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle sılaya, وَاٰمَنُواۘ cümlesi de bu cümleye atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
ثُمَّ harfi burada terahi içindir. Bu kötülükleri yaptıktan sonra uzun bir zaman geçmiş olsa bile tövbenin kabul olacağını gösterir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ cümlesi, ayetin sonuna kadar bahsedilen bu kişiler ve benzerlerinin zıtlarının durumunu açıklama için tekmildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hakk’ın, وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ “Kötülükler işleyen, sonra tövbe edip iman edenlere gelince…”, bu çeşitli kötülükler (günahlar) işleyen bir kimsenin önce bunlardan tövbe etmesi gerektiğini ve bu tövbenin ise önce o işleri terk edip onlardan vazgeçmesi, bundan sonra da iman etmesi gerektiğini, bu (icmâlî imanın peşinden) Allah’a iman edip O’ndan başka bir ilâhın bulunmadığını tasdik etmesi gerektiğini gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ cümlesi الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
رَبَّكَ izafeti اِنَّ ’nin ismi, غَفُورٌ birinci , رَح۪يمٌ ikinci haberidir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafeti, muzâfun ileyh olan كَ zamirinin aid olduğu Hz.Peygamber'e şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlâ'nın ona son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur مِنْ بَعْدِهَا , konudaki önemine binaen, amili olan لَغَفُورٌ ‘a takdim edilmiştir.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri, Meânî İlmi)
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bunlar mübâlağa ifade eden kiplerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Burada muhatap Allah Teâlâ’nın Gafûr ve Rahîm olduğunu inkâr etmiyor. Ancak günah işleyip tövbe ettiği zaman bu tövbesine rağmen Allah Teâlâ’nın ceza vermesinden korkuyor. İşte onun bu korkusu, inkâr muamelesi görmüş ve gayr-ı münkir, münkir menzilesine konmuştur. Dolayısıyla da kelâm اِنَّ ve ل ile tekid edilmiş isim cümlesi olarak gelmiştir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ , cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen, اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2, s. 176)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı bir tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ بَعْدِهَا ibaresindeki هَا, müennes olan السَّيِّـَٔاتِ ’nin yerini tutar.
مِن بَعْدِها sözü ثُمَّ harfinin ifade ettiği süreyi tekid içindir. Bu müşriklere, ne kadar uzun süre şirk koşmuş olurlarsa olsunlar eğer inanırlarsa affedileceklerine dair bir tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Müsnedün ileyhin رَبَّكَ şeklinde izafetle marife olması, Allah’ın rububiyeti altında olması dolayısıyla muzâfun ileyhin şerefini ifade içindir. Burada Rab vasfının zikredilmesi rahmet vasfı için bir hazırlıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ “Şüphesiz ki Rabbin bunun ardından elbette Gafûr ve Rahîmdir.” ifadesi tövbe edilen bütün kötülüklerin (günahların) mağfiret icab ettirdiği hususunda müsavi olduğuna delalet eder. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın, عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ “kötülükleri işleyen…” ifadesi, her türlü kötülüğü içine alır. Buna göre ifadenin manası: “Bütün kötülükleri yapıp da sonra bunun ardından tövbe edenler yok mu, Allah onları bağışlar.” şeklindedir. Bu ayet, günahkârlar için müjde ve sevinç ifade eden en büyük açıklamalardandır. Allah en iyisini bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, tekid edilmiştir. Aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ ١٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | ve ne zaman ki |
|
| 2 | سَكَتَ | dinince |
|
| 3 | عَنْ |
|
|
| 4 | مُوسَى | Musa’nın |
|
| 5 | الْغَضَبُ | öfkesi |
|
| 6 | أَخَذَ | aldı |
|
| 7 | الْأَلْوَاحَ | levhaları |
|
| 8 | وَفِي | ve vardı |
|
| 9 | نُسْخَتِهَا | onlardaki yazıda |
|
| 10 | هُدًى | yol gösterme |
|
| 11 | وَرَحْمَةٌ | ve rahmet |
|
| 12 | لِلَّذِينَ | için |
|
| 13 | هُمْ | onlar |
|
| 14 | لِرَبِّهِمْ | Rablerinden |
|
| 15 | يَرْهَبُونَ | korkanlar |
|
Nüsha kelimesi, “bir asıl metinden çıkarılan kopya, o metnin yeniden yazılmış şekli” anlamına gelir. İkisine birden kopya denildiği de olur. Bu sebeple ilgili kısmı, “bu tekrar yazılmış metinlerde” diye çevirmeyi uygun bulduk. Bu nüsha kelimesini dikkate alan müfessirler, Mûsâ’ya vahyin taş levhalar üzerine yazılmış olarak geldiğini, Mûsâ’nın yere atmasıyla bu levhalar kırıldığı için yeni bir nüshasının yazılmış olabileceğini düşünmüşlerdir. Tevrat’ın verdiği bilgiler de bu yöndedir (Tesniye, 9/10-11, 10/1-5). Bu levhalarda, yüce Allah’ın, kendisinden korkanlara, yani O’na iman edip buyruklarıyla amel edenlere, hidayet ve rahmetini kazanmaları için gönderdiği hükümler vardı. Buradaki “hidayet” (hüden) ve “rahmet” kelimeleri, bir ilâhî kitabın ve onunla ortaya konan dinin bütün işlevlerini özetler mahiyettedir. Zira hidayet ancak sahih iman ve sâlih amellerle gerçekleşir; bu da insanların, fert ve toplum olarak rahmete yani yüce Allah’ın hidayet üzere yaşayanlara bahşedeceği engin sevgisinin eseri olarak, dünya ve âhiret hayatında huzurlu ve mutlu olmaya götürür.
Âyette, öfkenin insanlara doğru olmayan işler yaptırdığına dolaylı bir işaret vardır. Nitekim Mûsâ’nın öfke sebebiyle Tevrat levhalarını yere atması, bilinçsizce yapılmış yanlış bir iş olduğu için, öfkesi yatışınca bunun farkına vararak yerdeki levhaları tekrar eline almış ve af dilemiştir.
Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 597-598
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ
وَ istînâfiyyedir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. سَكَتَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَكَتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَنْ مُوسَى car mecruru سَكَتَ fiiline müteallik olup gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. الْغَضَبُ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ ‘dır.
اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاَلْوَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. ف۪ي نُسْخَتِهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُدًى muahhar mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
رَحْمَةٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle هُدًى ve رَحْمَةٌ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ takviye için zaid harftir. رَبِّهِمْ lafzen mecrur, يَرْهَبُونَ fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَرْهَبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ cümlesi şarttır. لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْ مُوسَى , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan اَخَذَ الْاَلْوَاحَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ ibaresinde istiare-i mekniyye vardır. Aslında gazap susmaz. Bu bir meseldir. Sanki kuşandığı öfke, onu yaptıklarına teşvik eder, ayartır, kışkırtır ve ona “kavmine şöyle şöyle de, levhaları yere at, kardeşinin perçeminden tutup kendine çek” demektedir. (Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşeri’nin Keşşâf’ı, s. 197) Sâbûnî de öfkenin; kükreyen, köpüren, intikam emreden sesiyle haykıran bir adama benzetildiğini, bu sesin daha sonra sakinleşip kesildiğini söylemiştir.
Burada الْغَضَبُ kelimesinin müstear olduğu düşünülebilir. Müstear leh (benzeyen) gazap, müstear minh canlı olmaktır. Gazap, canlılara benzetilerek hareket eden, istediğini yapan bir canlıya benzetilmiştir. Gazap kelimesi masdardır, istiare de asliyyedir. Müstear minh mahzuf olduğu için mekniyyedir.
Burada gazabın sona ermesi sükuta benzetilmiştir. Câmi’ her iki tarafta da ortak olan kaybolma manasıdır. Müstear lafız fiil olduğu için tebeiyye olmuştur. Ayrıca bu kelime müstear minh olduğu için tasrîhiyyedir.
Bazı alimler bunu temsîli istiare kabul etmişlerdir. Musa’nın (a.s.) bazen kışkırtan sonra da sakinleşen gazap halini, başkasını kışkırtan sonra da susan kişinin haline benzeterek temsîli istiare düşünülmüştür. Ama daha önce zikredildiği gibi ayetin meknî istiare olması daha evladır. Bazıları burada tebe-i istiare olduğunu söyler. Sükut, sükun için müstear olmuştur. Ondan da fiil türetilmiştir. Bazıları burada kalb olduğunu söyler. Bu durumda ayetin aslı şöyledir: وَلَمَّا سَكَتَ مُوسَى عَنْ الْغَضَبِ (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan İlmi)
Âşûr da buradaki gibi ya istiare-i mekniye olduğunu veya temsîli istiare olduğunu söyleyerek iki görüş beyan etmiştir.
Cenab-ı Hakk’ın سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ “Musa’dan o öfke uzaklaşıp, sustu.” ifadesi ile ilgili, birkaç görüş bulunmaktadır:
1. Bu, istiare (mecaz) üslubu ile söylenmiş bir sözdür. Sanki gazap Hz. Musa’yı o şeye teşvik ediyor ve ona, “Kavmine şöyle şöyle de! Levhaları at ve kardeşinin başından tutup onu sürükle!” diyordu. Ama kızgınlık kaybolunca da sanki susmuş gibi oldu.
2. İkrime’ye göre bunun manası, “Öfkeden Musa, uzaklaştı.” şeklinde olup ifadede bir kalb (yani bir takdim-tehir) yapılmıştır. Nitekim Araplar, اَدْخُلْتُ الْقَلَنْسُوَةَ رَأْسِى “Başımı külaha soktum.” manasında, “Külahı başıma geçirdim.” derler.
3. Buradaki sükuttan (susmadan) maksat, sükuna ermek ve kaybolmaktır. Buna göre سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ tabiri yerinde olur ama (buradaki سَكَتَ fiili yerine) صَمَتَ (sustu) fiili kullanılmaz. Çünkü سَكَتَ fiili, (aynı zamanda) “sükun buldu, sona erdi” manasındadır. صَمَتَ fiili ise “konuşmayı kesti, sustu” manasındadır ve bu gazap için kullanılamaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetin zahiri, Hz. Musa’nın (a.s.), kardeşi Harun’un herhangi bir kusur ve hatasının olmadığını anlayıp dolayısıyla onun mazeretinin geçerli olduğunu görünce kızgınlık ve gazabının sükuna erdiğine delalet etmektedir. Bu, Musa’nın (a.s.), “Ya Rabbi, beni de kardeşimi de bağışla!” diye dua ettiği vakittir. Böylece o, ona kızgınlığının yok olduğuna dikkat çekmek için kardeşi için de dua etmiştir. Çünkü bu, onun daha önce yapmış olduğu iki işte olduğu gibi kızgınlığının emarelerinin ilki idi. Bundan dolayı o, daha önce yaptığı o iki işin zıddı olan fiilleri, kızgınlığının sükunete erdiğine bir alamet gibi kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْاَلْوَاحَ kelimesindeki tarif ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hal وَ ’ıyla gelen وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ف۪ي نُسْخَتِهَا car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. هُدًى وَرَحْمَةٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan هُدًى ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen وَرَحْمَةٌ ‘ün nekre gelişi, özel bir nev olduğunu belirtmenin yanında tazim ifade eder.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cer ile هُدًى وَرَحْمَةٌ ‘e mütealliktir. Sılası olan هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لِرَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْ zamirinin aid olduğu kişiler, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafete dahil olan لِ , zaid harftir. Anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Ta’lil için olduğu da söylenmiştir.
هُدًى - رَحْمَةٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Her ikisi de nekre gelerek kesret ve tazim ifade etmiştir.
الْاَلْوَاحَۚ - نُسْخَتِهَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki هُدًى وَرَحْمَةٌ ifadesi, “O, sapıklıktan kurtaran bir hidayet rehberi ve azaptan kurtaran bir rahmet.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ sözündeki لِ harfi mef’ûle dahil olmuş lam-ı takviyedir. Amilinden uzaklaştığı, amilin etkisi zayıfladığı için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ “Rabblerinden korkan kimseler için” ifadesinde Cenab-ı Hakk, Rablerinden korkanları kastetmiştir. Buna göre eğer, '' Kelamın takdiri لِلَّذ۪ينَ يَرْهَبُونَ رَبِّهِمْ şeklindedir. Dolayısıyla ayetteki لِرَبِّهِمْ kelimesindeki lâm harf-i cerinin faydası nedir?” denilirse: Bu birkaç şekilde izah edilebilir:
a. Fiilin, mef'ûlünden sonraya bırakılması, mef'ûle bir zayıflık vermektedir. İşte bundan dolayı, mef’ûlü güçlendirmek için başına bir lâm harf-i ceri getirilmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir: لِلرَّؤُيَا تَعْبُرُونَ “Rüya tabir ediyorsunuz…” (Yusuf Suresi, 43)
b. Bu lâm, “sırf, sadece” manalarına gelen, lam-ul-ecildir. Buna göre ifadenin manası, “Riya ve desinler için değil, sırf ve sadece Rablerinden korkanlar için…” şeklinde olur.
c. Her ne kadar fiil müteaddi olsa da bazen mef’ûlünün başına harf-i cer getirilir. Bu tıpkı senin, قَرَأْتُ السُّورَةَ ve قَرَأْتُ فِى السُّورَةَ (sureyi okudum) demen gibidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, bir yerde, اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Allah’ın (şöyle şöyle olduğunu) bilmiyorlar mı?” (Bakara Suresi, 77) buyururken bir başka yerde de (harf-i cerli olarak) اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىؕ “Allah’ın gördüğünü o bilmiyor mu? (Alak Suresi, 14) buyurulmuştur. Buna göre لِرَبِّهِمْ 'deki lâm, رَدِفَ لَكُمْ “O (azap) hemen peşinizde (gelmek üzere)” (Neml Suresi, 72) ifadesinde olduğu gibi sıladır ve tekid için gelmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلاً لِم۪يقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ ١٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاخْتَارَ | ve seçti |
|
| 2 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 3 | قَوْمَهُ | kavminden |
|
| 4 | سَبْعِينَ | yetmiş |
|
| 5 | رَجُلًا | adam |
|
| 6 | لِمِيقَاتِنَا | bizimle buluşma vakti için |
|
| 7 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 8 | أَخَذَتْهُمُ | onları yakalayınca |
|
| 9 | الرَّجْفَةُ | sarsıntı |
|
| 10 | قَالَ | (Musa) dedi ki |
|
| 11 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 12 | لَوْ | şayet |
|
| 13 | شِئْتَ | dileseydin |
|
| 14 | أَهْلَكْتَهُمْ | bunları da helak ederdin |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 17 | وَإِيَّايَ | ve beni de |
|
| 18 | أَتُهْلِكُنَا | bizi helak mı edeceksin? |
|
| 19 | بِمَا | ötürü |
|
| 20 | فَعَلَ | yaptıklarından |
|
| 21 | السُّفَهَاءُ | bazı beyinsizlerin |
|
| 22 | مِنَّا | içimizden |
|
| 23 | إِنْ |
|
|
| 24 | هِيَ | bu (iş) |
|
| 25 | إِلَّا | başka bir şey değildir |
|
| 26 | فِتْنَتُكَ | senin imtihanından |
|
| 27 | تُضِلُّ | şaşırtırsın |
|
| 28 | بِهَا | onunla |
|
| 29 | مَنْ |
|
|
| 30 | تَشَاءُ | dilediğini |
|
| 31 | وَتَهْدِي | ve yol gösterirsin |
|
| 32 | مَنْ |
|
|
| 33 | تَشَاءُ | dilediğine |
|
| 34 | أَنْتَ | sen |
|
| 35 | وَلِيُّنَا | bizim velimizsin |
|
| 36 | فَاغْفِرْ | bağışla |
|
| 37 | لَنَا | bizi |
|
| 38 | وَارْحَمْنَا | ve bize acı |
|
| 39 | وَأَنْتَ | ve sen |
|
| 40 | خَيْرُ | en iyisisin |
|
| 41 | الْغَافِرِينَ | bağışlayanların |
|
وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلاً لِم۪يقَاتِنَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْتَارَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder damme ile merfûdur. قَوْمَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَبْع۪ينَ ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. رَجُلاً temyiz olup fetha ile mansubdur. لِم۪يقَاتِنَا car mecruru اخْتَارَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.
Temyiz 2 ’ye ayrılır:1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
Melhuz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhuz mümeyyez denir. Ayette melfuz mümeyyezdir.11’den 99 ‘a kadar olan sayıların temyizi müfred mansub gelir (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْتَارَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خير ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَخَذَتْهُمُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذَتْهُمُ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الرَّجْفَةُ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı قَالَ رَبِّ ‘dır.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, nida cümlesi ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı لَوْ شِئْتَ ‘dir.
لَوْ gayrı cazim şart harfidir. شِئْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ ‘dur.
اَهْلَكْتَهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ قَبْلُ car mecruru اَهْلَكْتَهُمْ fiiline müteallik olup, cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. اِيَّايَ atıf harfi وَ ’la muttasıl gaib zamirine matuftur.
قَبْلَ ve بَعْدَ muzâfun ileyhleri hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَهْلَكْتَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّاۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. تُهْلِكُنَا damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harfi ceriyle تُهْلِكُنَا fiiline mütealliktir.
فَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. السُّفَـهَٓاءُ fail olup damme ile merfûdur. مِنَّا car mecruru السُّفَـهَٓاءُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir.
السُّفَـهَٓاءُ kelimesi فعلاء vezninde sıfatı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ
İsim cümlesidir. اِنْ nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا hasr edatıdır. فِتْنَتُكَ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ
Cümle, hitap zamirinden hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تُضِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِهَا car mecruru تُضِلُّ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. تَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
تَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُضِلُّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ‘dir.
اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. وَلِيُّنَا haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أذنبنا فاغفر لنا (Eğer günah işlersek, bizi bağışla.) şeklindedir.
اغْفِرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَنَا car mecruru اغْفِرْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. ارْحَمْنَا dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغَافِر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
خَيْرُ kelimesi ismi tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْغَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi غفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلاً لِم۪يقَاتِنَاۚ
وَ , atıf harfidir. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Az sözle çok anlam ifade eden لِم۪يقَاتِنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olması م۪يقَاتِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
قَوْمَهُ de Musa’ya (a.s.) ait zamire muzâf olması dolayısıyla kavim şeref kazanmıştır.
واخْتارَ مُوسى cümlesi 148. ayetteki واتَّخَذَ قَوْمُ مُوسى cümlesine, kıssanın kıssaya atfı şeklinde gelmiştir. Zira bu kıssa Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile olan hikâyesidir ve alınması gereken ibretler barındırır. Bu ibretler de Allah Teâlâ’nın azameti ve rahmetinin yanında Musa’nın (a.s.) salih amellere ilişkin duası, Hz. Muhammed (s.a.) ve şeriatını müjdelemesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ [Musa kavmini seçti] ifadesi, “Musa kavminden seçti.” anlamında olup مِنْ ’i hazf edilmiş; fiilin anlamı mef‘ûle ulaştırılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
سَبْعِينَ رَجُلًا ifadesi قَوْمَهُ den bedel-i ba’z min’el-kül şeklinde gelmiştir. Ancak harf-i cerin hazf olmasından dolayı nasbedilmiştir. Takdiri; اخْتارَ مِن قَوْمِهِ şeklindedir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bir grup nahiv alimi şöyle demişlerdir: Bu ifade وَاخْتَارَ مُوسٰى مِنْ قَوْمِهِ سَبْعِينَ takdirindedir. Ancak ifadedeki harf-i ceri düşmüş ve fiil mef'ûlüne doğrudan taalluk ederek, onu nasb etmiştir.
Ebu Ali ise şöyle demiştir: Bu konuda aslolan şudur: Bazı fiiller, ikinci mef'ulüne bir harf-i cer ile taalluk ederler. Daha sonra bu kaide genişler ve o harf-i cer düşerek, fiil mef'ûle doğrudan taalluk eder. Senin اِخْتَرْتُ مِنَ الرِّجَالِ زَيْدًا sözün böyledir. Daha sonra bu kaide genişlemiş ve اِخْتَرْتُ الرِّجَالَ زَيْدًا denilmeye başlanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Buradaki قَوْمِ ifadesi ile Hz. Musa’nın kavminden muteber olanları kastedilmiş olup cins isim olan kavim, o seçilenler için kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ
Şart üslubunda gelen terkip, makabline فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümleye muzaf olan لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Cümlede istiare sanatı vardır. الرَّجْفَةُ kelimesi, اَخَذَتْهُمُ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Sarsıntının bir şahıs gibi onları alması, onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Mübalağa için gelen bu ifadede, tecessüm sanatı da vardır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
Almak manasında olan أخذ fiili, sağlam, şiddetli bir isabet etme manasında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi ve muzafun ileyh olan mütekellim zamiri mahzuftur. Nida harfinin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّ izafetinde Hz.Musa’ya aid zamirin Rab ismine muzaf olmasıyla Hz. Musa şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet onun, Allah’ın rububiyet vasfına sığınmak istediğine işarettir.
لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَ terkibi, nidanın cevabıdır. Şart üslubundaki terkipte لَوۡ , gayr-ı cazim şart edatıdır. Şart cümlesi olan شِئْتَ ; mazi fiil sıygasıyla gelerek sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir.
اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَ cümlesi şartın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَبْلُ cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ قَبْلُ , önemine binaen, ikinci mef’ûl اِيَّايَ ‘ye takdim edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivciler لَوۡ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)
لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ [İsteseydin onları helak ederdin.] sözündeki لَوْ harfinin temenni manasında olması caizdir. Mana لَوْ harfinin asıl manasından kaynaklanmıştır. لَوْ ذاتُ سِوارٍ لَطَمَتْنِي (Keşke beni bilezikleri olan bir kadın tokatlasaydı) şeklinde bir darb-ı mesel vardır. Cevap böylesi bir durum benim için daha kolay olurdu şeklindedir. Ayette cevap شِئْتَ أهْلَكْتَهم şeklinde açıkça zikredilmiştir. Yani keşke onunla beraber olan 70 kişinin helakını isteseydin demektir. أهْلَكْتَهم cümlesi شِئْتَ cümlesinden bedel-i iştimâldir. Bu iştimâl münacata dönmelerine sebep olan kavmin günahları dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Ey Rabbimiz! Eğer Sen dilemiş olsaydın, daha önce buzağıya tapmakta ısrar ettikleri zaman onları, Seni görmek istediğimde de beni helak ederdin.”
Onun bu sözlerden maksadı, gelecekteki affı mûcib olması için geçmişteki affı yâd etmektir. Çünkü suçu itiraf etmek ve nimete şükretmek, hazır nimeti bağlar ve fazlasını da celbeder. Başka bir ifadeyle bu, “Eğer biz helake müstahak isek ve buna engel yalnız Senin dilememen ise Sen bize lütfedip eski cürümlerimizi bağışladığına göre bu cürmümüzü de bağışlayabilirsin.” demektir.
Bu kelamı temenniye hamletmek, “Bizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından dolayı şimdi bizi, hepimizi helak mı edeceksin?” cümlesi dolayısıyla mümkün değildir. Bunun anlamı şudur: “Senin yüce şânının tafsilatını bilmeyen ve kaygan zeminlerde sebat gösteremeyen birtakım beyinsizlerin işledikleri suçlar yüzünden hepimizi helak mı edeceksin?”(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّاۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, mekulü’l-kavle dahildir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle dua kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّا cümlesi, masdar tevilinde olup بِ harfi ile اَتُهْلِكُنَا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hz. Musa (a.s.), “İçimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günahlar yüzünden hepimizi helak mı edeceksin?” demiştir. Beyinsizlerin yaptığından maksat, onların “Allah’ı açıktan bize göster.” (Nisa Suresi, 153) sözleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yine bu Hz. Musa (a.s.) ifadesi hakkında ehl-i ilim, şöyle demiştir: Musa’nın, Hakk Teâlâ’nın, başkalarının günahı sebebiyle bir kavmi imha edeceğini zannetmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu ifadeyi tevil etmek gerekir. Bu hususta şu iki bahis bulunmaktadır:
1. Buradaki “istifham”, inkâr manasındadır. Musa (a.s.) bu istifham ile “Sen, böyle yapmazsın.” manasını kastetmiştir.. Nitekim “Böyle yapmazsın.” manasında, “Sana hizmet edeni, sen hakir mi kılarsın?” dersin.
2. Müberred: “Bu "Bizi mahvetme!” manasında, şefkat ve merhamet talep etmeyi ifade eden bir sorudur, demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Sonuç şudur ki bu kıssadaki ibret; Allah’ın gazabından sakınmak, O’nun kuvvetinden korkmak, Musa’nın (a.s.) duası ve peygamberlerin makamı vs.’dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet-i Kerimede istifham edatı olan hemze soru anlamında değil, “Bizi helak etme ya Rab!” şeklinde dua anlamında kullanılmıştır. (Elif Yavuz, Belâgat İlminde Haber ve İnşa (Bakara Suresi Örneği)
اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ
Önceki manayı tekid amacıyla gelmiş istînaf cümlesidir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Mübteda ve haber arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. هِيَ maksûr/mevsûf, haber olan فِتْنَتُكَ maksûrun aleyh/sıfattır.
Cümle haber üslubunda geldiği halde dua kastı taşıması sebebiyle muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan فِتْنَتُكَ veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafetle, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan فِتْنَتُ ve müsnedün ileyh, tazim edilmiştir.
Haber tazim veya teşrif ifade eden bir kelimeye muzaf olursa; müsnedün ileyhin tazimine de delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Bu senin fitnendir. Onunla dalalete düşmek isteyen dalalete düşer. Hidayete ermek isteyen de o fitne ile hidayete erer. Sen bizim velimizsin. Sen bizim kötülüğümüz için birşey yapmazsın. O fitnelerde de bir hayır vardır. Derecelerimizin yükselmesi, günahlarımızın keffareti için vs.
تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ
Cümle hitap zamirinden haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تُضِلُّ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan تَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklık ve tezattır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi ile تَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
تُضِلُّ - تَهْد۪ي kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَنْ - تَشَٓاءُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümleler, haber üslubunda geldiği halde dua kastı taşıması sebebiyle muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
“O, Senin bir fitnen (sınaman)den başka bir şey değildir. Sen, onunla dilediğini idlâl, dilediğine hidayet edersin. ”Bu kelam, makabli için bir izahtır ve onların yanlışlarının kaynağını beyan etmek suretiyle özür dilemek anlamındadır. Yani “Beyinsizlerin içine düştükleri fitne ve onun sebebi yüzünden bizi helak mı edeceksin? Onların söyledikleri ancak Senin verdiğin mihnet ve imtihandır. Çünkü Sen, benimle konuşurken kelamını onlara duyurdun da o yüzden fitneye düştüler ve bulundukları yerde sebat göstermeyip fasit kıyas ile onun yukarısına göz diktiler.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَنْتَ وَلِيُّنَا
Yine Musa’nın (a.s.) sözlerine dahil olan cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. İsnadın Allah Teâlâ’ya olması karînesiyle müsnedin izafetle marife olması kasr ifade etmiştir.
اَنْتَ وَلِيُّنَا “Sen bizim velimizsin.” Allah'tan başka yardımcı olmadığını ima eder ve açıkça kasr sıygasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتَ , maksur/mevsûf, وَلِيُّنَا maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi amacına matuftur.
Cümle haber üslubunda geldiği halde dua kastı taşıması sebebiyle muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Hz. Musa’nın bil ki “Sen bizim mevlamızsın!” sözü hasr ifade edip “Senden başka hiçbir dostumuz, hiçbir yardımcımız ve hiçbir hidayet edenimiz yoktur.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Sen bizim mevlamızsın’” ifadesinden maksat, mağfiret ve merhamet talebine bir giriş olarak Allah Teâlâ'ya ibadetin bırakıldığını itiraf etmektir. Çünkü efendinin inkârîşanı kuluna merhamet etmek ve ona yardım etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَاغْفِرْ لَنَا cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu cümle, takdiri إن أذنبنا (Eğer günah işlersek) olan mukadder şartın cevabıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَارْحَمْنَا cümlesi cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda olmasına rağmen emir anlamında olmayan bu iki cümle, vaz edildiği anlamdan çıkarak dua manasına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen فَاغْفِرْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Önceki cümledeki الوِلايَةِ kelimesine tefri’ olarak gelmiştir. فاغْفِرْ لَنا (bizi bağışla) sözü; kelamın kelamla detaylandırılmasıdır. Velinin affetmek zorunda olmadığını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mağfiret, rahmete takdim edilmiştir. Çünkü mağfiret, çok rahmetin sebebidir. Çünkü mağfiret, günahtan kaynaklanan suçlar nedeniyle Allah’ın gazabının sona ermesidir. Öfke biterse yerini rızaya bırakır. Rıza iyilik gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ
Cümle, atıf harfi وَ‘la اَنْتَ وَلِيُّنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümle haber üslubunda geldiği halde dua kastı taşıması sebebiyle muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede müsned olan خَيْرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Az sözle çok anlam ifade eden خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الْغَافِر۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Bu ayeti kerimeden şu sonucu çıkarılmıştır: Emr-i bil ma’ruf, nehy-i ani’l münkeri yapan birilerinin her zaman içimizde bulunması lazımdır. Bunu terk etmemek gerekir.
اَهْلَكْتَهُمْ - تُهْلِكُنَا ve اغْفِرْ - الْغَافِر۪ينَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
اغْفِرْ - ارْحَمْنَا - خَيْرُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وأنْتَ خَيْرُ الغافِرِينَ cümlesi atıfla gelmiştir. Çünkü büyük mağfiret istemek manasında bir haberdir. Bu yüzden dua cümlesine atfedilmiştir. Sanki “Bizi bağışla, bize acı ve bütün günahlarımızı bağışla!” denilmiştir. Zira mağfiretin artması rahmetin etkilerinden biridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Hadîs-i şerîflerde gazap ateşinin, yine ateşten yaratılan şeytanla yakından ilgisi olduğu ifade edilmiş, öfke halinde tatbik edilmesi gereken belli başlı prensipler şöyle belirlenmiştir: 1) Allah’a sığınmak: Resûlullah sav, huzurunda birbirine söven iki kişiden birinin yüzünde öfke hali belirince şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. Bu söz, eûzu billahi mine’ş-şeytani’r-racîm: kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım, cümlesidir.” (Buhârî, Edeb, 76; Ebû Dâvûd, Edeb, 3) Ayrıca Efendimiz’in Ümmü Seleme annemize öğrettiği, “Ey Nebî olan Muhammed’in Rabbi Allahım! Günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider” (İbn-i Hanbel, VI, 302) mealindeki duası da gazap ateşinden kurtulmanın çarelerindendir. 2) Abdest almak: Hz. Peygamber, “Gazap şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş, ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3) buyurmak suretiyle öfke ateşinin de abdestle söndürüleceğini belirtmiştir. 3) Bulunduğu konumu değiştirmek: Gazap hâlinde yapılması gereken bir başka şey de kişinin bulunduğu konumdan daha pasif bir duruma geçmesidir. Bu husus, Efendimiz tarafından şöyle beyan edilmiştir: “Dikkat ediniz! Öfke insanoğlunun kalbindeki bir ateş parçasıdır. Gözlerin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Her kim bunun eserini duyarsa, yere uzansın.” (Tirmizî, Fiten, 26) Bir başka hadiste de: “Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzere yatıversin” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 3) 4) Susmayı tercih etmek: Kavgalı iki kişinin birbirlerine karşı hakaret ettikçe öfkelerinin dozunun arttığı bilinen bir durumdur. Bu sebeple olmalıdır ki Resûl-i Ekrem “Biriniz öfkelendiğinde sussun” buyurmuştur. (İbn-i Hanbel, I, 239) Zira basit bir sebeple öfkelenen kişinin, gazap hâlinde hezeyanda bulunması durumunda umulmadık sonuçların ortaya çıkması mümkündür. Hz. Peygamber, huzurunda Hz. Ebûbekir’e hakaret eden birisine karşı onun bir süre ses çıkarmamasından hoşnut kalmış, daha sonra aynı şekilde karşılık vermesi üzerine oradan ayrılmak istemişti. Bilahare Hz. Ebûbekir, yaptığının yanlış olup olmadığını sorunca Efendimiz, şöyle buyurmuştur: “Doğrusu sustuğun vakit senin adına o kişiye cevap veren bir melek vardı. Ancak aynı şekilde sen de karşılık vermeye başlayınca melek gitti, yerine şeytan geldi. Şeytanın geldiği yerde ben bulunamam.” (İbn-i Hanbel, II, 436) Resûlullah’ın kızdığı anlarda öfkelendiği kimseden “yüzünü çevirmesi, onunla ilgilenmemesi” de bu tedavi metodunun bir başka çeşidi olsa gerektir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 17; İbn-i Hanbel, III, 14)
https://www.islamveihsan.com/ofkelenince-ne-yapmali.html
Hayatının her döneminde, bir Peygamber’i gönlüne yakın bulursun. Onların hallerini hatırlayarak, bulunduğun hal için güç kazanır ve gönlünü umutla doldurursun.
Her duygu halindeyken Peygamber Efendimiz hz. Muhammed, hastalandığında hz. Eyyub, kaçıp gitmek istediğinde hz. Yunus, sevdiğini kaybettiğinde hz. Nuh, çaresiz kaldığında hz. Lut, affetmek zor geldiğinde hz. Yusuf, istediğine kavuşmayı beklediğinde hz. Zekeriyya, belirsizlikler arasında kaldığında hz. İbrahim, sahip olduklarını yitirdiğinde hz. Adem ve pes etmek istediğinde hz. Musa gelsin aklına. Duaları yoldaşın olsun. Hayatları ise rehberin. Zorlukların ardından kazanmaları azmin olsun. Teslimiyetleri ise hakikatin.
Toplumsal imtihan sürecinden geçerken, kul, önce dönüp kendisine bakar. Eksikliklerini araştırır. Ağırdan aldığı tövbesine sıkıca sarılır. Değerini bilmediklerinin şükrünü eder. Ne olursa olsun, Allah’a teslim olan kul için sonucun, yalnız ve yalnız zafer olduğunu hatırlar. Kendisine bakmaya devam ederken, diğer gözüyle de dışarıya bakar. Hz. Musa’nın İsrailoğullarıyla olan mücadeleleri üzerinde düşünür. Ve onun dualarından birini mırıldanır:
“Ey Rabbim! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın!”
Allahım!
Dünya üzerinde cezalandırdığın, ahiretinde de cezalandıracağın beyinsizlerden ve cahillerden biri olmaktan Sana sığınırım. Onlara ve hareketlerine gönlümde yer vermekten Senden sakınırım. Beni; Sana teslim olanlardan, doğruya ilettiklerinden, merhametinle muamele ettiklerinden ve salih kullarından eyle.
Ey merhametlilerin merhametlisi! Dünya ve ahiretini teslimiyetle kazanmamda, yanlışlarımı doğruya çevirmemde, ibadetlerimi ihlasla kuvvetlendirmemde, halimi takvayla güzelleştirmemde, dilimi ve kalbimi zikrinle süslememde yar ve yardımcım ol.
(Ramazan ayımız mubarek, oruç ve ibadetlerimiz kabul olsun. Ramazan ayının her köşesinde gizlenmiş bereket ve hayırlarından nasiplenenlerden olmak duasıyla.)
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji