بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ ١٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاكْتُبْ | ve yaz |
|
| 2 | لَنَا | bize |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | هَٰذِهِ | bu |
|
| 5 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 6 | حَسَنَةً | iyilik |
|
| 7 | وَفِي | ve |
|
| 8 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 9 | إِنَّا | biz |
|
| 10 | هُدْنَا | yöneldik |
|
| 11 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 12 | قَالَ | (Alah) buyurdu ki |
|
| 13 | عَذَابِي | azabıma |
|
| 14 | أُصِيبُ | uğratırım |
|
| 15 | بِهِ | onu |
|
| 16 | مَنْ | kimseyi |
|
| 17 | أَشَاءُ | dilediğim |
|
| 18 | وَرَحْمَتِي | ve rahmetim ise |
|
| 19 | وَسِعَتْ | kaplamıştır |
|
| 20 | كُلَّ | her |
|
| 21 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 22 | فَسَأَكْتُبُهَا | onu yazacağım |
|
| 23 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 24 | يَتَّقُونَ | korunanlara |
|
| 25 | وَيُؤْتُونَ | ve verenlere |
|
| 26 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 27 | وَالَّذِينَ | ve kimselere |
|
| 28 | هُمْ | onlar |
|
| 29 | بِايَاتِنَا | ayetlerimize |
|
| 30 | يُؤْمِنُونَ | inanıyorlar |
|
155,156.Ayetlerin Tefsiri;
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/A%E2%80%99r%C3%A2f-suresi/1109/155-156-ayet-tefsiri
وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اكْتُبْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَنَا car mecruru اكْتُبْ fiiline mütealliktir. ف۪ي هٰذِهِ car mecruru اكْتُبْ fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
حَسَنَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru onu açıklayan mahzuf fiile müteallik olup, atıf harfi وَ ile الدُّنْيَا ‘ya matuftur. Takdiri; اكْتُبْ şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُدْنَٓا cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
هُدْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru هُدْنَٓا fiiline mütealliktir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. عَذَاب۪ٓي mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُص۪يبُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اُص۪يبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. بِه۪ car mecruru اُص۪يبُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri ; إصابته şeklindedir.
اُص۪يبُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ
İsim cümlesidir. Cümle, atıf harfi وَ ’la عَذَاب۪ٓي ’ye matuftur. رَحْمَت۪ي mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَسِعَتْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
وَسِعَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَاَكْتُبُهَا damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle سَاَكْتُبُهَا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَتَّقُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَتَّقُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la يَتَّقُونَ fiiline matuftur.
يُؤْتُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ’la birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُؤْمِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
يُؤْتُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
يَتَّقُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi, وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ
Ayetin ilk cümlesi atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki فَاغْفِرْ لَنَا cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda gelmesine rağmen dua manasında olduğu için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
وَاكْتُبْ fiilinde istiare sanatı vardır. Burada yazma ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla nitelemekte mübalağa yapmak için yazma hüküm vermek yerine müstear olmuştur.‘’İyilik ve güzelliği kalıcı yazı ve sabit kitabe yazıları haline getir” manasındadır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَنَا ve ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا car mecrurları ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan حَسَنَةً ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip önemine işaret etmiştir. Ahiret ve dünya hayatına işaret eden هٰذِهِ ‘de istiare ve tecessüm sanatları vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَفِي الْاٰخِرَةِ car-mecruru, tezat nedeniyle ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا ‘ya atfedilmiştir.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَة kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا ve فِي الْاٰخِرَةِ ibarelerinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Dünya ve ahiret hayatı içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat dünya ve ahiretteki yaşamı mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Hayatın içinde olmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
Hz. Musa (a.s.) önce, “Sen, bizim mevlâmızsın” diyerek, kendisinin Allah’dan başka velisi, dostu bulunmadığını ifade etmiştir. Velî ve yardımcıdan ise iki şey beklenir: Birisi, zararları gidermesi, ikincisi fayda temin etmesidir. Zararı giderme, fayda temininden daha öncedir. İşte bundan dolayı Hz. Musa, “Bizi bağışla ve bize rahmet et!” diyerek, Allah’dan önce zararı def etmesini, sonra da bunun peşi sıra, “Dünyada da ahirette de bize hasene (iyilik) yaz” diyerek, Allah’dan fayda temin etmesini dilemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ
Ayetin bu cümlesi duanın sebebi mahiyetinde, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittsâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan هُدْنَٓا اِلَيْكَ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil olarak gelmesi hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ [Ve bize hem bu dünyada iyilik] yani afiyet, iyi bir hayat ve kullukta muvaffakiyet [yaz] ver, nasip eyle, [hem de ahirette] cennet nasip et. اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ [Şüphesiz, biz Sana yöneldik] sana yönelip tövbe ettik. هاد - اِلَيْهِ يهود , döndü, tövbe etti anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan عَذَاب۪ٓي , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olan عَذَاب۪ٓ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Ayetin başındaki azamet zamirinden, bu cümlede müfred mütekellim zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Müsned olan اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsned, muzari fiil sıygasında cümle şeklinde gelerek hükmü takviye etmiştir.
اُص۪يبُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan اَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
شَٓاء fiilinin mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Genel olarak شَٓاء fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîp birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ ifadesinde istiare sanatı vardır. Azap, hedefine ulaşan bir oka benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
حَسَنَةً - عَذَاب۪ٓ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline, atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh رَحْمَت۪ي , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olan رَحْمَت۪ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Müsned olan اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıla cümlesinin mazi fiil sıygasında cümle şeklinde gelmesi, hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ ifadesinde istiare vardır. Mekan için kullanılan وَسِعَ , kapsamın umumu için müstear olmuştur. Rahmet, çok sayıda insanı içinde barındırabilecek geniş bir alana benzetilmiştir.
عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُ cümlesiyle, وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
رَحْمَت۪ي - عَذَاب۪ٓي kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
رَحْمَت۪ي - حَسَنَةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev içindir.
Azap ile ilgili beyanda gelecek zaman kipiyle اُص۪يبُ buyurulduğu halde rahmet konusunda geçmiş zaman kullanılarak وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ buyurulması gösterir ki, rahmetin genişliği başlangıç açısından, azap meşiyyeti (dileği) de şimdiki zaman veya gelecek zaman açısından söz konusudur. Demek ki rahmet işin aslı, azap da ayrıntısıdır. Yani aslolan rahmet, yaratıcının zatının gereği, azap ise kulların durumları gereğidir.
عَذَاب۪ى اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَاۤءُ [Azabımı, kime dilersem ona isabet ettireceğim.] karşılığıyla rahmetteki وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ [rahmetim her şeyi kapladı] genel hükmünü devam ve gelecek zaman bakımından da bir tahsis anlamı vardır. (Elmalılı Hamdi Yazır)
Allah Teâlâ, buzağıya tapanların tövbesini, onların nefislerini öldürmeleri olarak tayin buyurunca, Musa duasında zımnen bunun hafifletilmesini ve kolaylaştırılmasını diledi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ
فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. Cümle istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl لِلَّذ۪ي başındaki لِ harf-i ceriyle سَاَكْتُبُهَا fiiline mütealliktir. Sılası olan يَتَّقُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri onlara tazim içindir.
فَسَاَكْتُبُهَا ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâla, o hükmü, yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla nitelemekte mübalağa yapmak için yazmayı hüküm vermek anlamında zikretmiştir.
Aynı üslupla gelen وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümledeki ikinci mevsûl, birinciye matuftur. Sılası olan هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِاٰيَاتِنَا car mecruru ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan يُؤْمِنُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Az sözle çok anlam ifade etmiş olan بِاٰيَاتِنَٓا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlelerdeki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Müfred mütekellim zamirinden بِاٰيَاتِنَا ibaresinde azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاكْتُبْ - فَسَاَكْتُبُهَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Allah’ın rahmet yazacağı kimselerin, karşı gelmekten sakınanlar, zekâtı verenler ve âyetlere inananlar şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
Namaz bütün ibadetlerden önemli olduğu halde burada zekatla birlikte zikredilmemesi takvanın zikri dolayısıyladır. Takva; bütün vâcip fiilleri ve günahları terk etmeyi ifade eder. Zekatın zikredilmesi ise tariz maksadıyladır. Musa'nın (a.s.) kavmi ağır bir yükümlülük sayarak zekat vermemişlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ve devamındaki iki ayet aslında Allah (c.c) ile Musa (a.s.) arasında geçen diyalogtan bir cümledir. Fakat bu ifadeler aynı zamanda Hz. Musa (a.s.) kıssasının anlatıldığı pasajın arasına girmiş ve pek çok konu hakkında hüküm çıkarılabilecek ayetlerin de başlangıcıdır. Kıssaya tekrar dönülmesi ise istiṭrat olduğunu göstermektedir. (Hasan Uçar, Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Bu cümlede Allahın buyrukları iki kısma ayrılır:
1-Yapılması gerekli olan fiiller. Bu mükellefiyetler de ya insanın malına, ya da kendisine yöneliktir. Birinci kısım, zekattır ve Cenab-ı Hak, “Zekatını veren (kimseler)” buyurarak buna işaret etmiştir.
2- İlim ve amel yönünden, insana vâcip olan şeylerdir. İlim, (Allah’ı) bilip tanımaktır. Amel de dil ile ikrar ve uzuvlar ile ibadet etmektir ki namaz buna dahildir. İşte ayetteki, “Ayetlerimize iman eden kimseler..” ifadesi ile de, bunların toplamına işaret edilmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ ifadesinde de Musa'nın kavmine tariz vardır. Çünkü onlar, Musa'nın o zamana kadar getirdiği büyük mucizeleri de bulutların onları gölgelendirmesi, gökten kudret helvası ve bıldırcın kuşlarının indirilmesi gibi ondan sonra getireceği mucizeleri de inkâr ettiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟ ١٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | onlar ki |
|
| 2 | يَتَّبِعُونَ | uyarlar |
|
| 3 | الرَّسُولَ | o Elçi’ye |
|
| 4 | النَّبِيَّ | o Peygamber’e |
|
| 5 | الْأُمِّيَّ | ümmi |
|
| 6 | الَّذِي |
|
|
| 7 | يَجِدُونَهُ | buldukları |
|
| 8 | مَكْتُوبًا | yazılı |
|
| 9 | عِنْدَهُمْ | yanlarında |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | التَّوْرَاةِ | Tevrat |
|
| 12 | وَالْإِنْجِيلِ | ve İncil’de |
|
| 13 | يَأْمُرُهُمْ | kendilerine emreden |
|
| 14 | بِالْمَعْرُوفِ | iyiliği |
|
| 15 | وَيَنْهَاهُمْ | ve kendilerini meneden |
|
| 16 | عَنِ | -ten |
|
| 17 | الْمُنْكَرِ | kötülük- |
|
| 18 | وَيُحِلُّ | ve helal kılan |
|
| 19 | لَهُمُ | onlara |
|
| 20 | الطَّيِّبَاتِ | güzel şeyleri |
|
| 21 | وَيُحَرِّمُ | ve haram kılan |
|
| 22 | عَلَيْهِمُ | onlara |
|
| 23 | الْخَبَائِثَ | çirkin şeyleri |
|
| 24 | وَيَضَعُ | ve kaldırıp atan |
|
| 25 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 26 | إِصْرَهُمْ | ağırlıkları |
|
| 27 | وَالْأَغْلَالَ | ve prangaları |
|
| 28 | الَّتِي | öyle ki |
|
| 29 | كَانَتْ | idiler |
|
| 30 | عَلَيْهِمْ | onların üzerinde |
|
| 31 | فَالَّذِينَ | artık onlar |
|
| 32 | امَنُوا | inananlar |
|
| 33 | بِهِ | O’na |
|
| 34 | وَعَزَّرُوهُ | ve O’na saygı gösterenler |
|
| 35 | وَنَصَرُوهُ | ve O’na yardım edenler |
|
| 36 | وَاتَّبَعُوا | ve uyanlar |
|
| 37 | النُّورَ | nura |
|
| 38 | الَّذِي |
|
|
| 39 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 40 | مَعَهُ | O’nunla beraber |
|
| 41 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 42 | هُمُ | onlar |
|
| 43 | الْمُفْلِحُونَ | felaha erenlerdir |
|
Tevrat i iyi bilen ünlü sahâbi Abdullah Ibni Amr Ibni Âs,Resûl-i Ekrem
‘in , Kur’an’daki bazı özellikleriyle Tevrat’ta da şöyle tanıtıldığını şöylemistir: ” Ey Peygamber ! Biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ayni zamanda ümmilere ( Araplara) sığınak yaptık. Elbette sen Benim kulum ve Elçimsin . Ben sana Mütevekkil adını verdim. Bu Peygamber kötü huylu, katı kalpli, çarşı pazarda bağırıp çağıran biri değildir. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez; aksine affeder, bağışlar . Allah doğru yoldan sapan milleti ( Arapları ) onun yol göstermesiyle lâ ilahe illallah diyerek doğru yola iletmedikçe ruhunu almaz. Allah bu kelime-i tevhid ile kör gozleri , sağir kulaklari ve kapalı gönülleri açacaktır.
(Buhari,Büyü 50, Tefsir 48\3)
Resul-i Ekrem ‘in geleceğine dair Tevrat’ta bulunan âyetlerden biri şudur:” Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her seyi onlara söyleyecek.”
( Tesniye 18/15-19)
خبث Habuse : خُبْثٌ ve خَبِيثٌ mastarları kötülük, aşağılık ve alçaklık yönünden kerih ve fena görülen somut ve soyut şeyleri kapsar. Asıl manası iç dünyası tıpkı demirin cürufu gibi kötü ve bozuk olan manasına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 16 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli habistir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
أمَّ Emme : اُمٌّ kelimesi anne demektir. Bir şeyin varlığı, eğitimi, ıslahı ve başlangıcı için asıl olan herşeye de anne denir. Örneğin Kuran-ı Kerim’in başlangıcında olması sebebiyle Fatiha suresine Ümmü-l kitab denmektedir. اُمَّةٌ ümmet herhangi bir şeyin bir araya getirdiği topluluktur. Bu şey bir din, bir zaman ya da bir mekan olabilir. Çoğulu ise اُمَمٌ kelimesidir. اُمِّيٌّ yazmayan ve bir kitaptan okumayan anlamına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 119 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri imam, imâme ,ümmet ve ümmîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ
Önceki ayettteki ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ‘den bedel olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يَتَّبِعُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَتَّبِعُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّبِيَّ kelimesi الرَّسُولَ ‘den bedel veya atf-ı beyanı olup fetha ile mansubdur.
الْاُمِّيَّ kelimesi النَّبِيَّ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl النَّبِيَّ ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَجِدُونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَكْتُوباً kelimesi يَجِدُونَهُ ‘deki gaib zamirinin hali olup fetha ile mansubdur.
عِنْدَهُمْ mekân zarfı, يَجِدُونَهُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي التَّوْرٰيةِ car mecruru يَجِدُونَهُ fiiline mütealliktir. الْاِنْج۪يلِۘ atıf harfi وَ ’la التَّوْرٰيةِ ‘ye matuftur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّبِعُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
مَكْتُوباً kelimesi sülâsî mücerredi كتب olan fiilin ism-i mef’ûludur.
يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ
Cümle, الرَّسُولَ ‘un hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَأْمُرُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْمَعْرُوفِ car mecruru يَأْمُرُهُمْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْهٰيهُمْ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنِ الْمُنْكَرِ car mecruru يَنْهٰيهُمْ fiiline mütealliktir.
مَعْرُوفِ kelimesi, sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
الْمُنْكَرِ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. يُحِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمُ car mecruru يُحِلُّ fiiline mütealliktir. الطَّيِّبَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. يُحَرِّمُ atıf harfi وَ ile يَأْمُرُهُمْ fiiline matuftur.
يُحَرِّمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْهِمُ car mecruru يُحَرِّمُ fiiline mütealliktir. الْخَبَٓائِثَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَضَعُ atıf harfi وَ ile يَأْمُرُهُمْ fiiline matuftur.
يَضَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْهُمْ car mecruru يَضَعُ fiiline mütealliktir. اِصْرَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْاَغْلَالَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl الْاَغْلَالَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. عَلَيْهِمْ car mecruru كَانَتْ ‘in mahzuf haberine mütealliktir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
يُحِلُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُحَرِّمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْخَبَٓائِثَ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. عَزَّرُوهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
عَزَّرُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَصَرُوهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
نَصَرُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اتَّبَعُوا cümlesi atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
اتَّبَعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النُّورَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّـذ۪ٓي müfred müzekker has ism-i mevsûl النُّورَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ مَعَهُٓ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَعَ mekân zarfı اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamiri هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.
عَزَّرُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عزر dır.
يَتَّبِعُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟
Cümle, الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْمُفْلِحُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُفْلِحُونَ haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
هُمُ الْمُفْلِحُونَ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُفْلِحُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ
ٱلَّذِینَ , önceki ayetteki لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ ‘den bedel konumundadır. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘nin sıla cümlesi olan يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
النَّبِيَّ kelimesi الرَّسُولَ ‘den bedel, الْاُمِّيَّ ise النَّبِيَّ ‘nin sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan ıtnâb sanatıdır.
الرَّسُولَ ’nin ikinci sıfatı konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَكْتُوباً kelimesi يَجِدُونَهُ ‘deki gaib zamirinin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
التَّوْرٰيةِ - الْاِنْج۪يلِۘ - مَكْتُوباً ve النَّبِيَّ - الرَّسُولَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Tevrat ve İncil içi olan şeyler değildir. Fakat hükümlerin kesinliğini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Bu kitaplardaki hükümler, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
الْاُمِّيَّ kelimesinin birkaç manası vardır: Anaya veya Arab ümmetine mensub manalarını taşır. Annesinden doğduğu gibi saf ve temiz kalmış, Mekke’ye ait demektir. Okuma-yazma konusunda tecrübesi olmadığı halde geçmiş ve gelecek bilgisini kendisinde toplamış olan Efendimiz’in sıfat veya ismidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada Efendimiz’in ümmî ve nebî olduğu bir arada ifade edilmiştir. Nebî; bilindiği gibi çok önemli bir haber veren kişi için kullanılır.
[O Resul, O ümmî nebi] vasfıyla anılması, “O; risaleti ve nübüvveti açık olan mucize sahibi peygamber” demekten daha açık seçik bir belâgat örneğidir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bir görüşe göre Resul unvanı Allah Teâlâ'ya; Nebi veya Peygamber unvanı ise ümmete nispetledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ
وَ olmadan gelen cümle, الرَّسُولَ ’den müekked haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade etmektedir. İki çeşittir: hal-i müessese ve hal-i müekkede. Müesses hal, onsuz cümlenin tam olarak anlaşılmadığı hal türüdür. Müekked hal ise cümlenin manası onsuz anlaşıldığı gibi cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder. Hal-i müekked, kendisinden önceki fiille lafzen farklı olmakla beraber manen aynı olabileceği gibi lafzen ve manen de aynı olabilir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline, atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
يَأْمُرُهُمْ - يَنْهٰيهُمْ ve الْمَعْرُوفِ - الْمُنْكَرِ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ cümlesiyle يَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
بِالْمَعْرُوفِ ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) من معروف şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.
الْمَعْرُوفِ , tanınan ve bilinen şey demektir. الْمُنْكَرِ de nekre yani tanınmadık şeyleri ifade eder. İnsana tanıdığı şeyler hoş gelir. Tadılmamış bir şeyi yemek hoşa gitmez ama farklı bir kültürde çok sevilebilir. O yüzden bu kuralın içine sadece dini tutum ve davranış değil, örf de girer.
وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Aynı üslupla gelen وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
يُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ cümlesiyle وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُحِلُّ - يُحَرِّمُ ve الطَّيِّبَاتِ - الْخَبَٓائِثَ ve عَلَيْهِمْۜ - لَهُمُ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْخَبَٓائِثَ - يُحَرِّمُ - الْمُنْكَرِ ve يُحِلُّ - الطَّيِّبَاتِ - بِالْمَعْرُوفِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek makabline atfedilen cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Birbirine atfedilmiş hal cümlelerindeki fiiller muzari sıygada gelerek, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Koyar manasındaki يَضَعُ fiili, عَنْ harf-i ceri ile kullanıldığında kaldırır manasına gelmiştir. Fiilin harflerle farklı anlam kazanması tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
وَالْاَغْلَالَ , mef’ûl olan اِصْرَهُمْ ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.
الْاَغْلَالَ için sıfatı konumundaki has ism-i mevsûl الَّت۪ي ‘nin sılası olan كَانَتْ عَلَيْهِمْ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْهِمْ car mecruru, كَان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الْاَغْلَالَ - اِصْرَهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
”Onlardan yüklerini, günahlarını ve onların üzerinde bulunan prangaları, zincirleri kaldırır” ibaresinde istiare sanatı vardır. Yük ve zincirler, zor mükellefiyetler ve hükümler için müstear olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Resulün hal ve sıfatlarının sayılmasında, taksim sanatı vardır.
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟
فَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. الَّذ۪ينَ mübteda, اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟ cümlesi haberdir.
Bahsi geçen kişileri tazim etmek ve olayın önemini vurgulamak kastıyla müsnedün ileyh ism-i mevsûlle gelmiştir. Cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu cümleyi takip eden ve aynı üslupta gelen وَعَزَّرُوهُ , نَصَرُوهُ , اتَّبَعُوا النُّورَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ cümleleri atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebepleri hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
النُّورَ için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan اُنْزِلَ مَعَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara delalet eder. (Vakafat, S. 107)
اُنْزِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اتَّبَعُوا النُّورَ (nuru takip ederler) ifadesinde istiare sanatı vardır. Nur, rehber edinilerek arkasından gidilen bir şahsa benzetilmiştir. Emre itaati kuvvetlendirmede mübalağa için yapılan bu istiarede tecessüm sanatı da vardır. Sebep- müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
الَّذ۪ينَ - الَّت۪ي - الَّذ۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
عَزَّرُوهُ - نَصَرُوهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟ cümlesi الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden oluşan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ fasıl zamiri, الْمُفْلِحُونَ۟ haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilenlerin önemini vurgulayarak, tazim ifade etmiştir.
Fasıl zamiri kasr ifade eder. اُو۬لٰٓئِكَ maksûr/mevsûf, الْمُفْلِحُونَ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onlar sadece kurtulmuş olmaya tahsis edilmiştir. Bu kasr izafîdir. Felaha erenler küfredenler değil sadece bu vasıflara sahip olanlardır.
Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
يَتَّبِعُونَ - وَاتَّبَعُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
الْمُفْلِحُونَ - الْخَيْرِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Musa'nın (a.s.) duası; dinine tabi olan herkes için dünyada ve ahirette mağfiret, rahmet ve iyilik yazılmasıydı. Musa (a.s.) bu duanın Muhammed (s.a.v)’in gelişinden sonra yine Musa'nın (a.s.) dinine uyanları kapsamasını istememişti. Bu kasr; ihtiras için gelmiştir. Ancak iddiaî olması da caizdir. Bu durumda kemâl derecedeki felah sıfatının Muhammed (s.a.v)’e tabi olanlar için olduğuna delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette cem'-ma’at-taksim sanatı vardır. Resule tabi olan kimselerin özellikleri, iman edip saygılı davranmak, desteklemek ve onunla birlikte indirilen nura tabi olmak şeklinde sıralanarak taksim yapılmış, kurtuluşa erenler olmaları açısından cem’ edilmiştir.
Hayra davet eden, emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkeri yapan kimseler, üstün vasıflar taşımaları, bu vasıflarıyla diğer insanlardan temayüz etmeleri sebebiyle felah ve kurtuluşa hak kazanmışlardır.
Resulullah’tan (s.a.v) rivayet olunduğuna göre “Marûf ile emr ve münkerden nehyedenler, yeryüzünde Allah’ın, Resulü’nün ve kitabının halifesidir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hz. Peygamberin (s.a.v) Bu Ayetteki Dokuz Sıfatı:
1- Resul olması. Örfe göre, bu kelime bilhassa Allah Teâlâ’nın insanlara buyruklarını tebliğ etmesi için gönderdiği (görevlendirdiği) kimse hakkında kullanılır.
2- Nebi olması. Bu da O’nun, Allah Teâlâ katında mertebesinin yüce olduğuna delalet eder.
3- Ümmîlik Sıfatı
4- Cenab-ı Hakk’ın, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (ismini ve sıfatlarını) yazılı bulacakları, buyruğu ile anlatılan husustur.
5- Cenab-ı Hakk’ın, ‘’kendilerine iyiliği emrediyor” ifadesidir.
6- Allah Teâlâ’nın, ‘’onları kötülükten nehyediyor” ifadesiyle anlatılan sıfattır.
7- وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ buyruğunun anlattığı husustur.
8- Ayetteki " murdar-pis şeyleri üzerlerine haram kılıyor” ifadesinin anlattığı husustur.
9- ‘’ O, onların ağır yüklerini ve sırtlarındaki zincirleri indiriyor...” ifadesinin beyan ettiği husustur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاًۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ١٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 3 | النَّاسُ | insanlar |
|
| 4 | إِنِّي | muhakkak ben |
|
| 5 | رَسُولُ | Elçisiyim |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | إِلَيْكُمْ | sizin |
|
| 8 | جَمِيعًا | hepinize |
|
| 9 | الَّذِي |
|
|
| 10 | لَهُ | onundur |
|
| 11 | مُلْكُ | mülkü |
|
| 12 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 13 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 14 | لَا | yoktur |
|
| 15 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 16 | إِلَّا | başka |
|
| 17 | هُوَ | kendisinden |
|
| 18 | يُحْيِي | yaşatır |
|
| 19 | وَيُمِيتُ | ve öldürür |
|
| 20 | فَامِنُوا | gelin inanın |
|
| 21 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 22 | وَرَسُولِهِ | ve O’nun Elçisine |
|
| 23 | النَّبِيِّ | peygamberi |
|
| 24 | الْأُمِّيِّ | ümmi |
|
| 25 | الَّذِي | ki o |
|
| 26 | يُؤْمِنُ | inanmaktadır |
|
| 27 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 28 | وَكَلِمَاتِهِ | ve O’nun sözlerine |
|
| 29 | وَاتَّبِعُوهُ | O’na uyun ki |
|
| 30 | لَعَلَّكُمْ | belki |
|
| 31 | تَهْتَدُونَ | doğru yolu bulursunuz |
|
Bu âyet, Hz. Muhammed’in risâletinin, yalnız Araplar’ı değil, bütün insanları kapsadığını gösteren en kesin delillerdendir. Bu husus, Sebe’ sûresinin 28. âyetinde de benzer bir üslûpla bildirilmiştir. Âyetin Mekke’de inmiş olması, Hz. Peygamber’in daha o zaman böyle bir evrensel risâletle şereflendirilmiş olduğu hususunda bilgilendirildiğini göstermektedir. Ayrıca burada, bazı yahudilerin, “Muhammed gerçekten peygamberdir, ama sadece Araplar’ın peygamberidir; yahudilere gönderilmemiştir” diyerek onun bir millî peygamber olduğunu ileri süren iddiaları da reddedilmektedir (bk. Râzî, XV, 26). Esasen, Hz. Muhammed sadece son peygamber değil, aynı zamanda bütün peygamberler içinde, tebliğ ettiği kitapta risâletinin evrensel olduğu açıkça belirtilen tek peygamberdir; İslâmiyet de cihanşümul olduğu kesin ifadelerle bildirilen tek dindir. Her ne kadar bugün Hıristiyanlık fiilen evrensel bir din haline gelmişse de mevcut İncil metinlerinde Îsâ’nın evrensel peygamber olup olmadığı konusunda çelişkili ifadeler bulunmaktadır. Nitekim İnciller’de Hz. Mûsâ gibi Hz. Îsâ da genellikle İsrâiloğulları’na hitap eder; ayrıca Matta’da (15/24) onun “Ben İsrâil evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim” şeklinde sarih bir ifadesi bulunmaktadır. Yine Matta’da (10/5-6), havârilerini tebliğle görevlendirirken, “Milletler yoluna gitmeyin ve Sâmirîyeliler’in şehirlerinden hiçbirine girmeyin; fakat daha ziyade İsrâil evinin kaybolmuş koyunlarına gidin” demesi Hz. Îsâ’nın yalnız İsrâiloğulları’na gönderilmiş bir peygamber olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Hz. Îsâ’dan söz edilirken “Onu İsrâiloğulları’na bir elçi kılacak” (Âl-i İmrân 3/49) ifadesi kullanılmakta ve onun İsrâiloğulları’na “Size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim” (Saf 61/6) şeklinde hitap ettiği bildirilmektedir. Bu açıklamalar karşısında, mevcut İnciller’in son bölümlerinde yer alan “Bütün dünyaya gidin, İncil’i bütün hilkate vaaz edin” vb. ifadelerin (Markos 16/15; Matta 28/19) mevsukiyeti, yani bir tahrif ve ilâve sonucu olup olmadığı tartışmaya açık bulunmaktadır. Ancak, Hıristiyanlığın evrensel bir din olup olmadığı tartışması bir yana, yukarıdaki âyet karşısında Kur’an bakımından artık bütün eski dinler geçerliliğini kaybetmiş olup, kitap ehli de dahil olmak üzere bütün insanlar Allah’a ve O’nun resulü Hz. Muhammed’e iman edip hidayete erebilmek için o resule tâbi olmaya çağırılmaktadır. Âyette Allah’ın birliği, kudret ve hükümranlığının mutlaklığı vurgulanarak dolaylı bir şekilde, İslâm dininin, diğer yönlerden olduğu gibi tevhid noktasından da, az çok tahrife uğrayan eski kitâbî dinlerden farklı bulunduğuna ve hak din olduğuna işaret edilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 607-608
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاًۨ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ ‘dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَسُولُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلَيْكُمْ car mecruru رَسُولُ ‘ye mütealliktir. جَم۪يعاً kelimesi اِلَيْكُمْ ‘deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ
İsim cümlesidir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هو şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتِ ‘ye matuftur.
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۖ
İsim cümlesidir. لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir. يُحْـي۪ cümlesi, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ‘den bedel olarak mahallen merfûdur.
يُحْـي۪ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. يُم۪يتُۖ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
يُم۪يت damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
يُحْـي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.
يُم۪يت fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أردتم الهداية والفوز بالجنّة فآمنوا (Eğer hidayete ermek ve cenneti kazanmak istiyorsanız iman edin.) şeklindedir.
اٰمِنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. رُسُلِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
النَّبِيِّ kelimesi رَسُولِهِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur. الْاُمِّيِّ kelimesi النَّبِيِّ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl الْاُمِّيِّ ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِاللّٰهِ car mecruru يُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. كَلِمَاتِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اتَّبِعُوهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la اٰمِنُوا fiiline matuftur.
اتَّبِعُوهُ fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَهْتَدُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَهْتَدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
اتَّبِعُوهُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
تَهْتَدُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ‘dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاًۨ
Cümle istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Âşûr bu cümlenin İsrailoğulları kıssaları arasında bir itiraz cümlesi olduğunu söylemiştir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاًۨ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا tekid ifade eden tenbih harfidir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.
Nidanın cevabı olarak gelen اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
جَم۪يعاً kelimesi haldir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kur’ân-ı Kerîm'de pek çok kez geçen قُلْ emri, Rasûlullah'ın (s.a.v) kendinden tek kelime bile söylemediğine, işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delâlet etmiştir. Rasûlullah'a (s.a) قُلْ diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur’ân-ı Kerîm'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığını gösterir. Böyle yerlerde Rasûlullah'ın (s.a.v) bize tebliğ eden sesinden önce, kendisine bunu indiren Allah'ın o'na قُلْ dediğini işitiriz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 419)
الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ
İstinafiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الَّذ۪ي , takdiri هُوَ olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber konumunda olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ izafeti, muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle marife olması, faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113) Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat, مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Semavat yeryüzünü, gökyüzünü kapsadığı halde arzın semavata atfı, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۖ
İstînafiyye olarak fasılla gelmiş cümle, önceki sıla cümlesinden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cinsini nefyeden لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’nın ismi olan اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir.
لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; معبود بحقّ (gerçek mabuttur) veya موجود (vardır) olabilir.
لَاۤ ve إِلَّا ile oluşan kasr, إِلَـٰهَ ile هُوَ arasındadır. هُوَ mevsûf/maksûrun aleyh, اِلٰهَ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
İlâhlıkta tek olduğu manasını tekid için lafza-i celâl’in hali olarak gelmiştir. Vahdaniyet sıfatının gerçek olduğunu ifade eden hakiki kasrdır.
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesinden bedel veya Âşûr’a göre hal olan müspet muzari fiil sıygasındaki يُحْـي۪ cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَيُم۪يتُ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُحْـي۪ - وَيُم۪يتُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ
Şart üslubundaki terkip istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, إن أردتم الهداية والفوز بالجنّة (Eğer hidayete ermek ve cenneti kazanmak istiyorsanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Konunun önemini vurgulamak ve ikazı artırmak için, önceki cümledeki gaib zamirden, izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
الْاُمِّيِّ kelimesi, رَسُولِهِ ‘dan bedel olan النَّبِيِّ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
رَسُولِهِ - النَّبِيِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْاُمِّيِّ için sıfat konumunda olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَكَلِمَاتِه۪ izafeti, tezayüf nedeniyle, car-mecrur بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf كَلِمَاتِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan كَلِمَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاتَّبِعُوهُ cümlesi, اٰمِنُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَاٰمِنُوا - يُؤْمِنُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الَّذ۪ي - رَسُولُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَلِمَاتِه۪ , resullere verilen bütün kitapları ve vahiyleri kapsar. كُتُبِهِ değil de كَلِمَاتِه۪ ‘nin tercih edilmesi Muhammed (s.a.v)’e iman etmeye ima içindir. Çünkü Îsa (a.s.) كَلِمَةُ اللَّهِ ‘dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَهْتَدُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
تَهْتَدُونَ fiili, افتعال babındaki mutavaat anlamıyla, kullarda hidayet istidadının bulunduğuna ve bunun için gayret göstermeleri gerektiğine işaret eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. ‘Umulur ki’ anlamında olan لَعَلَّ harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir.(Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
يُؤْمِنُ - اتَّبِعُوهُ - تَهْتَدُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Resulullah’ın (s.a.v) ümmî ve nebi olduğu tekrar edilmesi, emrine uyulması gerektiğini kuvvetle ifade etmek içindir.
Arkadan zikredilen sıfatların zihinde yerleşmesi için burada zamir yerine açık isim gelmiştir. Burada risaletin manasının açıkça bilinmesi ve yerleşmesi kastı da vardır. Yani biz O’na resul olduğu ve Allah’a iman ettiği için iman ederiz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Bu ayet-i kerimede kelamın gelişine uygun olarak فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَ بي gelmesi beklenirdi. Ama, “bana değil, takip eden sıfatlara sahip olan Resul’e iman edin” denmesi daha ikna edicidir.
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ cümlesinde mütekellim sıygadan gaib sıygaya iltifat vardır.
وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ ١٥٩
Müfessirler, bu âyetin iki farklı anlamı ifade edebileceğini düşünmüşlerdir. Bir ihtimale göre âyetteki “Mûsâ’nın kavminden bir topluluk”tan maksat, Hz. Mûsâ döneminde ve daha sonraki devirlerde Mûsâ dininin tahrif edilmemiş şeklini korumayı ve ona göre yaşamayı başarmış İsrâiloğulları olup âyette onların gerçeği görüp kabul ettikleri ve bu sayede inanç ve yaşayışta aşırılıklardan sakınarak âdil davrandıkları, adaletle hükmettikleri bildirilmektedir. Daha zayıf görülen diğer ihtimale göre âyette Hz. Muhammed döneminde yaşayıp onun tebliğini kabul etmiş olan Abdullah b. Selâm gibi yahudi asıllı kimseler kastedilmiştir (Zemahşerî, II, 98; Râzî, XV, 31-32; İbn Atıyye, VII, 183).
Âyette İsrâiloğlulları’nın bir kesiminden övgüyle söz edilirken bunlar hakkında özellikle hak ve adalet kavramlarının seçilmesi ilgi çekicidir ve bu bakımdan âyet son derece anlamlı bir uyarı içermektedir. Aslında hak ontolojik alana, adalet ise ahlâkî alana ait bir kavramdır. Bununla birlikte Kur’an bakımından bu iki kavram büsbütün birbirinden farklı ve ayrı olmayıp, makrokozmostan mikrokozmosa (evrenden insana) kadar bütün varlıklar ve olaylar âlemindeki ilâhî hikmetin eseri olan kusursuz yapıyı, düzeni ve işleyişi ifade eder. Buna göre en gerçek (hak) bilgi Allah’ın bilgisidir; en mükemmel düzen O’nun bilgi ve hikmetinin eseri olan düzendir; en doğru ve en adaletli iş de yine O’nun bilgi ve hikmetinin tecellisi olan işleridir. Şu halde hak ve adalet ilâhî ilim ve hikmetin nitelikleri ve bunların evrene yansımalarıdır. Sonuç itibariyle bunlar evrensel değerlerdir, dolayısıyla insanın inanç, bilgi, ahlâk ve davranışları için benimsemesi gereken mutlak ölçülerdir. Düşünce, inanç ve ahlâk planında hak ve adalet ölçülerine aykırı davranan birey veya topluluk ilâhî düzenle çelişmiş olacağı için mutlaka bunun bir zararını görür, acısını çeker. Bu durumda hem bireysel hem de toplumsal planda izlenmesi gereken yol, hakkın ışığında belirlenip seçilmeli; inanç ve bilgide gerçek ve doğru olanın ne olduğu araştırılıp bulunarak din ve dünya hayatı buna göre düzenlenmelidir. Kezâ insanın dinî davranışlarından diğer insanlarla ve hatta canlı-cansız tabiatla ilişkilerine kadar her alanla ilgili niyet, söz ve hareketleri hem hakka uygun olmalı, dolayısıyla gerçeğe aykırılığı ifade eden yalan, düzmece, sahte vb. nitelemelerden arınmış olmalı hem de âdil olmalı, her türlü aşırılıklardan, zulüm ve haksızlıklardan arınmış bulunmalıdır. İşte –Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâiloğulları yer yer yanlış inanç ve davranışları yüzünden eleştirilirken– burada onların bir kesimi bilgileriyle, inançlarıyla, ahlâk ve davranışlarıyla ilâhî yasa gereğince hak ve adalet ölçülerine uydukları için takdirle anılmışlardır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 610-611
وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنْ قَوْمِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. مُوسٰٓى muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. اُمَّةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَهْدُونَ cümlesi, اُمَّةٌ ‘in sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَهْدُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْحَقِّ car mecruru يَهْدُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; حال كونكم متلبّسين بالحقّ (Hakka bürünmüş olan haliniz) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِه۪ car mecruru يَعْدِلُونَ fiiline mütealliktir. يَعْدِلُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى car-mecruru , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan اُمَّةٌ kelimesinin nekreliği, tazim içindir.
يَهْدُونَ بِالْحَقِّ cümlesi اُمَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَبِه۪ يَعْدِلُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sıfatlar arasında و atıf harfinin zikri, mevsûfun bu sıfatlarla kemâl mânâda vasıflandığına delâlet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim tehir sanatı vardır. بِه۪ car mecrur önemine binaen amili olan يَعْدِلُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَهْدُونَ - يَعْدِلُونَ - بِالْحَقِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِالْحَقِّ car mecruru ilk cümlede muktezâ-i zâhire uygun olarak, ikinci cümlede ise بِه۪ şeklindeki zamirle önemine binaen takdim edilerek gelmiştir. Burada kasr manası kastedilmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Resülullah’tan (sav) rivayet olunduğuna göre “Marûf ile emr ve münkerden nehyedenler, yeryüzünde Allah’ın, Resulü’nün ve kitabının halifesidir.” (Ebüssuûd)
Salih kimseler fesat çıkaranlara engel olmayıp zalimleri zulümden alıkoymazlarsa Allah Teala'nın hepsini cezalandırması yakın olur.
Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığını bilen ve her emriyle yasağının kendisi için en hayırlısı olduğuna iman eden kulun kalbine yakışır mı ümitsizlik?
Rahmetine şahit olduğum ve rahmetinin her şeyi kuşattığına iman ettiğim Rabbim! Senin izninle; her bahar yeniden dirilen yeşillik, karanlıkların arasından sıyrılan güneş, şifa bulan hastalıklar, rengarenk ışıldayan çiçekler, yeryüzünü süsleyen hayvanlar ve daha nice nimetler: şükrüme ve umuduma ilhamım, imanıma ve ibadetime bereketim olsun.
Göklerin ve yerin sahibi olduğuna iman ettiğim Rabbim! Senin rahmetinle; gün içerisinde zihinleri ve kalpleri dinlendirdiğin namazının, yıl içerisinde bedenen ve ruhen arınmamıza vesile kıldığın orucunun, sahip olduklarımızı bereketlendiren ve bildiğimiz-bilmediğimiz hayırlarla süslediğin sadakanın kıymetini bilenlerden ve halis niyetle yalnız Senin rızan için yerine getirenlerden olmamızı nasip et.
Ey rahmeti her şeyi kuşatan Rabbim! Bizi; azabından koruduklarından ve rahmetinle kuşattıklarından eyle. Şüphesiz ki biz Sana ve iman etmemizi buyurduklarına iman edenlerdeniz. Teslimiyetimizi kabul buyur, yolumuzu kolaylaştır, günahlarımızı affet, yükümüzü hafiflet ve bizi sevdiklerin arasına kat.
Amin.
***
Parmağı yanan kişi, o an için sadece o acıdan kurtulmak ister. Dünya hayatı da böyledir yani farklı sebeplerle devamlı can yakar. Bu yüzden de kişinin hayatındaki anlık duaları veya bir diğer bakışla darlaşan istekleri daha fazladır.
Yalnız tecrübelere veya bilinenlere güvenerek hareket etmek yanıltıcıdır. Zira bir kişinin her şeyi deneyimlemesi ve anlaması mümkün değildir. Bundan dolayı da kendisine yaşanmışların ve bulunduğu anın ötesinin hatırlatılmasına ihtiyacı vardır.
Yeryüzünde her şey geçicidir. Yanan parmağın acısı bir gün geçer ve ona kafasını takan kişi kalakalır. Andaki acılara odaklamaya alıştırdığı karamsar beyni ise saplanıp kalacağı yeni huzursuzlukların veya zorlukların peşine düşer.
Anlık acıların ötesine bakmak zor gelir ama imkansız da değildir. Ölüme yakın yaralı yatanların sorumluluk bilinciyle yaptıkları konuşmalar, ağır hastalığında işine devam edenler ve ölüm anında müslümanların ettiği dualar bunun kanıtıdır.
Beyni eğitmek ve düşünce yapısını değiştirmek mümkündür. Buna inanmak için müslüman olduktan sonra zamanla baştan aşağı değişenlere bakmak da yeterlidir. Dünya için hesaplar yapan benlikleri artık Allah için yaşamaktadır.
Dünya hayatından dinlendiren günlük beş vakit namaz, Ramazan ayı ve sünnet oruçlar, sahip olunan maldan verilen zekat ve düşündüren Kur’an-ı Kerim’in okunması gibi birçok ibadet ise düşünce yapısını değiştirmeye en güzel yardımcıdır.
Bilinçli bir şekilde Allah’a kulluk etmeye çalışan her kul bilir ki; hoşnut olmadığı hallerin ve dünya hayatının ötesi vardır. Allah’ın ve O’nun Rasulunun öğrettiği dualarla isteklerini genişletir. Rahman ve Rahim olan Allah’a sığınır. Bulunduğu an için değil, Allah rızası için düşünür ve yaşar.
Ey Allahım! Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz. Anlık acılara veya huzursuzluklara takılarak; elindeki zamanı harcayanlara ve çeşitli fırsatları kaçıranlara benzemekten muhafaza buyur. Aklımızı şaşırtacak ve bizi manen yoracak zorluklardan, sıkıntılardan ve hastalıklardan muhafaza buyur. Bulunduğu her anın içinde, diliyle ve kalbiyle Seni ananlardan; son nefesine kadar Senin rızan için çabalayanlardan eyle. Rabbim! Rahmetin ve azabın dilediğinedir. Bizi azabından koruduğun ve rahmetinle kuşattığın kullarından eyle.
Amin.