بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطاً اُمَماًۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ١٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَطَّعْنَاهُمُ | ve biz onları ayırdık |
|
| 2 | اثْنَتَيْ | iki (oniki) |
|
| 3 | عَشْرَةَ | on (oniki) |
|
| 4 | أَسْبَاطًا | kabileye |
|
| 5 | أُمَمًا | ümmetler halinde |
|
| 6 | وَأَوْحَيْنَا | vahyettik |
|
| 7 | إِلَىٰ |
|
|
| 8 | مُوسَىٰ | Musa’ya |
|
| 9 | إِذِ | zaman |
|
| 10 | اسْتَسْقَاهُ | su istediği |
|
| 11 | قَوْمُهُ | kavmin |
|
| 12 | أَنِ | diye |
|
| 13 | اضْرِبْ | vur |
|
| 14 | بِعَصَاكَ | asanla |
|
| 15 | الْحَجَرَ | taşa |
|
| 16 | فَانْبَجَسَتْ | ve fışkırdı |
|
| 17 | مِنْهُ | ondan (taştan) |
|
| 18 | اثْنَتَا | iki (oniki) |
|
| 19 | عَشْرَةَ | on (oniki) |
|
| 20 | عَيْنًا | göze |
|
| 21 | قَدْ | şüphesiz |
|
| 22 | عَلِمَ | bildi |
|
| 23 | كُلُّ | her |
|
| 24 | أُنَاسٍ | kabile |
|
| 25 | مَشْرَبَهُمْ | içeceği yeri |
|
| 26 | وَظَلَّلْنَا | ve gölge yaptık |
|
| 27 | عَلَيْهِمُ | üzerlerine |
|
| 28 | الْغَمَامَ | bulutla |
|
| 29 | وَأَنْزَلْنَا | ve indirdik |
|
| 30 | عَلَيْهِمُ | onlara |
|
| 31 | الْمَنَّ | kudret helvası |
|
| 32 | وَالسَّلْوَىٰ | ve bıldırcın eti |
|
| 33 | كُلُوا | yeyin |
|
| 34 | مِنْ | -dan |
|
| 35 | طَيِّبَاتِ | güzel olanlar- |
|
| 36 | مَا | şeylerden |
|
| 37 | رَزَقْنَاكُمْ | sizi rızıklandırdığımız |
|
| 38 | وَمَا | ama |
|
| 39 | ظَلَمُونَا | onlar bize zulmetmediler |
|
| 40 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 41 | كَانُوا | onlar |
|
| 42 | أَنْفُسَهُمْ | kendi kendilerine |
|
| 43 | يَظْلِمُونَ | zulmediyorlardı |
|
Ilk âyetin metnindeki esbât kelimesi “torun” anlamindaki sibt kelimesinin çogulu olup burada Hz. Yakub’un on iki oglundan gelen nesilleri ifade etmek üzere “boy, oymak” mânasinda kullanilmistir. Tevrat’ta verilen bilgilere göre (Tekvîn, 32/28; 35/9-15) Yakub, Isrâil adiyla da anilmis; onun soyundan gelen bu on iki kusaga Isrâilogullari denildigi gibi, Yakub’un on iki oglundan dördüncüsü olan Yuda veya Yahuda’nin ismine nisbetle yahudi de denilmistir. 161. âyetteki sehirden maksat da Kudüs’tür.
Âyetlerde, Mûsâ Isrâilogullari’ni kendilerine vaad edilen topraklara götürürken kirk yil boyunca dolastiklari Sînâ çölünde çektikleri sikintilarindan, Allah’in onlara verdigi bazi nimetlerden söz edilmekte; onlarin bu nimetlere sükür mahiyetinde iyilik etmeleri gerekirken içlerinden bir kisminin haksizlik ve nankörlük yolunu tutup sözü degistirdiklerine yani Allah’in buyruklarini bozmaya kalkisarak kendilerine söylenenlerin tersini yaptiklarina, sonuçta zulüm ve günahkârliklari yüzünden agir bir musibetle cezalandirildiklarina isaret edilmektedir (genis bilgi için bk. Bakara 2/57-61).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 611
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطاً اُمَماًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَطَّعْنَاهُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اثْنَتَيْ kelimesi قَطَّعْنَاهُمُ ‘daki gaib zamirin hali olup, müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. عَشْرَةَ adet ismi olup fetha ile mansubdur. Müennes olarak gelmesi فرقة şeklinde takdir edilen temyizi dolayısıyladır.
اَسْبَاطاً kelimesi اثْنَتَيْ عَشْرَةَ ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. اُمَماً kelimesi اَسْبَاطاً ‘den bedel veya sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan?, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez.
Melfûz mümeyyez 4 şekilde gelir: Sayı, Ağırlık ölçüleri, Hacim ölçüleri, Alan ölçüleri.
Ayette اثْنَيْ عَشَرَ mürekkeb sayılardan olduğu için mümeyyezdir. اَسْبَاطاً ise temyizidir. 11-19 arası sayılara mürekkeb sayılar denir. Mürekkeb sayılarda; önce sayı, sonra temyiz gelir. Temyiz daima tekil ve mansub gelir. 11-19 arası sayıların birler basamağı da onlar basamağı da fetha üzere mebnidir. 12 sayısının birler basamağı yani 2 sayısı murebdir. İkil olduğu için ref durumunda elif (ا) ile merfû, nasb veya cer durumunda ye (ي) ile mansub veya mecrur olur. Cinsiyet yönünden onlar basamağı ile temyiz uyumlu olur, birler basamağı bunların zıttı olur. 11 ile 12 sayısında birler basamağı, onlar basamağı ve temyiz birbiriyle uyumlu olmak zorundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَطَّعْنَاهُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قطع ’dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى مُوسٰٓى car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.
اِذِ zaman zarfı اَوْحَيْنَٓا fiiline mütealliktir. اسْتَسْقٰيهُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اسْتَسْقٰيهُ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَوْمُهُٓ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنِ tefsiriyye harfidir. اضْرِبْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِعَصَاكَ car mecruru اضْرِبْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir olan كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَجَرَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْحَيْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اسْتَسْقٰيهُ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi سقي ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْبَجَسَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. مِنْهُ car mecruru انْبَجَسَتْ fiiline mütealliktir. اثْنَتَا fail olup müsennaya mülhak olduğu için ref alameti eliftir. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. عَشْرَةَ adet ismi olup, fetha üzere mebnidir. عَيْناً temyiz olup fetha ile mansubdur.
انْبَجَسَتْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil İnfiâl babındadır. Sülâsîsi بجس ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ
Cümle, عَيْناً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. عَلِمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. كُلُّ fail olup damme ile merfûdur. اُنَاسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَشْرَبَهُمْ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olup mahallen mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. ظَلَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمُ car mecruru ظَلَّلْنَا fiiline mütealliktir. الْغَمَامَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la ظَلَّلْنَا ‘ya matuftur.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمُ car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. الْمَنَّ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. السَّلْوٰى atıf harfi وَ ile makabline matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَلَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ظلل ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
Cümle, mukadder sözün mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri, قلنا لهم كلوا. şeklindedir.
Fiil cümlesidir. كُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ طَيِّبَاتِ car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası رَزَقْنَاكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, ما رزقناكم إيّاه أو رزقناكموه. şeklindedir.
رَزَقْنَاكُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. ظَلَمُونَا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir, لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ kelimesi يَظْلِمُونَ fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَظْلِمُونَ cümlesi, كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطاً اُمَماًۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اثْنَتَيْ kelimesi قَطَّعْنَاهُمُ ‘daki gaib zamirden hal, عَشْرَةَ , onun temyizidir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
اَسْبَاطاً , hal olan اثْنَتَيْ ‘den, اُمَماًۜ ise اَسْبَاطاً ‘den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اُمَماً ve اَسْبَاطاً ‘deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ cümlesi istinafa, atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِعَصَاكَ car mecruru ihtimam için mef’ûl olan الْحَجَرَۚ ‘ye takdim edilmiştir.
اضْرِبْ fiiline müteallik olan بِعَصَاكَ izafetinde Hz. Musa’ya ait zamire muzaf olan عَصَا , şan ve şeref kazanmıştır.
قَطَّعْنَاهُمُ ve اَوْحَيْنَٓا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اِذِ zaman zarfı, اَوْحَيْنَٓا fiiline mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Tefsiriyye olan اَنْ ’i takip eden اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ cümlesi masdar tevilindedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tefsirye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelâmla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
اَسْبَاطاً - قَوْمُهُٓ - اُمَماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ
Cümle, takip ifade eden atıf harfi فَ ile takdiri, فضرب (Vurdu.) olan mukadder cümleye atfedilmiştir.
Takip, matufun, zaman aralığı olmadan matufun aleyhin ardından hemen meydana gelmesidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْهُ car-mecruru ihtimam için, fail olan اثْنَتَا ‘ya takdim edilmiştir.
عَيْنًا temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ cümlesi, عَيْناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Muzafun ileyh olan اُنَاسٍ ’deki nekrelik, nev, tazim ve kesret ifade eder.
اثْنَتَا - عَشْرَةَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
مَشْرَبَ ; içilecek yer demektir. Türkçedeki meşreb, maşrapa, hatta şurup, şarap kelimeleri aynı köktendir.
Bu pınarlar Sina Yarımadası’nda hala durmaktadır.
انْبَجَسَتْ fiili suyun usul usul aktığını ifade eder. Burada kavim Musa’dan (a.s) su istemiştir. Aynı hadise Bakara Suresi 60 ayetinde اِنْفِجَارْ fiili ile gelmiştir. Orada ise kavme su vermek isteyen Musa’dır (a.s). İsteyen peygamber olunca suyun fışkırdığı mübalağalı bir şekilde ifade edilmiştir. Bu da mürâât-ı nazîr sanatı olup lafızların kastedilen manaya uyumlu olarak gelmesidir.
Ayette geçen انْبَجَسَتْ kelimesi hakkında, Vahidî şöyle demiştir: "Bu, suyun inbicas’ı, fışkırıp kaynaması" demektir. Nitekim bir yerden su kaynayıp fışkırdığında böyle denir. Bu dilcilerin görüşüdür انْبَجَسَتْ ile انْفَجَرَتْ aynı manadadır. Böyle olduğu için bu ayette geçen انْبَجَسَتْ ile Bakara Suresinde (aynı konuda) geçen انْفَجَرَتْ (Bakara Suresi, 60) arasında bir zıtlık yoktur.”
Diğer alimler ise şöyle demişlerdir: انْبَجَسَتْ suyun az çıkması (kaynaması); انْفَجَرَتْ ise suyun çok çıkması (fışkırması) demektir. Binaenaleyh bu iki ayetin arasını şu şekilde telif ederiz: Bu su, önce az az kaynamaya başladı sonra çoğalıp fışkırdı. Kelimeler arasındaki bu mana farkı vardır. Ebu Amr b. el-'Alâ'dan nakledilmiştir. Allah Teâlâ ilk önce onları nasıl suladığını beyan edince, bunun peşi sıra da onları üzerlerinden bulutla gölgelediğini, daha sonra da onlara kudret helvası ile bıldırcın eti indirdiğini zikretmiştir. Şüphesiz bütün bunların hepsi, Allah tarafından ihsan edilmiş büyük birer nimettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî de bu ikinci görüştedir.
اِنْفِجَارْ (fışkırma) geniş bir şekilde yarılma demektir. اِنْبِجَاسْ ise dar bir şekilde yarılma demektir. Bir görüşe göre اِنْفِجَارْ çokça çıkma, اِنْبِجَاسْ az az çıkmadır. Bir görüşe göre اِنْفِجَارْ yumuşak bir şeyden çıkma, اِنْبِجَاسْ da sert bir şeyden çıkmadır. Ahfeş’e göre, her ikisi de aynı şeydir. Bir görüşe göre اِنْبِجَاسْ akma, اِنْفِجَارْ da fışkırma, kaynamadır. Bir görüşe göre اِنْفِجَارْ kelimesi fecrin doğmasından (اِنْفِجَارْ) türetilmiştir ki bu da karanlığın aydınlıktan ayrışması demektir. Bu kelimenin asıl anlamının mufâraka (ayrılma) olduğu da söylenmiştir. Nitekim فُجُورُ , iyilikten ayrılmaktır. Kutrub böyle söylemiştir: Bu ayette فَانْفَجَرَتْ denilmiş; A‘râf sûresinde ise فَانْبَجَسَتْ [Arâf 7/160] denilmiştir. Aslında her iki kıssa aynıdır. Dolayısıyla bu iki kelimenin (اِنْفِجَارْ ile اِنْبِجَاسْ kelimelerinin) aynı olduğunu söylerse, sözü doğru olur. Kim de “O taş belirli bir taş değildi, aksine işine yarayan herhangi bir taşı alıp ona vurdu.” görüşünde ise şunu demiş olur: “Eğer küçük bir taş alıp ona vurduysa ondan su azar azar akmıştır (اِنْبِجَاسْ), yok eğer büyük bir taşı alıp ona vurduysa ondan su fışkırarak akmıştır (اِنْفِجَارْ ).” Kim de “O taş, heybesinde taşıdığı -bir görüşe göre de eşeğin üzerinde taşıdığı- bir taştı.” derse اِنْبِجَاسْ (az az akma) taştan suyun çıktığı ilk andaki akmadır; اِنْفِجَارْ (fışkırarak akma) ise akmaya başladıktan sonraki aşamadır.” demiş olur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la ayetin başındaki … وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِمُ car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan الْغَمَامَ ‘ye takdim edilmiştir.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى cümlesi, atıf harfi وَ ’la hükümde ortaklık sebebiyle makabline atfedilmiştir.
Cümlede tak
dim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى ‘ya takdim edilmiştir.
السَّلْوٰى temasül nedeniyle الْمَنَّ ‘ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ cümlesi, takdiri وقلنا (dedik) olan mukadder fiilin mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan müstenefedir. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf fiilin mekulü’l kavl cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan رَزَقْنَاكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
ظَلَّلْنَا - رَزَقْنَاكُمْۜ - اَنْزَلْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
الْغَمَامَ ; bulut demektir. Medine’de bulunan Gamame Mescidi de Bulut Mescidi demektir.
مَا رَزَقْنَاكُمْ ibaresinde bu temiz yiyecekleri Rabbimizin bize rızık olarak verdiği manası hatırlatılır.
عَيْناًۜ - مَشْرَبَهُمْۜ - اسْتَسْقٰيهُ ve الْمَنَّ - السَّلْوٰىۜ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَلَيْهِمُ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
مَا ظَلَمُونَا fiili azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Bu cümlede fiil لم ile değil, ما ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü لقد فعل cümlesini, لم يفعل sözü, فعل cümlesini olumsuzlar. ما harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Sibeveyh, Kitap ve Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 262, Yasin/69)
مَا ظَلَمُونَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi, اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ şeklinde muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ , kasr ifadesi için, amili olan يَظْلِمُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Mef‘ûlün fiile takdimi kasr ifade eder. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır. يَظْلِمُونَ , maksur/sıfat, اَنْفُسَهُمْ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir.
Zulüm Allah’a dönmeyip nefislerine hapsolmuştur. Onlar Allah’ın nimetlerini tanımayıp küfür ve inatları sebebiyle sadece nefislerine zulmetmişlerdir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Bakara/57, Soru; 607)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كان ’nin haberinin muzari fiil gelmesi bu yaptıklarının yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidi, Vakafat, s. 112)
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
مَا ظَلَمُونَا - يظلمون kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
وَمَا ظَلَمُونَا cümlesi ile وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ cümlesindeki muhatap zamirden, اَنْفُسَهُمْ ile هُمْ gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
ظَلمنا ve يَظْلِمُونَ ifadelerinde, onların zulüm ve inkârda devam ettiklerini göstermek için geçmiş ve şimdiki zaman kipleri birlikte kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ ١٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | zaman |
|
| 2 | قِيلَ | denildiği |
|
| 3 | لَهُمُ | onlara |
|
| 4 | اسْكُنُوا | oturun |
|
| 5 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 6 | الْقَرْيَةَ | kentte |
|
| 7 | وَكُلُوا | ve yeyin |
|
| 8 | مِنْهَا | orada |
|
| 9 | حَيْثُ | yerden |
|
| 10 | شِئْتُمْ | dilediğiniz |
|
| 11 | وَقُولُوا | ve deyin |
|
| 12 | حِطَّةٌ | "affet" |
|
| 13 | وَادْخُلُوا | ve girin |
|
| 14 | الْبَابَ | kapıdan |
|
| 15 | سُجَّدًا | secde ederek |
|
| 16 | نَغْفِرْ | bağışlayalım |
|
| 17 | لَكُمْ | sizin |
|
| 18 | خَطِيئَاتِكُمْ | hatalarınızı |
|
| 19 | سَنَزِيدُ | biz daha fazlasını da vereceğiz |
|
| 20 | الْمُحْسِنِينَ | iyilik edenlere |
|
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. ق۪يلَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمُ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir. اسْكُنُوا fiili naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اسْكُنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هٰذِهِ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْقَرْيَةَ işaret isminden bedel olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir.
حَيْثُ mekân zarfı damme üzere mebnidir. Bu edat cümleye muzâf olur. شِئْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
شِئْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. قُولُوا fiili atıf harfi وَ ile اسْكُنُوا fiiline matuftur.
قُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, حِطَّةٌ ‘dur. قُولُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
حِطَّةٌ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; مسألتنا أو أمرنا (Bizim meselemiz veya işimiz.) şeklindedir. ادْخُلُوا atıf harfi وَ ile اسْكُنُوا fiiline matuftur.
ادْخُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سُجَّداً kelimesi ادْخُلُوا ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen نَغْفِرْ لَكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
نَغْفِرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَكُمْ car mecruru نَغْفِرْ fiiline mütealliktir. خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَيْثُ mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
سُجَّداً kelimesi sülâsî mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نَز۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُحْسِن۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
الْمُحْسِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً
وَ İstînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır.
ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen vaz edildiği anlamın dışına çıkarak müsaade, ya da tahkir ifade etmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
الْقَرْيَةَ ‘ye هٰذِهِ ile işaret edilerek önemi vurgulanmıştır.
Aynı üslupla gelen وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
شِئْتُمْ cümlesi, mekân zarfı حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
شِئْتُمْ fiilinin mef’ûlünün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ sözünde ق۪يلَ fiili meçhul olarak gelirken Bakara Suresinde bu fiil azamet zamirine isnad edilmiştir. Bu sözü Allah’tan başkası söyleyemeyeceği için meçhul gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ ifadesinden maksat Bakara Suresindeki ادْخُلُوا emrinde olduğu gibi, sükna ve ikamettir. Bundan dolayı burada كُلُوا zikriyle yetinilmiş “bol bol” kelimesi zikredilmiştir. Yani, bunun anlamı şudur: Şu Kudüs veya Eriha şehrine girin, orada yerleşin ve oturun. Etrafındaki nimetlerden dilediğiniz gibi yiyin; kimse size rakip olmasın. İşte bu şekilde sürekli yemek, ancak bol bol ve sınırsız olabilir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وكُلُوا مِنها حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا Bakara Suresi 58.ayetinde رَغَدًا kelimesi zikredilirken bu ayette zikredilmemiştir. Çünkü Bakara Suresinde nimetin çokluğu sebebiyle kınamayı tekid etmek için bu kelime dahil edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَقُولُوا حِطَّةٌ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. قُولُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan حِطَّةٌ cümlesinde îcâz-ı hazif vardır.
حِطَّةٌ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, أمرنا حطة [İşimiz, durumumuz bizi affetmeni istemektir] şeklindedir. Bu takdire göre mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ق۪يلَ - قُولُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً [Hıtta” deyin. Kapıdan secde ederek girin.] ifadesinin manası, Bakara Suresinde olduğu gibidir, ancak orada فَ ile فَكُلُوا şeklinde gelmiştir, bu da yerleşme sebebinin ondan yemek olduğunu gösterir. Orada zikredildiği veya durumdan anlaşıldığı için burada ayrıca temas etmemiştir. Ama قُولُوا ‘nun ادْخُلُوا ‘dan önce gelmesinin manada bir etkisi yoktur, çünkü tertip için değildir. Aralarındaki atıf vâv'ı da öyledir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
سُجَّدًا kelimesi ادْخُلُوا ‘daki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Allah Teâlâ, "secde ederek kapıdan girme"yi emretmiştir. Bu ise güç bir iştir. Bu sebeple bunu emretmek, bir teklif oldu. Kapıdan secde ederek girmeleri ise kasabaya girmelerine bağlanmıştır. Vacib olan bir işin, ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vacibdir. Bu nedenle, kasabaya girme emrinin de mübahlık ifade eden bir emir değil, teklifi (yapılması vacib) bir emir olduğu ortaya çıkmış oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara/58)
نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.
ف karînesi olmadan gelen نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ cümlesi, takdiri إن تدخلوا [Eğer girerseniz] olan şartın cevabıdır.
Cevap cümlesi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَغْفِرْ fiilinin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَكُمْ car-mecruru durumun onlara has olduğunu vurgulamak için, mef’ûl olan خَطَايَاكُمْ ‘e takdim edilmiştir.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Emir, nehy, soru, temenni gibi talep bildiren durumlardan sonra başında ف harfi bulunmayan, karşılık ve sonuç (ceza) ifade eden bir muzari fiil geldiğinde söz konusu muzari fiil de meczûm olur. Çünkü o cümlede şart ve cezâ anlamı bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle talep bildiren cümleden sonraki muzari fiil, öncesindeki talebin karşılığı veya sonucudur. (Yunus İnanç Dr. Öğr. Üyesi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, Karaman)
سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Fiilin mef’ûlü olan الْمُحْسِن۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayet-i kerimede ‘’muhsinleri arttırırız’’ buyurulmuş ama hangi yönden, nelerin artırılacağı zikredilmemiştir. Bu mana muhatabın hayal gücüne bırakılmıştır.
Bir nimete mazhar olduğumuzda bunu farketmeli ve şükrünü eda etmeliyiz ki Allah Teâlâ geçmiş günahlarımızı affetsin ve mükâfatımızı çoğaltsın.
Hak Teâlâ'nın "Biz muhsinlere (iyi amel edenlere), mükâfaatı artıracağız" ayetine gelince; bu ayetteki مُحْسِن۪ ‘den murad, ya bu mükellefiyet hususunda Allah'a itaat ederek iyi davranmış olan kimse, ya da diğer mükellefiyetlerde başka taatler yaparak iyi davranmış olan kimse kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara/58)
Bil ki bu kıssa da izah ve açıklamalarıyla birlikte Bakara Suresinde (ayet 58-59) zikredilmiştir. Geriye şunu ilave etmek kalır: Bu ayetin lafızları, şu bakımlardan, Bakara Suresindeki kıssanın lafızlarından farklıdır:
1. Cenab-ı Hak, Bakara Suresinde وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurduğu halde burada وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurmuştur.
2. Bakara Suresinde فَكُلُوا kelimesi فَ harfi ile buyurduğu halde burada وَكُلُوا kelimesini وَ ile buyurmuştur.
3. Hak Teâlâ orada رَغَداً (bol bol) ifadesine yer verdiği halde burada bu kelime zikredilmemiştir.
4. Bakara Suresinde وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ buyurduğu halde burada ifadelerin yerini değiştirerek وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً buyurmuştur.
5. Cenab-ı Hak orada نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ buyurduğu halde burada نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ buyurmuştur.
6. Bakara Suresinde, وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ buyurmuş olduğu halde burada وَ harfi olmaksızın سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ buyurmuştur.
7. Orada فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُو buyurduğu halde burada, فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ buyurmuştur.
8. Hak Tealâ orada بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟ buyurduğu halde burada بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ buyurmuştur.
Bil ki bu lafızlar, mana bakımından birbirine yakın lafızlar olup aralarında kesinlikle bir tezat yoktur. Bu farklı lafız kullanmanın hikmetlerini şu şekilde anlatmak mümkündür:
Birincisi: Bu, Bakara Suresinde ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurulup burada اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurulmasıdır. Fark şudur: Şehre girme işinin önce olması şarttır, yerleşme ise daha sonra olur.
İkincisi: Bu, Allah Tealâ’nın, Bakara Suresinde, fâ-i tâkibiyye ile ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا [Şu şehre girin ve yiyin.] فَكُلُوا buyurup burada ise وَ ile اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا [Şu şehre girin ve yiyin...] وَكُلُوا buyurmuş olmasıdır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Girme belli bir haldir. Nitekim girme işinin bir kısmı yapıldı mı tamamlanmış olur. Çünkü insan, bir yere attığı ilk adımı ile oraya girmiş olur. Ama bundan sonrası girme değil, süknâ (yerleşme) olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Girme işi devam etmeyen, hemen tamamlanan ve sona eren bir durumdur. Binaenaleyh bu ifadeden sonra fâ-i takibiyyenin getirilmesi güzel ve yerinde olur. İşte bundan dolayı Bakara Suresinde, ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا [Şu şehre girin ve yeyin.] فَكُلُوا buyurmuştur. Yerleşme işi ise devamlı ve sürekli olan bir haldir. Binaenaleyh yeme işi bunun peşi sıra değil de bununla beraber olur. Böylece bu iki ifade arasındaki fark anlaşılmış oldu.
Üçüncüsü: Bu, Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinde رَغَداً [Bol bol (yeyin)] kelimesini zikredip burada zikretmemiş olmasıdır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Girme işinin peşinden yeme işi daha lezzetli olur. Çünkü bu yemeye daha çok ihtiyaç duyulur. Bu şekilde yeme, daha çok tad verici olduğu için Bakara Suresinde, رَغَداً [bol bol] tabiri kullanılmıştır. Ama o şehirde yerleşmiş olma durumundaki yeme ise görünen odur ki bu, kendisindeki lezzet kâmil ve mükemmel olmadığı sürece, kendisine son derece ihtiyaç duyulan bir mahalde bulunmamış demektir. İşte bu sebeple hiç şüphesiz bu ayette رَغَداً [bolca] kelimesine yer verilmemiştir.
Dördüncüsü: Bu, Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinde وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ [Kapıdan secde ederek girin ve hıtta, deyin.] buyurduğu halde Araf Suresinde وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً [Hıtta deyin. Kapısından hepiniz secde edici olarak girin.] buyurmuş olmasıdır. Bundan murad, duruma göre bu iki tabirden birinin diğerine takdim edilmesinin güzel olduğuna ve fakat her iki ifadeden de maksat, Allah'ı tazim etmek, hudû ve huşûyu, inkıyadı izhar etmek olunca, takdim veya tehir etmenin durumu değiştirmediğine dikkat çekmedir.
Beşincisi: Bakara Suresinde خَطَايَاكُمْ , burada ise خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْ denilmesidir. Bu, ister az ister çok olsun, günahların böylesi bir dua ve yakarışla affedileceğine işarettir.
Altıncısı: Bakara Suresinde وَ ile buyurup burada وَ ‘sız olarak buyurulmasıdır. Burada وَ ‘ın getirilmesinin hikmeti bu ifadenin bir müste’nef cümle olmasıdır. Buna göre kelamın takdiri, sanki birisi “Bu bağıştan sonra ne oldu.” demiş, buna cevaben de “Muhsinlere, ileride daha fazlasıyla vereceğiz.” denilmiştir.
Yedincisi: Bu da Bakara’da اَنْزَلْنَا, burada ise اَرْسَلْنَا buyurulmuş olması arasındaki farktır. “İnzal” çokluk manası ifade etmez. Halbuki “irsal” bunu ifade eder. Binaenaleyh Cenab-ı Hak sanki ilk önce az azap indirmeye başlamış, daha sonra da onu çoğaltmıştır. Bu bizim tıpkı انْبَجَسَتْ tabiriyle فَانْفَجَرَتْ ifadesi arasında bulunduğunu zikrettiğimiz fark gibidir.
Sekizincisi: Burada يَظْلِمُونَ۟ , Bakara Suresinde ise يَفْسُقُونَ۟ denilmesi arasındaki farktır. Bu böyledir, zira onlar kendi nefislerine zulmetmeleri sebebiyle “zalim”, Allah’a itaatten çıkmaları sebebiyle de “fasık” diye vasfedilmişlerdir. Bu iki vasfın zikredilmesinin hikmeti, her iki şeyin de meydana geldiğine dikkat çekmektir. İşte bu farklı lafızların zikredilmesinin fayda ve hikmetleri hususunda hatırıma gelenler bundan ibarettir. Bu hususa dair gerçek bilginin tamamı ise Allah katındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ ١٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَبَدَّلَ | değiştirdiler |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | ظَلَمُوا | zulmeden(ler) |
|
| 4 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 5 | قَوْلًا | sözü |
|
| 6 | غَيْرَ | başkasıyla |
|
| 7 | الَّذِي |
|
|
| 8 | قِيلَ | söylenenden |
|
| 9 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 10 | فَأَرْسَلْنَا | biz de gönderdik |
|
| 11 | عَلَيْهِمْ | üzerlerine |
|
| 12 | رِجْزًا | bir azab |
|
| 13 | مِنَ | -ten |
|
| 14 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 15 | بِمَا | dolayı |
|
| 16 | كَانُوا | ettiklerinden |
|
| 17 | يَظْلِمُونَ | haksızlık |
|
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَدَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا مِنْهُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru ظَلَمُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. قَوْلاً mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
غَيْرَ kelimesi قَوْلًا ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası ق۪يلَ لَهُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir.
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَدَّلَ fiili, herhangi bir edat olmaksızın tek mef‘ûl alır, yani bir mef‘ûle müteaddidir. İkinci bir mef‘ûlü ise ancak بِ cer edatıyla alabilir. Burada بِ edatıyla alacağı mef‘ûl terk olunmuştur. بِ harfi olmaksızın aldığı mef‘ûl ise mevcuttur. Yani İsrailoğulları burada حطّة yerine bir başka söz (ifade) koydular demektir.(Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
بَدَّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. رِجْزاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru رِجْزاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَظْلِمُونَ۟ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَظْلِمُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
Ayet, atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fail konumundaki الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlunun sılası olan ظَلَمُوا مِنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
بَدَّلَ fiilinin mef’ûlü olan قَوْلًا , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Kelimedeki nekrelik tahkir ifade eder.
غَيْرَ kelimesi قَوْلًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
غَيْرَ için muzâfun ileyh konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan ق۪يلَ لَهُمْ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûle dikkat çekmek için ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilmiştir.
ق۪يلَ - قَوْلًا kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
بَدَّلَ fiilinin takdiri بالذي قيل لهم (Onlara söylenen şey) olan ikinci mef’ûlü mahzuftur.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen ظَلَمُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟
Ayet, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمْ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan رِجْزاً ‘e takdim edilmiştir.
مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru رِجْزاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رِجْزاً , lugatta titremek demektir. Şiirde recez vezni vardır. Mısralar kısa kısadır. Devenin ayakları kısa kısa adımlar attığı zaman titrer ve bu kelime ile ifade edilir. Ayette bela manasında kullanılmıştır.
رِجْزاً ‘deki nekrelik tarifi mümkün olmayan nev ve kesret ifade eder.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ cümlesi, masdar tevilinde olup بِ harfi ile اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi مَا ’ya dahil olan بِ harfi, sebebiyyedir.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ظَلَمُوا - يَظْلِمُونَ۟ ve قَوْلاً- ق۪يلَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz vardır.
فَاَرْسَلْنَا kelimesindeki نَا azamet zamiri ve رِجْزًا kelimesinin nekre olarak gelmesi korkutma ve azabın büyüklüğünü ifade etmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ١٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاسْأَلْهُمْ | onlara sor |
|
| 2 | عَنِ | -ndan |
|
| 3 | الْقَرْيَةِ | kent(halkın)ın durumu- |
|
| 4 | الَّتِي | öyle ki |
|
| 5 | كَانَتْ | bulunan |
|
| 6 | حَاضِرَةَ | kıyısında |
|
| 7 | الْبَحْرِ | deniz |
|
| 8 | إِذْ | hani |
|
| 9 | يَعْدُونَ | onlar haddi aşıyorlardı |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | السَّبْتِ | Cumartesine |
|
| 12 | إِذْ |
|
|
| 13 | تَأْتِيهِمْ | onlara gelirdi |
|
| 14 | حِيتَانُهُمْ | balıkları |
|
| 15 | يَوْمَ | günü |
|
| 16 | سَبْتِهِمْ | cumartesi |
|
| 17 | شُرَّعًا | akın akın |
|
| 18 | وَيَوْمَ | gün ise |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | يَسْبِتُونَ | cumartesi dışındaki |
|
| 21 | لَا |
|
|
| 22 | تَأْتِيهِمْ | gelmezlerdi |
|
| 23 | كَذَٰلِكَ | böylece |
|
| 24 | نَبْلُوهُمْ | biz onları sınıyorduk |
|
| 25 | بِمَا | ötürü |
|
| 26 | كَانُوا |
|
|
| 27 | يَفْسُقُونَ | yoldan çıkmalarından |
|
Deniz kıyısındaki şehrin, Akabe körfezi sahilindeki Eyle (bugünkü Akabe), Taberiye gölü civarındaki Taberiye, Akabe körfezinin batı kıyısındaki Medyen veya aynı bölgedeki Eyke şehri olduğu yolunda çeşitli görüşler vardır (İbn Atıyye, VII, 186; Zemahşerî, II, 170; Râzî, XV, 36; İbn Âşûr, IX, 147-148). Birçok eski müfessir gibi Muhammed Hamîdullah da buranın Eyle olduğu yolundaki görüşü tercih etmiştir (Le Saint Coran, s. 171).
Cumartesi (sebt, sabbat) yahudilerin kutsal günüdür. Yahudi şeriatında cumartesi haftalık tatil günü olup o gün çalışmak ve dolayısıyla avlanmak yasaklanmıştır. Cumartesi günleri balıklar avlanma yasağı dolayısıyla ürkütülmedikleri için diğer günlere göre daha rahat hareket eder, sahile yaklaşır, su yüzüne çıkarlardı; çalışma günlerinde ise derin sulara çekilirlerdi. Balıkların, insan davranışlarına ne kadar kolay alıştıkları bilinmektedir. Âyette bu sahil beldesinin sakinleri olan yahudiler, söz konusu geleneği ihlâl ederek cumartesi günleri de avlandıkları için eleştirilmektedir. Çünkü onlar bu suretle dinlerinde on emrin dördüncüsü olarak yer alan (Çıkış, 20/8-11) önemli bir kuralı ihlâl etmişlerdir.
Balıkların avlanma yasağının bulunmadığı günlerde uzaklara çekilirken cumartesi gününde akın akın sahile doğru gelip görülmesi, nefislerine ve çıkarlarına düşkün kimselerin iştahını kabarttığı ve avlanma yasağını çiğnemelerine yol açtığı için âyette bu husus bir deneme, imtihan olarak değerlendirilmektedir. Nitekim müteakip âyetten anlaşıldığına göre bazı iyi kimseler yasağı delmedikleri için bu imtihanda başarılı olmuşlardır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 613
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سْـَٔلْهُمْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنِ الْقَرْيَةِ car mecruru سْـَٔلْهُمْ fiiline mütealliktir. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl الْقَرْيَةِ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. حَاضِرَةَ kelimesi كَانَتْ ’in haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَحْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
حَاضِرَةَ kelimesi sülâsî mücerredi حضر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ
اِذْ zaman zarfı, حَاضِرَةَ ‘e mütealliktir. يَعْدُونَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَعْدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي السَّبْتِ car mecruru يَعْدُونَ fiiline mütealliktir.
İkinci اِذْ zaman zarfı, يَعْدُونَ fiiline mütealliktir. تَأْت۪يهِمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَأْت۪يهِمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ح۪يتَانُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ zaman zarfı تَأْت۪يهِمْ fiiline mütealliktir. سَبْتِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شُرَّعاً kelimesi ح۪يتَانُهُمْ ‘un hali olup fetha ile mansubdur..
يَوْمَ لَا يَسْبِتُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur. يَوْمَ zaman zarfı, تَأْت۪يهِمْ fiiline mütealliktir. لَا يَسْبِتُونَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْبِتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تَأْت۪يهِمْۚ
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَأْت۪يهِمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir هِمْۚ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
كَ harf-i cerdir. مثل ‘’gibi’’ anlamındadır. Bu ibare, amili نَبْلُوهُمْ olan mahzuf masdarın sıfatına mütealliktir. Takdiri; بلاءً مثلَ ذلك البلاء نبلوهم (Bunun benzeri bir belayla onları sınarız.) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَبْلُوهُمْ fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle نَبْلُوهُمْ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْسُقُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْسُقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ
Ayet atıf harfi وَ ‘la, mukadder اذكر (Hatırla, düşün) cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
İstedi manasındaki سْـَٔلْ fiili, عَنِ harf-i ceri ile kullanıldığında sordu manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْقَرْيَةِ için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ي ‘nin sılası olan كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ , veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelmiştir.
Sıfat, tetmim ıtnâbı babındandır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Buradaki soru, İsrailoğullarının önceki isyanlarını saymak, onları tevbih ve azarlama sebebiyle takrir manasındadır. Yani onların isyanları ilk değildir, bu onların içlerinde olan eski mizaçlarıdır (huylarıdır). (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hakk’ın وَسْـَٔلْهُمْ [Onlara sor.] buyruğunun maksadı, bu kıssanın onlar tarafından bilindiğini ortaya koymaktır. Zira bu kıssa, Hz. Peygambere Allah (c.c) tarafından bildirilmiştir. Bu sorma işinin zikredilmesinin maksadı, şu iki şeyden biridir:
a. Onların, Hz. Muhammed (s.a.v) ile onun mucizelerini inkâr etmedeki ısrarlarının, o zamanda meydana gelmiş bir şey olmadığına; aksine bu inkâr ve ısrarın onların atalarında eskiden beri mevcut olduğuna dikkatlerini çekmek için onların bu çirkin günaha ve fahiş isyana yöneldiklerini ifade etmektir.
b. İnsan, bazen bir başkasına, kendisinin o hadiseyi iyice bildiğini ve onun inceliklerinden bîhaber olmadığını anlatmak için “Şu iş, şöyle şöyle değil midir?” der. Hz. Peygamber (s.a.v) ilim tahsil etmemiş ve herhangi bir kitabı da mütalaa etmemiş ümmî bir kimse idi. Dolayısıyla o bu kıssayı aynı şekilde bir ilavede ve noksanlaştırmada bulunmaksızın aynen anlatınca, bu adeta onun bir mucizesi gibi olmuş oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Zaman zarfı اِذْ , haber olan حَاضِرَةَ ’ye mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
فِي السَّبْتِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla cumartesi günü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. O gün yaptıkları hatanın büyüklüğünü mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere gelen bu üslupta, tecessüm sanatı da vardır.
Ayetteki ikinci zaman zarfı اِذْ , öncekinden bedeldir. تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ cümlesi, muzâfun ileyh konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَوْمَ سَبْتِهِمْ izafeti تَأْت۪يهِمْ fiiline mütealliktir.
شُرَّعاً , fail olan ح۪يتَانُهُمْ ‘dan haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
ح۪يتَانُهُمْ izafetinde balıkların kendilerine has olduğunu bildirmek manası veya o bölgede bulunan balıklar kastedilmiştir.
وَيَوْمَ şeklindeki ikinci zaman zarfı اِذْ ‘e atfedilmiştir. يَوْمَ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan لَا يَسْبِتُونَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahalde olan لَا تَأْت۪يهِمْۚ cümlesi, nefy harfinin tekrarıyla tekid edilmiş, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَوْمَ - السَّبْتِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
ح۪يتَانُهُمْ - الْبَحْرِۢ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ …- وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
تَأْت۪يهِمْۚ - لَا تَأْت۪يهِمْۚ ve سَبْتِهِمْ - لَا يَسْبِتُونَۙ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَاضِرَةَ; başşehir veya gelişmiş büyükşehir demektir.
السَّبْتِ, cumartesi günü için kullanır. Kökünde dinlenme, ara verme manası vardır.
Mecâz-ı mürsel olan الْقَرْيَةِ kelimesiyle kastedilen insanlar için gelen يَعْدُونَ fiilinde cemi müzekker zamirinin kullanılması da istiḫdâm olarak değerlendirilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)
اِذْ يَعْدُونَ ve اِذْ تَأْت۪يهِمْ ifadelerinin birincisi الْقَرْيَةِ ‘den bedel olarak mecrurdur, şehirden maksat şehir halkıdır. Sanki, “Şehir halkına cumartesi yasağını çiğnedikleri zamanı sor.” denilmiştir. Bu, bedel-i iştimâldir. Ama bu ifadenin كَانَتْ fiili ile ya da حَاضِرَةَ kelimesi ile mansub olması da mümkündür. İkincisi ise يَعْدُونَ fiili ile mansubdur. Yine bunun bedelin ardından gelen ikinci bir bedel olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
يَعْدُونَ ‘nin muzari fiil sıygasıyla tercih edilmesi onların bunu yenileyerek tekrar ettiklerine delalet etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
Balıkların onlara izafe edilmesi, ح۪يتَانُهُمْ /balıkları (حُوت /balık, çoğulu: حِيتانٌ) buyurulması, o balıkların kendilerine has balıklar olduğunu bildirmek içindir. Çünkü bu balıklarda, aynı cinsten diğer balıklarda bulunmayan harika özellikler vardı. Yahut bundan maksat, o bölgede bulunan balıklardır. Onların bazı cumartesi günleri gelip diğer bazı günler gelmemeleri, insanların cumartesi günleri ibadetle meşgul olmaları sebebiyle kendilerine dokunmadıklarını itiyat olarak bilmelerindendi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Allah (c.c) onların cumartesi yasağına uymayacaklarını bildiği halde bu ayetin faydası nedir sorusuna cevap olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَذٰلِكَ , mahzuf masdar için sıfattır. Amili نَبْلُوهُمْ (Onları imtihan ederiz) olan masdarın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; بلاءً مثلَ ذلك البلاء نبلوهم (Bunun benzeri bir belayla onları sınarız.) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
كَذَ ٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذَأَ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/28, s. 101)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki بِ harf-i ceriyle نَبْلُوهُمْ fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانُوا يَفْسُقُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانُوا - كَانَتْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
İnsan, Allah’ı ve sınırlarını benimseyerek ve hatırlayarak, nefsini terbiye etmediğinde, bir çok tehlikeyle karşı karşıya kalır. Harama yaklaşmak ve yaklaştığı yerde bulaşmak, daha da cazip hale gelir.
Haram işlemenin bir tehlikesi vardır ki, o da harama giden yolların kısalması ve artık onu işlemenin kolaylaşmasıdır. Nasıl mı? İnsan nefsinin seçici algısı sayesinde. Allah’la meşgul olan kulun kalbi sadece hayır vesilelerini görürken, haramlarla meşgul olan kulun (kararmış) kalbi ise artık hep haram fırsatlarının peşindedir.
Bir başka tehlikesi ise; harama çağırılan bir çok insan gibi onun da bir bahanesi vardır. Ne mi? Belki öfke, belki hırs, belki korku (açlık, sevdiğini kaybetme vb.), belki başkaları da yapıyor düşüncesi, belki de dünyaya bir kere geldik cümlesi. Bu bahaneleri, Allah’ın emirlerinin üstünde tuttuğunda ise artık başı derttedir. Çıkış kapısı: tövbedir.
Haramdan kaçış her seferinde kolay değildir. Bazen kula imtihan vesilesi olur. Öyle ki; harama yaklaştıkça, kısa süreli mutluluklar ve dünyevi ferahlıklar aklını karıştırır. Haram sebebi; nefsini zorlar, sıkıştırır ve devamlı dikkati kendisine çeker. O zaman, kul arkasını dönüp kaçmalı ve kendisine asıl neyin önemli olduğunu hatırlatmalıdır. Cumartesi günü akın akın gelen balıklardan nasiplenememek değil de, Allah’ın emrine itaatsizlik etme ve rızasını kaybetme ihtimalinin korkusu, yüreğinde yara açmalıdır.
Allahım!
Bizi;
Geçmişte yaşananlardan ibret alanlardan,
Haramlardan uzak duranlardan,
Aynı hatalar üzerinde ısrar etmeden tövbe edenlerden,
Kalbi ve zihni, daima tetikte olanlardan,
Dünyanın geçici lezzetleri ve şeytanla nefsimizin vesveseleri karşısında, her zaman Senin rızana uymayı seçenlerden,
Dünyadan ihtiyacı olanı alıp, ahiretini kazanma umuduyla çabalayanlardan,
Rızanı kazananlardan ve kurtuluşa erenlerden eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji