15 Ekim 2024
A'râf Sûresi 144-149 (167. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 144. Ayet

قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ  ١٤٤


(Allah) “Ey Mûsâ! Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ki ق و ل
2 يَا مُوسَىٰ Musa
3 إِنِّي şüphesiz ben
4 اصْطَفَيْتُكَ seni seçtim ص ف و
5 عَلَى üzerine
6 النَّاسِ insanlar ن و س
7 بِرِسَالَاتِي mesajlarımla ر س ل
8 وَبِكَلَامِي ve konuşmamla ك ل م
9 فَخُذْ al ا خ ذ
10 مَا şeyi
11 اتَيْتُكَ sana verdiğim ا ت ي
12 وَكُنْ ve ol ك و ن
13 مِنَ -den
14 الشَّاكِرِينَ şükredenler- ش ك ر

Hz. Mûsâ’nın yüce Allah’ı görme dileğinin kabul edilmemesi karşısında, teselli mahiyetinde olmak üzere, Allah Teâlâ ona, iki büyük nimetini ikram etmek üzere onu seçtiğini, bu suretle kendisini diğer insanlardan üstün ve seçkin kıldığını hatırlatmış; bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda etmesini istemiştir. Bu nimetlerden biri Mûsâ’ya tebliğler (risâlât) yani vahiyler gelmesi, diğeri de Allah’ın onunla vasıtasız olarak konuşmasıdır (kelâm).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 588

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun!” diye yemin etti. Yahudi de: “Musa aleyhisselam’ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun!” diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, Müslüman elini kaldırıp Yahudi’ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Aleyhisselâtu vesselâm’a gidip hadiseyi haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm:

 

“Beni Hz. Musa’ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk  kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa’yı Arş’ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah’ın istisna ettiklerinden midir?” buyurdu.”

 [Buhârî, Husumât 1, Enbiya 34, 35, Rikâk 43, Tevhid 31; Müslim, Fezâil 160, (2373); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4671); Tirmizî, Tefsir, Zümer, (3240).]

قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  Mekulü’l kavli, nida ve cevap cümlesidir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. مُوسٰٓى  münadadır. Müfred alem olup elif üzere mukadder damme ile merfû mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ  ‘dir. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اصْطَفَيْتُكَ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اصْطَفَيْتُكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى النَّاسِ car mecruru  اصْطَفَيْتُكَ  fiiline mütealliktir. 

بِرِسَالَات۪ي  car mecruru  اصْطَفَيْتُكَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِكَلَام۪يۘ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أتتك آياتي فخذ (Eğer sana ayetlerim gelirse hemen al.) şeklindedir.

خُذْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتَيْتُكَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتَيْتُكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, آتيتك إياه  şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنْ  nakıs, sükun üzere mebni emir fiildir.  كُنْ ‘un ismi müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مِنَ الشَّاكِر۪ينَ  car mecruru  كُنْ ‘nün mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اصْطَفَيْتُكَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi صفو ’dır. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اٰتَيْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الشَّاكِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi شكر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ

 

Ayet istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا مُوسٰٓى  cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪ي  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Önceki ayetteki  جَعَلَهُ  fiilindeki gaib zamirden bu ayetteki  اِنِّي ’de, müfred mütekellim zamire iltifat vardır. 

اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪ي  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Cümledeki car-mecrurlar, اصْطَفَيْتُكَ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  بِرِسَالَات۪ي  ve  وَبِكَلَام۪يۘ  izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  كَلَام۪  ve  رِسَالَات۪ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

بِكَلَام۪يۘ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بِرِسَالَات۪ي  ve  بِكَلَام۪يۘ  arasında mürâât-ı  nazîr vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet, Allah Teâlâ tarafından görme isteği kabul edilmeyen Musa'yı (a.s.) teselli eder. Sanki “Ey Musa! Ben, sana Beni görme imkanı tanımamakla beraber âlemlerde hiç kimseye vermediğim nimetleri lütfettim. Sen de o nimetleri ganimet olarak bil ve onların şükrünü edaya devam et.” demektedir. Buradaki insanlardan murad, Musa’nın çağdaşı insanlardır. Harun, peygamber olmakla beraber Musa’ya uymakla memur idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette "üstün kılmak" anlamına gelen  اصْطَفَي , seçmek anlamında olup burada “Seni daha faziletli kıldım.” demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن اٰتَيْتُكَ آياتي (Eğer sana ayetlerimi verdiysem…)  olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

خُذْ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  اٰتَيْتُكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetin son cümlesi makabline atıf harfi vav ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Emir sıygasındaki nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الشَّاكِر۪ينَ  car mecruru,  كان ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Musa’nın (a.s.) “Kelîmullah” olarak isimlendirilmesi Allah’ın onunla konuştuğunun ismen Kur’an’da zikredilmesi dolayısıyladır. Yoksa Allah Teâlâ başka bazı peygamberleriyle de konuşmuştur. Kur’an’da Allah Teâlâ’nın bir insanla yalnız üç şekilde konuştuğu bildirilmiştir. Şûra Suresi 51. ayette bu konuda bilgi vardır. 

Herkese verilen nimet onun için hayırlı olandır. Herkes kendine düşen nimete şükürle karşılık vermeli, başkasınınkine göz dikmemelidir.

AllahTeâlâ, Musa’yı (a.s.) kendisine verilen nimete razı olmaya ve şükrünü eda etmeye çağırmaktadır. Allah herkese kaldırabileceği bir nimet verir.

A'râf Sûresi 145. Ayet

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلاً لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ  ١٤٥


Mûsâ için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: “Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَتَبْنَا ve yazdık ك ت ب
2 لَهُ O’nun (Musa) için
3 فِي
4 الْأَلْوَاحِ levhalara ل و ح
5 مِنْ ne varsa
6 كُلِّ her ك ل ل
7 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
8 مَوْعِظَةً öğüte dair و ع ظ
9 وَتَفْصِيلًا ve açıklamasına dair ف ص ل
10 لِكُلِّ her ك ل ل
11 شَيْءٍ şeyin ش ي ا
12 فَخُذْهَا bunları tut ا خ ذ
13 بِقُوَّةٍ kuvvetle ق و ي
14 وَأْمُرْ ve emret ا م ر
15 قَوْمَكَ kavmine ق و م
16 يَأْخُذُوا tutsunlar ا خ ذ
17 بِأَحْسَنِهَا bunların en güzelini ح س ن
18 سَأُرِيكُمْ size göstereceğim ر ا ي
19 دَارَ yurdunu د و ر
20 الْفَاسِقِينَ yoldan çıkmışların ف س ق

Yukarıda geçen “risâletler”in açıklaması mahiyetindeki bu âyette Tevrat’ın, “levhalar”da yazılı metinler halinde gönderildiğine ve onun içeriğine yani Mûsâ şeriatına işaret edilmektedir. 

 Elvâh “dörtgen biçimindeki tahta” anlamına gelen levha kelimesinin çoğulu olup burada, Mûsâ’ya bildirilen vahiylerin yazılı olduğu taş levhalar (tabletler) kastedilmiştir.

“Bunları (levhalarda yazılı buyrukları) kuvvetle tut” emriyle Hz. Mûsâ’dan, o levhaları kararlılıkla, sabır ve metanetle koruyup kollaması, uygulaması istenmiştir. “Kavmine de onların en güzelini almalarını emret” buyruğu ise Hz. Mûsâ’nın, –ikisi de meşrû olan– iki şeyden daha güzel ve faziletli olanını (meselâ kısas yerine affetmeyi) tercih etmesi veya kavminden, –biri yasaklanmış, diğeri emredilmiş olan– iki işten emredilmiş olanını yapmalarını ya da Tevrat sayfalarındaki –hepsi de güzel olan– ahkâmı almalarını istemesi gibi değişik şekillerde yorumlanmıştır (İbn Atıyye, VII, 160-161).

 

 “Yoldan çıkmışların yurdu” ifadesinde kimlerin veya hangi ülkenin kastedildiği hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür: a) Firavun yönetiminin hüküm sürdüğü Mısır; b) Âd, Semûd vb. toplulukların yaşadığı beldeler (Arap yarımadası); c) Hz. Mûsâ’nın peygamberliğini reddedenlere yurt olacak cehennem; d) Mûsâ’nın kendileriyle savaşmak görevini üstlendiği Amâlika ve diğer kavimlerce yurt edinilmiş olan ve bugünkü Suriye ile Filistin’i içine alan Diyârışam (İbn Atıyye, VII, 161); e) “Yurt” diye çevirdiğimiz dâr kelimesi helâk kelimesiyle karşılanarak ilgili cümle, “Size yoldan çıkmışların helâk oluşunu göstereceğim” şeklinde de açıklanmıştır (Şevkânî, II, 279).

 Âyetlerin siyak ve sibakı (bağlamı) dikkate alındığında bunlar içinde tercihe şayan olanın son görüş olduğu söylenebilir. İbn Âşûr’a göre bu âyette Hz. Mûsâ ve kavmine, Allah’ın kendilerine vaad ettiği mukaddes toprakları fethedeceklerinin müjdelendiği bildirilmektedir.

لوح Leveha : لَوْحٌ gemi tahtalarına denir. Cemisi ألْواحٌ dur.Üzerine yazı yazılan tahta ve benzeri şeylere لَوْحٌ denmektedir. لَوْحٌ un bir başka manası da susuzluktur. Damme ile yazılan لُوحٌ ise yer ile gök arasındaki hava boşluğudur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri levha ve lâyıhadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلاً لِكُلِّ شَيْءٍۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَتَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  كَتَبْنَا  fiiline mütealliktir.  فِي الْاَلْوَاحِ  car mecruru  كَتَبْنَا  fiiline mütealliktir. 

مِنْ كُلِّ  car mecruru  مَوْعِظَةً ‘in mahzuf haline mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَوْعِظَةً  mef’ûlun bih veya  مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. تَفْص۪يلاً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. لِكُلِّ  car mecruru  تَفْص۪يلاً  ‘e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 


فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cümle, mahzuf sözün mekulü’l kavlidir. Takdiri, قلنا ‘dır.

خُذْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِقُوَّةٍ  car mecruru  خُذْهَا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  متلبّسا (Birlikte, sarınarak) şeklindedir. أْمُرْ  atıf harfi وَ  ile  خُذْهَا  fiiline matuftur.

أْمُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. قَوْمَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  يَأْخُذُوا  cümlesi şartın cevabıdır.

يَأْخُذُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَحْسَنِهَا  car mecruru  يَأْخُذُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْسَنِ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اُر۪يكُمْ  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir.  Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

دَارَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفَاسِق۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

سَاُر۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رأي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْفَاسِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلاً لِكُلِّ شَيْءٍۚ 

وَ , istinafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Önceki ayette yer alan  فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ  ifadesindeki, müfred mütekellim zamirinden bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.

كَتَبْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُ  ve  فِي الْاَلْوَاحِ  car mecrurları ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.

فِي الْاَلْوَاحِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle levhalar, mazruf mesabesinde konmuştur. Levhalar zarfiyeye yani içine girilmeye müsait olmadığı halde içi olan bir kaba benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Fiilin kesinliğine mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru,  مَوْعِظَةً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

تَفْص۪يلاً  , mef’ûl olan  مَوْعِظَةً ‘e atfedilmiştir. Cihet-i camia, tezayüftür.

تَفْص۪يلاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

لِكُلِّ شَيْءٍۚ  car-mecruru, تَفْص۪يلاً ‘e mütealliktir.

شَيْءٍ ’deki nekrelik tazim ve kesret ifade eder..

كُلِّ شَيْءٍۚ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Cenab-ı Hakk’ın, “her bir şeyi” ifadesi, umum ifade etmemiştir. Aksine bundan murad, Hz. Musa ve kavminin, dinleri hususunda muhtaç oldukları helaller, haramlar, güzel şeyler ve çirkin olan şeyler (iyilikler ve kötülükler)dir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  ifadesi  كَتَبْنَا ‘nın mef‘ûlü olup nasb mahallindedir.  مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلاً  ifadesi ise, onun bedelidir. Yani ona İsrailoğullarının din konusunda ihtiyaç duydukları bütün öğütleri ve hükümlere dair açıklamaları yazdık demektir.


  فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ 

 

فَ , atıf harfidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  خُذْهَا بِقُوَّةٍ  cümlesi, takdiri  قلنا  [dedik] olan fiilin mekulü’l-kavlidir. Mahzufla birlikte cümle hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَخُذْهَا  fiiline müteallik car-mecrur  بِقُوَّةٍ ‘deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَأْمُرْ قَوْمَكَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Fasılla gelen meczum muzari fiil sıygasındaki  يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَا  cümlesi, takdiri  إن تأمر قومك (Kavmine emredersen) olan mahzuf şart cümlesinin cevabıdır. Şartın, öncesinin delaletiyle hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap olan  يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu takdire göre mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بِاَحْسَنِهَا , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

فَخُذْهَا - يَأْخُذُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) âyeti buna misaldir. Bu âyette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.172)


  سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi ta’lil manasında istînâfiyyedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

Cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder.

Bu cümlede iyi kulların yoluna teşvik için, üçüncü şahıstan  سَاُر۪يكُمْ ‘da muhataba dönülmesinde iltifat sanatı vardır.

دَارَ الْفَاسِق۪ينَ  izafeti, veciz ifade kastının yanında muzâfa tahkir ifade eder.

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Bu cümlede hitap, kendilerine verilen emirleri ciddiyetle yerine getirmeleri için Musa’nın kavmine tevcih edilmiştir. Ceza vaidi ve korkutma anlamında olabilir: Bu takdirde fasıkların yurdundan maksat, Mısır toprağı ile Ad ve Semûd gibi kavimlerin topraklarıdır. Çünkü o şehirlerin ahalisi boşalmış ve evlerin duvarları çatıları üzerine çökmüştür. İşte insanlar ayni felaketin kendi başlarına da gelmemesi için ibret alıp ve kötülüklerden sakınmalıdır. Ya da mükâfat vaadi ve teşvik anlamında olabilir: Bu takdirde, fasıkların yurdundan murad ya özellikle Mısır toprağıdır ya da onunla beraber Şam'daki Cebabire ve Amalîka kavimlerinin topraklarıdır. Zira o topraklar da o zamanın İsrailoğullarına takdir ve vadedilmiş topraklardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 146. Ayet

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ  ١٤٦


Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen) yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سَأَصْرِفُ uzaklaştıracağım ص ر ف
2 عَنْ -den
3 ايَاتِيَ ayetlerim- ا ي ي
4 الَّذِينَ kimseleri
5 يَتَكَبَّرُونَ büyüklenenleri ك ب ر
6 فِي
7 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
8 بِغَيْرِ olmaksızın غ ي ر
9 الْحَقِّ hak ح ق ق
10 وَإِنْ ve eğer
11 يَرَوْا onlar görseler ر ا ي
12 كُلَّ her ك ل ل
13 ايَةٍ ayeti ا ي ي
14 لَا
15 يُؤْمِنُوا yine inanmazlar ا م ن
16 بِهَا ona
17 وَإِنْ ve eğer
18 يَرَوْا görseler ر ا ي
19 سَبِيلَ yolu س ب ل
20 الرُّشْدِ doğru ر ش د
21 لَا
22 يَتَّخِذُوهُ onu edinmezler ا خ ذ
23 سَبِيلًا yol س ب ل
24 وَإِنْ ama eğer
25 يَرَوْا görseler ر ا ي
26 سَبِيلَ yolunu س ب ل
27 الْغَيِّ azgınlık غ و ي
28 يَتَّخِذُوهُ onu edinirler ا خ ذ
29 سَبِيلًا yol س ب ل
30 ذَٰلِكَ öyle
31 بِأَنَّهُمْ çünkü onlar
32 كَذَّبُوا yalanladılar ك ذ ب
33 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
34 وَكَانُوا ve oldular ك و ن
35 عَنْهَا onları
36 غَافِلِينَ umursamaz غ ف ل

Bir görüşe göre bu iki âyet (son cümle hariç), yüce Allah’ın Hz. Mûsâ’ya yukarıdaki hitabının devamıdır. Buna göre ilkindeki “âyetler”den maksat Mûsâ şeriatı, “arz”dan maksat Diyârışam, “arzda haksız yere böbürlenenler” de bu ülkede yaşayan Amâlika ve diğer kavimlerdir. 

 Âyetteki bilgiye göre söz konusu topluluklar, gaflet ve dalâlete boğulmuş bir vaziyette Allah’ın âyetlerini yalanladıkları için hiçbir mûcizeye inanmaz, doğru yolu reddeder, fakat azgınlık yolunu kolaylıkla benimserlerdi; böylece onlar fıtrattan ve haktan sapmış bir topluluk idi. Bu toplumda böyle bir inkâr, fenalık, kibir ve gafletin hâkim olması sebebiyle yüce Allah, değişmez yasaları uyarınca, onları âyetlerinin doğruluğunu kavrayıp benimsemekten de mahrum bırakmıştır. İnsan, iyi niyetli olur, hayır ve hakikat sevgisi taşır, bu yolda çaba harcarsa Allah da ona hayır ve hakikatin yollarını açar (Ankebût 29/69); aksine, kötü niyetli olur, kibir ve gurura kapılarak yanlış inançlarını ve kötü gidişatını inatla sürdürme gafletini gösterirse Allah da onu “âyetler”inden uzaklaştırır, iman edip halini düzeltmekten mahrum bırakır. Kur’an’ın birçok yerinde olduğu gibi burada da kibir ve inadı yüzünden “doğru yol”u seçmekten imtina edip “azgınlık yolu”nda ısrar eden kişi ve toplumların hidayetten yoksun bırakılmalarının ilâhî bir kanun olduğu vurgulanmıştır. 

Başka bir yoruma göre bu iki âyet, Mûsâ’nın faaliyetlerini anlatan bölüm içinde, Mekke toplumuyla ilgili bir “mu‘tarıza” yani ara açıklamadır. Buna göre, bir önceki âyette fâsıklardan söz edilmişken, bu arada, Arap müşriklerinin doğru yolu reddedip azgınlık yolunu tercih eden kibirli ve inatçı tutumları hatırlatılarak, onların da aynı fâsıklar zümresinin bir parçası oldukları anlatılmıştır (İbn Âşûr, XI, 103-104).

 İlk âyetteki “doğruluk yolu” (sebîle’r-rüşd), Kur’an’da sık sık iman ve sâlih amel kavramlarıyla özetlenen bütün iyilik ve güzellikleri; “azgınlık yolu” (sebîle’l-gayy) ise, başta inkârcılık, putperestlik ve münafıklık olmak üzere, bütün dalâlet, fesad ve şer çeşitlerini kapsamaktadır. Buna göre fıtratları dejenere olmamış kişiler ve toplumlar, bazı yanılgılar içinde olsalar bile, inanç ve yaşayışta doğru yolun ne olduğu kendilerine anlatıldığında, kibre kapılıp inatlaşmadan, anlatılanlar üzerinde düşünür taşınır, gerçeği kabul ederler. Buna mukabil ilkel duyguları, tutkuları ve çıkarları basîretlerini, vicdanlarının sesini bastırmış olanlar ise kör bir inkâr ve red psikolojisiyle doğrulara ve iyilere karşı çıkar, bu gerçekleri kendilerine bildiren Allah’ın âyetlerini ve yaptıklarının karşılığını bulacakları âhiret hakkındaki haberleri yalanlayıp inkâr ederler.

 

 Bu iki âyette, Kur’an’ın mahkûm ettiği bir toplumun temel özelliklerini görmek mümkündür. Bu özellikler, üzerinde düşünülmesi gereken tebliğler konusunda tekebbüre kapılmak, bunun sonucu olarak âyetlere yani ne kadar güçlü olursa olsun delillere inanmamak, doğru yolu reddetmek, azgınlık yoluna sımsıkı sarılmak, Allah’ın âyetlerini yalanlamak, sürekli gaflet halinde bulunmak yani aklı ve zihni kullanmaktan ısrarla kaçınmak, hesapların görüleceği “âhiret buluşması”nı inkâr etmek şeklinde özetlenebilir. İnkârcıların, bütün bu kötü hallerinin bir sonucu olarak, dıştan bakıldığında iyi ve yararlı görünenleri de dahil olmak üzere, bütün amelleri, faaliyetleri tamamen boşa gidecek, âkıbetleri dünyada da âhirette de hüsran olacaktır; bu, onlar için bir haksızlık değil, yalnızca yapıp ettiklerinin karşılığıdır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 589-590

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ

 

Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اَصْرِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. عَنْ اٰيَاتِيَ  car mecruru  سَاَصْرِفُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَكَبَّرُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَتَكَبَّرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَتَكَبَّرُونَ  fiiline mütealliktir. بِغَيْرِ  car mecruru  يَتَكَبَّرُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. الْحَقِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

تَذَكَّرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ذكر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَرَوْا  şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir.  كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  يَرَوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الرُّشْدِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّخِذُوهُ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  سَب۪يلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَتَّخِذُوهُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


 وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ


وَ  atıf harfidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَرَوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَتَّخِذُوهُ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَب۪يلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.


ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur.  بِ  harf-i ceri, sebebiyyedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  كَذَّبُوا  cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olup mahallen merfûdur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَنْهَا  car mecruru  غَافِل۪ينَ  ’ye mütealliktir. غَافِل۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ‘nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ  ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima  اِنَّ  kullanılırken, cümle ortasında  اَنَّ  kullanılır. أَنَّ  iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

غَافِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ

 

İstînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. İlk cümlesi, istikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Bu cümle, gizli bir sualin cevabı mahiyetindedir. Bu sual, onların Şam toprağına duhulü vadinden doğar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَاَصْرِفُ  fiiline müteallik olan car-mecrur  عَنْ اٰيَاتِيَ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  الَّذ۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِيَ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait mütekellim zamirine muzâf olan اٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

سَاَصْرِفُ  fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mevsûl, sonraki habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir için gelmiştir.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle yeryüzü, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü, girilebilen bir mekana benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

بِغَيْرِ  car mecruru  يَتَكَبَّرُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Car mecrurun mef’ûle takdim edilmesi ayetlerin önemi dolayısıyladır. Çünkü mef’ûlden sonra zikredilmesi asıldır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Ayetlerden maksat, Tevrat levhalarında yazılı öğütlerle hükümler ya da bunların yanında gösterilmesi vadedilen ayetlerle beraber bütün kâinat ayetleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetlerden yüz çevirenler, ism-i mevsûlle marife şeklinde gelmiştir. Böylece sılada yüz çevirmenin sebebine ima edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kibirlenenlerin bu ayetlerden uzak tutulması, kalplerinin mühürlenmesi anlamındadır. Öyle ki onlar, içinde bulundukları kibir ve zorbalıkta ısrar etmeleri sebebiyle artık bu ayetler üzerinde düşünerek onlardan ibret almaz olmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بِغَيْرِ الْحَقّ [Haksız yere] ifadesinde iki ihtimal söz konusudur. İlkine göre “Hakları olmadığı halde kibirleniyorlar.” anlamında hal olabilir; zira haklı olarak kibirlenmek, kibir hakkına sahip olmak Allah’a mahsustur. Diğerine göre ise tekebbür fiilinin ilişiği olup “Hak olmayan bir şeyle, yani sahip oldukları dinleriyle kibirleniyorlar.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ

 

Şart üslubundaki terkip atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart cümlesi olan  اِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اٰيَةٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  لَا يُؤْمِنُوا بِهَا  , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayetten murad ya indirilen ayetlerdir; buna göre ayetleri görmekten maksat, dinlemek suretiyle müşahede etmektir ya da onları ve mucizeleri kapsayan genel bir manadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Aynı üslupla gelen  وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet muzari fiil sıygasındaki  اِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ  cümlesi, şarttır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلَ الرُّشْدِ  izafeti, muzafı tazim ifade eder.

سَب۪يلَ الرُّشْدِ  ifadesinde istiare vardır. Doğru yol yani Allah’ın dini manasında kullanılmıştır.  سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

سَب۪يلًا ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.


  وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ

 

Atıfla gelen cümle, önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur. 

Müspet muzari fiil sıygasındaki  اِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ  cümlesi, şarttır. 

Veciz ifade kastı taşıyan  سَب۪يلَ الْغَيِّ  izafeti, muzâfı tahkir içindir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يَتَّخِذُوهُ -  لَا يَتَّخِذُوهُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَب۪يلاً ’deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

الْغَيِّ - الرُّشْدِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  cümlesi ile  وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

سَب۪يلَ الْغَيِّ  ifadesinde istiare vardır. Günah ve sapıklık yolu, kâfirlerin dini manasında kullanılmıştır.  سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

سَب۪يلَ - اِنْ يَرَوْا - يَتَّخِذُوهُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَب۪يلَ الرُّشْدِ, hidayet, din-i hak yolu ve ilim ile amelde doğruluk demektir. سَب۪يلَ الغي  ise bunun zıddıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ

 

Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

İstînafi beyaniyyedir. Çünkü onlar hakkında verilen bu bilgiler bir suali harekete geçirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve ona tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle müşarün ileyhin mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfi ile  ذَ ٰ⁠لِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ‘nin haberi olan  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır.  تفعيل  babının en yaygın anlamı teksirdir. 

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

بِاٰيَاتِنَا - اٰيَةٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmenin en büyük sebebi kibirdir.

Ayetten murad ya indirilen ayetler ya da şahit oldukları mucizelerdir. Umumi bir lafız olarak gelmiştir.

ذٰلِكَ  ref ya da nasb mahallinde olup “Ayetlerimizden bu şekilde men edilmeleri, yalanlamaları sebebiyledir.” ya da “Allah onları işbu sebeple böyle men etmiştir.” […  ذٰلِكَ الْسصرِف  …] anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

بِاَنَّهُمْ ‘deki  بِ, sebebiyyedir. Yani kibirleri, iman etmemeleri, sapkınlık yoluna tabi olmaları ve doğru yoldan ayrılmalarının sebebi; ayetleri tekzib etmeleridir. Cümle, kibrin ve buna atfedilen ve ayetlerden yüz çevirmenin sebebi olan diğer vasıfların sebebini beyan etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İçlerindeki eski, köklü olan tekzip vasfını ifade etmek için müsned mazi fiil olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. 

Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَنْهَا , ihtimam için, amili olan  غَافِل۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

كان ’nin haberi olan  غَافِل۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelerek durumun sübutuna ve devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Gaflet, kasıtlı veya kasıtsız olarak akıl ve zihnin bir şeyi düşünmekten uzaklaşmasıdır. Kur’an’da çoğunlukla kasıtlı olarak yüz çevirme ve meşguliyet manasında kullanılır. Kasıtlı olduğu takdirde sorumluluk ve ceza gerektirdiği için mezmumdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetlerden gaflette olmaktan maksat, onlar hakkında düşünmemektir. Bir şeyden yüz çevireni o şeyden gaflet edene benzetmek için ayetleri düşünmemek onlardan gaflet etmekle ifade edilmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

A'râf Sûresi 147. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟  ١٤٧


Âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını çekerler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimselerin
2 كَذَّبُوا yalanlayanların ك ذ ب
3 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
4 وَلِقَاءِ ve kavuşmayı ل ق ي
5 الْاخِرَةِ ahirete ا خ ر
6 حَبِطَتْ boşa çıkmıştır ح ب ط
7 أَعْمَالُهُمْ eylemleri ع م ل
8 هَلْ
9 يُجْزَوْنَ onlar ceza mı görüyorlar? ج ز ي
10 إِلَّا dışında
11 مَا şeyler ile
12 كَانُوا oldukları ك و ن
13 يَعْمَلُونَ yapıyor ع م ل

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِقَٓاءِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الْاٰخِرَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

حَبِطَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. اَعْمَالُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. هَلْ  nefiy manasında gelmiş istifham harfidir.  يُجْزَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsûlü her zaman takibeden sılası olan  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder. 

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır. تفعيل  babının cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

Veciz ifade kastına matuf  وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ  izafeti, tezayüf nedeniyle  بِاٰيَاتِنَا ‘ya atfedilmiştir.  

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ  cümlesi  الَّذ۪ينَ  için haberdir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اَعْمَالُهُمْۜ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

O kimselerin yalanladıkları şeylerin Allah’ın ayetleri ve ahiretteki karşılaşma olarak sayılması taksim sanatıdır.

لِقَٓاءِ ’nın  الْاٰخِرَةِ ‘ye izafeti  ف۪ٓي  manasındadır. Çünkü  الْاٰخِرَةِ  mekândır. عُقْبى الدّارِ  örneğinde olduğu gibi. Yani ahirette Allah Teâlâ ile buluşmak için demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetlerimiz ve ahiretteki karşılaşmayı inkâr edenlerin, her işin sonunda bir hesap ve ceza gününün geleceğini inkâr eyleyenlerin bütün amelleri boşa gider: Yani fakirlere iyilik ve zavallılara yardım gibi yaptıkları ne kadar iyi amelleri varsa hepsi boşa gider. Sonunda hiç birinin hayrını göremezler. Bütün emekleri heder, bütün akıbetleri zarar ve felaket olur. Sonuç olarak bütün bunların böyle olması, mutlak bir kaderciliğin (cebr) gereği değildir. Ancak öteden beri yapageldikleri amel ve işlerin, inkârın, küfrün, ve gafletin cezasını çekerler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟

 

Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. İstifham harfi burada nefî manasındadır.  هَلْ  ve  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, cümleyi tekid etmiştir. Kasır fiille mef’ûlü arasındadır. 

يُجْزَوْنَ , maksur/sıfat,  مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s- mevsûftur. Yani fiil, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. 

يُجْزَوْنَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

يُجْزَوْنَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  كَانُوا يَعْمَلُونَ۟  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsm-i mevsûl  مَٓا ‘nın takdiri  جزاء (Cezası, karşılığı) olan muzafının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْمَلُونَ۟  cümlesi, كَانَ ’nin haberidir.

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’in haberi muzari fiil olduğunda, genellikle devam edegelen maziye, adet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

يَعْمَلُونَ۟ - اَعْمَالُهُمْۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

A'râf Sûresi 148. Ayet

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌۜ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلاًۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ  ١٤٨


Mûsâ’nın kavmi onun (Tur’a gitmesinin) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilâh) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara hiçbir yol göstermediğini görmediler mi? (Böyle iken) onu (ilâh) edindiler de zalim kimseler oldular.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّخَذَ ve benimsediler ا خ ذ
2 قَوْمُ kavmi ق و م
3 مُوسَىٰ Musa’nın
4 مِنْ
5 بَعْدِهِ kendisinden sonra ب ع د
6 مِنْ
7 حُلِيِّهِمْ zinetlerinden yapılmış ح ل ي
8 عِجْلًا bir buzağı ع ج ل
9 جَسَدًا heykelini ج س د
10 لَهُ vardı onun
11 خُوَارٌ böğürmesi خ و ر
12 أَلَمْ
13 يَرَوْا görmediler mi ki ر ا ي
14 أَنَّهُ o
15 لَا
16 يُكَلِّمُهُمْ ne kendilerine söz söylüyor ك ل م
17 وَلَا
18 يَهْدِيهِمْ ne de onlara gösteriyor ه د ي
19 سَبِيلًا bir yol س ب ل
20 اتَّخَذُوهُ onu benimsediler ا خ ذ
21 وَكَانُوا ve oldular ك و ن
22 ظَالِمِينَ zalimler(den) ظ ل م

İsrâiloğulları daha önce Hz. Mûsâ’dan, kendilerine, tapmaları için bir put temin etmesini istemişler, bu yüzden Mûsâ onları şiddetle eleştirmiş ve uyarmıştı. Bu defa da, Mûsâ’nın kırk gün süren Tûr’da bulunuşu sırasında, Hz. Hârûn’un ısrarla karşı koymasına rağmen, böğürme şeklinde sesler de çıkarabilen bir buzağı heykelini tanrı edinerek ona tapmaya başladılar. Bugünkü Tevrat’ta bu buzağı heykelini yapanın Hârûn olduğu ileri sürülür. Tevrat’a göre, Mûsâ’nın gecikmesi üzerine kavmi Hârûn’un yanında toplanarak ondan kendileri için bir tanrı yapmasını istemişler; o da herkesin elindeki altın küpeleri getirterek bunlardan bir buzağı heykeli yapmıştır (Çıkış, 32/1-2). Bir peygamberin, put yaparak şirk inancına hizmet ettiğini ileri süren böyle bir iddia büyük bir iftira olup Tevrat’taki bu ifadelerin bir tahrif eseri olduğunda kuşku yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, altın buzağıyı yapanın Sâmirî adında biri olduğunu açıkça bildirerek Hârûn aleyhisselâmı böyle bir bühtandan kurtarmıştır (Tâhâ 20/85-97).

 

 Söz konusu altın buzağı heykelini Sâmirî denilen bir kuyumcu icat ettiği halde, İsrâiloğulları da bunu istedikleri, hatta belki de –Tevrat’taki bilgilere göre– onun malzemesini kendileri temin ettikleri için âyette bu suç hepsine nisbet edilmiştir. Bir rivayete göre Hz. Mûsâ Tûr’a giderken, kavmine otuz gün sonra döneceğini söylemiş; ancak on gün daha orada kalması gerekince, itibarlı bir kişi olan Sâmirî, yanında Mısırlılar’dan kalma bir buzağı heykeli bulunduğunu bildirerek halktan ona tapmalarını istemiş; onlar da bunu kabul etmişlerdir. Yüce Allah, “Görmediler mi ki o (buzağı heykeli), onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor!” buyurarak böyle bir nesneyi tanrı sayıp ona tapmalarının ahmakça bir tutum olduğuna işaret etmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 594-595

جسد Cesede : cesed جَسَدٌ kelimesi cisime benzer. Bu kelime renk sahibi olanlar, cisim جِسْمٌ ise su ve hava gibi bir renge sahip olmayanlar için kullanılır. جَسَدٌ sözcüğü yeryüzündeki yaratılmışların içinde sadece insan için kullanılan bir terimdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli cesettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. قَوْمُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مُوسٰى  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.

مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru  اتَّخَذَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ حُلِيِّهِمْ  car mecruru  عِجْلاً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَسَداً  kelimesi  عِجْلاً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَهُ خُوَارٌ  cümlesi, عِجْلاً ‘in ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. خُوَارٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


 اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلاًۢ

 

Hemze istifhamdır.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَرَوْا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlun bihi yerinde olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يُكَلِّمُهُمْ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُكَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَهْد۪يهِمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْد۪يهِمْ  fiili ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  سَب۪يلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ  ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima  اِنَّ  kullanılırken, cümle ortasında  اَنَّ  kullanılır. أَنَّ  iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُكَلِّمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  اِتَّخَذُوهُ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri;  إلها  şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ظَالِم۪ينَ  kelimesi,  كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.  

ظَالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌۜ 

و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyh olan  قَوْمُ مُوسٰى ‘nın izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.

Cümlede takdim tehir sanatı vardır. مِنْ بَعْدِه۪  car-mecruru, önemine binaen mef’ûl olan  عِجْلاً ‘e takdim edilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, Musa (a.s.) ile konuşmuş ve kavme Mısır’dan çıkış yolunu göstermiştir.

مِنْ حُلِيِّهِمْ  car mecruru, عِجْلاً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عِجْلاً’ deki nekrelik, nev ve tahkir ifade etmektedir.

جَسَداً  kelimesi, عِجْلاً  için sıfattır. Mevsufunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları olan sıfatlar, ıtnâb sanatı babındandır.

لَهُ خُوَارٌ  cümlesi  عِجْلاً  için ikinci sıfattır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  خُوَارٌ , muahhar mübtedadır. 

Mübtedanın nekre gelmesi nev ve tahkir ifade eder. 

خُوَارٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ بَعْدِه۪ ‘deki  مِنْ  ibtida içindir. Zaten bu harfin asıl manası budur.  مِنْ حُلِيِّهِمْ ‘deki  مِنْ  ise teb'iz içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

حُلِيِّهِمْ  [Ziynet eşyası], aslında Kıbt halkının malı iken, İsrailoğullarına izafe edilmesi, asgari bir münasebet içindir. Zira İsrailoğulları, onları denizde boğulmalarından önce onlardan iğreti olarak almışlar ya da boğulmadan sonra İsrailoğulları onların ziynet eşyasına malik olmuşlardı. Buna göre bu mülkiyet, İsrailoğullarının Kıbtîlerin ziynet eşyasını ganimet olarak almaları sebebiyle gerçekleşmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

جَسَداً ; eti ve kanı olan cisim demek olduğundan bazı tefsir alimleri bunun et ve kana dönüşmüş bulunduğunu söylemişlerdir. Lakin çoğunlukla müfessirler, ruhlu veya ruhsuz herhangi bir katı cisme ceset denildiğini, bunun altından yapılmış ruhsuz bir cisim, buzağı şeklinde bir heykel olduğunu söylemişlerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلاًۢ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze, inkari istifham anlamındadır. Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olman mümkün değil anlamındadır. Soru anlamı dışında, inkâr, taaccüb ve tevbih kastı taşıyan bu cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )

اَلَمْ  يَرَوْا , dikkat çekme ve azarlama ifadesidir. Burada  يَرَوْا  (görmek) kelimesi, ‘bilmek’ anlamındadır.

Ruveynî’ye göre  رَاَوُا  fiilinin ilim manasında kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilense ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Ruveyni, Teemmülat fî Sûreti Meryem, Meryem Suresi 77)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ  ve müteakip  اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel,  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

Bu cümlede müsned, menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.186)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اَنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekit ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr,1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اَنَّ ’nin haberine atfedilen  وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلاً  cümlesi, aynı üslupta gelmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mef’ûl olan  سَب۪يلاً ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.  

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)

اَلَمْ تَر  ifadesi pek çok yerde geçmiş, çoğunun da arkasından şart cümlesi gelmiş ve bu şartın cevabı zikredilmemiştir. Böylece okuyucunun uyanıklığı ölçülür. Soru şaşmak manasındadır.

Görmek manasında üç fiil vardır: راي , نظر , بصر . Bunların üçü de Kur’an’da geçer. Üçü de gözle görmek ve düşünüp anlamak manasındadır.  راي  fiili  اِلَى  ile kullanılırsa, gözle görmek manası vurgulanır. Bu; o kimseleri gözünle görmüş gibi biliyorsun demektir.


اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen son cümle, önceki manayı tekid mahiyetindedir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِتَّخَذُوهُ - اتَّخَذَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin fasılası olan  وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

كَانَ ’nin haberi olan  ظَالِم۪ينَ ’nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Buzağıyı ilah edinmeleri iki kere zikredilmiştir. Bu da fiilin çirkinliğini tekid eder ve azarlama manası taşır. Ayrıca arkadan gelen cümlenin bu manaya terettübü içindir.

Burada uluhiyetin göstergesi olarak konuşmak ve hidayet etmek ifade edilmiştir. 

Musa’nın (a.s.) kavmi kendi elleriyle yapmış oldukları buzağıyı tanrı edinmişlerdi. Allah bu ayette onlara kendileriyle konuşmayan varlığın ilah olmasının mümkün olmadığını ifade etmektedir. Bunun imkânsız olması, onların beklentide oldukları diğer şeylerin de imkânsızlığını ispatlamış demektir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 149. Ayet

وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  ١٤٩


İsrailoğulları (yaptıklarına) pişman olup, gerçekten sapmış olduklarını görünce, “Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَمَّا ne zaman ki
2 سُقِطَ düşürüldü س ق ط
3 فِي arasına
4 أَيْدِيهِمْ (başları) ellerinin ي د ي
5 وَرَأَوْا ve gör(üp anla)dılar ر ا ي
6 أَنَّهُمْ kendilerinin
7 قَدْ gerçekten
8 ضَلُّوا sapmış olduklarını ض ل ل
9 قَالُوا dediler ki ق و ل
10 لَئِنْ eğer
11 لَمْ
12 يَرْحَمْنَا bize acımazsa ر ح م
13 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
14 وَيَغْفِرْ ve bağışlamazsa غ ف ر
15 لَنَا bizi
16 لَنَكُونَنَّ elbette oluruz ك و ن
17 مِنَ -dan
18 الْخَاسِرِينَ ziyana uğrayanlar- خ س ر

Hz. Mûsâ Tûr’dan dönüp de kavminin bu tutumlarıyla dinden saptıklarını kendilerine bildirdikten sonra, onları azarlayıp buzağı heykelini ateşe attığında, kavmi yaptıklarına pişman olarak, Allah’ın merhametinden başka kurtuluş imkânları olmadığını anladılar.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 595

وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. سُقِطَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

سُقِطَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  رَاَوْا  mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  رَاَوْا  fiilinin iki mef’ûlun bihi yerinde olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَدْ ضَلُّوا  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. ضَلُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَرْحَمْنَا  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. رَبُّنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَغْفِرْ لَنَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  يَرْحَمْنَا ‘ya matuftur.  

يَغْفِرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

لَ  harfi mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

نَكُونَنَّ  nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. نَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  car mecruru  تَكُونَنَّ  ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَاسِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ


وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği) 

لَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ  cümlesi şarttır.  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki  سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ  [Elleri üzerine düşürüldükleri vakit] ifadesi, aşırı derecedeki pişmanlıktan kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

سُقِطَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Burada da buzağıya taptıkları için duydukları pişmanlık, ellerini ısırmak için başlarının öne düşmesiyle ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la   سُقِطَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar ve tekid harfi  أَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا  cümlesi masdar teviliyle  رَاَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ‘nin haberi olan  قَدْ ضَلُّوا  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tekid içindir. Tahkik ifade eder. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُوا۟  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  terkibi kasem üslubunda gelmiştir. لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Kasem fiili mahzuftur. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. 

Kasemle tekid edilen terkipte  لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا  cümlesi şarttır. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

رَبُّنَا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Şartın cevabı, kendisinden sonra gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. Kasem fiilinin ve şartın cevabının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üslupta gelen  وَيَغْفِرْ لَنَا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  cümlesi mahzuf kasemin cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Mahzuf kasem, لَ  ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ , car mecruru كاَن  ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

الْخَاسِر۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)

يَرْحَمْنَا - الْخَاسِر۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

يَرْحَمْنَا - يَغْفِرْ لَنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
Herkese verilen nimet onun için hayırlı olandır. Herkes kendine düşen nimete şükürle karşılık vermeli, başkasınınkine göz dikmemelidir. 148. ayeti kerimede uluhiyet özelliği olarak konuşmanın ve hidayetin, yani yol göstermenin zikredilmesi çok manidardır. Allah Teala Hz Musa aracılığıyla İsrailoğulları ile konuşmuş ve onların peygamberi olan Hz Musa'yı kelamına muhatap kılarak şereflendirmişti. Ayrıca yine Allah teala Mısır'dan çıkmak için harekete geçmeleriyle birlikte Mısır'da denizde ve çölde kendilerini sürekli olarak doğru yolu göstermişti. İsrailoğulları Allah Teala'nın bu iki büyük nimetine ve icraatına şahittiler. Bunları yapamayan bir şeyin ilah olamayacağı açık iken buzağıyı ilah edinmeleri apaçık bir zulümdür.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Allahım!
Sana, Meleklerine, Peygamberlerine, Kelamına, ayetlerine ve ahiret gününe iman ettik. Amelleri boşa çıkanlara benzeme ihtimalinden korkarız. Azabından ve gazabından, Sana sığınırız. Affını ve rahmetini, Senden isteriz.

 

Allahım!
Bizi;
Geçmiştekilerin hallerinden ve yanlışlarından ibret alanlardan,
Tövbesinde ve ibadetinde acele edenlerden,
Verdiklerinde ve vermediklerinde hayır olduğuna inananlardan,
Haline ve sahip olduklarına şükür edenlerden,
Elindekilerin ve yaşadığı anın kıymetini bilenlerden,
Emirlerine ve yasaklarına, hayatının her evresinde itaat edenlerden,
Yaşadığımız her zorlukta ve ferahlıkta ipine sıkıca tutunanlardan,
Yeryüzünde tevazuyla ve vakar ile dolaşanlardan,
İmtihan görünümündeki her iki yol ağzında, daima doğruluk yolunu seçenlerden,
Yarattığın her şeyde, Seni hatırlatacak alameti görenlerden ve her seferinde, Sana ve yoluna iman ile daha da derinden bağlananlardan eyle.

Amin.

***

Derler ki: ufacık meselelerde dahi başkalarını affetmesini bilmeyen, etrafındakiler tarafından anlaşılmak istediği anları hatırlasın ve Allah’ın örtmesini dilediği günahlarını düşünsün.

Merhametsiz kalbin sahibi ancak kendisini üzer ve zamanla yalnızlaşır. Dünyalık her meselede haklı olduğunu düşünenin etrafındaki sis yoğunlaşır ve doğruyla yanlışı ayırt edemeyecek hale gelir.

Merhametli kalbin sahibi, duygu ve düşüncelerinde dürüsttür. Yani olası zayıf hallerden haberdardır. Kınayıcı değil, hatırlatıcıdır. Bu sayede de etrafındakilerin ihtiyaçlarını sezen bir anlayış geliştirir.

Derler ki: affetmek erdemini geliştirmek yerine çürüten, kendisini yaratan Allah’tan af dileme fikrinden de uzaklaşır. Allah yolunda yürüyen her kul, hiçbir konuda aşırıya kaçmamaya özen göstermelidir.

Ey Allahım! Kalplerimizi merhametsizlikten ve hem kendimizi hem de etrafımızdakileri acımasızlıktan gelebilecek zararlardan muhafaza buyur. 

Ey Allahım! Eğer Sen bize acımaz ve bizi bağışlamazsan mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz. Bizi bağışladığın ve rahmetinle kuşattığın kulların arasına kat.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji