وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ ١٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | zaman |
|
| 2 | قِيلَ | denildiği |
|
| 3 | لَهُمُ | onlara |
|
| 4 | اسْكُنُوا | oturun |
|
| 5 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 6 | الْقَرْيَةَ | kentte |
|
| 7 | وَكُلُوا | ve yeyin |
|
| 8 | مِنْهَا | orada |
|
| 9 | حَيْثُ | yerden |
|
| 10 | شِئْتُمْ | dilediğiniz |
|
| 11 | وَقُولُوا | ve deyin |
|
| 12 | حِطَّةٌ | "affet" |
|
| 13 | وَادْخُلُوا | ve girin |
|
| 14 | الْبَابَ | kapıdan |
|
| 15 | سُجَّدًا | secde ederek |
|
| 16 | نَغْفِرْ | bağışlayalım |
|
| 17 | لَكُمْ | sizin |
|
| 18 | خَطِيئَاتِكُمْ | hatalarınızı |
|
| 19 | سَنَزِيدُ | biz daha fazlasını da vereceğiz |
|
| 20 | الْمُحْسِنِينَ | iyilik edenlere |
|
Ilk âyetin metnindeki esbât kelimesi “torun” anlamindaki sibt kelimesinin çogulu olup burada Hz. Yakub’un on iki oglundan gelen nesilleri ifade etmek üzere “boy, oymak” mânasinda kullanilmistir. Tevrat’ta verilen bilgilere göre (Tekvîn, 32/28; 35/9-15) Yakub, Isrâil adiyla da anilmis; onun soyundan gelen bu on iki kusaga Isrâilogullari denildigi gibi, Yakub’un on iki oglundan dördüncüsü olan Yuda veya Yahuda’nin ismine nisbetle yahudi de denilmistir. 161. âyetteki sehirden maksat da Kudüs’tür.
Âyetlerde, Mûsâ Isrâilogullari’ni kendilerine vaad edilen topraklara götürürken kirk yil boyunca dolastiklari Sînâ çölünde çektikleri sikintilarindan, Allah’in onlara verdigi bazi nimetlerden söz edilmekte; onlarin bu nimetlere sükür mahiyetinde iyilik etmeleri gerekirken içlerinden bir kisminin haksizlik ve nankörlük yolunu tutup sözü degistirdiklerine yani Allah’in buyruklarini bozmaya kalkisarak kendilerine söylenenlerin tersini yaptiklarina, sonuçta zulüm ve günahkârliklari yüzünden agir bir musibetle cezalandirildiklarina isaret edilmektedir (genis bilgi için bk. Bakara 2/57-61).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 611
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. ق۪يلَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمُ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir. اسْكُنُوا fiili naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اسْكُنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هٰذِهِ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْقَرْيَةَ işaret isminden bedel olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir.
حَيْثُ mekân zarfı damme üzere mebnidir. Bu edat cümleye muzâf olur. شِئْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
شِئْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. قُولُوا fiili atıf harfi وَ ile اسْكُنُوا fiiline matuftur.
قُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, حِطَّةٌ ‘dur. قُولُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
حِطَّةٌ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; مسألتنا أو أمرنا (Bizim meselemiz veya işimiz.) şeklindedir. ادْخُلُوا atıf harfi وَ ile اسْكُنُوا fiiline matuftur.
ادْخُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سُجَّداً kelimesi ادْخُلُوا ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen نَغْفِرْ لَكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
نَغْفِرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَكُمْ car mecruru نَغْفِرْ fiiline mütealliktir. خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَيْثُ mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
سُجَّداً kelimesi sülâsî mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نَز۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُحْسِن۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
الْمُحْسِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً
وَ İstînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır.
ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen vaz edildiği anlamın dışına çıkarak müsaade, ya da tahkir ifade etmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
الْقَرْيَةَ ‘ye هٰذِهِ ile işaret edilerek önemi vurgulanmıştır.
Aynı üslupla gelen وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
شِئْتُمْ cümlesi, mekân zarfı حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
شِئْتُمْ fiilinin mef’ûlünün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ sözünde ق۪يلَ fiili meçhul olarak gelirken Bakara Suresinde bu fiil azamet zamirine isnad edilmiştir. Bu sözü Allah’tan başkası söyleyemeyeceği için meçhul gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ ifadesinden maksat Bakara Suresindeki ادْخُلُوا emrinde olduğu gibi, sükna ve ikamettir. Bundan dolayı burada كُلُوا zikriyle yetinilmiş “bol bol” kelimesi zikredilmiştir. Yani, bunun anlamı şudur: Şu Kudüs veya Eriha şehrine girin, orada yerleşin ve oturun. Etrafındaki nimetlerden dilediğiniz gibi yiyin; kimse size rakip olmasın. İşte bu şekilde sürekli yemek, ancak bol bol ve sınırsız olabilir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وكُلُوا مِنها حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا Bakara Suresi 58.ayetinde رَغَدًا kelimesi zikredilirken bu ayette zikredilmemiştir. Çünkü Bakara Suresinde nimetin çokluğu sebebiyle kınamayı tekid etmek için bu kelime dahil edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَقُولُوا حِطَّةٌ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. قُولُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan حِطَّةٌ cümlesinde îcâz-ı hazif vardır.
حِطَّةٌ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, أمرنا حطة [İşimiz, durumumuz bizi affetmeni istemektir] şeklindedir. Bu takdire göre mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ق۪يلَ - قُولُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً [Hıtta” deyin. Kapıdan secde ederek girin.] ifadesinin manası, Bakara Suresinde olduğu gibidir, ancak orada فَ ile فَكُلُوا şeklinde gelmiştir, bu da yerleşme sebebinin ondan yemek olduğunu gösterir. Orada zikredildiği veya durumdan anlaşıldığı için burada ayrıca temas etmemiştir. Ama قُولُوا ‘nun ادْخُلُوا ‘dan önce gelmesinin manada bir etkisi yoktur, çünkü tertip için değildir. Aralarındaki atıf vâv'ı da öyledir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
سُجَّدًا kelimesi ادْخُلُوا ‘daki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Allah Teâlâ, "secde ederek kapıdan girme"yi emretmiştir. Bu ise güç bir iştir. Bu sebeple bunu emretmek, bir teklif oldu. Kapıdan secde ederek girmeleri ise kasabaya girmelerine bağlanmıştır. Vacib olan bir işin, ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vacibdir. Bu nedenle, kasabaya girme emrinin de mübahlık ifade eden bir emir değil, teklifi (yapılması vacib) bir emir olduğu ortaya çıkmış oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara/58)
نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.
ف karînesi olmadan gelen نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ cümlesi, takdiri إن تدخلوا [Eğer girerseniz] olan şartın cevabıdır.
Cevap cümlesi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَغْفِرْ fiilinin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَكُمْ car-mecruru durumun onlara has olduğunu vurgulamak için, mef’ûl olan خَطَايَاكُمْ ‘e takdim edilmiştir.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Emir, nehy, soru, temenni gibi talep bildiren durumlardan sonra başında ف harfi bulunmayan, karşılık ve sonuç (ceza) ifade eden bir muzari fiil geldiğinde söz konusu muzari fiil de meczûm olur. Çünkü o cümlede şart ve cezâ anlamı bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle talep bildiren cümleden sonraki muzari fiil, öncesindeki talebin karşılığı veya sonucudur. (Yunus İnanç Dr. Öğr. Üyesi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, Karaman)
سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Fiilin mef’ûlü olan الْمُحْسِن۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayet-i kerimede ‘’muhsinleri arttırırız’’ buyurulmuş ama hangi yönden, nelerin artırılacağı zikredilmemiştir. Bu mana muhatabın hayal gücüne bırakılmıştır.
Bir nimete mazhar olduğumuzda bunu farketmeli ve şükrünü eda etmeliyiz ki Allah Teâlâ geçmiş günahlarımızı affetsin ve mükâfatımızı çoğaltsın.
Hak Teâlâ'nın "Biz muhsinlere (iyi amel edenlere), mükâfaatı artıracağız" ayetine gelince; bu ayetteki مُحْسِن۪ ‘den murad, ya bu mükellefiyet hususunda Allah'a itaat ederek iyi davranmış olan kimse, ya da diğer mükellefiyetlerde başka taatler yaparak iyi davranmış olan kimse kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara/58)
Bil ki bu kıssa da izah ve açıklamalarıyla birlikte Bakara Suresinde (ayet 58-59) zikredilmiştir. Geriye şunu ilave etmek kalır: Bu ayetin lafızları, şu bakımlardan, Bakara Suresindeki kıssanın lafızlarından farklıdır:
1. Cenab-ı Hak, Bakara Suresinde وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurduğu halde burada وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurmuştur.
2. Bakara Suresinde فَكُلُوا kelimesi فَ harfi ile buyurduğu halde burada وَكُلُوا kelimesini وَ ile buyurmuştur.
3. Hak Teâlâ orada رَغَداً (bol bol) ifadesine yer verdiği halde burada bu kelime zikredilmemiştir.
4. Bakara Suresinde وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ buyurduğu halde burada ifadelerin yerini değiştirerek وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً buyurmuştur.
5. Cenab-ı Hak orada نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ buyurduğu halde burada نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ buyurmuştur.
6. Bakara Suresinde, وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ buyurmuş olduğu halde burada وَ harfi olmaksızın سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ buyurmuştur.
7. Orada فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُو buyurduğu halde burada, فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ buyurmuştur.
8. Hak Tealâ orada بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟ buyurduğu halde burada بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ buyurmuştur.
Bil ki bu lafızlar, mana bakımından birbirine yakın lafızlar olup aralarında kesinlikle bir tezat yoktur. Bu farklı lafız kullanmanın hikmetlerini şu şekilde anlatmak mümkündür:
Birincisi: Bu, Bakara Suresinde ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurulup burada اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ buyurulmasıdır. Fark şudur: Şehre girme işinin önce olması şarttır, yerleşme ise daha sonra olur.
İkincisi: Bu, Allah Tealâ’nın, Bakara Suresinde, fâ-i tâkibiyye ile ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا [Şu şehre girin ve yiyin.] فَكُلُوا buyurup burada ise وَ ile اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا [Şu şehre girin ve yiyin...] وَكُلُوا buyurmuş olmasıdır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Girme belli bir haldir. Nitekim girme işinin bir kısmı yapıldı mı tamamlanmış olur. Çünkü insan, bir yere attığı ilk adımı ile oraya girmiş olur. Ama bundan sonrası girme değil, süknâ (yerleşme) olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Girme işi devam etmeyen, hemen tamamlanan ve sona eren bir durumdur. Binaenaleyh bu ifadeden sonra fâ-i takibiyyenin getirilmesi güzel ve yerinde olur. İşte bundan dolayı Bakara Suresinde, ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا [Şu şehre girin ve yeyin.] فَكُلُوا buyurmuştur. Yerleşme işi ise devamlı ve sürekli olan bir haldir. Binaenaleyh yeme işi bunun peşi sıra değil de bununla beraber olur. Böylece bu iki ifade arasındaki fark anlaşılmış oldu.
Üçüncüsü: Bu, Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinde رَغَداً [Bol bol (yeyin)] kelimesini zikredip burada zikretmemiş olmasıdır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Girme işinin peşinden yeme işi daha lezzetli olur. Çünkü bu yemeye daha çok ihtiyaç duyulur. Bu şekilde yeme, daha çok tad verici olduğu için Bakara Suresinde, رَغَداً [bol bol] tabiri kullanılmıştır. Ama o şehirde yerleşmiş olma durumundaki yeme ise görünen odur ki bu, kendisindeki lezzet kâmil ve mükemmel olmadığı sürece, kendisine son derece ihtiyaç duyulan bir mahalde bulunmamış demektir. İşte bu sebeple hiç şüphesiz bu ayette رَغَداً [bolca] kelimesine yer verilmemiştir.
Dördüncüsü: Bu, Cenab-ı Hakk’ın Bakara Suresinde وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ [Kapıdan secde ederek girin ve hıtta, deyin.] buyurduğu halde Araf Suresinde وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً [Hıtta deyin. Kapısından hepiniz secde edici olarak girin.] buyurmuş olmasıdır. Bundan murad, duruma göre bu iki tabirden birinin diğerine takdim edilmesinin güzel olduğuna ve fakat her iki ifadeden de maksat, Allah'ı tazim etmek, hudû ve huşûyu, inkıyadı izhar etmek olunca, takdim veya tehir etmenin durumu değiştirmediğine dikkat çekmedir.
Beşincisi: Bakara Suresinde خَطَايَاكُمْ , burada ise خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْ denilmesidir. Bu, ister az ister çok olsun, günahların böylesi bir dua ve yakarışla affedileceğine işarettir.
Altıncısı: Bakara Suresinde وَ ile buyurup burada وَ ‘sız olarak buyurulmasıdır. Burada وَ ‘ın getirilmesinin hikmeti bu ifadenin bir müste’nef cümle olmasıdır. Buna göre kelamın takdiri, sanki birisi “Bu bağıştan sonra ne oldu.” demiş, buna cevaben de “Muhsinlere, ileride daha fazlasıyla vereceğiz.” denilmiştir.
Yedincisi: Bu da Bakara’da اَنْزَلْنَا, burada ise اَرْسَلْنَا buyurulmuş olması arasındaki farktır. “İnzal” çokluk manası ifade etmez. Halbuki “irsal” bunu ifade eder. Binaenaleyh Cenab-ı Hak sanki ilk önce az azap indirmeye başlamış, daha sonra da onu çoğaltmıştır. Bu bizim tıpkı انْبَجَسَتْ tabiriyle فَانْفَجَرَتْ ifadesi arasında bulunduğunu zikrettiğimiz fark gibidir.
Sekizincisi: Burada يَظْلِمُونَ۟ , Bakara Suresinde ise يَفْسُقُونَ۟ denilmesi arasındaki farktır. Bu böyledir, zira onlar kendi nefislerine zulmetmeleri sebebiyle “zalim”, Allah’a itaatten çıkmaları sebebiyle de “fasık” diye vasfedilmişlerdir. Bu iki vasfın zikredilmesinin hikmeti, her iki şeyin de meydana geldiğine dikkat çekmektir. İşte bu farklı lafızların zikredilmesinin fayda ve hikmetleri hususunda hatırıma gelenler bundan ibarettir. Bu hususa dair gerçek bilginin tamamı ise Allah katındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)