A'râf Sûresi 175. Ayet

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّـذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ  ١٧٥

Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتْلُ ve oku ت ل و
2 عَلَيْهِمْ onlara
3 نَبَأَ haberini ن ب ا
4 الَّذِي ki
5 اتَيْنَاهُ kendisine verdik ا ت ي
6 ايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
7 فَانْسَلَخَ sıyrıldı, çıktı س ل خ
8 مِنْهَا onlardan
9 فَأَتْبَعَهُ onu peşine taktı ت ب ع
10 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
11 فَكَانَ böylece oldu ك و ن
12 مِنَ -dan
13 الْغَاوِينَ azgınlar- غ و ي
 

Kendisine deliller (âyetler) verildiği bildirilen kişinin kim olduğu hususunda değişik yorumlar vardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu kişi İsrâiloğulları’ndan Bâûrâ (veya Eber) oğlu Bel‘am’dır; buna göre âyetin asıl muhatabı da yahudilerdir. Bu kişinin adı Tevrat’ta Beor’un oğlu Bal‘am olarak geçmektedir. Onun kâhin (Yeşu, 13/22) veya peygamber olduğu (Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15) yönünde farklı bilgiler vardır. Kitâb-ı Mukaddes’te onun Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları karşısındaki tutumu hakkında da çelişik bilgiler yer almaktadır. Tevrat’taki bir kıssaya göre Hz. Mûsâ’nın ve İsrâiloğulları’nın çölde Ken‘ân diyarına doğru ilerlemesinden kaygılanan Moab kralının ısrarlı talebine rağmen, Tanrı katında dilekleri geri çevrilmeyen Bel‘am, İsrâiloğulları aleyhinde dilekte bulunmayıp aksine onları mübarek kılar (Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-249). Fakat Kitâb-ı Mukaddes’te Bel‘am, İsrâiloğulları’na düşman olarak da tasvir edilir. Nitekim İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla zina etmeleri onun bir tuzağı olarak gösterilir (Sayılar, 31/16; Vahiy, 2/14).

 Başta Taberî’nin Câmiu’l-beyân’ı olmak üzere eski tefsirlerde bu âyet yorumlanırken Bel‘am hakkındaki rivayetlere geniş yer verilmektedir.Bu rivayetlerin birinde Hz. Mûsâ’nın, bir ordu ile zorba bir kavmin üzerine gittiği, durumdan kaygılanan bu kavmin, aslında iyi bir kişi olan Bel‘am’dan yardım istedikleri, onun başlangıçta bu isteği reddettiği, fakat bazı hediyelerle kandırıldığı; bunun üzerine kendisinden yardım isteyenlere, Mûsâ’nın askerlerine tuzak olarak kadınlarını süsleyip onlarla zina ettirmelerini öğütlediği, İsrâiloğulları’nın bu tuzağa düşmeleri üzerine Allah tarafından bir ceza olarak baş gösteren bir veba salgınında 70.000 kişinin öldüğü bildirilir. Başka rivayetlerde de başlangıçta sâlih bir kul veya bir peygamber olan Bel‘am’ın ism-i a‘zamı okuyarak Hz. Mûsâ’ya beddua ettiğinden ve bu suretle yoldan çıktığından söz edilmektedir (bk. Taberî, IX, 119-126; Kurtubî, VII, 319-321. İsm-i a‘zam “Allah’ın en büyük ismi” demektir. Bunun hangi isim veya isimler olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Bazı hadislerde Allah, rahmân, rahîm, el-hayyü’l-kayyûm veya zü’l-celâli ve’l-ikrâm, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ismi olarak gösterilmekte, bu isimle yapılan duanın mutlaka kabul edileceği belirtilmektedir; Tirmizî, “Da‘avât”, 65; Ebû Dâvûd, “Salât”, 358). 

 Âyette işaret edilen söz konusu kişinin kimliği hususunda daha farklı görüşler de vardır (Râzî, XV, 54; Şevkânî, II, 303). Bir görüşe göre bu kişi, Câhiliye döneminin tanınmış şair ve hakîmlerinden Ümeyye b. Ebü’sSalt’tır. Ümeyye kutsal kitapları okumakta, yeni bir peygamberin geleceğini bilmekte, fakat o peygamberliği kendisi için beklemekteydi. Muhammed aleyhisselâm peygamber olunca onu kıskanmış ve inkâr etmiştir. Hz. Peygamber bu kişi hakkında, “Şiiri iman etti, kalbi inkâr etti” demişlerdir (Râzî, XV, 54; İbn Kuteybe, eş-Şi‘ru-ve’ş-Şuarâ’, Leiden 1902, s. 279).

Söz konusu kişiye verildiği bildirilen “âyetler”le peygamberliğin veya ism-i a‘zamın kastedildiği belirtilmektedir (bk. Taberî, IX, 122-123). Ancak Râzî, bunun peygamberlik anlamına gelmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek, Allah’ın lâyık olmayan birine peygamberlik vermeyeceğine işaret eden âyeti (En‘âm 6/124) hatırlatır (XV, 54). Taberî de haklı olarak buradaki “âyetler”i Allah’ın varlığına ve birliğine dair “delil ve işaretler” şeklinde anlamanın daha doğru olacağını; ayrıca söz konusu kişinin kim olduğu hakkında âyette bilgi verilmediğini, bunun Bel‘am veya Ümeyye olabileceğini, fakat bu hususta Allah’ın bildirdikleriyle yetinip âyetin zâhirine inanmanın yeterli olduğunu belirtmekte(IX, 123), dolayısıyla yukarıdaki rivayetlerin kesinlik taşımadığına işaret etmektedir. 

Bizim için bu kişinin kim olduğu değil, tutum ve davranışı önem taşımaktadır. Buna göre Allah bir kişiye kendi varlık ve birliğinin kanıtlarını bildirmiş, yahut –172. âyette bildirildiği şekilde– onun fıtratına kendi rubûbiyyetini anlayıp kavrama yeteneğini yerleştirmiş; fakat daha sonra o kişi fıtratındaki inanma yeteneğinden sıyrılıp kopmuş; delilleri bir kenara bırakmış, inanmaktan vazgeçmiştir. Böylece şeytan onu peşine takmış, onu da kâfirlere ve azgınlara katmıştır (Râzî, XV, 55).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 626-628

 

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّـذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اتْلُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلَيْهِمْ car mecruru  اتْلُ  fiiline mütealliktir.  نَبَاَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتَيْنَاهُ  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتَيْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اٰيَاتِنَا  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْسَلَخَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْهَا  car mecruru  انْسَلَخَ  fiiline mütealliktir. اَتْبَعَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  انْسَلَخَ ‘ya matuftur.

اَتْبَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ  fail olup damme ile merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ الْغَاو۪ينَ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. 

اَتْبَعَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  تبع ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

انْسَلَخَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi سلخ  ‘dir. 

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 

الْغَاو۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غوي  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّـذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ   فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Onların okuma fiili ile alakası, ümmîliğin ağır bastığı bir kavim olmaları dolayısıyla Allah Teâlâ’nın onları ehli kitapla aynı seviyeye getirecek bir tebliğ istemesidir.  عَلَيْ  harf-i ceriyle mecrur makamda olan  هِمْ  zamiri siyakından belli olduğu üzere müşriklere aittir. Kur’an’da cemi gaib zamiri ile çoğunlukla müşrikler kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

نَبَاَ , büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zann-ı galib oluşan haberdir. Bu iki özelliği taşımayan habere  نَبَاَ  denmez.  نَبَاَ  diye tanımlanan haberin hakkı, yalandan arınmış olmasıdır. (Rağıb el-İsfahani, Müfredât) Her  نَبَاَ  haberdir fakat her haber  نَبَاَ  değildir.

نَبَاَ ‘nin muzâfun ileyh konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi   اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

الإيتاءُ  lafzı burada,  وآتاهُ اللَّهُ العِلْمِ والحِكْمَةَ  sözü gibi bilgi ve ilmin kolaylığı manasında istiare edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اٰتَيْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِنَا  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

فَانْسَلَخَ مِنْهَا  cümlesi, sıla cümlesine  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا  Birbirine atfedilen bu iki cümle arasında zıt yönde oluşan mana sebebiyle müzâvece sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

فَانْسَلَخَ مِنْهَا : Bu ifadede meknî istiare vardır. Müşebbeh var, müşebbehün bih yoktur. Koyunun derisinin soyulduğu gibi o da ayetlerden tamamen soyulup çıktı demektir. Ayetlerden çıkışın soyulma kelimesi ile ifade edilmesi, daha önce ayetlerle arasında tam bir birlik varken daha sonra tamamen birbirinden ayrıldıklarını gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

انْسَلَخَ  hakikatte hayvan bedeninin derisinden soyulmasıdır.  السَّلْخُ , ölen hayvanın gövdesinden derinin kaldırılmasıdır. Ayette manevi ayrılma için istiare edilmiştir. Bir şeye bürünmeyi terk etmek veya onunla amel etmemektir. Ayetlerdeki  انْسَلَخَ’ nın manası, yapılması gereken amelin terkidir. Çünkü ayetler cahiliye dininin bozukluğunu haber vermiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah’ın ayetleri kendisine ulaştıktan ve hidayete erdikten sonra bu hali terk eden kâfirin hali, eşsiz bir şekilde tasvir edilmiştir. Bu terk ediş, şeytanın kendisine musallat olmasına ve şeytana tâbi olmasına, sonunda da şeytanın onu doğru yoldan saptırmasına sebep olmuştur. Bu şekilde, yani küfür ve dalalet içinde yaşamak, şakî ve susamış bir halde yaşamaktır. Başka bir deyişle; darlık ve mahrumiyet içinde yaşamak demektir. Hiç bir şeyle doymaz, hiç bir şeyle susuzluğunu gideremez, hiç bir şekilde mutlu olamaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Aynı üsluptaki  فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ  cümlesi,  فَانْسَلَخَ مِنْهَا  cümlesine atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Ayet-i kerimedeki ifade iki şekilde anlaşılabilir: Şeytan onu peşine taktı/Şeytan onun peşine takıldı. Şeytan onun peşine takıldı ise şeytandan daha kötü oldu, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْغَاو۪ينَ  car mecruru  كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

وَاتْلُ - اٰتَيْنَاهُ - اٰيَاتِنَا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْغَاو۪ينَ - الشَّيْطَانُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْغَاو۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ehl-i Me'ânî şöyle demiştir: "Bu ayetin maksadı, hidayet üzere iken, hidayetten çıkıp, dalalete, nefsinin arzularına ve körlüğe giden; dünyaya meyleden, böylece de şeytanın oyuncağı olan kimselerin varacakları son yerin uçurum olup, oraya yuvarlanacağını; hem ahirette hem de dünyada hüsrana (zarara) uğrayacağını anlatmaktır. Bundan dolayı Allah Teâlâ, bu kıssayı, insanları böyle bir hale düşmekten sakındırmak için zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)