A'râf Sûresi 40. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ  ٤٠

Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler! Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَذَّبُوا yalanlayan ك ذ ب
4 بِايَاتِنَا bizim ayetlerimizi ا ي ي
5 وَاسْتَكْبَرُوا ve kibirlenenler ك ب ر
6 عَنْهَا onlara
7 لَا
8 تُفَتَّحُ açılmayacak ف ت ح
9 لَهُمْ onlara
10 أَبْوَابُ kapıları ب و ب
11 السَّمَاءِ gök س م و
12 وَلَا ve
13 يَدْخُلُونَ onlar giremeyeceklerdir د خ ل
14 الْجَنَّةَ cennete ج ن ن
15 حَتَّىٰ kadar
16 يَلِجَ geçinceye و ل ج
17 الْجَمَلُ deve ج م ل
18 فِي içinden
19 سَمِّ deliği س م م
20 الْخِيَاطِ iğne خ ي ط
21 وَكَذَٰلِكَ ve işte böyle
22 نَجْزِي cezalandırırız ج ز ي
23 الْمُجْرِمِينَ suçluları ج ر م
 

Allah’ın âyetlerini yalan ve asılsız saymak suretiyle ulûhiyyet, tevhid, nübüvvet, âhiret gibi temel dinî öğretileri inkâr edenler için “göğün kapıları açılmayacak”tır. Fahreddin er-Râzî âyetin bu ifadesiyle ilgili muhtemel anlamları şu şekilde sıralamaktadır: 1. Onların amelleri, duaları ve itaat cinsinden diğer faaliyetleri kabul edilmez. 2. Gökler, müminlerin ruhlarına açılırken onların ruhlarına açılmaz. 3. Onların göğe yükselmelerine ve cennete girmelerine izin verilmez. 4. Onlara bereket ve hayır inmez. 

 Râzî’nin düşüncesine göre âyet şuna delâlet ediyor: Ruhlar, ya gökten üzerlerine türlü hayırlar indirilmek ya da amelleri göklere yükseltilmek suretiyle mutlu olurlar. Bu da göklerin, ruhlar için sevinç ve mutluluk yeri olduğunu, hayır ve bereketlerin göklerden indiğini, ruhların da göklere yükselerek mutlulukların en mükemmeline ulaşıp kurtuluşa ereceklerini gösterir. Şu halde “Onlara göğün kapıları açılmayacak” ifadesi, uyarı ve tehditlerin en önemlisini oluşturmaktadır. Devenin iğne deliğinden geçmesi nasıl imkânsız ise inkârcılara göğün kapılarının açılması ve cennete ulaşmaları da öylece imkânsızdır. Farklı bir okunuşa göre meâlinde “deve” anlamı verilen kelime “urgan” mânasına geldiğinden bu mânayı esas alan müfessirlere göre meâli, “urgan iğne deliğinden geçinceye kadar…” şeklindedir.

 

 Yine Râzî’nin açıklamalarına göre tenâsüh (reenkarnasyon) inancını savunanlar bu âyeti görüşlerine delil göstermişlerdir (bk. Bakara 2/28). Onlara göre âsi ruhlar, vücudun ölümünden sonra bedenden bedene geçerek azap görmeye devam ederler; nihayet deve gibi iri bir bedende hayat sürdükten sonra iğne deliğinden geçebilecek küçüklükteki bir canlınınbedenine girerler ve o zaman bütün günahlarından arınmış olarak cennete kavuşur, mutluluğa ulaşırlar. Ancak, tenâsüh bâtıl bir inanç olduğu gibi bu görüş de temelsizdir (XIV, 76-77). 

 Kur’an dilinde semâ kelimesi bilinen anlamı yanında, yüksek âlemlerin tamamını kapsayacak bir genişlikte de kullanılır. Bu âlemlerin türlü mertebeleri olup melekler, sâlih (iyi ve faydalı) ruhlar orada bulunur; vahiy semadan gelir. Arz âlemine fışkıran cismanî ve ruhanî hayır ve bereketlerin, musibet ve şerlerin kaynağı o âlemlerdedir (krş. Bakara 2/59; A‘râf7/96; İsrâ 17/95; Zâriyât 51/23; ayrıca bk. Bakara 2/29). “Onlara göğün kapıları açılmayacak” cümlesi, bütün ilâhî ve saf hayırlardan mahrumiyeti dile getiren kapsamlı bir ifadedir (İbn Âşûr, VIII/2, s. 126).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 525-526

 
بابٌ bir şeyin girişine denir. Farklı mahallerin medhallerini/ girişlerini ifade eder. Şehrin , sarayın ya da evin kapısı gibi. Çoğulu أبْوَابٌ şeklinde gelir. Cennet veya cehenneme vasıl olmada/erişmede vasıta edilen sebeplere de أبْوابُ الجَنَّةِ veya أبْوابُ الجَهَنَّمِ denir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 27 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli babdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 
 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اسْتَكْبَرُوا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.   

اسْتَكْبَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهَٓا car mecruru  اسْتَكْبَرُوا  fiiline mütealliktir. 

لَا تُفَتَّحُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُفَتَّحُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  تُفَتَّحُ  fiiline mütealliktir.  اَبْوَابُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمَٓاءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ‘dir. 

تُفَتَّحُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi فتح ‘dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

اسْتَكْبَرُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر  ’dir. 

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.


 وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَدْخُلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْجَنَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَلِجَ  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَدْخُلُونَ  fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.

يَلِجَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  الْجَمَلُ  fail olup damme ile merfûdur. ف۪ي سَمِّ  car mecruru  يَلِجَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır.  الْخِيَاطِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ


وَ  itiraziyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل  ‘’gibi’’ anlamındadır. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَجْزِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

الْمُجْرِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُجْرِم۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır. 

كَذَّبُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetleri inkar edenler ayetin sonunda  الْمُجْرِم۪ينَ  olarak tekrar zikredilmiştir.

Aynı üsluptaki  وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا  cümlesi sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

عَنْهَا  car-mecruru, ترفعوا  (hafife almak küçümsemek) anlamını tazmin etmek üzere  وَاسْتَكْبَرُوا  fiiline mütealliktir.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ [Semanın kapıları onlara açılmaz] ifadesi, Allah’ın lütfundan faydalanamazlar anlamındadır. Sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Aynı üsluptaki  وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ  cümlesi haber olan cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette zımnî teşbih vardır. Devenin iğne deliğinden geçmesinin mümkün olmadığı gibi onların da cennete girmeleri mümkün değildir.

Bu, onların cennete girmelerinin imkânsızlığını ifade eden bir temsildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

يَلِجَ - يَدْخُلُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْجَمَلُ  kelimesinin deve ve halat şeklinde iki manası vardır. Tevriye sanatı düşünülebilir. Tevriyede bir kelimenin biri uzak mana biri yakın mana olmak üzere iki manası olur. Yakın mana “deve”dir, çünkü ilk anda akla o gelir. Ama gemi halatı iğne deliğinden geçene kadar manasını düşünmek de mümkündür. Böyle anlaşılırsa tevriye var demektir.

Bu ifadede bedî’ sanatlarından mübalağa (iğrâk) vardır.

Burada  الْجَمَلُ  kelimesinin iki manası olduğu göz önünde tutulmalıdır. Erkek deve ve kalın ip/urgan manaları vardır. Mana şöyledir: Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenlere semanın kapıları açılmaz yani duaları ve amelleri kabul edilmez ve her iki manasıyla “cemel” iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. Her iki manasıyla da cemelin küçücük iğne deliğinden girmesi âdeten mümkün olmadığı için bu kişiler cennete giremezler. Cemelin iğne deliğinden geçmesi aklen mümkün, âdeten muhaldir. Allah Teâlâ isterse kudretiyle iğnenin deliğini yeterince büyütür veya cemeli yeterince küçültür ve cemel içinden geçebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri, Bedî’ İlmi)

Mantıksal bir akıl yürütme metoduyla kâfirlerin cennete giremeyecekleri vurgulanmıştır. Ayetten yapılabilecek çıkarım ise şöyledir: 

Öncül: Deve, iğne deliğinden geçmedikçe kâfirler cennete giremez. 

Öncül: Deve, iğne deliğinden asla geçemez. Sonuç: O halde kâfirler asla cennete giremez. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Örf bakımından “iğne deliği” küçüklükte, “deve” büyüklükte meseldir. Bir şeyin ufaklığında, inceliğinde mübalağa edileceği zaman “iğne deliği gibi” denilir. İrilikte mübalağa için de “deve gibi” denir. Özellikle arap dilinde bu çok bilinir. “Halat” da misal olabilirse de deve kadar mesel değildir. Bu yönden olmayacak bir şeyi anlatmak için irilikte mesel olan devenin, incelikte mesel olan iğne deliğine girmesiyle darb-ı mesel şüphesiz ki daha belağatlıdır. Bir de deve, girebileceği yere kendi girer. Halat ise sokmaya dayanmaktadır. Şimdi devenin iriliğinden başka bizzat hareketli bir hayat sahibi olması, sonra boynu, hörgücü, ayaklarıyla, özel şekliyle de bütün eğri büğrülüğü ve acayipliği ile göz önüne getirildiği zaman iğne deliğine girmesinde uzaklık fikri ve mümkün olmayanı hayal etme öyle bir kuvvetle ortaya çıkar ki bu kuvvet halatta yoktur. Hasılı her iki takdirde mana, o kâfirlerin cennete girememelerini bir müddet gayesi ile sınırlamak değil, onun mümkün olmadığını açık bir temsil ile anlatmaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اسْتَكْبَرُوا; büyük olmadığı halde büyükmüş gibi görünmek, öyle davranmaktır. Olumsuz bir davranıştır. Ayetleri değersiz görmüşlerdir.

لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ [Onlar için göğün kapıları açılmaz.] ifadesi amelin kabul olmayışından kinayedir. Yani onların ne duaları, ne de amelleri kabul olunur demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Şerîf er-Radî, bu ibarede istiare olduğunu söylemiştir. Kastedilen onlar cennete giremeyecekler, ona giden yol onlar için kolaylaşmış olacak ama orayı amelleriyle de kazanamayacaklar manasıdır.

[Göğün kapıları asla açılmayacak] onlar adına hiçbir salih amel göğe yükselmeyecektir. Cennetin gökte olduğu söylenmektedir ki buna göre mana, “Onlara göğe yükselme izni verilmez; cennete girmek için onlara yol verilmez.” şeklindedir. Bir başka görüşe göre ise bunlar öldüğünde ruhları, müminlerin ruhunun yükseldiği yere yükselmez. Bir diğer görüşe göre onlara bereket inmez, yağmur dualarına icabet edilmez. Bu manada Allah Teâlâ, “Bunun üzerine, bardaktan boşanırcasına yağan bir suyla gök kapılarını açtık.” (Kamer Suresi, 11) buyurmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

”Büyüklenmek” ifadesinin manası, batıl olan şeyler ile yükselmeyi istemektir. Bu kelime, beşer hakkında zemm ve kınanmaya delalet eder. Nitekim Cenab-ı Hakk, firavun ile ilgili olarak [Kendisi de askerleri de o yerde haksız olarak büyüklük tasladılar. (Kasas Suresi, 39)] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayet delalet eder ki ruhlar ancak ya kendilerine gökten birtakım hayırların inmesiyle veyahut da amellerinin göklere yükselmesiyle mutlu olabilirler. Bu da göklerin, ruhların neşelenme yerleri ve mutlu olacakları mekânlar olduğuna delalet eder ki buradan her türlü hayır ve bereket iner. Ve yine ruhlar, en mükemmel mutluluğu elde etmeleri halinde buraya yükselebilirler. Durum böyle olunca Cenab-ı Hakk’ın “Onlar için, gök kapıları açılmayacak!” buyruğu, en büyük vaîd ve tehditlerden olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

كَذٰلِكَ , amili  نَجْزِي  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri;  جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.

Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَجْزِي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Bu cümlede kafirler hakkında zamir makamında  الْمُجْرِم۪ينَ  kelimesinin zahir olarak zikredilmesi onların mücrim olduğuna dikkat çekmek için yapılmış ıtnâb ve iltifat sanatıdır.

Mef’ûl olan  الْمُجْرِم۪ينَ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)

Sülâsi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir. 

Sıfat-ı müşebbehede, ismi faildeki gibi yapılan işin yani fiilin yenilenmesi manasında olmayıp, yapılan iş veya fiil devamlı ve lazım olma" manasındadır. Yani o fiil, o iş, o şahıstan hiç ayrılmaz. (Sibel Dokuyucu, Arapçada Sifat-I Müşebbehe Ve İsm-i Fail İle İlişkisi)

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette cem’ ma’at-taksim sanatı vardır. Mücrimler için semanın kapılarının açılmayacağı, ve onların cennete giremeyecekleri haberleri cezada cem edilmiştir.

Son cümlede zamir makamında zahir isme iltifat edilerek onların mücrim olduğu vurgulanması mübalağa için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatlarıdır.

كَذَّبُوا - اسْتَكْبَرُوا - الْمُجْرِم۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[İşte böyle] feci bir şekilde [cezalandırırız mücrimleri!] Bu ifadeyle suç işlemenin cezaya sebebiyet vereceği ve suç işleyen herkesin cezalandırılacağı bildirilmektedir. Bunu tekrarlayarak, “İşte böyle cezalandırırız Biz zalimleri!” demiştir; zira bütün suçlular aynı zamanda kendilerine zulmetmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

40 ve 41. ayetlerden maksat, kâfirlerle ilgili ilahi tehdit hakkındaki hükmü tamamlamaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)