بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعاًۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِۜ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ ٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | (Allah) dedi |
|
| 2 | ادْخُلُوا | girin |
|
| 3 | فِي | arasında |
|
| 4 | أُمَمٍ | toplulukları |
|
| 5 | قَدْ |
|
|
| 6 | خَلَتْ | geçen |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | قَبْلِكُمْ | sizden önce |
|
| 9 | مِنَ |
|
|
| 10 | الْجِنِّ | cin |
|
| 11 | وَالْإِنْسِ | ve insan |
|
| 12 | فِي | içine |
|
| 13 | النَّارِ | ateşin |
|
| 14 | كُلَّمَا | her |
|
| 15 | دَخَلَتْ | girdiğinde |
|
| 16 | أُمَّةٌ | ümmet |
|
| 17 | لَعَنَتْ | la’net eder |
|
| 18 | أُخْتَهَا | yoldaşına |
|
| 19 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 20 | إِذَا | zaman |
|
| 21 | ادَّارَكُوا | birbiri ardından |
|
| 22 | فِيهَا | orada |
|
| 23 | جَمِيعًا | hepsi toplandığı |
|
| 24 | قَالَتْ | dediler ki |
|
| 25 | أُخْرَاهُمْ | sonrakiler |
|
| 26 | لِأُولَاهُمْ | öncekiler için |
|
| 27 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 28 | هَٰؤُلَاءِ | bunlar |
|
| 29 | أَضَلُّونَا | bizi saptırdılar |
|
| 30 | فَاتِهِمْ | bunlara ver |
|
| 31 | عَذَابًا | azab |
|
| 32 | ضِعْفًا | bir kat daha |
|
| 33 | مِنَ | -ten |
|
| 34 | النَّارِ | ateş- |
|
| 35 | قَالَ | (Allah) dedi |
|
| 36 | لِكُلٍّ | hepsi için vardır |
|
| 37 | ضِعْفٌ | bir kat fazla |
|
| 38 | وَلَٰكِنْ | ancak |
|
| 39 | لَا |
|
|
| 40 | تَعْلَمُونَ | siz bilmezsiniz |
|
İnsanlar ve cinler (yükümlülük altındaki gözle görülmeyen varlıklar; bk. En‘âm 6/100) âhiret hayatına adım attıklarında, ilâhî ferman uyarınca, her “ümmet”, benzer inanç ve değerleri paylaşmış; benzer hayat felsefesini benimseyip yaşamış ve yaşatmış olan eski topluluklara katılır. Böylece, insanlık tarihi boyunca Allah’ın âyetlerini ve peygamberlerini yalanlayıp sapık inançlar ve ideolojiler türetenlerle bunları benimseyip yaşatanlar âhirette bir araya gelince, artık inkârcıların kendi kendilerinin aleyhlerinde şahitlik edecekleri ölçüde hak ve bâtıl, iyi ve kötü apaçık ortaya çıktığı için sonrakiler öncekilere veya inkârları ve kötülükleri yaşatanlar bunları türetenlere, kendilerini ayartıp saptırdıkları gerekçesiyle lânet okuyup suçlarının iki katıyla cezalandırılmalarını isterler; diğerleri de onların kendilerinden farklı yanlarının bulunmadığını yani onların da kendileri kadar suçlu olduklarını belirtirler. Mutlak hâkim olan Allah da buyurur ki: “Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır.” Çünkü iki kat suç işlemişlerdir; yani öncekiler ve önderler hem kötü oldukları hem de kötülük yollarını açtıkları için, diğerleri ise onlara uymaları yanında, fikirleri, malları, güçleri, mevkileri, tutum ve davranışlarıyla onları destekleyip yüreklendirdikleri, güçlerine güç kattıkları, bâtıl ideolojilerini yaşatıp yaydıkları ve sonrakilere kötü örnek oldukları için iki kat suçludurlar ve iki kat ceza göreceklerdir.
Bu âyetler, aldatıcı dünya zevk ve menfaatleri akıl ve basîretlerini bağladığı için nefislerinin isteklerini akıllarının hükmü zannedenler, bu suretle ilâhî ve fıtrî gerçeklerle bağdaşmayan inanç ve fikirleri hakikat diye kabul edip savunanlarla aynı sebepler yüzünden onların bâtıl fikirlerini yaşatıp yaygınlaştırma yönündeki emellerine alet olan kitleleri uyarma amacı taşıması bakımından önemlidir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 523-524
قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ادْخُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اُمَمٍ car mecruru ادْخُلُوا fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, في بعض أمم (Bazı milletler içinde) şeklindedir. قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesi, اُمَمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَلَتْ iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru خَلَتْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنَ الْجِنِّ car mecruru اُمَمٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاِنْسِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. فِي النَّار car mecruru ادْخُلُوا fiiline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعاًۙ
كُلَّمَا kelimesi كُلَّ ile masdariyye مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır.Cümleye muzaf olur. دَخَلَتْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دَخَلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اُمَّةٌ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı لَعَنَتْ اُخْتَهَا ‘dir.
لَعَنَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. اُخْتَهَا
mef ‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰٓى ibtida harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ادَّارَكُوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ادَّارَكُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru ادَّارَكُوا fiiline mütealliktir. جَم۪يعاً kelimesi ادَّارَكُوا ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette ibtida (başlangıç) edatı olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلَّمَا kelimesi كُلَّ ile masdariyye مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ادَّارَكُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi درك ’dir. Aslı تَدارَكُوا şeklindedir. تَ harfi hafiflik sağlamak için د harfine dönüşmüş, iki harekenin verdiği ağırlık dolayısıyla sukun olmuş bu nedenle de başına bir vasıl hemzesi gelmiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür( görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar.
قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِۜ
Cümle, şartın cevabıdır. Fiil cümlesidir. قَالَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اُخْرٰيهُمْ fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُو۫لٰيهُمْ car mecruru قَالَتْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا ’dır.
İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَضَلُّونَا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اَضَلُّونَا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
اٰتِهِمْ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَذَاباً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ضِعْفاً kelimesi عَذَاباً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. مِنَ النَّارِ car mecruru عَذَاباً ‘in mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَضَلُّونَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, لِكُلٍّ ضِعْفٌ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لِكُلٍّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ضِعْفٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir, لكنّ ’den muhaffefedir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنَّ ’nin tahfifi لٰكِنْ şeklinde olur. Tahfif edilince amelden düşer. İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesi, اُمَمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنَ الْجِنِّ ve ona tezat nedeniyle atfedilen وَالْاِنْسِ car mecrurları اُمَمٍ kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اُمَمٍ ‘ daki nekrelik kesret ve tahkir ifade eder.
الْجِنِّ ve الْاِنْسِ görünmeyen ve görünen diye de çevrilebilir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcab vardır.
فِي النَّارِۜ car-mecruru, ادْخُلُوا fiiline mütealliktir.
فِي النَّارِ ve ف۪ٓي اُمَمٍ ifadelerindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ateş ve milletler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş ve milletler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
قَالَ ادْخُلُوا [Girin! buyurur] yani kıyamet günü Allah Teâlâ haklarında “uydurduğu yalanı Allah’a isnat eden veya O’nun ayetlerini yalanlayan birinden daha zalimi olabilir mi?” [Araf Suresi, 37] dediği kimselere böyle buyurur. Bunlar kâfir Araplardır. قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ [Sizden önce gelip geçmiş] yani zamanları sizin zamanınızdan önce olan “topluluklar” içerisinde… ف۪ٓي اُمَمٍ ifadesi hal konumundadır, yani topluluklar içinde yer alarak, onlarla “birlikte” onlara eşlik ederek birlikte ateşe girin. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اُدْخُلُوا فٖى اُمَمٍ kelamın takdiri; ادْخُلُوا فٖى النَّارِ مَعَ اُمَمٍ “Ümmetlerle birlikte cehenneme giriniz.” şeklindedir. Buna göre ayette hem bir takdir hem de mecazî bir mana vardır. Takdire gelince biz burada فٖى النَّارِ sözünü takdir ediyoruz. Mecaz da, ayetteki فٖى النَّارِ cerrini, مَعَ (beraber) manasına hamletmemizdir. Çünkü فٖى اُمَمٍ “Ümmetler arasına” ifadesinin, مَعَ اُمَمٍ “ümmetlerle beraber” manasında olduğunu söylüyoruz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِ ifadesi, Hakk Teâlâ’nın kâfirlerin hepsini bir defada toptan cehenneme sokmadığını, aksine kısım kısım soktuğunu göstermektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ ادْخُلُوا ifadesi ile ilgili iki görüş vardır: a) Bu söz Allah’a aittir. b) Mukâtil, bunun cehennemin bekçisi olan meleklere (zebanilere) ait olduğunu söylemiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ
Şart üslubundaki terkip istinâfiye olarak fasılla gelmiştir. كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
Şart cümlesi olan دَخَلَتْ اُمَّةٌ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
اُمَّةٌ kelimesindeki nekrelik kesret ve tahkir içindir. Kelimenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كُلَّمَا kelimesindeki ما masdariyyedir. Bir toplumun oraya girdiği her vakitte diğerlerine lanet ettiği ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
دَخَلَتْ - ادْخُلُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi لَعَنَتْ اُخْتَهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
أُمَّةٌ kelimesi bütün zamanları ifade eden umumi bir siyakta nekre şeklinde gelerek umum ifade etmiştir. ‘Giren her ümmet’ demektir. أُخْتَها kelimesi de böyle nekredir. Çünkü nekre zamire muzâf olmuştur. Bu yüzden tam olarak marife değildir, umum ifade eder.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعاًۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِۜ
Şart üslubundaki terkip fasılla gelmiştir.
حَتّٰٓى , ibtidaiyye, اِذَا , cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعاً cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ادَّارَكُوا fiilinin failinden mahzuf hale müteallik olan جَم۪يعاًۙ , failin durumunu bildiren ıtnâb sanatıdır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَتْ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
Nidanın cevabı olan هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümle haberî isnad formunda geldiği halde dua manasındadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına kelam olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Müsnedin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir içindir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’nin haberi olan اَضَلُّونَا cümlesinin mazi fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nidanın cevabına matuf olan فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِ cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Bu iki cümlenin manen inşâî olmaları, birbirlerine atfını mümkün kılmıştır.
İsim cümlesi olan nidanın cevabı ve ona matuf olan emir üslubundaki cümle, dua manasına geldiği için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümledeki fiiller mazi sıygasıyla gelmiştir. Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine kullanılmış, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
اُخْرٰيهُمْ - اُو۫لٰيهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
عَذَاباً kelimesi nekre gelerek, teksire delalet etmiştir. Sıfatı olarak gelen ضِعْفاً kelimesi de bu manayı destekler.
عَذَاباً ‘in mahzuf haline müteallik olan مِنَ النَّارِ car-mecrurunun tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayetteki, اُخْتَهَا tabiri, “din kardeşine, dindaşına” manasındadır. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Müşrikler müşriklere lanet eder. Yahudiler de böyledir. Yani Yahudi Yahudiye, Hristiyan Hristiyana lanet eder. Mecusî, Sabiî, (yıldızperest) ve diğer sapık dinler hakkındaki durum da böyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُولٰيهُمْ şeklinde bahsedilen, “sonrakiler ve evvelkiler”in ne demek olduğu hususunda iki görüş vardır:
1.Mukâtil, “sonrakiler”, cehenneme o ümmetten son olarak girenleri, “evvelkiler” de onlardan cehenneme ilk girenlerdir” der.
2. “Sonrakiler” derece bakımından, onların sonrakileridir. Bunlar da bir ümmetin içindeki halk yani idare edilenlerdir. Bunlar evvelkilere yani derece bakımından önce olanlara, ki bunlar da o ümmetin komutanları ve önderleri (yani idare edenleridir,)
Diğer görüşe göre ise ayetteki لِاُولٰيهُمْ ifadesinin başındaki lâm, lâm-ı liecli (sebep bildiren lâm)dır. Buna göre mana, “Onlar için ve onların kendilerini saptırmış olmalarından ötürü, ‘Ey Rabbimiz bizi bunlar saptırdılar.’ diyecekler.” şeklinde olur. Yoksa bundan “Onlar bu sözü evvelkilere söylediler.” manası murad edilmemektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ضِعْفًا kelimesinin manası hakkında Ezherî şöyle demiştir: Arapçada ضِعْفً, birden fazla olan katlardır. Bu sadece, “bir şeyin iki katı” manasına hasredilemez. Çünkü bu kelime aslında bir miktara münhasır olmayan bir fazlalıktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Komutanlarının niçin iki kat azap göreceği sorusuna Allah’ın verdiği cevaptır. Bunun için fasılla gelmiş, diyalogdaki sözlere atfedilmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لِكُلٍّ ضِعْفٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
لِكُلٍّ car-mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ضِعْفٌ , muahhar mübtedadır.
لِكُلٍّ kelimesindeki tenvin, mahzuf olan muzâfun ileyhten ivazdır.
ضِعْفٌ ‘daki nekrelik kesret içindir.
Makabline وَ ‘la atfedilen وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, istidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 475)
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالَ - قَالَتْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ضِعْفٌ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
النَّارِۜ - عَذَاباً - لَعَنَتْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Meselâ, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)
وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَتْ | dediler ki |
|
| 2 | أُولَاهُمْ | öncekiler |
|
| 3 | لِأُخْرَاهُمْ | sonrakilere |
|
| 4 | فَمَا | yoktur |
|
| 5 | كَانَ |
|
|
| 6 | لَكُمْ | sizin |
|
| 7 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 8 | مِنْ | hiç |
|
| 9 | فَضْلٍ | üstünlüğünüz |
|
| 10 | فَذُوقُوا | o halde siz de tadın |
|
| 11 | الْعَذَابَ | azabı |
|
| 12 | بِمَا | karşılık |
|
| 13 | كُنْتُمْ | olduklarınıza |
|
| 14 | تَكْسِبُونَ | kazanıyor |
|
وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟
Fiil cümlesidir. قَالَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اُو۫لٰيهُمْ fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِاُخْرٰيهُمْ car mecruru قَالَتْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l kavli, mukadder şart ve cevab cümlesidir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كنتم ضالين بسببنا فما كان (Bizim yüzümüzden dalalete düştüyseniz …yoktur.) şeklindedir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. لَكُمْ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَلَيْنَا car mecruru فَضْلٍ ‘e mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. فَضْلٍ lafzen mecrur, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
ذُوقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harfi ceriyle ذُوقُوا fiiline mütealliktir.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَكْسِبُونَ۟ cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَكْسِبُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebebiyyedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette henüz gerçekleşmemiş olaylar mazi fiille gelmiştir.
Bu ayetin benzeri Kur’an’da çoktur. Muzari yerine mazi fiil gelmesi; mazi menzilesine konması (yani, kesinlik ifadesi) içindir. Zîra Allah’ın sözünde asla değişiklik olmaz.
قَالَتْ fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, … إن كنتم ضالين بسببنا (Bizim yüzümüzden dalalete düştüyseniz….) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap olan مَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ cümlesi, menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَكُمْ car-mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. كَانَ ’nin muahhar ismi olan مِنْ فَضْلٍ ‘e dahil olan مِنْ harfi, cümleyi tekit eden zaid harftir.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
مَا كَانُ ‘li olumsuz sigalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî Tefsir 3/79)
فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟ cümlesi, atıf harfi فَ ile şart üslubundaki mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ذُوقُوا cümlesi emir uslubunda olmasına karşın mana itibariyle istihza ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
فَذُوقُوا الْعَذَابَ [Azabı tadın!] tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Gerçek anlamda tatmak duyu organı ile algılamak demektir. Burada tatma fiili kişinin azabı ne kadar kuvvetle hissettiğini ifade eder. İstiare yoluyla azaptan kaçamayacakları etkili bir tarzda ifade edilmiştir. Câmi’ hissetmektir.
Harf-i cerle birlikte فَذُوقُوا fiiline müteallik masdar harfi مَا ’nın sılası olan كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
Bu ayet, önceki ayetteki قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ النَّارِ cümlesinin mukabilidir. Aralarında mukabele sanatı vardır.
كُنْتُمْ - مَا كَانَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُخْرٰيهُمْ - اُو۫لٰيهُمْ arasında tıbâk-ı hafîy vardır.
فَذُوقُوا الْعَذَابَ ibaresinde istiâre-i tasrîhiyye-i tebe’iyye vardır. Çünkü فَذُوقُوا الْعَذَابَ (Azabı tadın) cümlesi باشر العذاب (Cehennem azabına girin, iç içe olun) anlamında kullanılıp istiare yapılmıştır. (Ahmet Musa Üstünbaş, Ahkâf Sûresi’nin Arap Dili Ve Belâgatı Açısından İncelenmesi)
Zevk almak, tadılan şeyin künhünü anlamak bakımından hissetmenin en son noktasıdır. Azabı tatmak şeklinde Kur’an'da çok kullanılmıştır. Aslında Kur’an'da ذُقْۙ ۚ ذُقُوا , فذُوقُوا ُkelimeleri sadece azap kastedildiğinde kullanılmıştır. Kur’an'da müfred olarak ذُقْۙ sözü sadece Duhan/49. ayette gelmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.162)
Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ [Sizin bize karşı hiçbir üstünlüğünüz yok.] Öncüleri bu sözlerini Yüce Allah’ın takipçilere hitaben söylediği söze, yani لِكُلٍّ ضِعْفٌ [Azap hepiniz için katmerlidir.] sözüne atfen söylemişlerdir. Yani artık sizin bize bir üstünlüğünüzün bulunmadığı ve hepimizin katmerli azaba müstehak olma konusunda eşit olduğumuz kesinleşmiştir. فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟ [Öyleyse, kendi kazandıklarınızın karşılığı olan azabı tadın.] ifadesi, öncülerin sözünün devamı olabileceği gibi Yüce Allah’ın hepsine hitaben söylediği söz de olabilir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | كَذَّبُوا | yalanlayan |
|
| 4 | بِايَاتِنَا | bizim ayetlerimizi |
|
| 5 | وَاسْتَكْبَرُوا | ve kibirlenenler |
|
| 6 | عَنْهَا | onlara |
|
| 7 | لَا |
|
|
| 8 | تُفَتَّحُ | açılmayacak |
|
| 9 | لَهُمْ | onlara |
|
| 10 | أَبْوَابُ | kapıları |
|
| 11 | السَّمَاءِ | gök |
|
| 12 | وَلَا | ve |
|
| 13 | يَدْخُلُونَ | onlar giremeyeceklerdir |
|
| 14 | الْجَنَّةَ | cennete |
|
| 15 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 16 | يَلِجَ | geçinceye |
|
| 17 | الْجَمَلُ | deve |
|
| 18 | فِي | içinden |
|
| 19 | سَمِّ | deliği |
|
| 20 | الْخِيَاطِ | iğne |
|
| 21 | وَكَذَٰلِكَ | ve işte böyle |
|
| 22 | نَجْزِي | cezalandırırız |
|
| 23 | الْمُجْرِمِينَ | suçluları |
|
Allah’ın âyetlerini yalan ve asılsız saymak suretiyle ulûhiyyet, tevhid, nübüvvet, âhiret gibi temel dinî öğretileri inkâr edenler için “göğün kapıları açılmayacak”tır. Fahreddin er-Râzî âyetin bu ifadesiyle ilgili muhtemel anlamları şu şekilde sıralamaktadır: 1. Onların amelleri, duaları ve itaat cinsinden diğer faaliyetleri kabul edilmez. 2. Gökler, müminlerin ruhlarına açılırken onların ruhlarına açılmaz. 3. Onların göğe yükselmelerine ve cennete girmelerine izin verilmez. 4. Onlara bereket ve hayır inmez.
Râzî’nin düşüncesine göre âyet şuna delâlet ediyor: Ruhlar, ya gökten üzerlerine türlü hayırlar indirilmek ya da amelleri göklere yükseltilmek suretiyle mutlu olurlar. Bu da göklerin, ruhlar için sevinç ve mutluluk yeri olduğunu, hayır ve bereketlerin göklerden indiğini, ruhların da göklere yükselerek mutlulukların en mükemmeline ulaşıp kurtuluşa ereceklerini gösterir. Şu halde “Onlara göğün kapıları açılmayacak” ifadesi, uyarı ve tehditlerin en önemlisini oluşturmaktadır. Devenin iğne deliğinden geçmesi nasıl imkânsız ise inkârcılara göğün kapılarının açılması ve cennete ulaşmaları da öylece imkânsızdır. Farklı bir okunuşa göre meâlinde “deve” anlamı verilen kelime “urgan” mânasına geldiğinden bu mânayı esas alan müfessirlere göre meâli, “urgan iğne deliğinden geçinceye kadar…” şeklindedir.
Yine Râzî’nin açıklamalarına göre tenâsüh (reenkarnasyon) inancını savunanlar bu âyeti görüşlerine delil göstermişlerdir (bk. Bakara 2/28). Onlara göre âsi ruhlar, vücudun ölümünden sonra bedenden bedene geçerek azap görmeye devam ederler; nihayet deve gibi iri bir bedende hayat sürdükten sonra iğne deliğinden geçebilecek küçüklükteki bir canlınınbedenine girerler ve o zaman bütün günahlarından arınmış olarak cennete kavuşur, mutluluğa ulaşırlar. Ancak, tenâsüh bâtıl bir inanç olduğu gibi bu görüş de temelsizdir (XIV, 76-77).
Kur’an dilinde semâ kelimesi bilinen anlamı yanında, yüksek âlemlerin tamamını kapsayacak bir genişlikte de kullanılır. Bu âlemlerin türlü mertebeleri olup melekler, sâlih (iyi ve faydalı) ruhlar orada bulunur; vahiy semadan gelir. Arz âlemine fışkıran cismanî ve ruhanî hayır ve bereketlerin, musibet ve şerlerin kaynağı o âlemlerdedir (krş. Bakara 2/59; A‘râf7/96; İsrâ 17/95; Zâriyât 51/23; ayrıca bk. Bakara 2/29). “Onlara göğün kapıları açılmayacak” cümlesi, bütün ilâhî ve saf hayırlardan mahrumiyeti dile getiren kapsamlı bir ifadedir (İbn Âşûr, VIII/2, s. 126).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 525-526
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اسْتَكْبَرُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
اسْتَكْبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهَٓا car mecruru اسْتَكْبَرُوا fiiline mütealliktir.
لَا تُفَتَّحُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُفَتَّحُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. لَهُمْ car mecruru تُفَتَّحُ fiiline mütealliktir. اَبْوَابُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمَٓاءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi كذب ‘dir.
تُفَتَّحُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi فتح ‘dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.
اسْتَكْبَرُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَدْخُلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْجَنَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَلِجَ muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel يَدْخُلُونَ fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.
يَلِجَ fetha ile mansub muzari fiildir. الْجَمَلُ fail olup damme ile merfûdur. ف۪ي سَمِّ car mecruru يَلِجَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. الْخِيَاطِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ
وَ itiraziyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. كَ harf-i cerdir. مثل ‘’gibi’’ anlamındadır. Bu ibare, amili نَجْزِي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
الْمُجْرِم۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُجْرِم۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
كَذَّبُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetleri inkar edenler ayetin sonunda الْمُجْرِم۪ينَ olarak tekrar zikredilmiştir.
Aynı üsluptaki وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا cümlesi sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عَنْهَا car-mecruru, ترفعوا (hafife almak küçümsemek) anlamını tazmin etmek üzere وَاسْتَكْبَرُوا fiiline mütealliktir.
اِنَّ ’nin haberi olan لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ [Semanın kapıları onlara açılmaz] ifadesi, Allah’ın lütfundan faydalanamazlar anlamındadır. Sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Aynı üsluptaki وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ cümlesi haber olan cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette zımnî teşbih vardır. Devenin iğne deliğinden geçmesinin mümkün olmadığı gibi onların da cennete girmeleri mümkün değildir.
Bu, onların cennete girmelerinin imkânsızlığını ifade eden bir temsildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
يَلِجَ - يَدْخُلُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْجَمَلُ kelimesinin deve ve halat şeklinde iki manası vardır. Tevriye sanatı düşünülebilir. Tevriyede bir kelimenin biri uzak mana biri yakın mana olmak üzere iki manası olur. Yakın mana “deve”dir, çünkü ilk anda akla o gelir. Ama gemi halatı iğne deliğinden geçene kadar manasını düşünmek de mümkündür. Böyle anlaşılırsa tevriye var demektir.
Bu ifadede bedî’ sanatlarından mübalağa (iğrâk) vardır.
Burada الْجَمَلُ kelimesinin iki manası olduğu göz önünde tutulmalıdır. Erkek deve ve kalın ip/urgan manaları vardır. Mana şöyledir: Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenlere semanın kapıları açılmaz yani duaları ve amelleri kabul edilmez ve her iki manasıyla “cemel” iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. Her iki manasıyla da cemelin küçücük iğne deliğinden girmesi âdeten mümkün olmadığı için bu kişiler cennete giremezler. Cemelin iğne deliğinden geçmesi aklen mümkün, âdeten muhaldir. Allah Teâlâ isterse kudretiyle iğnenin deliğini yeterince büyütür veya cemeli yeterince küçültür ve cemel içinden geçebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri, Bedî’ İlmi)
Mantıksal bir akıl yürütme metoduyla kâfirlerin cennete giremeyecekleri vurgulanmıştır. Ayetten yapılabilecek çıkarım ise şöyledir:
Öncül: Deve, iğne deliğinden geçmedikçe kâfirler cennete giremez.
Öncül: Deve, iğne deliğinden asla geçemez. Sonuç: O halde kâfirler asla cennete giremez. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Örf bakımından “iğne deliği” küçüklükte, “deve” büyüklükte meseldir. Bir şeyin ufaklığında, inceliğinde mübalağa edileceği zaman “iğne deliği gibi” denilir. İrilikte mübalağa için de “deve gibi” denir. Özellikle arap dilinde bu çok bilinir. “Halat” da misal olabilirse de deve kadar mesel değildir. Bu yönden olmayacak bir şeyi anlatmak için irilikte mesel olan devenin, incelikte mesel olan iğne deliğine girmesiyle darb-ı mesel şüphesiz ki daha belağatlıdır. Bir de deve, girebileceği yere kendi girer. Halat ise sokmaya dayanmaktadır. Şimdi devenin iriliğinden başka bizzat hareketli bir hayat sahibi olması, sonra boynu, hörgücü, ayaklarıyla, özel şekliyle de bütün eğri büğrülüğü ve acayipliği ile göz önüne getirildiği zaman iğne deliğine girmesinde uzaklık fikri ve mümkün olmayanı hayal etme öyle bir kuvvetle ortaya çıkar ki bu kuvvet halatta yoktur. Hasılı her iki takdirde mana, o kâfirlerin cennete girememelerini bir müddet gayesi ile sınırlamak değil, onun mümkün olmadığını açık bir temsil ile anlatmaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اسْتَكْبَرُوا; büyük olmadığı halde büyükmüş gibi görünmek, öyle davranmaktır. Olumsuz bir davranıştır. Ayetleri değersiz görmüşlerdir.
لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ [Onlar için göğün kapıları açılmaz.] ifadesi amelin kabul olmayışından kinayedir. Yani onların ne duaları, ne de amelleri kabul olunur demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şerîf er-Radî, bu ibarede istiare olduğunu söylemiştir. Kastedilen onlar cennete giremeyecekler, ona giden yol onlar için kolaylaşmış olacak ama orayı amelleriyle de kazanamayacaklar manasıdır.
[Göğün kapıları asla açılmayacak] onlar adına hiçbir salih amel göğe yükselmeyecektir. Cennetin gökte olduğu söylenmektedir ki buna göre mana, “Onlara göğe yükselme izni verilmez; cennete girmek için onlara yol verilmez.” şeklindedir. Bir başka görüşe göre ise bunlar öldüğünde ruhları, müminlerin ruhunun yükseldiği yere yükselmez. Bir diğer görüşe göre onlara bereket inmez, yağmur dualarına icabet edilmez. Bu manada Allah Teâlâ, “Bunun üzerine, bardaktan boşanırcasına yağan bir suyla gök kapılarını açtık.” (Kamer Suresi, 11) buyurmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
”Büyüklenmek” ifadesinin manası, batıl olan şeyler ile yükselmeyi istemektir. Bu kelime, beşer hakkında zemm ve kınanmaya delalet eder. Nitekim Cenab-ı Hakk, firavun ile ilgili olarak [Kendisi de askerleri de o yerde haksız olarak büyüklük tasladılar. (Kasas Suresi, 39)] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet delalet eder ki ruhlar ancak ya kendilerine gökten birtakım hayırların inmesiyle veyahut da amellerinin göklere yükselmesiyle mutlu olabilirler. Bu da göklerin, ruhların neşelenme yerleri ve mutlu olacakları mekânlar olduğuna delalet eder ki buradan her türlü hayır ve bereket iner. Ve yine ruhlar, en mükemmel mutluluğu elde etmeleri halinde buraya yükselebilirler. Durum böyle olunca Cenab-ı Hakk’ın “Onlar için, gök kapıları açılmayacak!” buyruğu, en büyük vaîd ve tehditlerden olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَذٰلِكَ , amili نَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.
Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَجْزِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Bu cümlede kafirler hakkında zamir makamında الْمُجْرِم۪ينَ kelimesinin zahir olarak zikredilmesi onların mücrim olduğuna dikkat çekmek için yapılmış ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
Mef’ûl olan الْمُجْرِم۪ينَ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)
Sülâsi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
Sıfat-ı müşebbehede, ismi faildeki gibi yapılan işin yani fiilin yenilenmesi manasında olmayıp, yapılan iş veya fiil devamlı ve lazım olma" manasındadır. Yani o fiil, o iş, o şahıstan hiç ayrılmaz. (Sibel Dokuyucu, Arapçada Sifat-I Müşebbehe Ve İsm-i Fail İle İlişkisi)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette cem’ ma’at-taksim sanatı vardır. Mücrimler için semanın kapılarının açılmayacağı, ve onların cennete giremeyecekleri haberleri cezada cem edilmiştir.
Son cümlede zamir makamında zahir isme iltifat edilerek onların mücrim olduğu vurgulanması mübalağa için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatlarıdır.
كَذَّبُوا - اسْتَكْبَرُوا - الْمُجْرِم۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[İşte böyle] feci bir şekilde [cezalandırırız mücrimleri!] Bu ifadeyle suç işlemenin cezaya sebebiyet vereceği ve suç işleyen herkesin cezalandırılacağı bildirilmektedir. Bunu tekrarlayarak, “İşte böyle cezalandırırız Biz zalimleri!” demiştir; zira bütün suçlular aynı zamanda kendilerine zulmetmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
40 ve 41. ayetlerden maksat, kâfirlerle ilgili ilahi tehdit hakkındaki hükmü tamamlamaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ ٤١
Allah’ın âyetlerini yalanlayan, kibirlilik taslayıp bu âyetleri kabul etmemekte direnen, ilâhî rahmet ve inâyetten mahrum kalacak ve asla cennete giremeyecek olan o mücrim ve zalimlerin varıp kalacakları yerin cehennem olduğu ifade buyurulduktan sonra 42. âyette de iman edip hayırlı işler yapanların “cennet ehli” olduğu ve orada ebedî kalacakları belirtilmektedir. Bu arada, herkesin ancak gücünün yettiği kadarıyla mükellef tutulduğu belirtilerek bir bakıma, müminlerin, istemelerine rağmen yapamadıkları hayırlı faaliyetler sebebiyle ümitsizliğe düşmelerine gerek olmadığına, insanın cennet ehlinden olabilmesi için yapabileceği kadarını yapmasının yeterli olduğuna işaret edilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 527
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ جَهَنَّمَ car mecruru مِهَادٌ’ nün mahzuf haline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مِهَادٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ فَوْقِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غَوَاشٍ muahhar mübteda olup mahzuf ی üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) irab edilir.
Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَوَاشٍ kelimesi sülâsî mücerredi غشو olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ
وَ itiraziyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. كَ harf-i cerdir. مثل ‘’gibi’’ anlamındadır. Bu ibare, amili نَجْزِي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
الظَّالِم۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi, sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ car mecrur mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِهَادٌ , muahhar mübtedadır.
مِنْ جَهَنَّمَ car mecruru مِهَادٌ kelimesinin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfı îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Aynı üsluptaki وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنْ فَوْقِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. غَوَاشٍ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan مِهَادٌ ve غَوَاشٍۜ kelimelerindeki nekrelik, tanımlanamaz nev ifade eder.
İki cümle arasında ihtibak sanatı vardır. لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ dedikten sonra sadece غَوَاشٍۜ lafzıyla yetinilmiş مِنْ جَهَنَّمَ hazfedilmiştir. Bu ihtibak sanatıdır.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)
غَوَاشٍ - مِهَادٌ kelimeleri arasında tıbak-ı hafîy ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ cehennemin yatak ve örtü olması ifadesinde tehekkümî istiare vardır. مِهَادٌ ve غَوَاشٍۜ ; aslında insanın rahatlamak için yattığında ihtiyacını karşılayan şeylerdir. Burada Cehennemin , insanın huzur bulmak, rahatlamak için kullandığı nesnelere benzetilmesi, cehennem azabının korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cehennemin altlarında yatak üstlerinde örtü olması, cehennem ateşinin onları tamamiyle kapladığından kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onlar için cehennemden bir yatak vardır ve onların üstünden de bir örtü vardır. Ebu Hayyan bunun onları her taraftan kuşatan ateşten istiare olduğunu söylemiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şerîf er-Radî de tehekküm istiaresi olduğunu söylemiştir. Buradaki belaği amaç yol yakınken fırsat elden kaçmadan bu yol yol değil şeklinde caydırma ve vazgeçirme mesajı içermesidir. Ayrıca bunlarla konforlu cennet yorgan ve döşeklerin mukayeseye davet etmek suretiyle vazgeçirme hedeflenmiştir. Bu tür ibarelerin parantez arası ünlem ile çevrilmesi önemlidir.
Cehennem zaten bir ceza ama içinde bir de yatak ve üstlerinde de bir örtü olduğu haber verilince iki çeşit ceza zikredilmiştir. Cehennemin altı üstü ateştir. Burada tecrîd vardır. Yukarıda kat kat azap var demişti, burada da altta üstte ateş var buyurulmuştur.
Tecrîd; mütekellimin duygularını, psikolojisini en güzel şekilde aksettirir. Cemâdâta, konuşmayan canlılara hitap edildiğinde teşhis olur. Bu sebeple teşbih ve istiareye benzer. Ancak bu sanatta benzetme kastı yoktur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
لَهُمْ bunun, onlar için hazırlanmış olduğunu gösterir.
مِهَادٌ kelimesi, مهد kelimesinin çoğuludur. مهدٌ de “yatak” manasındadır. Ezherî şöyle demiştir: Arapçada, مهدٌ kelimesinin asıl manası, sermektir (فَرْش); sergiye (فِرَاش) yere yayıldığı için mihad denir. غَوَاشٍ de غَاشِيَة kelimesinin cem’idir. Seni bürüyüp kaplayan her şeye غَاشِيَة (saran-bürüyen) denir. Cehennem kelimesinin, “asık surat” manasına gelen جَهْم lafzından türediği söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kur’an’ın üslubu inkârcıların tehdidi ve uyarılmalarının ardından, müminlerin ve gerçeği kabul edenlerin müjdelenmesinin takip etmesidir.
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَذٰلِكَ , amili نَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.
Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
نَجْزِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Ayette cem’ ma’at-taksim sanatı vardır. Mücrimler için altlarında cehennemden bir yatak ve üstlerinde cehennemden bir örtü olması, cezada cem edilmiştir.
Mef’ûl olan الظَّالِم۪ينَ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)
Müşriklerin önceki ayette mücrim, burada zalim olarak vasıflandırılmaları Allah’ın ayetlerini yalanlamalarındandır. Ayetleri yalanlayanlar zalim olarak tanımlanmıştır. Bu kişiler en büyük zulmü kendilerine yaparlar.
Bu cümlede kafirler hakkında zamir makamında الظَّالِم۪ينَ kelimesinin zahir olarak zikredilmesi, kafirlerin zalim olduğuna dikkat çekmek için yapılmış ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
Onların işledikleri cürüm hem cennete girmekten mahrumiyet hem de ateşle azaba uğramaya mûcib oluyor. Bu da onların yaptıklarının, cürümlerin ve zulümlerin en büyüğü olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve kimseler |
|
| 2 | امَنُوا | inanan |
|
| 3 | وَعَمِلُوا | ve yapanlar |
|
| 4 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 5 | لَا |
|
|
| 6 | نُكَلِّفُ | yüklemeyiz |
|
| 7 | نَفْسًا | hiç kimseye |
|
| 8 | إِلَّا | başkasını |
|
| 9 | وُسْعَهَا | gücünün yettiğinden |
|
| 10 | أُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 11 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 12 | الْجَنَّةِ | cennet |
|
| 13 | هُمْ | onlar |
|
| 14 | فِيهَا | orada |
|
| 15 | خَالِدُونَ | ebedi kalacaklardır |
|
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا fiili atıf harfi وَ ’la اٰمَنُوا ’ye matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ulun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُكَلِّفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. نَفْساً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا hasr edatıdır. وُسْعَهَا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
نُكَلِّفُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الصَّالِحَاتِ kelimesi sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle, الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, اَصْحَابُ ‘nun hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamiri هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ kelimesine mütealliktir. خَالِدُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِدُونَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda konumundaki has ism-i mevsûlun sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu fiilin mef’ûlu zikredilmediği için icazı hazif vardır. Kastedilen mana bilindiği için zikredilmemiştir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
اٰمَنُوا fiilinin müteallikı zikredilmemiştir. Çünkü bu fiil hususi bir iman için lakab olmuştur. Allaha tevhid üzere inanmayı ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
Bil ki Allah Teâlâ, vaîdini tamamlayınca onun peşisıra bu ayette vaadini getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ cümlesi, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr üslubu ile cümle, olumlu ve olumsuz olmak olmak üzere iki anlam ifade etmektedir.
Nefy ve istisna harfiyle oluşan ve fiille mef’ûl arasındaki kasr, cümleyi tekid etmiştir. نُكَلِّفُ , maksur/sıfat, وُسْعَهَا maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Her nefis sadece ve sadece, gücünün yettiğiyle mükelleftir.
نُكَلِّفُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نَفْساً ’deki tenvin, kıllet ve cins içindir. Menfî siyakta nekre umum ifade ettiğinden hiçbir nefis anlamındadır.
Kasr, fiil ile mef’ûl arasında olursa kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vâki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Mekân için kullanılan وُسْعَهَاۘ , kapsamın umumu için müstear olmuştur. Gücün yetmesi, çok sayıda insanı içinde barındırabilecek geniş bir alana benzetilmiştir.
وُسْعَهَا ; kapasite, واۚسعَ ; geniş demektir. Dar kelimesinin zıddıdır. Bu kelimede istiare vardır. Zor amelleri yüklenen nefs; içindeki şey için genişleyen zarfa benzetilmiştir. Böylece وُسْعَهَا kelimesi son derece zor manasında olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/233)
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ cümlesi الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh işaret edilenlere tazim ve teşvik için işaret ismiyle marife olmuştur.
Onların cennet halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
اَصْحَابُ الْجَنَّةِ [Cennet ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cennette kalışları arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
اَصْحَابُ الْجَنَّةِ (cennet ashabı) ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ‘ dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kelimedir. Yine bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
Bu cümle, aralarında kemali ittisal ve kemali inkita’ arasında olmak (mutavassıt) olması sebebiyle 40. ayetteki اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesine matuftur. Yani, وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا demektir. İki cümlenin müsnedün ileyleri arasında tezad vardır. Biri ayetleri yalanlarken diğeri ayetlere iman etmiştir. Hükümler arasında da tezad vardır: Biri azab diğeri nimettir. Böylece zikredilenler arasında vehmi bir birlik vardır. Meani ilminde zikredilen fasıl ve vasıl hükümleri arasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Salih amelin, imanın üzerine atfedilmesi onların birbirinden ayrı olduklarını gösterir.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayette geçen وُسْعَ kelimesi, “insanın darlık ve sıkıntı halinde değil, genişlik ve rahatlık halinde yapabildiği şey” manasındadır. Bunun delili şudur: Muaz b. Cebel (r.a.), bu ayet hakkında, “(Bu, herkesi ancak) zoruna giden ile değil, kolayına gelen ile mükellef tutarız.” manasındadır. Takatin son noktası, وُسْعَ değil جهد diye adlandırılır. وُسْعَ’ün, bütün gücü sarf etme manasında olduğunu zanneden, yanlışlık yapmıştır” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اُو۬لٰٓئِكَ ikinci mübtedadır. Mu‘teriza olan َ لَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ cümlesi ise َالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ile ikinci mübteda ile haber olan اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ ifadesinin arasına girmiştir. Bu da müminlere cennete girecekleri amellerin güçlerinin üzerinde olmayacağı ve bu amaçla işleyecekleri ameller konusunda kalplerinin mutmain olması gerektiği tesellisini vermektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
“Kapasitesi dışında kimseyi sorumlu tutmayız.” cümlesi itiraz cümlesidir. Ebedi ahiret nimetlerine kavuşmanın kolaylığını beyan ve o nimetleri kazanmayı mûcib işleri yapmaya teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle, اَصْحَابُ ‘nun müekked hali olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail olarak gelmiştir. İsm-i fail, mef’ûl ve masdar zamandan bağımsızdır. Aslında uzun bir zaman dilimi demektir ama daha çok, çokluktan kinaye olarak “kalıcı” anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların cennette kalışlarının, hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır.
Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela: هذا اخوك عطوف ''bu, çok şefkatli kardeşindir'' cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman ''و '' sız gelir.
Ayrıca ف۪ي harfinde tecrîd vardır. Cennetin derinliklerine, iç içe oluşuna delalet eder.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur.
Bu ayet ile önceki ayet arasında mukabele sanatı vardır.
اٰمَنُوا - عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Kâfirlerin kötü hallerinin beyanından hemen sonra müminlerin güzel hallerinin anlatılması ya da bunun tersi, Kur’an’ın bedî’ üsluplarındandır.
Onların, cennet halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَنَزَعْنَا | ve çıkarıp atmışızdır |
|
| 2 | مَا | ne varsa |
|
| 3 | فِي | içinde |
|
| 4 | صُدُورِهِمْ | göğüsleri |
|
| 5 | مِنْ | -den |
|
| 6 | غِلٍّ | kin- |
|
| 7 | تَجْرِي | akmaktadır |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | تَحْتِهِمُ | altlarından |
|
| 10 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 11 | وَقَالُوا | ve dediler |
|
| 12 | الْحَمْدُ | hamdolsun |
|
| 13 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 14 | الَّذِي | o ki |
|
| 15 | هَدَانَا | lutfedip bizi getirdi |
|
| 16 | لِهَٰذَا | buraya |
|
| 17 | وَمَا |
|
|
| 18 | كُنَّا | biz |
|
| 19 | لِنَهْتَدِيَ | (doğruyu) bulamazdık |
|
| 20 | لَوْلَا | eğer |
|
| 21 | أَنْ |
|
|
| 22 | هَدَانَا | bizi getirmeseydi |
|
| 23 | اللَّهُ | Allah |
|
| 24 | لَقَدْ | muhakkak |
|
| 25 | جَاءَتْ | getirmişler |
|
| 26 | رُسُلُ | elçileri |
|
| 27 | رَبِّنَا | Rabbimizin |
|
| 28 | بِالْحَقِّ | gerçeği |
|
| 29 | وَنُودُوا | onlara seslenildi |
|
| 30 | أَنْ |
|
|
| 31 | تِلْكُمُ | işte size |
|
| 32 | الْجَنَّةُ | cennet |
|
| 33 | أُورِثْتُمُوهَا | o size miras verildi |
|
| 34 | بِمَا | karşılık |
|
| 35 | كُنْتُمْ |
|
|
| 36 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınıza |
|
Allah cennet ehlinin ruhlarını her türlü kötü duygulardan, bilhassa toplumsal sevgi ve kardeşliğin en büyük engellerinden olan kin ve öfkeden arındıracaktır. Bu sebeple cennet bir “barış ve esenlik yurdu” (bk. En‘âm 6/127; Yûnus 10/25) olacak; orada bulunanların ayaklarının altından cennet ırmakları akacak; onlar, ruhlarını arındıran, kendilerini cennetin güzelliklerine kabul buyuran Allah’a şükürlerini “Bizi bu nimete kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik” diyerek dile getireceklerdir. Bu ruhanî arınmışlık ve cennet nimetleri kuşkusuz Allah’ın lutfudur. Fakat o lutfa ancak iman ve hayırlı işlerle liyakat kazanıldığı için Allah’a hamdeden cennet ehline “İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o size verildi” diye seslenilecektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 527
Resûl-i Ekrem’in buyurduğuna göre, Cennet’e giren herkese ,daha cok sevinip şükretmesi için Cehennem’deki yeri gösterilecek ve kötü işler yapsaydi oraya gireceği kendisine hatırlatılacaktır. Cehennem’e giren herkese de , daha cok üzülüp pişman olamasi için Cennet’teki yeri gösterilecek ve iyi işler yapsaydı oraya gireceği söylenecektir. (Buhâri,Rikak 51).
Resûl-i ekrem başka bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
Riyazus Salihin, 1896 Nolu Hadis
Ebû Saîd ve Ebû Hureyre radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennetlikler cennete girince bir kimse şöyle seslenir: Siz cennette ebediyyen yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; hep sağlıklı olacak, hiç hastalanmayacaksınız; hep genç kalacak, hiç yaşlanmayacaksınız; hep nimet ve mutluluk içinde yaşayacak, hiç keder ve sıkıntı çekmeyeceksiniz.”
(Müslim, Cennet 22. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 41)
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَزَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي صُدُورِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ غِلٍّ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesi, صُدُورِهِمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
تَجْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهِمُ car mecruru, تَجْرِي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ fail olup damme ile merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا ‘dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
الْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي , lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası هَدٰينَا لِهٰذَا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
هَدٰينَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِهٰذَا car mecruru هَدٰينَا fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.
لِنَهْتَدِيَ fiiline dahil olan لِ , lâmul cuhuddur. Muzariyi gizli bir أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle كُنَّا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
نَهْتَدِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
لَوْلَٓا cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için gelmiştir, هلا yani “değil mi” manasındadır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf haberin mübtedası olarak mahallen merfûdur. Takdiri; لولا هداية الله لنا موجودة (Keşke bizde Allah’ın hidayeti olsaydı.) şeklindedir.
اَنْ masdariyyedir. هَدٰينَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; لولا أن هدانا الله ما كنّا لنهتدي (Allah bize hidayet etmeseydi biz hidayete ermezdik.) şeklindedir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
لَوْلاَ ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَهْتَدِيَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi هدي ’dir.
İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلٌ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّنَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِالْحَقّ car mecruru رُسُلُ ‘nün mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; جاؤوا متلبسين بالحق (Hak ile geldiler.) şeklindedir.
Fail müzekker ismin cemi mükesseri ise fiil umumiyetle müzekker gelir, bazen müennes de gelebilir. Burada رُسُلُ cemi mükesser olduğundan dolayı fiili müennes olarak جَٓاءَتْ şeklinde gelebilmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. نُودُٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اَنْ tefsiriyyedir. İşaret ismi تِلْكُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buûd yani uzaklık bildiren harf, كُمُ muhatap zamiridir. الْجَنَّةُ işaret isminden bedel veya sıfat olup damme ile merfûdur. اُو۫رِثْتُمُوهَا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اُو۫رِثْتُمُوهَا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harfi ceriyle اُو۫رِثْتُمُوهَا fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Cemi müzekker muhatab mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. اُو۫رِثْتُمُوهَا fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
نُودُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.
اُو۫رِثْتُمُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ورث ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ
Ayetin ilk cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
نَزَعْنَا (çıkarıp attık) fiilinin mazi oluşu kesinlik ifadesi içindir. Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olayların mazi fiille ifade edilmesi, Kur’an’ın beyan özelliklerindendir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
نَزَعْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نَزَعْنَا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪ي صُدُورِهِمْ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ غِلٍّ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
غِلٍّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesi, ف۪ي صُدُورِهِمْ ‘deki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ تَحْتِهِمُ , ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, altlarından ırmaklar akmasının, hal-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır.
Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela: هذا اخوك عطوف “Bu, çok şefkatli kardeşindir.” cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman “و” sız gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Kin ne kadar insanı rahatsız eden bir şey ki cennetliklere verilecek şeylerin en başında göğüslerden kinin çıkarılması zikredilmiştir.
Kin manasındaki غِلٍّ kelimesi Kur’an’da üç yerde geçmiştir. İkisi aynı şekilde gelmiş, biri de dua olarak gelmiştir:
رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذٖينَ سَبَقُونَا بِالْاٖيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فٖي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌ “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr/10)
Dünyada da kin ve nefret duygularından kurtulabilmek için bol bol istiğfar çekip bu duayı vird edinebiliriz.
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ [Kalplerindeki hasedi ve gizli kini çekip çıkardık] sözünde istiare vardır. Çünkü burada gerçek manada çekip çıkarılması mümkün olan bir şey bulunmamaktadır. O yüzden anlam gönüllerinde yer etmiş kini onlara unutturarak ve bu duyguların yerine güzel duygular var etmek suretiyle onların gönlündekini ortadan kaldırdık şeklindedir. Bazı müfessirler bunun anlamı konusunda şöyle demiştir: Cennet ehli derece yüksekliği ve üstün mertebelere ulaşma hususunda birbirine haset etmezler, buradaki غِلٍّ haset demektir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Burada nehirlerin inananların altından aktığı söylenmiştir. Halbuki başka pek çok yerde nehirlerin cennetin altından aktığı ifade edilmiştir. Burada değişik bir kullanım sözkonusudur. Altından nehir akması, otorite sahibi olmayı ifade eder. Yönetim ondadır. İstediğini elde eder. Firavun da kavmine şöyle diyordu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Altımdan nehirler akmıyor mu?
Bu ayetten murad şudur: “Cennetliklerin dereceleri, kemâl ve noksanlıklarına göre farklı farklıdır, işte bundan dolayı Hakk Teâlâ onların kalplerinden hasedi silmiş atmıştır. Öyle ki daha düşük derecede olanlar, ileri derecede olanlara haset etmezler.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الغِلُّ kelimesi; kin, nefret ve öfke demektir. Başkalarının yaptığı ameller dolayısıyla idrak ettiği ve hoşlanmadığı şeyler dolayısıyla hissettiği duygulardır. Haset; غِلٍّ cinsinden değil, daha farklı bir hissiyattır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la تَجْر۪ي مِنْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir. اَلْحَمْدُ müsnedün ileyhtir.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
Lafza-i celâl için sıfat konumunda olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan هَدٰينَا لِهٰذَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
هَدٰينَا fiiline müteallik olan car-mecrur لِهٰذَا ile hidayete işaret edilmesi tazim ifade etmiştir. Ayrıca هٰذَا ‘da istiare sanatı vardır. Mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılan işaret isimleriyle burada olduğu gibi, akli şeylere işaret edilirse istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki mutlak tahakkuktur.
وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ cümlesi mekulü’l-kavle matuf veya haldir. وَ ’ın istînâfiyye olduğu da söylenmiştir. Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Lam-ı cuhudun dahil olduğu لِنَهْتَدِيَ cümlesi masdar teviliyle كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ما كانوا أهلا للإيمان [İman etmeye ehil değillerdi.] şeklindedir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Onların yeminle teyit ettikleri sözleri de Peygamberlerin getirdiklerine iman etmiş olmalarından dolayı duydukları iftihar ve sevinci ifade etmektedir. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle, cennetteki hallerini açıklayan bir itiraz cümlesidir. Nâr ehlinin azabını açıklayan itiraz cümlesinin mukabilidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ
Hal konumundaki terkip, şart üslubunda gelmiştir. لَوْلَٓا ‘nın dahil olduğu لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ cümlesi şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki هَدٰينَا اللّٰهُ cümlesi, masdar teviliyle, takdiri موجودة olan mahzuf haber için mübteda konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
لَوْلَٓا ’nın, takdiri ما كنّا لنهتدي [biz hidayete ermezdik] olan cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan جَٓاءَتْ رُسُلُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
رُسُلُ رَبِّنَا izafetinde, Rab isminin muzâfun ileyhi olan نَا zamiri ve Rab ismine muzâf olan رُسُلُ , şan ve şeref kazanmıştır.
رَبِّنَا izafeti, mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma ve rububiyet vasfına sığınma isteğine işaret eder.
بِالْحَقِّۜ car-mecruru, رُسُلُ ‘nün mahzuf haline mütealliktir.Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Muhatabın Resulü inkâr etmemesine rağmen bu fiilin kasem lâm’ı ve قَدْ ile tekid edilmesi, ya nimete kavuştukları zaman resulun kendilerine vadettiği nimetin aynısı olduğu için yaşadıkları hayret ve mutluluk içindir ya da Allah ve Resulüne sena içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نُودُٓوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اَنْ , nida ile ilgili tefsiriye harfidir.
Tefsir harfi اَنْ ‘nin dahil olduğu اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا cümlesi nidayı açıklayan tefsir cümlesidir.. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Işaret ismi تِلْكُمُ mübteda, اُو۫رِثْتُمُوهَا cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini vurgulayarak tazim ifade eder. الْجَنَّةُ , ism-i işaretten bedeldir.
Müsned, temekkün ve istikrar ifade eden mazi fiil sıygasında gelmiş ve hükmü takviye ifade etmiştir.
اُو۫رِثْتُمُوهَا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ’nın sılası olan كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , başındaki harf-i cerle birlikte, masdar teviliyle اُو۫رِثْتُمُوهَا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
هَدٰينَا - لِنَهْتَدِيَ ve كُنْتُمْ - كُنَّا gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كُنْتُمْ - مَا كُنَّا kelimeleri arasında tıbak-ı selb sanatı vardır.
Varis kılınmak; hiç emek çekmeden kavuşmayı ifade eder. Demek ki cenneti aslında biz çalıştıklarımızla kazanmıyoruz. Din de bize mirastır.
[İşte yaptığınız şeyler sebebiyle sizin varis olduğunuz cennet budur] sözü de bir bakıma açık istiaredir. Çünkü miras bir kimsenin ölümünden sonra onun mülkünden hak edinme yoluyla diğer bir insana intikal eden maldır. Kasas Suresi, 58; Âl-i İmran Suresi, 180 gibi ayetlerde Allah’ın yarattıklarına varis olarak nitelenmesi ise mecazdır. Bu mecaz ile anlatılmak istenen şudur: Allah yarattıklarının fani olmalarından göğünün ve yerinin yıkılmasından sonra bakī kalacak olandır. Bu istiarede şöyle düşünülür: Bu müminler dünya yurdunda mükafat ve sevabı hak etmelerini sağlayan ameller yapınca, bu da onlara sadece ahiret yolundaki cennette sağlanabileceği için sanki cennete girmeyi hak etmiş olurlar. Bu sebeple cennet başka bir kavmin ikamet edip göçmesinden sonra müminlerin ikametgahı olmasa bile “müminlere miras kılınma” ile nitelenmesi güzel olmuştur.
Allah isminin telezzüz ve tazim için yapılan tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu hitap ya Allah ya da meleklerdendir. Uygun olan, nida edenin Allah Teâlâ olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu, أنَّ edatından hafifletilerek yapılan أنْ olup أنَّهُ takdirindedir ve bu zamir, “şan” içindir. Buna göre kelamın takdiri şöyledir: نُودُوا بِاَنَّهُ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ Bana göre en doğrusu, bu أنْ edatının, nidanın “tefsiriyye”si olmasıdır. Buna göre ifadenin takdiri, وَنُودُوا اَىْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ şeklindedir. Bu meânî alimlerinin görüşü olup buna göre mana, “Tıpkı miras malının mirasçılara geçişi gibi cennet de sizin elinize geçti.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ifadesindeki بِ harfi, sebebiyyedir. Yani amelleri sebebiyle demektir. Bu ameller de iman ve salih ameldir. Bu kelam Allah Teâlâ'nın amelleri sebebiyle onları methetmesi ve teşekkür etmesidir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kin manasındaki gıll kelimesi Kur’ân’da üç yerde geçmiştir. İkisi aynı şekilde gelmiş, biri de dua olarak gelmiştir.
Rabbimiz inananlara karşı göğsümüzde kin bırakma! (Haşr/10)
Dünyada da kin ve nefret duygularından kurtulabilmek için bol bol istiğfar çekip bu duayı vird edinebiliriz. Kin ne kadar insanı rahatsız eden bir şey ki, cennetliklere verilecek şeylerin en başında göğüslerden kinin çıkarılması zikredilmiştir. O halde bu duygudan kurtulmaya çalışalım. Herkesi affetmeyi alışkanlık haline getirelim. Bunun için Haşr/10 ayetini bol bol okuyalım. رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟
Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin. (Haşr/10)
Hayal dünyanın kapılarını aç. Nihai hedefe ulaşacağın günü düşün.
Şeytanın ve dostlarının çağırdığı batıl yoldakine bak. ‘Ateşe girin.’ emrine dahil olduğunu öğrenenin dehşetini düşün. Şefkat arasa yok, merhamet dilense yok. Suçunun ağırlığını hafifletmek için gözleri suç atacak birini arıyor. Kulakları, meleklerin ve insanların lanetlemeleriyle tıkanıyor. Ağırlaşmış ruhuyla, sol elindeki kitabıyla ve kararmış yüzüyle, Cehennem kapılarından geçmek istemeyene bak. Bir umut ışığı ararken devenin iğne deliğinden geçmesi misalini hatırlayarak çaresizliğe hapsolanın ağlama sesini duy. Boşa yaşanmış hayatın pişmanlığı altında ezilenin halinden ve o hale sebeplerden uzaklaş, uzaklaşabildiğin kadar.
Rabbinin ve elçilerinin çağırdığı doğru yoldakine bak. ‘İşte Cennet!’ müjdesinin sevinciyle dolan gönlü düşün. Meleklerin ve insanların selamıyla dolan kulaklarını dinle. Gözünü nereye çevirirse çevirsin, nurla karşılaşmasını gör. Hafiflemiş ruhuyla, sağ elindeki kitabıyla ve tebessümle aydınlanmış yüzüyle, Cennet kapılarından geçerken ki mutluluğunu hisset. Ne dünyanın, ne de dünyada yaşadıklarının yükü beraberinde değil artık. Yaşadığı hiçbir şeyin boşa gitmediğini gerçek manada idrak ettiği ana şahit ol. Ne tasa, ne üzüntü, ne de pişmanlık kırıntısı arasan yok. Huzuru, her zerresini doldururcasına soluyanın haline ve o hale sebep olanlara yaklaş, yaklaşabildiğin kadar.
Yüzü aydınlananlardan,
Meleklerin ve insanların selamını işitenlerden,
Hafifleyenlerden,
‘İşte Cennet!’ diye müjdelenenlerden,
Cennet nimetlerinden nasiplenenlerden ve ‘Bizi bu nimete kavuşturan Allah’a hamd olsun’ diyenlerden olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji