27 Eylül 2024
A'râf Sûresi 44-51 (155. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 44. Ayet

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ  ٤٤


Cennetlikler cehennemliklere, “Rabbimizin bize va’dettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin va’dettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenirler. Onlar, “Evet” derler. O zaman aralarında bir duyurucu, “Allah’ın lâneti zalimlere!” diye seslenir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنَادَىٰ ve seslendi ن د و
2 أَصْحَابُ halkı ص ح ب
3 الْجَنَّةِ cennet ج ن ن
4 أَصْحَابَ halkına ص ح ب
5 النَّارِ ateş ن و ر
6 أَنْ ki
7 قَدْ muhakkak
8 وَجَدْنَا biz bulduk و ج د
9 مَا şeyi
10 وَعَدَنَا bize va’dettiğini و ع د
11 رَبُّنَا Rabbimizin ر ب ب
12 حَقًّا gerçek ح ق ق
13 فَهَلْ mu?
14 وَجَدْتُمْ siz buldunuz و ج د
15 مَا şeyi
16 وَعَدَ size va’dettiğini و ع د
17 رَبُّكُمْ Rabbinizin ر ب ب
18 حَقًّا gerçek ح ق ق
19 قَالُوا dediler ق و ل
20 نَعَمْ evet
21 فَأَذَّنَ ve seslendi ا ذ ن
22 مُؤَذِّنٌ bir ünleyici ا ذ ن
23 بَيْنَهُمْ aralarından ب ي ن
24 أَنْ diye
25 لَعْنَةُ la’neti ل ع ن
26 اللَّهِ Allah’ın
27 عَلَى üzerine olsun
28 الظَّالِمِينَ zalimlerin ظ ل م

Yukarıdaki âyetlerde inkâr ve isyanda direnenlerin “cehennem ehli”, inananların da “cennet ehli” oldukları, her iki zümrenin yaptıklarının karşılığını âhirette bulacakları bildirildikten sonra 44 ve 50. âyetlerde iki zümre arasında, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir iletişimden bahsedilmekte, bu suretle âhiretle ilgili vaad ve tehditlerin gerçekliği, farklı bir anlatımla bir defa daha vurgulanmaktadır.

 Her ne kadar bütün inkârcılar cehenneme atılacaksa da, burada insanları Allah yolundan alıkoyma ve bu dosdoğru yolu eğri büğrü göstermeye kalkışma suçunun özellikle zikredilmesi, ayrıca bunu yapanların “zalimler” diye nitelendirilmesi oldukça önemlidir. Bu bilgiler bize, ilâhî dine, onun öğretilerine, kutsal değerlerine, kurumlarına ve bağlılarına karşı kin ve düşmanlık besleyen; duruma göre yalan, iftira, hakaret, hile, tehdit, fiziksel şiddet ve baskı gibi haksız ve zalimce yöntemlere başvurarak insanların İslâm’ı ve onun ilkelerini benimsemelerine engel olan; bedenî, ilmî, malî, sosyal ve siyasî gücünü hak dine karşı kullanıp onunla ilgili şüpheler uyandırmaya, onu zaafa düşürmeye, zararlı göstermeye kalkışan “zalimler”in, lânete uğramayı yani Allah’ın rahmet ve inâyetinden büsbütün mahrum kalmayı gerektiren bir suç işlediklerini göstermektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 530

 

Hz.Peygamber (s.a.s), Bedirden ayrılacağı gece, müşrik ölülerinin atıldığı kuyuya doğru yürüdü. Sahabiler de peşinden yürüdüler. Sonunda kuyunun kenarına gelerek durdu: “Ey kuyuya atılanlar!” diye seslendi. Sonra onların isimlerini babalarının isimleriyle birlikte birer birer saydıktan sonra:
“Sizler peygamberinize karşı ne kötü bir topluluktunuz! Sizler beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar. Siz beni yurdumdan çıkardınız, başkaları ise bana kucak açtılar. Siz benimle çarpıştınız, başkaları ise bana yardım ettiler. Şimdi Rabbinizin vaad etmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbimin bana vaad etmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum” buyurdu.
Müslümanlar bu konuşmaya şaşırdılar. Hz.Ömer (r.a), “Ya Resulallah! Şu cansız cesetlere ne diye konuşursun?” deyince Hz. Peygamber, “Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Ama onlar bana cevap vermeye güç yetiremiyorlar!” buyurdu.
(Buhâri,Cenâiz 86,Megâzi 8).

(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
 

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ  

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. نَادٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَصْحَابُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَصْحَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَنْ  tefsiriyye harfidir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  وَجَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir.  Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  وَعَدَنَا  ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

وَعَدَنَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

رَبُّنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَقاًّ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

نَادٰٓى  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi نديdır.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَلْ  istifham harfidir. وَجَدْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّ  ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَقاًّ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Birinci mef’ûlun bih hazfedilmiştir. Takdiri;  وعدكم أو وعدنا  (Size vaad etti veya vaad ettik.) şeklindedir. 

هَلْ : Muzari fiile dâhil olursa mânâyı istikbâle çevirir. Ancak muzari fiil istikbâl ifâde ediyorsa bu fiile dâhil olmaz.


قَالُوا نَعَمْۚ 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli cevap harfidir. 

نَعَمْ  cevap harfidir. Cevap cümlesi mahzuftur. Takdiri;  نعم قد وجدنا ذلك  (Evet, böyle bulduk.)  şeklindedir.  


فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. اَذَّنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. مُؤَذِّنٌ  fail olup damme ile merfûdur. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı  اَذَّنَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.                                                                                                                                                           

اَنْ  tefsiriyye harfidir.  لَعْنَةُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى الظَّالِم۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اَذَّنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أذن ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

مُؤَذِّنٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  izafeti muzafı tazim, اَصْحَابَ النَّارِ  izafeti ise muzafı tahkir ifade eder. Bu iki terkip arasında tıbak-ı îcab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَصْحَابُ النَّارِۚ  (Ateş ashabı) ve  اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  (Cennet ashabı) ifadelerinde istiare vardır. Cehennemde ve cennette kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

Bu ibarelerdeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.

Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim, devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da "ashâb-ı sahra" denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Maide/10

النَّارِ - الْجَنَّةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَنْ , tefsiriyyedir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Akabindeki, nidayı açıklayan tefsir cümlesi  قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

وَجَدْنَا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  وَعَدَنَا رَبُّنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَجَدْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  حَقاًّ ’daki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّنَا  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  نَا  zamirinin ait olduğu cennetlikler şeref kazanmıştır.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنْ قَدْ وَجَدْنَا  ifadesi şu manadadır: Cennet ehli, kendi halleri ile ferahlanmak ve cehennem ehlini üzmek için bu sözleri söyleyecekler, yoksa sadece kendi hallerini haber vermek ve muhatapların halini öğrenmek için değil. Onlar şöyle diyecekler:

- Biz, Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk; bu büyük nimetlere eriştik; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?

Onlar da: - Evet! Biz de bize vadedilen azabı gerçek bulduk diyecekler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

 

فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile tefsiriyye cümlesine atfedilmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Soru cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.  

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak muhatabı kınamak anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkeptir. Ayrıca muhatabın cevabının belli olduğu soruda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّ  cümlesindeki istifham, lüzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَجَدْتُمْ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. وَعَدَ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  حَقاًّ ’daki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّكُمْ  izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ  cümlesiyle  وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَق  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَعَدَنَا - وَعَدَ  ve  اَذَّنَ - مُؤَذِّنٌ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَبُّ - حَقاًّ - اَصْحَابَ - وَجَدْنَا  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cennetliklerin cehennemliklere bu sözü söylemiş olmasının sebebi, onların kendi hallerinden memnuniyetlerini ifade etmek, cehennemliklerin kötü halleriyle dalga geçip onları daha fazla gam ve kedere gark etmek ve bu ifadeleri dinleyenler için bunun bir lütuf olmasıdır.

Şayet  وَعَدَنَا رَبُّنَا  [Rabbimizin bize vaad ettiği] ifadesinde olduğu gibi,  مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ  yerine,  مَا وَعَدَكُمْ رَبُّكُمْ (Rabbinizin size vadettiği) denilseydi olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: “Rabbimizin bize vadettiği” ifadesinin delaleti sebebiyle ifadeyi hafifleştirmek için bu hazfedilmiştir. Birinin şöyle demesi de mümkündür: İfadenin mutlak kullanılmış olması, Allah’ın diriliş, hesap, sevap-ceza ve diğer kıyamet ahvalini kapsayan bütün vaatlerini içine alması içindir; çünkü bunların tamamını yalanlamaktaydılar. Ayrıca vadedilen şeylerin tamamı, hoşlarına gitmeyecek şeylerdir, cennet ehlinin nimetleri de cehennemlikler için tamamen azaptır. Bu sebeple ifade (“ كُمْ ,size” kaydı konulmadan) mutlak olarak kullanılmıştır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


قَالُوا نَعَمْۚ

 

İstînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli mahzuftur.  نَعَمْ , takdiri  نعم قد وجدنا ذلك  [Evet, böyle bulduk] olan cümlenin yerindedir. 

نَعَمْ  ile بَلٰى  arasındaki fark: Sîbeveyhi, نَعَمْ  (evet) kelimesi, bir vaat ve bir tasdiktir demiştir. Sîbeveyhi’nin bu sözünü açıklayanlar şöyle demişlerdir: Bunun manası şudur: Bu kelime, bazen bir şeyi vadetmek için bazen de tasdik etmek için kullanılır, Yoksa bunun manası: نَعَمْ  aynı anda hem vaat hem de tasdik ifade eder, demek değildir. Bir kimse “Bana veriyor musun?” dediğinde, öteki, “evet (نَعَمْ )” derse bu bir vaat olup bunda bir tasdik manası bulunmaz. Yine bir kimse, “Şöyle şöyle oldu…” dediğinde, sen de “Evet (نَعَمْ ) doğru söylüyorsun…” dersen, bunda bir vaat manası bulunmaz. Zeyd, kalkıyor mu? ifadesinde olduğu gibi müspet bir ifade kullanıp birşeyi sorduğunda, karşısındaki “Evet (نَعَمْ)” der. Eğer menfi bir ifade ile “Zeyd, kalkmıyor mu?” şeklinde sorulursa, sen de: “نَعَمْ  (evet), kalkmıyor” diye değil, “ بَلٰى  (evet, kalkıyor)” diye cevap verirsin. O halde  نَعَمْ  kelimesi, müspet ifadelerin cevabında;  بَلٰى  kelimesi ise menfi ifadelerin cevabında kullanılır.  Nitekim Cenab-ı Hakk da:  اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ  [ (Allah), Ben sizin Rabbiniz değil miyim?]  dedi,onlar da:  قَالُوا بَلٰىۚۛ [Evet, (Rabbimizsin) dediler.] (Araf Suresi, 172) buyurmuştur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ

 

Ayetin son cümlesindeki  فَ  istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

اَنْ  tefsir harfidir. Tefsiriyye olan  لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَى الظَّالِم۪ينَ ‘nin müteallakı olan haber mahzuftur.

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

Müsnedün ileyh olan  لَعْنَةُ اللّٰهِ  izafeti, muzâfun tazimi içindir.

وَنَادٰٓى - اَذَّنَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَذَّنَ - مُؤَذِّنٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

الظَّالِم۪ينَ  ile kastedilen, Allah yolundan yüz çeviren müşriklerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 45. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ  ٤٥


Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu, eğri ve çelişkili göstermek isteyenlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يَصُدُّونَ menedip ص د د
3 عَنْ -ndan
4 سَبِيلِ yolu- س ب ل
5 اللَّهِ Allah’ın
6 وَيَبْغُونَهَا ve onu isterler ب غ ي
7 عِوَجًا eğriltmek ع و ج
8 وَهُمْ ve onlar
9 بِالْاخِرَةِ ahireti de ا خ ر
10 كَافِرُونَ inkar ederlerdi ك ف ر

اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  هم  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَصُدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  يَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَبْغُونَهَا عِوَجاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla ‘ya matuftur.

يَبْغُونَهَا  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِوَجاً  hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ


وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

بِالْاٰخِرَةِ  car mecruru  كَافِرُونَ ‘ye mütealliktir. كَافِرُونَ  haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

كَافِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ

 

İstinafiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَلَّذ۪ينَ, takdiri  هُمْ  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedun ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder.

يَصُدُّونَ عَنْ  ibaresinde istiare vardır. İnkâr etmek, uzaklaşmaya benzetilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır. عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru, يَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Yol anlamındaki  سَب۪يلِ  kelimesi din manasında müstear olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً  cümlesi sılaya  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hal konumundaki  عِوَجاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً  sözünde de istiare vardır. Çünkü Allah’ın yolu, onun dini demektir. Buna göre dinde sapma noktaları ararlar sözü “Açık ve boş noktalar bulmaya çalışırlar”, “O doğru değil eğri büğrü bir yoldur” diye şüpheler vehmettirirler demektir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları, Hud /19)

‘’Allah yolu” ndan murad, Allah’ın dini ve Resulüne ittibadır. Onların Allah yolunda eğrilik aramaları birtakım şüpheler ileri sürerek Allah yolunu eğri göstermek istemeleri veya insanlara Allah yolunu eğri bir yol olarak sunmaya çalışmalarıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl, Hud /19)

اَلَّذ۪ينَ ; sonrasında gelen fiilin onlarda yerleştiğine delalet eder.

يَبْغُونَهَا  sözündeki müennes zamir  سَبِيلِ اللَّهِ ’ye aittir. Çünkü  السَّبِيلَ  kelimesi müennes de müzekker de kullanılır. Allah Teâlâ;  قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي (Yusuf Suresi, 108) ve  وإنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا (Araf Suresi, 146) buyurmuştur.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ

 

Ayetin son cümlesi, istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِالْاٰخِرَةِ, amili olan  كَافِرُونَۜ ’ye, önemine binaen takdim edilmiştir.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  كَافِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَ  sözünde, isim cümlesi yoluyla küfürlerinin sübut ve temekkün ettiği ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 46. Ayet

وَبَيْنَـهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ  ٤٦


İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur, A’râf üzerinde de birtakım adamlar vardır. Cennet ve cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar. Cennetliklere, “Selâm olsun size!” diye seslenirler. Onlar henüz cennete girmemişlerdir, ama bunu ummaktadırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَبَيْنَهُمَا iki taraf arasında ب ي ن
2 حِجَابٌ bir perde (vardır) ح ج ب
3 وَعَلَى ve üzerinde
4 الْأَعْرَافِ A’raf ع ر ف
5 رِجَالٌ erkekler (vardır) ر ج ل
6 يَعْرِفُونَ tanıyan ع ر ف
7 كُلًّا hepsini ك ل ل
8 بِسِيمَاهُمْ yüzlerindeki işaretleriyle س و م
9 وَنَادَوْا ve seslendiler ن د و
10 أَصْحَابَ halkına ص ح ب
11 الْجَنَّةِ cennet ج ن ن
12 أَنْ diye
13 سَلَامٌ selam olsun س ل م
14 عَلَيْكُمْ size
15 لَمْ
16 يَدْخُلُوهَا cennete girmemiş د خ ل
17 وَهُمْ fakat onlar
18 يَطْمَعُونَ beklemektedirler ط م ع

Sözlükte hicab kelimesi “perde” demek olup burada cennetle cehennem veya cennet ehliyle cehennem ehli arasındaki bir engeli ifade eder. Fahreddin er-Râzî, hicabın “Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir …” (Hadîd 57/13) meâlindeki âyette geçen “sur” anlamını ifade ettiğini belirtmiştir (XIV, 86). Sözlükte “Yüksek mekân, her şeyin en yüksek noktası” anlamındaki a‘râf ise cennetle cehennem arasındaki bir yerin adıdır. Tefsirlerde cennet ve cehennemin yerleri, birbirine uzaklıkları, cennettekilerle cehennemdekilerin birbirlerine seslerini nasıl duyurdukları, cennetle cehennem arasındaki “sur” ile “perde” ve “a‘râf”ın mahiyeti, a‘râftakilerin kimler olduğu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de âhiret meselelerini akıl ve tecrübeye dayanarak açıklayıp çözümlemek mümkün olmadığı için bu konularda sadece nassın verdiği bilgilerle yetinip bunların gerçek olduğuna iman etmek, hakikat ve mahiyetinin ne olduğunu ise Allah’ın ilmine havale etmek en uygun tutumdur. Mümin için önemli olan, âhiretin hak olduğu, orada mutlak, kesin ve en adaletli bir şekilde herkesin yargılanacağı, sonuçta iyilerin cennetle ödüllendirileceği, kötülerin cehennemle cezalandırılacağıdır.

 

 Âyetteki bilgilere göre â‘râfta bulunacak olanların bir kısmı, iyileri de kötüleri de simalarından tanıyacak kadar yetkinlik sahibi kimselerdir. Bunlar, ya dereceleri nisbeten düşük olduğu veya üstün dereceli olmakla birlikte, herkesin gözetlenip teşhis edilebileceği a’râf denilen yüksek yerde bir süre bekleyerek iyileri ve kötüleri birbirinden ayırmakla görevlendirildikleri için orada bekleyecekler; cennet ehline esenlik dileyecek, başlarını cehennem ehline çevirince de kendilerini onlarla birlikte bulundurmaması için Allah’a niyaz edeceklerdir.

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 531

طَمَعٌ Nefsin, bir şeyi ona olan şiddetli arzusu sebebiyle şehvetle arzulamasıdır. Genellikle hevâdan kaynaklandığı için şöyle denmiştir: Tamah bir kirdir/kötü bir huydur ve rezillik sebebidir. Türkçede menfi anlamda kullanılmaktadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli tamah etmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

حَجْبٌ ve حِجابٌ herhangi bir şeye ulaşılmasına engel/mani olmaktır. Âraf/46 ayeti kerimesindeki حِجابٌ sözcüğünden maksat, birbirlerini görmelerini engelleyecek bir hicâb değildir. Bilakis burada Allah-u Teala yalnızca cennetliklerin tattıkları lezzetin cehennemliklere, cehennemliklerin çektiği eziyetin de cennetliklere ulaşmasını engelleyecek bir hicabı kasdetmektedir. Ayrıca Yüce Allah buyurur ki: Şura, 42/51 وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْياً اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ yani ‘ konuştuğu ve ulaştırdığı kimsenin kendisini göremeyeceği bir yerden…’
Her iki kaşa da حاجِبانِ denmesinin nedeni gelebilecek zararlı şeyleri engellemede gözler için birer hâcib olmalarındandır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hicap ve mahcuptur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَبَيْنَـهُمَا حِجَابٌۚ 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. بَيْنَـهُمَا  mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حِجَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.


وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَى الْاَعْرَافِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  رِجَالٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَعْرِفُونَ  cümlesi,  رِجَالٌ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يَعْرِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كُلاًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

بِس۪يمٰيهُمْ  car mecruru  يَعْرِفُونَ  fiiline müteallik olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. نَادَوْا  mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَنْ  tefsiriyye harfidir. سَلَامٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. لَمْ يَدْخُلُوهَا  cümlesi, نَادَوْا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

لَمْ  muzari fiili cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَدْخُلُوهَا   fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَطْمَعُونَ  cümlesi,  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَطْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَادَوْا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  ندي ’dır.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَبَيْنَـهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. بَيْنَـهُمَا  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  حِجَابٌ , muahhar mübtedadır. 

حِجَابٌ ’daki nekrelik, bizim bilmediğimiz bir örtü olduğuna ve tazimine işaret eder.

Mübtedanın haberi olan  وَبَيْنَـهُمَا ‘ nın mübtedaya takdim edilmesi, cennet ile cehennem arasındaki orta bir mekânın ihtimamı ve şanı hakkında zikredilen şeyler dolayısıyladır. Bu sebeple mübtedanın nekre olması da uygundur. Ayrıca mübteda olan  حِجَابٌ  kelimesinin tenkiri tazim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بَيْنَـهُمَا ‘ deki zamir  ونادى أصْحابُ الجَنَّةِ أصْحابَ النّارِ  (Araf/44) sözündeki cehennem ve cennet lafızlarına aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üslupta gelen  وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ  cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  عَلَى الْاَعْرَافِ car mecrur mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  رِجَالٌ , muahhar mübtedadır. 

رِجَالٌ ’un nekre gelişi nev içindir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْ  cümlesi, رِجَالٌ  için sıfattır. Sıfat cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

الْاَعْرَافِ - يَعْرِفُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

Araftakiler cennet ve cehennem ashabını yüzlerinden tanırlar. Araftakiler; iyilikleri ve kötülükleri eşit olup nereye girecekleri henüz belli olmayanlar kişilerdir.

الْاَعْرَافِ ’deki marifelik ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَبَيْنَـهُمَا حِجَابٌۚ  yani cennet ve cehennem arasında ya da iki grup arasında bir “perde” vardır. Bu perde, [aralarında bir sur çekilir] (Hadid Suresi, 13) ayetinde ifade edilen surdur. وَعَلَى الْاَعْرَافِ  [onun arafı üzerinde] yani -cennet ile cehennem arasına çekilen surdan ibaret olan- perdenin  اَعْرَافِ  yüksek kısmı [üzerinde de] ‘عرفِ ,اَعْرَافِ ’un çoğuludur […her birini simalarıyla tanıyan] yani mesut olanların ve bedbaht olanların hepsini alametlerinden tanıyan -ki Allah kendilerine bu alametleri bildirmiş, ilham etmiş ya da melekler onlara öğretmiştir- “adamlar vardır.” Bunlar Müslümanlardan olup, amellerindeki kusurlar sebebiyle cennete en son girenlerdir. Adeta Allah’ın emrini beklemekte ve Allah cennete girmelerine izin verinceye kadar cennet ile cehennem arasında tutulmaktadırlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


  وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘ la  يَعْرِفُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  اَصْحَابَ الْجَنَّةِ  izafeti, muzafa tazim ifade eder. 

اَنْ  tefsir harfi,  سَلَامٌ عَلَيْكُمْ , tefsiriyye cümlesidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْكُمْ  mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyh olan  سَلَامٌ  ’un nekre gelmesi teksir ve tazim ifade eder. 

سَلَامٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

لَمْ يَدْخُلُوهَا  cümlesi  نَادَوْا ‘ deki  failden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 


وَهُمْ يَطْمَعُونَ

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

A'râf Sûresi 47. Ayet

وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟  ٤٧


Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman, “Ey Rabbimiz! Bizi zalim toplumla beraber kılma” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا zaman
2 صُرِفَتْ çevrildiği ص ر ف
3 أَبْصَارُهُمْ gözleri ب ص ر
4 تِلْقَاءَ tarafına ل ق ي
5 أَصْحَابِ halkı ص ح ب
6 النَّارِ ateş ن و ر
7 قَالُوا dediler ق و ل
8 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
9 لَا
10 تَجْعَلْنَا bizi bulundurma ج ع ل
11 مَعَ beraber
12 الْقَوْمِ toplulukla ق و م
13 الظَّالِمِينَ zalim ظ ل م

وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. صُرِفَتْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

صُرِفَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. اَبْصَارُهُمْ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تِلْقَٓاءَ  mekân zarfı  صُرِفَتْ  fiiline mütealliktir.  اَصْحَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a. (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.

c. Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  لَا تَجْعَلْنَا ’dır.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْنَا  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَعَ  mekân zarfı  تَجْعَلْنَا  fiiline müteallıktır. الْقَوْمِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ ’nin sıfatı olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  

2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِ  , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

صُرِفَتْ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ  ibaresi, onların halini görmekten kinayedir.

صُرِفَتْ  fiilinin  اَبْصَارُ ‘ ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan bir mekandan ayrılma manasındaki fiil, gözlere isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Gözün çevrilmesi ibaresi, sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

الصَّرْفُ ; bir mekândan ayrılık halidir. Burada mecaz veya istîare yoluyla yönelmek manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ  izafetinde muzaf olan  تِلْقَٓاءَ  mekan zarfı, صُرِفَتْ  fiiline mütealliktir. 

اَصْحَابِ النَّارِۙ  ifadesinde tehekküm istiaresi vardır. Cehennemde kalışları arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir.

اَصْحَابِ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesinde de aynı kök kullanılır. Bir şeye sahip olmak şeklinde de kullanılır. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. Bu ayette  اَصْحَابِ النَّارِ  derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır. 

Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim, Devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da "ashâb-ı sahra" denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida üslubunda gelmiş olmasına rağmen, dua manasında olması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ [Gözleri, bakışları nâr ashabının tarafına çevrildiği vakit] sözü cennet ehline isteyerek veya kendi arzularıyla baktıklarını bildirir. Cehennem ehline bakmaları ise kendi arzularıyla değildir.

Ayetin sonunda zulümle vasıflandırılmaları onlar için azabı gerektiren sebebin sadece kötü hal değil, aynı zamanda zulüm olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 48. Ayet

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ  ٤٨


A’râftakiler, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara da seslenir ve şöyle derler: “Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz kibir size bir yarar sağladı!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنَادَىٰ ve seslendiler ن د و
2 أَصْحَابُ halkı ص ح ب
3 الْأَعْرَافِ A’raf ع ر ف
4 رِجَالًا birtakım adamlara ر ج ل
5 يَعْرِفُونَهُمْ tanıdıkları ع ر ف
6 بِسِيمَاهُمْ yüzlerinden س و م
7 قَالُوا dediler ki ق و ل
8 مَا
9 أَغْنَىٰ hiçbir yarar sağlamadı غ ن ي
10 عَنْكُمْ size
11 جَمْعُكُمْ topluluğunuzun ج م ع
12 وَمَا ne de
13 كُنْتُمْ size ك و ن
14 تَسْتَكْبِرُونَ büyüklük taslamanız ك ب ر

Dünyanın bütün azgın ve despotları, toplayıp biriktirdikleri servetlerinin ve emri altına aldıkları adamlarının çokluğundan cesaret alır; bu iki gücün verdiği cüretle hem gerçeği kabul etmeyi kendilerine yediremez hem de insanları küçük görür, kibir ve azamet duygusunun esiri olurlar; bu yüzden yoksul ve kimsesiz olan inançlı ve dürüst insanların, Allah’ın rahmet ve sevgisini kazanacak düzeyde değer taşıyacaklarına da inanmazlar. A‘râftaki o güzide topluluk, bu gafillerin ebedî hayatlarını mahveden büyük yanılgılarını kendilerine hatırlatırken, onların küçümsediği müminlere de cenneti ve oradaki mutlu hayatı müjdelerler.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 531

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. نَادٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَصْحَابُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَعْرَافِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رِجَالاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَعْرِفُونَهُمْ  cümlesi  رِجَالاً ’in sıfatı veya  الْاَعْرَافِ ‘ın hali olarak mahallen mansubdur. 

يَعْرِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِس۪يمٰيهُمْ  car mecruru  يَعْرِفُونَ  fiiline müteallik olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَادٰٓى  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  ندي ’dır.

Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ ’dur. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَغْنٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.

عَنْكُمْ  car mecruru  اَغْنٰى  fiiline mütealliktir. جَمْعُكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ  ile  جَمْعُكُمْ ’e matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَسْتَكْبِرُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.

تَسْتَكْبِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَغْنٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  غني ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَسْتَكْبِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اَصْحَابِ  kelimesinin kökü  صحب ‘ dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesinde de aynı kök kullanılır. Bir şeye sahip olmak şeklinde de kullanılır. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.

Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim, Devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da "ashâb-ı sahra" denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَصْحَابِ الْاَعْرَافِ  ifadesinde istiaresi vardır. Orada kalışları arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. 

يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ  cümlesi,  رِجَالاً  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ  sözündeki marifelik 46. ayette geçen  وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ  sözünün karinesiyle ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

رِجَالاً ’deki tenvin tahkir ifade eder.

الْاَعْرَافِ - يَعْرِفُونَهُمْ  arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Cenab-ı Hakk, “Gözleri, ehl-i cehennem tarafına çevrildiği zaman, Rabbimiz .... dediler.” (Araf Suresi, 47) şeklinde beyan buyurmasını müteakip yine bunun peşinden, Araftakilerin, cehennemliklerden bazı adamlara sesleneceklerini bildirmiş, ama cehennemlikleri zikretmemiştir. Çünkü zikredilen söz ancak onlara uygun düşmektedir. Bu da onların, “Ne çokluğunuz ne de devam etmekte olduğunuz büyüklenmeniz, size hiçbir fayda vermedi.” sözleridir. Bu söz ise ancak tevbih eden (ayıplayan) ve azarlayan kimseye uygundur ve yine ancak onların ekâbirlerine (büyüklerine, ileri gelenlerine) yakışır. Ayetteki “çokluk”tan murad ya mal bakımından çokluktur veya sayıca ve toplulukça olan çokluktur. Ayetteki “büyüklenme”den maksat, onların hakkı (hak dini) kabul etmekten büyüklenip geri durmaları ve hak ehli olan insanlara karşı büyüklük taslamalarıdır. Bu kelime,  كَثْرَة (çokluk) masdarından olarak, تَسْتَكْثِرون (çokluk taslamak) şeklinde de okunmuştur. Bu adeta, bu muhatapların ikâba düşmelerine Araf ehlinin sevineceğine ve bu söz sebebi ile o muhataplar için ne büyük bir azarlamanın hasıl olacağına delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Araf ashabının sözlerini bildirmektedir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ  cümle, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَنْكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, faile takdim edilmiştir.

جَمْعُكُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Bu cümlede fiil  لم  ile değil, ما  ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل  sözü لقد فعل  cümlesini, لم يفعل  sözü, فعل  cümlesini olumsuzlar. ما  harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Samerrai, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 262, Yasin/69)

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki   كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, sarih masdar kalıbındaki  جَمْعُكُمْ ’a matuftur.

Menfi  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’ nin haberi olan  تَسْتَكْبِرُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Onlara fayda sağlamayan şeylerin, çokluk ve kibirlilik olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’ nin haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s.103)

Mal, cemaat, akraba ve kavmin çokluğu gibi bu dünyada kibirlenmeye vesile olan şeylerin o gün hiç bir faydası yoktur. O halde o gün fayda verecek olan amellere yönelelim.

A'râf Sûresi 49. Ayet

اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ  ٤٩


“Sizin, ‘Allah bunları rahmete erdirmez’ diye yemin ettikleriniz şunlar mı?” (Sonra cennetliklere dönerek) “Haydi, girin cennete. Size korku yok. Siz üzülecek de değilsiniz” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَهَٰؤُلَاءِ bunlar mıydı?
2 الَّذِينَ kimseler
3 أَقْسَمْتُمْ yemin ettiğiniz ق س م
4 لَا
5 يَنَالُهُمُ onları erdirmeyecek diye ن ي ل
6 اللَّهُ Allah
7 بِرَحْمَةٍ hiçbir rahmete ر ح م
8 ادْخُلُوا girin د خ ل
9 الْجَنَّةَ cennete ج ن ن
10 لَا yoktur
11 خَوْفٌ korku خ و ف
12 عَلَيْكُمْ artık size
13 وَلَا ve değilsiniz
14 أَنْتُمْ siz
15 تَحْزَنُونَ üzülecek de ح ز ن

اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَقْسَمْتُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَقْسَمْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Kasemin cevabı  لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ ’dur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنَالُهُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. بِرَحْمَةٍ  car mecruru  يَنَالُهُمُ  fiiline mütealliktir.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada mülabese manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقْسَمْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  قسم ’dır.

İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ

 

Mukadder fiilin mekulü’l-kavlidir. Takdiri;  قال الله لهم : ادخلوا الجنّة (Allah onlara cennete girin dedi.) şeklindedir.

Fiil cümlesidir. اُدْخُلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْجَنَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ  cümlesi, اُدْخُلُوا ’daki failin hali olarak mahallen mansubdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. لَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. تَحْزَنُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

تَحْزَنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ 

 

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda olmasına rağmen, mütekellimin kınama ve taaccüb kastını ifade ettiği için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

İsm-i işaret olan  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda, الَّذ۪ينَ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi mütekellimin, işaret edileni tazim amacına matuftur. 

Müsned, ism-i mevsûlle gelerek bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasını belirtmesi yanında, sonradan gelen habere dikkat çekmiştir. 

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اَقْسَمْتُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍ  şeklindeki cevap cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada işaret edilenler, kâfirlerin dünyada hakir gördükleri ve cennete giremeyeceklerine açıkça yemin ettikleri zayıf müminlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ

 

Cümle takdiri, قال الله لهم  [Allah onlara dedi ki] olan mukadder sözün mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mukadder fiilinin mekulü’l-kavli olan  اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ  cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ  cümlesi  اُدْخُلُوا  ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Sübut ifade eden isim cümlesi formunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur.  عَلَيْكُمْ bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani ‘hiçbir korku’ demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

وَ ’la öncesine atfedilen  وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler  arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Haber, muzari fiil cümlesi şeklinde gelerek teceddüt ve istimrar ifadesiyle birlikte hükmü takviye etmiş, müsnedün ileyhin nefy harfinden sonra gelmesi de tahsis ifade etmiştir. Böylece Allah Teâlâ, onların mahzun olmayacaklarını çok kesin bir şekilde bildirmiştir. 

Burada ayrıca  وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ  cümlesinde, اَنْتُمْ  munfasıl zamirinin kullanılışında da kasr oluşmuştur. ‘’Sadece Allah’ın hidayetine tâbi olanlar mahzun olmayacaklar, başkaları değil’ manası vermiştir. 

Ayette cem mea taksim sanatı vardır. مَنِ ‘de cem edilen kimselerin takvalı ve salih amel sahibi olma özelliklerinin ve onlarda hüzün ve korkunun olmayacağının belirtilmesi taksim sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi kasr ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

خَوْفٌ - تَحْزَنُونَ   kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَحْمَةٍ  ve  خَوْفٌ  (korku) kelimelerinin nekreliği azlık ve umum ifade eder.

لَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi  لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Burada müfred kelime kullanılarak  ولا حُزْنٌ  buyurulmamıştır. Aksine bir zamirden haber verilerek müsned fiil olarak gelmiştir. Böylece onlarda olmayan hüznün başkalarında olacağı ifade edilmiştir. Bu başkaları da kâfirlerdir. Çünkü müsnedün ileyh, fiil olarak gelen habere takdim edilmiştir. Bu üslup da müsnedün ileyhin bu habere tahsis edildiğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 35

Burada hitap değiştirilmiş, müminlere tevcih edilmiştir. Yani: - Ey müminler! Siz onlara rağmen girin cennete; bundan sonra artık sizin için bir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz.

Yahut araf tarafı, her iki tarafın hallerini de müşahede ettikten ve onlara söyleyeceklerini söyledikten sonra kendilerine: - Allah Teâlâ’nın lütfuyla girin cennete! denilecektir.

En zahir olan görüşe göre burada araf tarafından maksat, iyi amellerde kusur etmiş olan müminler değildir. Çünkü bu sözler ve ilâhî marifet, henüz durumu (cennetlik mi cehennemlik mi olduğu) belli olmayan kimselere yaraşmaz.

Diğer bir görüşe göre ise araf  tarafı cehennem ehlini ayıplarken onların cennete  giremeyeceklerine yemin ettiler. Çünkü cehennem ehli, araf ehlinin cennete giremeyeceklerine yemin etmişlerdi. İşte o zaman Allah Teâlâ ya da melekler, bu sözlerini reddetmek üzere onlara:

- Allah’ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bu cennet ehli mi? diyecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 50. Ayet

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ  ٥٠


Cehennemlikler de cennetliklere, “Ne olur, sudan veya Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize akıtın” diye çağrışırlar. Onlar, “Şüphesiz, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنَادَىٰ ve seslendiler ن د و
2 أَصْحَابُ halkı ص ح ب
3 النَّارِ ateş ن و ر
4 أَصْحَابَ halkına ص ح ب
5 الْجَنَّةِ cennet ج ن ن
6 أَنْ diye
7 أَفِيضُوا biraz da akıtın ف ي ض
8 عَلَيْنَا bizim üzerimize
9 مِنَ -dan
10 الْمَاءِ su(yunuz)- م و ه
11 أَوْ veya
12 مِمَّا
13 رَزَقَكُمُ size verdiği rızıktan ر ز ق
14 اللَّهُ Allah’ın
15 قَالُوا dediler ki ق و ل
16 إِنَّ şüphesiz
17 اللَّهَ Allah
18 حَرَّمَهُمَا bu ikisini haram etmiştir ح ر م
19 عَلَى üzerine
20 الْكَافِرِينَ kafirler ك ف ر

Cehennem ehli, belki bir ümitsizlik içinde, belki de A‘râf ehlinin cennete girdiğini görünce ümide kapılarak, yaşadıkları açlık ve susuzluğu yatıştırmak için cennet ehlinden su ve rızık (yiyecek) isterler; fakat Allah’ın, kâfirleri bu isteklerden mahrum kıldığı cevabını alırlar. Fahreddin er-Râzî’nin ifade ettiği gibi (XIV, 93), bu cevap, inkârcılar için tam bir yıkım olacaktır. Çünkü onlar dinlerini oyun ve alay konusu yapmışlar; dünyanın geçici zevklerine aldanarak âhirette bütün bunların başlarına geleceğini unutmuşlar; kendilerini uyaran âyetleri de inkâr etmişlerdir. Fakat Allah da onları unutmuş, yani cehenneme terkedip bütün isteklerini, feryatlarını cevapsız bırakmıştır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 532

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. نَادٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَصْحَابُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَصْحَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَنْ  tefsiriyyedir.  اَف۪يضُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْنَا car mecruru  اَف۪يضُوا  fiiline mütealliktir. مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru اَف۪يضُوا  fiiline mütealliktir.

اَوْ  atıf harfi tahyir/ tercih ifade eder. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَف۪يضُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقَكُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

رَزَقَكُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَادٰٓى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَف۪يضُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فيض ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا ’dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. حَرَّمَهُمَا  cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَرَّمَهُمَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamiri  هُمَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْكَافِر۪ينَ  car mecruru  حَرَّمَهُمَا  fiiline müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Bu ayetlerdeki mazi fiiller muzari manasında müsteardır. Çünkü kıyamet günündeki hadiselerdir. Karine manevidir. Yani olayın kıyamet gününde geçiyor olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  izafeti muzafı tazim, اَصْحَابَ النَّارِ  izafeti ise muzafı tahkir ifade eder. Bu iki terkip arasında tıbak-ı îcab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَصْحَابُ النَّارِۚ  (Ateş ashabı) ve  اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  (Cennet ashabı )ifadelerinde istiare vardır. Cehennemde ve cennette kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَاَصْحَابُ النَّارِۚ  (Ateş ashabı) ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اصحاب النار  (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.

Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim, devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da "ashâb-ı sahra" denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Maide/10

اَنْ , tefsiriyye, akabindeki nidayı açıklayan tefsir cümlesi  اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مِمَّنِ , başındaki harf-i cerle birlikte  اَف۪يضُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  رَزَقَكُمُ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Akmak manasındaki  اَف۪يضُوا  fiilinde istiare vardır. Allah’ın cennetliklere verdiği nimetlerin elden ele geçmesi, su gibi akıcı bir şeye benzetilmiştir.

الفَيْضِ  fiilinin hakiki manası, suyun akışı ve kuvvetle dökülüşüdür ve mecazi anlamda çokça kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet-i kerime, bu sayfada  نَادٰٓى اَصْحَابُ  şeklinde başlayan 3. ayettir. Aralarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الْجَنَّةِ - النَّارِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَصْحَابَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَف۪يضُوا عَلَيْنَا  [Bize akıtın] ifadesinde cennetin cehennemden yüksekte olduğuna dair bir delil bulunmaktadır. [Veya Allah’ın sizi nasiplendirdiği şeylerden] yani su dışında Allah’ın lütfettiği içeceklerden verin. Çünkü diğer içecekler de akıtılacak şeyler kapsamına girerler. Burada “Allah’ın size lütfetmiş olduğu yiyeceklerden ve meyvelerden bize de verin.” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Cehennemlikler aslında kendilerine olumlu cevap verileceğinden yana ümitli olmamalarına rağmen tıpkı zorda kalmış, çetin şartlardaki birinin yaptığı gibi şaşkınlıktan böyle bir talepte bulunmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ

 

İstînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Allah isminin kalplerde haşyet duygularını artırmak ve tazim için yapılan zamir makamındaki tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarıyla tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette cem mea taksim sanatı vardır. Kafirlerin istedikleri su ve rızık şeklinde sayılması taksim, onlara haram olduğunun bildirilmesi cem sanatıdır.

A'râf Sûresi 51. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْواً وَلَعِباً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ  ٥١


Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı. İşte onlar bu günlerine kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkâr edip durdularsa, biz de onları bugün öyle unuturuz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 اتَّخَذُوا yerine koydular ا خ ذ
3 دِينَهُمْ dinlerini د ي ن
4 لَهْوًا bir eğlence ل ه و
5 وَلَعِبًا ve oyun ل ع ب
6 وَغَرَّتْهُمُ ve kendilerini aldattı غ ر ر
7 الْحَيَاةُ hayatı ح ي ي
8 الدُّنْيَا dünya د ن و
9 فَالْيَوْمَ bugün ي و م
10 نَنْسَاهُمْ biz de onları unuturuz ن س ي
11 كَمَا gibi
12 نَسُوا unuttukları ن س ي
13 لِقَاءَ karşılaşacaklarını ل ق ي
14 يَوْمِهِمْ günleriyle ي و م
15 هَٰذَا bu
16 وَمَا ve
17 كَانُوا ettikleri ك و ن
18 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
19 يَجْحَدُونَ bile bile inkar ج ح د
لَهْوٌ İnsanı kendisini ilgilendiren, onun için önemli ve gerekli olan şeylerden uzaklaştırıp meşgul eden ya da dikkatini onlardan başka yöne çevirerek dağıtmasını sağlayan şeydir (oyun, eğlence vs.). Bunun yanında kendisinden faydalanılan her şeyde لَهْوٌ olarak adlandırılır. Yüce Allah’ın Enbiya, 21/17 ayetindeki ‘eğer bir eğlence edinmek isteseydik…’ ifadesinde geçen لَهْواً lafzıyla kadın ve çocuğu kasdetmiş olduğunu söyleyenler sözcüğü oyun (لَعِبٌ) ve eğlence (لَهْوٌ) diye tanımlanmış olan dünya hayatına ait güzelliklerin bazısına tahsis etmişlerdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 16 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْواً وَلَعِباً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ 

 

اَلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, önceki ayetteki  الْكَافِر۪ينَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّخَذُوا  cümlesidir. Îrabtan mahalli yoktur.

اتَّخَذُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. د۪ينَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَهْواً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَعِباً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَرَّتْهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْحَيٰوةُ  fail olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةُ ’nun sıfatı olup mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial bâbındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


 فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ  

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  الْيَوْمَ  zaman zarfı  نَنْسٰيهُمْ  fiiline mütealliktir.

نَنْسٰيهُمْ  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.  Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

كَ  harf-i cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  ننساهم نسيانًا مثلَ نسيانهم (Onların unutması gibi Biz de onları nuttuk.) şeklindedir.

نَسُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِقَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  هٰذَا  işaret ismi,  يَوْمِهِمْ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

 

İsim cümlesidir. مَا  masdariyye olup, atıf harfi وَ  ile önceki masdara matuftur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs ,damme ile merfû muzari fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَجْحَدُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  يَجْحَدُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

يَجْحَدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْواً وَلَعِباً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ 

 

Fasılla gelen ayetteki  اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki  الْكَافِر۪ينَ  için sıfat konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan  اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْواً وَلَعِباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَلَّذ۪ينَ , bahsi geçenleri tahkir ve sonraki habere dikkat çekmek için gelmiştir. 

Temasül nedeniyle birbirine atfedilen  لَهْواً  ve  لَعِبًا  kelimelerindeki nekrelik, tahkir, kesret ve nev ifade eder. 

Aynı üsluptaki  وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  ibaresinde istiare vardır. Canlılara mahsus olan aldatma fiili dünya hayatına nisbet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

لَعِباً - غَرَّتْهُمُ - لَهْواً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

غَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  [Dünya hayatı onları aldatmıştır.] ibaresinde istiare vardır. Dünya hayatına aldandıkları için dünya hayatı onları aldattı denilmesi güzel olmuştur. Onların bayağı arzularının meylettiği şeyler dünya hayatında bulunduğu için bu ifade caiz olmuştur.(Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Cenab-ı Hakk, غَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا [Onları dünya hayatı aldattı.] buyurmuştur. Bu mecazî bir ifadedir. Çünkü gerçekte dünya hayatı aldatmaz. Aksine bu ifadeden murad, dünya hayatı sırasında kişide aldanmaların meydana gelmesidir. Çünkü insan, ömrünün uzun, yaşantısının güzel, malının çok, makamının kuvvetli olmasını arzular durur. Onun bu tür şeyler hakkındaki aşırı arzusundan dolayı dini talep edemez hale gelir, sırf dünyayı elde etme arzusu ve çabasına batar gider. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الدُّنْيَا  kelimesi, الْحَيٰوةُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Kafirlerin dini, oyun ve eğlence edindikleri ve dünya hayatının onları aldatmış olması özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.


  فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

 

فَ  istînâfiyyedir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  اَلْيَوْمَ  zaman zarfı, önemine binaen amili olan  نَنْسٰيهُمْ  fiiline takdim edilmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مثلَ  manasındaki  كَ  teşbih harfi, amili  نَسُوا  fiili olan mahzuf mef’ûlu mutlakın sıfatıdır. 

Takdiri;  ننساهم نسيانًا مثلَ نسيانهم (Onların unutması gibi Biz de onları unuttuk.) şeklindedir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. 

نَنْسٰيهُمْ , fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Teşbih harfi  ك  ‘nin dahil olduğu masdar harfi  ما ’nın sıla cümlesi olan  نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَا , masdar tevilinde, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki teşbihte benzetme yönü mahzuftur. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmel teşbihtir.

لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ  [karşılaşma günü] ifadesi hesap gününden kinayedir.

هٰذَا  işaret ismi,  يَوْمِهِمْ  için sıfattır. İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir. 

İşaret isminde istiare vardır. هٰذَا  ile zamana işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ , onların bu günü (bu günle buluşmayı, karşılaşmayı) unutmaları sebebiyle şiddetli bir tehdittir. Çünkü bir insana yokmuş gibi davranmak en büyük cezadır.

الْيَوْمَ -  مَا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

نَنْسٰيهُمْ - نَسُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü'l-acüz ale's-sadr ve müşâkele sanatları vardır. Bu müşâkelede müşâkal lafız öne geçmiştir.

Müşâkele; Lugat manası benzemektir. Istılah manası ise bir manayı, hakîkî veya takdîrî olarak refakatinde bulunan bir lafız sebebiyle o manayı ifade eden lafızla de- ğil de başka bir lafızla; lafzın zıddıyla, ya da münasib olan bir lafızla ifade etmek demektir. Müşâkalede lafız lugatta vaz olunduğu mana dışında kullanıldığı için bazı alimler bunu mecaz sayarak Beyân İlmi’ne dahil etmişlerdir. Bazıları ise cinâs kabûl etmişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)

Bu ayette Allah’ın unutmasından bahsedilmektedir. Fakat Allah’a unutma izafe edilemez. Mükemmel bir üslup kullanılarak müşâkele sanatı için en güzel örneklerden birini oluşturan bu ayet, kâfirlerin, Allah’ın ayetlerini, kavuşacakları bugünü ve peygamberin tebliğini unutmalarına, görmezden gelmelerine ve sırt çevirmelerine bir ceza olsun diye ahirette umursanmayacaklarını açıkça ortaya koymaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ  cümlesindeki وَ  atıf,  مَا  masdariyedir. Nakıs fiil  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi tezâyüftür.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِاٰيَاتِنَا , ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  يَجْحَدُونَ ’ye takdim edilmiştir. 

بِاٰيَاتِنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olması, ayetlere şan ve şeref kazandırmıştır.

كان ’nin haberi olan  يَجْحَدُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm  ifade etmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah'ın onları unutma sebebinin, ayetleri inkar etmeleri ve kıyamet gününü unutmaları şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı

Cennetteki nimet çeşitlerinden birisi de cennetliklerin dünya hayatında kendilerine karşı büyüklük taslayan, kendileri ile alay edenleri cehennem ateşinde azap görmekte iken görecek olmalarıdır. Böylelikle içleri bir hoş olacak ve kalpleri buna memnun kalacaktır. Ceset için söz konusu olan azap olacağı gibi nefis ve ruh için de azap söz konusu olacaktır. Azarlama, sitem, hasret ve pişmanlık azabı buna örnektir.

Dünyada kimseyi fakirliği ve zayıflığı nedeniyle hor görmeyelim.

Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan! Dünyanın ağırlığı altında, hakkı seçmekte zorlandığı her an, kararlarının sonunu iyi değerlendirmeli. Yanlışını görenler düzeltmeye çalıştığında; ‘senin için konuşması kolay’ gibi cümleler kurmaya hazırlanan nefsini, ‘ah be cahil nefsim, karşı çıktığın kimdir?’ diyerek susturmalı. Düşünmeli. Kendisine hep hatırlatmalı. Ve hangisi olmak istiyorum diye sormalı:

‘Rabbimizin vaad ettiklerinin gerçek olduğunu gördük.’ diyen mutlu cennet ehlinden mi, mutsuz cehennem ehlinden mi? ‘Selam’ seslerini duyanlardan mı, ‘Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.’ denilenlerden mi? Dünyada sahip olduklarıyla Allah’ın rızasını kazananlardan mı, dünyadan geriye zerre fayda elde edemeyenlerden mi? ‘Girin cennete, korku da, üzüntü de yok size.’ diye müjdelenenlerden mi, korkuları ve acıları beslendikçe beslenenlerden mi? Cennet nimetlerinden nasiplenenlerden mi, onların kendisine haram kılındığını öğrenenlerden mi? Hatırlananlardan mı, unutulanlardan mı?

Allahım! İçimi ve dışımı nurunla arındır ve aydınlat. Halimi güzelleştir. İmanımı kuvvetlendir. Öyle ki; Senin yardımınla: nefsani isteklere ve şeytanın ektiği vesvese tohumlarına sırtımı döneyim ve illa da hakkı, billa da hakkı seçenlerden olayım.

Dünyalıkların gözümüzü kararttığı, kulaklarımızı tıkadığı, bedenimizi ağırlaştırdığı, zihnimizi bulanıklaştırdığı ve kalbimizi karıştırdığı her anımızda; asıl hedefimizin Rabbimizin rızasını kazanıp cennet ehlinden olmak olduğunu hatırlayan ve son nefesine kadar da bu yolda çabalayan ve kurtuluşa erenlerden olmak duasıyla.

 

Amin.

***

İsteklerdeki detaylar farklılık gösterse de, herkesin sahip olmayı umdukları vardır.
Bir kısmı, hayallerini dua ederek ve harekete geçerek besler. Günün birinde elde edeceğine inandıklarına mümkün olduğunca çabuk kavuşmak için yapması gerekenleri öğrenir. Konuyla ilgili doğru bilgiye ve tecrübeye sahiplere danışır. Çeşitli sıkıntılardan ve hatalardan dolayı tökezlese de daima önüne bakar. Adımlarını ve kararlarını, maddi ve manevi desteklerle sağlamlaştırmaya çalışır. 

Dünyalık ufak hedefler için bile belli sınırlar içinde dolaşır. Zihnini, o amaç doğrultusunda, doğru şekillendirir. Duygu ve düşüncelerini, nerede ve nasıl harcadığına dikkat eder. Hevesini kıranlara ve moral bozanlara kulaklarını tıkar. Kısacası istediği dünyalığa göre sosyalleşir, arkadaş edinir, çalışır ve dertlenir. Asıl dünyevi hedeflerden çok uhrevi hedeflerin çabaya ve doğru niyetlere ihtiyacı vardır. Dünya için çalışırken, ahiretteki huzurundan uzaklaşanlar ne çoktur. 

Dünyalık sevdasına ulaşıp ulaşmayacağını emin olamadığı yolun son anlarında iyice yalnızlaşır. Kaybedenleri görünce hüzünlenir, başaranların sevincine ortak olmak umuduyla moralini düzeltmeye çalışır. Fakat yeryüzündeki kayıpların hepsi geçiciyken, mahşer gününde açıklanan sonu ise kalıcıdır. Bu gerçeği idrak ettiği zaman aklına, cehennemlikleri görünce Allah’a sığınan ve cennetliklere selam veren A’raf ehli gelir. Tek başına dünyayı istemekten kaçınır ve Allah’tan korkar. 

Ey Allahım! Dünyada ve ahirette, bizi zalimler topluluğuyla beraber bulundurma. Dünyası için çalışırken, ahiretini hafife alanlara benzemekten ve ahiret günü unutulanlardan olmaktan muhafaza buyur. Bize iki cihanda da -dünyada ve ahirette- iyilik ver. Senin yolunda, doğru niyetlerle ilerleyenlerden ve doğru işlerle meşgul olanlardan eyle. Rızana, affına, dostlarına ve kulların için yarattığın cennet nimetlerine kavuşanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji