بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا بَنِي | oğulları |
|
| 2 | ادَمَ | Adem |
|
| 3 | خُذُوا | alın |
|
| 4 | زِينَتَكُمْ | süs(lü, güzel giysiler)inizi |
|
| 5 | عِنْدَ |
|
|
| 6 | كُلِّ | her |
|
| 7 | مَسْجِدٍ | mesci(de gidişiniz)de |
|
| 8 | وَكُلُوا | ve yeyin |
|
| 9 | وَاشْرَبُوا | ve için |
|
| 10 | وَلَا |
|
|
| 11 | تُسْرِفُوا | fakat israf etmeyin |
|
| 12 | إِنَّهُ | çünkü O |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 15 | الْمُسْرِفِينَ | israf edenleri |
|
Kureyş ve diğer birkaç soylu kabile dışındaki müşrikler, başlıca kutsal mekânlarını çıplak ziyaret eder; ziyaret dönemlerinde et, yağ, süt gibi değerli gıda maddelerini yemezler; diğerlerini ise çok az yerler ve bunun dinî bir vecîbe olduğuna inanırlardı (bk. Taberî, VIII, 159-163).
Âyet bu bâtıl uygulamayı ilga etmekte, ibadet sırasında örtünme zorunluluğu getirmektedir; ayrıca haram olduğuna dair özel hüküm bulunmayan maddelerin yenilip içilmesine de –israfa kaçmamak şartıyla– izin vermektedir. Âyetin özel maksadı, kutsal mekânları çıplak vaziyette ziyaret veya tavaf etmeyi yasaklamaktır. Ancak bu durum, hükmün genel olduğu anlamını çıkarmaya mâni değildir. Nitekim bütün ilgili kaynaklarda âyetin, gerek ibadet sırasında gerekse sair zamanlarda edep kurallarına uygun şekilde giyinmeyi farz kıldığı belirtilir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 518-519
Resûl-i Ekrem “ İsraf etmeden ve kibirlenmeden yiyin ,için ,sadaka verin ,giyip kuşanın “ buyurmuştur. (Buhari ,Libas 1, bab başlığında; İbni Mâce ,Libas 23; Ahmed b. Hanbel , Müsned, II,181,182),” Allah Teâlâ’nın, verdigi nimetleri kulunun uzerinde görmekten memnun olacagini “ belirtmiş. (Tirmizi ,Edeb 54; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,311), yeme icme konusunda da şu ölçüyü koymuştur:
Riyazus Salihin, 517 Nolu Hadis
Ebû Kerîme Mikdâd İbni Ma’dîkerib radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.”
Tirmizî, Zühd 47. Ayrıca bk. İbni Mâce, Et’ıme 50
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا
يَا nida harfidir. بَن۪ٓي münada olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi hazfedilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. اٰدَمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ ‘dur.
خُذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ز۪ينَتَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عِنْدَ mekân zarfı خُذُوا fiiline mütealliktir. كُلِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَسْجِدٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اشْرَبُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اشْرَبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُسْرِفُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. Burada münada muzaf olarak geldiği için mureb münadaya girer ve lafzen mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسْرِفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سرف ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُسْرِف۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
الْمُسْرِف۪ينَ kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَسْجِدٍ ‘deki nekrelik, cins ve kesret ifade eder.
Ziynetten kasıt, elbise ve onun üzerinde olan şeylerdir. Çünkü “almak” fiili ziynet için kullanılmaz. Halliyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Yine müfessirler, bu ayetteki ziynet ile kastedilenin “avret mahallini örtecek elbise” olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hem sonra Hakk Teâlâ’nın “ziynetinizi alın” sözü bir emirdir. Emir, vücûb (farziyet) ifade eder. Buna göre “ziyneti alma” işinin vâcip olduğu anlaşılır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Aynı üsluptaki müteakip وَكُلُوا ve وَاشْرَبُوا cümleleri nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Yine nidanın cevabına hükümde ortaklık nedeniyle atfedilen وَلَا تُسْرِفُواۚ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna geçişte, iltifat sanatı vardır.
Ayetteki emir üslubundaki cümleler, gerçek manada emir olmayıp ibaha ifade ettiğinden, mecâz-ı mürsel mürekkeptirler.
لَا تُسْرِفُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
كُلُوا - اشْرَبُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada lafzen ve manen inşâ olup müsnedün ileyhleri aynı olan ve aralarında tenâsüp bulunan cümleler birbirine و ile vasledilerek gelmiştir. Ayetin sonundaki اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟ cümlesi haberiyye ve ta’liliyye olduğu için fasılla gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ [her namaz ve tavafta] mecaz-ı mürseldir. Alakası mahalliyettir. Çünkü burada mescitten maksat, namaz ve tavaftır. Mescit namaz kılma yeri olduğu için ona bu isim verilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ziynetler üç çeşittir: Nefsî ziynet; ilim ve güzel inanç. Bedenî ziynet; güç-kuvvet, uzun boy. Haricî ziynet; mal, makam, şöhret. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
Bu ayet namazda setr-i avretin (avret yerlerini örtmenin) zorunlu olduğuna delildir.
Kişinin namazda en güzel elbiselerini giymesi sünnettir.
İsraf eden kişi şöyle tarif edilmiştir: Cahillik ve gaflet sebebiyle dünya sevgisine dalan, dünya ile alakası çoğalan, tümüyle dünyaya yönelen, hak ve ahiretten ayrılan, ahireti dünya ile örtülen, maddi alemle meşgul olan vs kişidir. Lügat olarak haddi aşmak, demektir. (Tahkik)
Lût kavmi, ekilmesi gereken tarlaya tohum bırakmadığı için müsrif olarak isimlendirilmiştir.
Çok yiyip içmeyin: yenip içilecek şeyleri israf etmeyin, şeklinde anlaşılabilir.
Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler.(Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
Allah Teâlâ, bu ifade üzerine, “yiyiniz, içiniz” buyruğunu atfetmiştir. Yeme içme emrinin, mübahlık ifade eden birer emir olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh “ziynetinizi alın” ifadesinin de mübahlığı gösteren bir emir olması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ cümlesi, müsneddir.
Müsnedin, menfî muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini arttıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْمُسْرِف۪ينَ۟ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
لَا تُسْرِفُواۚ - الْمُسْرِف۪ينَ۟ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟ “Çünkü O, israf edenleri sevmez.” buyurmuştur. Bu cümle, tehdidin doruk noktasını ifade eder. Zira Allah’ın sevmediği herkes, sevaptan mahrum olarak kalır. Çünkü Allah’ın kulunu sevmesi, ona mükâfatını ve sevabını ulaştırarak vermesi demektir. O halde bu sevginin olmaması, sevabın ve mükâfatın olmaması demektir. Her ne zaman sevap bulunmazsa orada ceza söz konusu demektir. Zira varlık aleminde ne mükâfatlandırılan ne de cezalandırılan bir mükellefin bulunmadığı hususunda ittifak bulunmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde sevilmeyenlerin farklılığıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | مَنْ | kim |
|
| 3 | حَرَّمَ | haram etti |
|
| 4 | زِينَةَ | süsü |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | الَّتِي |
|
|
| 7 | أَخْرَجَ | çıkardığı |
|
| 8 | لِعِبَادِهِ | kulları için |
|
| 9 | وَالطَّيِّبَاتِ | ve güzel |
|
| 10 | مِنَ |
|
|
| 11 | الرِّزْقِ | rızıkları |
|
| 12 | قُلْ | de ki |
|
| 13 | هِيَ | O |
|
| 14 | لِلَّذِينَ | kimselerindir |
|
| 15 | امَنُوا | inanan(larındır) |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | الْحَيَاةِ | hayatında |
|
| 18 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 19 | خَالِصَةً | yalnız onlarındır |
|
| 20 | يَوْمَ | günü de |
|
| 21 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 22 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 23 | نُفَصِّلُ | biz açıklıyoruz |
|
| 24 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 25 | لِقَوْمٍ | bir topluluk için |
|
| 26 | يَعْلَمُونَ | bilen |
|
Bu ve bundan önceki âyette elbiseye “ziynet” denilmesi, giyinmenin ahlâkî bakımda n olduğu gibi estetik bakımdan da önemli ve gerekli olduğuna işaret eder; ayrıca yine ziynet kelimesinden hareketle kaliteli ve değerli elbiseler giyinmenin mubah olduğuna hükmedilmiştir. Taberî (VIII, 163-164),
Şevkânî (II, 230) gibi önde gelen müfessirler bu âyeti açıklarken, haram olmayan güzel ve değerli nimetlerden uzak kalmayı zühd ve fazilet sayanların hatalı olduklarını belirtirler. Haram, dinî bir terim olarak, “Açık, kesin ve bağlayıcı bir ifade ve üslûpla yapılması şer‘an yasaklanmış olan tutum ve davranış” anlamına gelir.
Eğer bir işin yapılmamasını isteyen bir ifade bulunmakla birlikte, bunun anlamı yeterince açık veya kaynağı kesin değilse buna haram değil mekruh denir. Hakkında yasaklayıcı hiçbir delil bulunmayan fiiller ise mubah ve helâl kabul edilir. Bir fiilin helâl kabul edilmesi için dinî kaynaklarda bu yönde bir açıklama bulunması gerekli değildir; çünkü “Eşyada asıl olan mubah olmasıdır”. Buna göre ölçüsüz dindarlık duygusu, şahsî tercihler, ortalıkta görülen kötülüklerle mücadele arzusu gibi –iyi niyetli de olsa– kişisel hassasiyetlerin etkisiyle dinin izin verdiği alan içinde kalan tutum ve davranışları, yiyecek, içecek, giyecek gibi nesneleri haram, sakıncalı ve günah olarak nitelendirmek bu âyetin hükmüne aykırı ve yanlıştır.
Hatta müfessirler, âyetin “De ki: O nimetler dünya hayatında müminlere yaraşır” meâlindeki kısmından hareketle, bunların esas itibariyle müminlere lutuf olmak üzere yaratıldığını ve onlar sayesinde bu nimetlerden herkesin yararlanmalarına imkân verildiğini belirtirler.Âyetin anlatımına göre mânevî kemal ve güzellikler gibi birey ve toplumun refah, sağlık, güvenlik ve esenliğine katkıda bulunacak her türlü maddî imkânlar da öncelikle müminlere yaraşır. Bu imkânlarda geri olan bir toplum, Kur’an bakımından ideal bir toplum değildir. Zühde ve kanaate teşvik eden açıklamalarla bu yöndeki uygulamalar ise, dünya nimetlerini araç olarak görmek yerine amaç kılmayı hedefleyen eğilimleri önlemeye yöneliktir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 519-520
قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. حَرَّمَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahalen merfûdur.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ز۪ينَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الَّت۪ٓي müfred müennes has ism-i mevsûl ز۪ينَةَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَخْرَجَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِعِبَادِه۪ car mecruru اَخْرَجَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الطَّيِّبَاتِ atıf harfi وَ ’la ز۪ينَةَ ‘ye matuf olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. مِنَ الرِّزْقِ car mecruru الطَّيِّبَاتِ ‘ye mütealliktir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
حَرَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ‘ dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَخْرَجَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْحَيٰوةِ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
خَالِصَةً mahzuf haberin hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri; هي كائنة لهم يوم القيامة حالة كونها خالصة (Kıyamet günü onlar için halis olarak var olacaktır.) şeklindedir. يَوْمَ zaman zarfı, خَالِصَةً ‘e mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يَوْمَ hem cümleye, hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olan zarflardandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
خَالِصَةً kelimesi sülâsî mücerredi خلص olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
كَ harf-i cerdir. مثل ‘’gibi’’ anlamındadır. Bu ibare نُفَصِّلُ fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Takdiri; نفصّلها تفصيلا مثل ذلك التفصيل (Bunun benzeri bir açıklamayla ayetleri açıklarız) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نُفَصِّلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. لِقَوْمٍ car mecruru نُفَصِّلُ fiiline mütealliktir. يَعْلَمُونَ cümlesi قَوْمٍ kelimesinin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
نُفَصِّلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فصل ‘dir.
قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ şeklindeki isim cümlesi, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aslında bu emir Kur'anı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a قُلْ diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona kul dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf Suresi 10, c. 7, s. 111)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımayıp tevbih ve inkârî anlamda olan cümle mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır
İstifham ismi مَنْ mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ cümlesi, haberdir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Veciz ifade kastına matuf ز۪ينَةَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan ز۪ينَةَ , şan ve şeref kazanmıştır.
ز۪ينَةَ اللّٰهِ (Allah’ın zineti) ifadesi, insanlara süslenmek için bahşettiği nimetler anlamındadır.
ز۪ينَةَ için sıfat konumundaki müfret müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ٓي ‘ nin sılası olan اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf لِعِبَادِهِ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan لِعِبَادِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
وَالطَّيِّبَاتِ , muzaf olan ز۪ينَةَ ’ye matuftur. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مِنَ الرِّزْقِۜ car-mecruru, وَالطَّيِّبَاتِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
Bu bir inkârî istifhamdır. Yani Allah’ın çıkardığı bu ziynetleri ve tertemiz şeyleri haram kılmak kimsenin haddi değildir. Şu halde bu ayet yenecek ve giyilecek ve çeşitli süs eşyalarında aslolan mübahlık olduğuna delildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Alay manası kastedilen istifhamı inkârîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[Allah’ın ziyneti] nden maksat, elbiseler ve her türlü süslenilen şeydir. [Tertemiz-hoş rızıkları] yani lezzetli yiyecek ve içecekleri [kim haram kılabilir?! ifadesindeki sorunun manası, bu şeylerin haram kılınmasına yönelik bir yadırgamadır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bu ayetin muktezâsı (gerekli olan), insanın ziynet olarak kullandığı her şeyin helal olmasını gerektirir. Yine güzel bulunan her şeyin de helal olması icap eder. İşte bu ayet, bütün faydalı şeylerin helalliğini ifade eder. İşte bu da şeriatın bütünü için nazarı itibara alınan bir düsturdur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan … هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. هِيَ mübtedadır. Mecrur mahaldeki has ism-i mevsûl لِلَّذ۪ينَ mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
لِ harf-i ceri ibahaya delalet eden tahsis manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هِيَ , maksur/mevsûf, لِلَّذ۪ينَ ‘nin müteallakı olan haber maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi bahsi geçenlere tazim ve sonradan gelen habere dikkat çekmek içindir.
خَالِصَةً , mahzuf haberdeki zamirden haldir. Takdiri, هي كائنة لهم يوم القيامة حالة كونها خالصة [Kıyamet günü onlar için var olacaktır.] şeklindedir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya hayatı içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
Zaman zarfı يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ izafeti , ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden خَالِصَةً ‘e mütealliktir.
“Kıyamet günü ise tamamen onlara mahsustur.” O gün hiç kimse onlara bu konuda ortak olmayacaktır. Şayet “Bunlar hem iman edenlerindir hem de başkalarınındır, denilse olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Ayette bunların asıl olarak iman edenler için yaratılmış olduğuna ama kâfirlerin de onlara tâbi olduğuna dikkat çekmek için böyle denilmiştir. Tıpkı “Nankörce inkâr edeni kısa bir süre yaşatıp daha sonra ateş azabına sürüklerim!’ buyurmuştur.” [Bakara Suresi, 126] ayetinde olduğu gibi. خَالِصَةً ifadesi hal olarak mansub olarak da haberin ardından ikinci bir haber olarak merfû olarak da okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ebu Ali ise şöyle demektedir: “Ayette geçen خَالِصَةً kelimesinin mübteda olan هِيَ’ nin haberi olması, لِلَّذ۪ينَ kelimesinin başındaki lâm harf-i cerinin de خَالِصَةً kelimesine taalluk etmesi ve ayetin takdirinin, هِىَ خَالِصَةٌ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَ (Bu nimetler, dünya hayatında iman edenlere mahsustur.) şeklinde olması mümkündür. Bu kelimenin mansub olarak okunması ise cümlede hal olmasından dolayıdır. Buna göre ayetin takdîri manası: “Bu nimetler, ahirette sadece müminlere mahsus olacak iken, dünya hayatında da müminler için sabittir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Rızıklar dünya hayatında da özellikle iman edenler içindir, çünkü onlar bunun şükrünü eda ederler.
كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Ayetin bu son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
كَذٰلِكَ , amili نُفَصِّلُ olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri نفصّلها تفصيلا مثل ذلك التفصيل (Bunun benzeri bir açıklamayla ayetleri açıklarız) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın hükümlerine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُونَ cümlesi, لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. لِقَوْمٍ ‘in nekreliği tazim içindir.
Cenab-ı Hakk’ın, لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “bilen kimseler için...” buyruğuna gelince: Bu, “istidlalde (çıkarımda) bulunup tefekkür edebilen, bu sayede de nazarî ilimleri elde etmeye imkân bulan bir topluluk için...” anlamındadır. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنَّمَا | kesinlikle |
|
| 3 | حَرَّمَ | haram etmiştir |
|
| 4 | رَبِّيَ | Rabbim |
|
| 5 | الْفَوَاحِشَ | fuhuşları |
|
| 6 | مَا | (gerek) |
|
| 7 | ظَهَرَ | açığını |
|
| 8 | مِنْهَا | onun |
|
| 9 | وَمَا | (gerek) |
|
| 10 | بَطَنَ | kapalısını |
|
| 11 | وَالْإِثْمَ | ve günahı |
|
| 12 | وَالْبَغْيَ | ve saldırmayı |
|
| 13 | بِغَيْرِ | yere |
|
| 14 | الْحَقِّ | haksız |
|
| 15 | وَأَنْ | ve |
|
| 16 | تُشْرِكُوا | ortak koşmayı |
|
| 17 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 18 | مَا | bir şeyi |
|
| 19 | لَمْ |
|
|
| 20 | يُنَزِّلْ | indirmediği |
|
| 21 | بِهِ | hakkında |
|
| 22 | سُلْطَانًا | hiçbir delil |
|
| 23 | وَأَنْ | ve |
|
| 24 | تَقُولُوا | söylemenizi |
|
| 25 | عَلَى | hakkında |
|
| 26 | اللَّهِ | Allah |
|
| 27 | مَا | şeyler |
|
| 28 | لَا |
|
|
| 29 | تَعْلَمُونَ | bilmediğiniz |
|
Önceki âyetlerde helâl nimetleri haram saymanın yanlışlığına işaret edildikten sonra burada da Allah’ın asıl haram kıldığı şeylerin neler olduğu özetle belirtilmektedir. Buna göre Allah yalnızca, başta zina ve fuhuş olmak üzere, açık ve gizli kötülükleri, ahlâksızlıkları; başkalarının malına, canına, namus ve şerefine karşı saldırıyı; Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmayı yani aslı esası bulunmadığı apaçık ortada olduğu halde birtakım varlıkları tanrılaştırmayı ve nihayet Allah hakkında herhangi bir doğru bilgi ve delile dayanmadığı halde “Allah şunu helâl kıldı, bunu haram kıldı” gibi rastgele sözler sarfetmeyi yasaklamıştır.
Son iki âyet, bir bakıma, 29. âyetteki “Rabbim adaleti (kıst) emretti” meâlindeki bölümün açıklamasıdır. Zira kıst hem “adalet” hem de “itidal, denge, ölçü” anlamına gelir. Böylece bu iki âyet, bir adalet ve itidal dini olan İslâm’ın, aşırı yasakçılığı da aşırı serbestliği de onaylamadığını; esasen temiz fıtratlı ve aklıselim sahibi her insanın doğru, iyi, hoş ve faydalı bulduğu maddî ve mânevî şeyleri kullandığını; yanlış, kötü, çirkin ve zararlı bulduğu şeylerden de kaçındığını ortaya koymaktadır. Kur’an’da veya hadislerde İslâm dininin “sırât-ı müstakîm” (En‘âm 6/161; Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 14), “Hanîf dini” (Yûnus 10/105; Rûm 30/30), “semâhat (hoşgörü ve kolaylık) dini” (Buhârî, “Îmân”, 29; Müsned, VI, 116, 233) gibi denge, gerçekçilik ve kolaylık ifade eden niteliklerle anılması daburadan ileri gelmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 520
قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبِّيَ fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ی muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْفَوَاحِشَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl الْفَوَاحِشَ ’den bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَهَرَ مِنْهَا ’dır. İrabtan mahalli yoktur.
ظَهَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْهَا car mecruru ظَهَرَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. مَا بَطَنَۚ cümlesi, atıf harfi وَ ’la önceki ism-i mevsûle matuftur.
بَطَنَۚ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاِثْمَ وَالْبَغْيَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la الْفَوَاحِشَ ‘ye matuftur. بِغَيْرِ car mecruru الْبَغْيَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. الْحَقِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَرَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ‘ dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ ve masdar-ı müevvel الْبَغْيَ ‘e matuf olup, mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri; حرم أي حرم الشرك بالله (Haram kıldı, yani Allah’a şirk koşmayı haram kıldı) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُشْرِكُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru تُشْرِكُوا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzari fiili cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُنَزِّلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يُنَزِّلْ fiiline mütealliktir. سُلْطَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ ile önceki masdarı müevvele matuftur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَقُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. عَلَى ٱللَّهِ car mecruru تَقُولُوا۟ fiiline mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl تَقُولُوا۟ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا تَعۡلَمُونَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعۡلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُشْرِكُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُنَزِّلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ‘ dir.
قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l- kavli olan اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ cümlesi, اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
إِنَّمَا , kâffe (durduran, engelleyen) ve mekfûfe’dir. ماَ , zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
حَرَّمَ fiili tefil babındadır. Bu babın fiile kattığı asıl anlam teksirdir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّيَ izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfın ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.
Kasr, fiil ve mef’ûl arasındadır. حَرَّمَ, sıfat/maksûr, haram edilenler, الْفَوَاحِشَ mevsuf/maksûrun aleyhtir. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Bu ayetin başındaki اِنَّمَا edatı hasr manası ifade eder. O halde, “Rabbin ancak şunları şunları haram etmiştir.” sözü, hasr ifade eder. Halbuki bütün haramlar burada sayılanlardan ibaret değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap, konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Ancak bunun aksi durumlarda da اِنَّمَا ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. Ancak bu harf ile yapılan kasrlarda sıfat ve mevsûfu tespit etmek zordur. Aslında bunun lafzî bir karinesi yoktur. Siyaktan tespit edilmesi gerekir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّمَا ile gelen kasr; Allah’ın sizin kendinize haram kıldığınız ziynet ve tayyibatı değil, ahlaksızlığı ve ahlaksızlıkla birlikte anılanları haram kıldığını ifade eden izafî kasrdır. Onların inançlarının batıl olduğunu ifade etmiştir. Diğer taraftan tariz yoluyla onların Allah’ın kesin olarak haram kıldığı şeyleri değiştirdiğini haber vermiştir. Çünkü Allah bir şeyleri saydığında insanlar yasakların bu sayılanlarla sınırlı olmadığını bilir. Bu sayılanları işiten kişi bundan maksadın kendisinin değiştirdiği, karıştırdığı şeyleri tayin etmek olduğunu anlar. Dolayısıyla إنَّما ile biri olumlu diğeri olumsuz iki mana kastedilir. Yani إنَّما edatı ما - وإلّا manalarını taşır. Böylece onların haram saydıklarını helal kılarken mübah gördükleri ahlaksızlık ve ahlaksızlıkla birlikte anılanları haram kılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْفَوَاحِشَ kelimesine bedel konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘ nın sılası olan ظَهَرَ مِنْهَا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْهَا car-mecruru, ظَهَرَ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İkinci ism-i mevsûl مَٓا , tezat sebebiyle birinciye atfedilmiştir. Sılası olan بَطَنَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْاِثْمَ ve وَالْبَغْيَ kelimeleri tezayüf nedeniyle الْفَوَاحِشَ ‘ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ظَهَرَ- بَطَنَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
بِغَيْرِ الْحَقِّ car-mecruru, الْبَغْيَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الإثْمُ ile her çeşit günah kastedilir. الفَواحِشِ ’den daha umumidir. الفَواحِشِ kelimesinin الإثْمُ ‘den önce zikredilmesi, önemi ve önceliği dolayısıyladır. Tıpkı önceliği dolayısıyla umumdan sonra hususun zikri gibi önceliği dolayısıyla umumdan önce hususinin zikri babından takdim edilmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
البَغْيِ kelimesinin الإثْمِ üzerine atfedilmesi, kendisine ihtimam için hususun umuma atfı kabilindendir. Çünkü البَغْيَ cahiliyede onların âdetiydi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْفَوَاحِشَ ile الْاِثْمَ bu iki ifade arasındaki fark hususunda ihtilaf etmişlerdir. Şöyle ki:
1. الْفَوَاحِشَ kelimesi, büyük günahları gösterir. Çünkü büyük günahların çirkinliği, alabildiğine hayasız ve aşırı olmuş demektir, الْاِثْمَ ise küçük günahlar demektir. Buna göre ayetin manası, “Cenab-ı Hakk, büyük ve küçük günahları haram kıldı...” şeklinde olur.
2. “Fahişe”, büyük günahlara denilir, الْاِثْمَ kelimesi ise ister büyük ister küçük olsun mutlak manada günah hakkında kullanılır. Bunun manası şudur: Allah Teâlâ büyük günahları haram kılınca bu haram kılma işinin sadece büyük günahlara hasredildiği akla gelmesin diye bunun peşinden de mutlak olarak her günahı haram kıldığını beyan buyurmuştur.
3. “Fahişe” kelimesi, her ne kadar Arapçada her şeyin artıp fazlalaşan hakkında kullanılmış bir tabir ise de örfte, zina manasına tahsis edilmiştir. Bunun delili ise Cenab-ı Hakk’ın zina hakkında, “Çünkü o, şüphesiz bir fahişedir, hayasızlıktır...” (İsra Suresi, 32) buyurmuş olmasıdır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki الْبَغْيَ (isyan), ancak başkasının canına, malına veya ırzına saldırma manasında kullanılır. Bazen de bu kelime, o günün hükümdarına (idarecilerine) isyan etme manası kastedilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً cümlesi, masdar teviliyle الْبَغْيَ ’e matuftur veya takdiri حَرَّمَ olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِاللّٰهِ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُشْرِكُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki üçüncü müşterek ism-i mevsul مَٓا ‘ nın sılası olan لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُنَزِّلْ fiiline müteallik olan بِه۪ car-mecruru konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan سُلْطَاناً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder.
Nefiy siyakında nekra, umum ve şumule delalet eder. (Halidi, Vakafat s. 88)
بِ harf-i ceri musahabe (beraberlik) içindir. Yani لَمْ يُنَزِّلْ حُجَّةً مُصاحِبَةً لَهُ (onu delille beraber indirmedi) manasındadır. Bu; delilin beraberliği iddia eden kişi için demektir. Mecazî bir beraberliktir. Ya da بِ harf-i ceri istila manası için عَلى manasında gelmiştir. Ali imran suresi 75. ayetteki مَن إنْ تَأْمَنهُ بِقِنْطارٍ [Kim yüklerle emanet etse] sözündeki gibi had, sınır hakkında mecazî bir istila manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki ikinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, masdar teviliyle birinci masdar-ı müevvele matuftur. عَلَى ٱللَّهِ car mecruru تَقُولُوا۟ fiiline mütealliktir.
تَقُولُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan لَا تَعْلَمُونَ, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Lafza-i celâlin, emre itaat ve kalplerde haşyet duygularını artırmak için zamir makamında zahir isimle yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette cem’ mea’t-taksim sanatı vardır. “Açık ve gizli çirkin işler, günah, haksız saldırı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmak ve Allah’a karşı bilinmeyen şeyler söylemek” şeklinde sayılan taksim, haram olmakta cem’ edilmiştir.
الْفَوَاحِشَ - الْاِثْمَ - الْبَغْيَ - تُشْرِكُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قُلْ - تَقُولُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً [Hakkında Allah’ın hiçbir güçlü kanıt indirmediği şeyleri] ifadesinde bir tehekküm (alay) söz konusudur. Çünkü Allah’ın, kendisine başkasının ortak koşulmasına dair kanıt indirmesi mümkün değildir. وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ [Bilginize konu olmayan (asılsız) şeyleri Allah adına uydurmanızı] yani haram kılma ve benzeri konularda Allah adına yalanlar uydurup iftiralar atmanızı [haram kılmıştır.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür.
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلِكُلِّ | ve her |
|
| 2 | أُمَّةٍ | ümmetin |
|
| 3 | أَجَلٌ | bir süresi vardır |
|
| 4 | فَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 5 | جَاءَ | gelince |
|
| 6 | أَجَلُهُمْ | süreleri |
|
| 7 | لَا |
|
|
| 8 | يَسْتَأْخِرُونَ | geri kalmazlar |
|
| 9 | سَاعَةً | bir an |
|
| 10 | وَلَا | ve ne de |
|
| 11 | يَسْتَقْدِمُونَ | öne geçemezler |
|
Sûrede, bu âyetle başlayıp 53. âyette son bulacak genişçe bir âhiret tasviri yer almaktadır. İbn Âşûr’a göre sûrenin buraya kadarki bölümünün öncelikli muhatabı Mekke putperestleri olduğu için bu âyetteki “her bir ümmet”ten de özellikle Hz. Peygamber’i ve hak dini yalanlayan topluluklar kastedilmiş olup âyet bunlara karşı bir uyarı ve tehdit anlamı taşımaktadır. Aynı müfessire göre ecel kelimelerinden ilki bu tür inkârcı topluluklara tanınan mühleti, ikincisi de bu mühletin bittiği ve sonlarının geldiği vakti ifade etmektedir (VIII/2, s. 102-104). Buna göre–bu sûrenin geniş bir kısmının konusu olan bazı eski kavimlerin hayat ve âkıbetlerine dair ilerideki âyetlerden de anlaşılacağı üzere– Allah Teâlâ, rahmetinin eseri olarak, inkârcı ve isyankâr topluluklara hallerini düzeltmeleri için belli bir süre tanır. Eski inanç ve yaşayışlarında ısrar edenler, tayin edilen sürenin sonunda mutlaka cezalandırılırlar; hükümranlıkları veya varlıkları son bulur. Onlar bu âkıbetlerini ne bir saat öne alabilir ne de erteleyebilirler. Allah’ın bu kesin kanunu uyarınca, tarihteki bütün inkârcı, isyankâr, azgın ve ahlâksız toplumların, bu arada putperest Araplar’ın mâruz kaldıkları bu âkıbet, şimdiki ve bundan sonraki inkârcı ve zalim toplumların, devletlerin de Allah nezdinde bilinen vaktinde mutlaka başlarına gelecektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 522-523
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَجَلٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَجَلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı لَا يَسْتَأْخِرُونَ ‘dir.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَأْخِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَاعَةً zaman zarfı يَسْتَأْخِرُونَ fiiline mütealliktir.
لَا يَسْتَقْدِمُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَقْدِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَأْخِرُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi أخر ’dir.
يَسْتَقْدِمُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi قدم ‘dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ
و istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Bu cümle Araf Suresi 31. ayetteki يا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ cümlesi ile 35. ayetteki يا بَنِي آدَمَ إمّا يَأْتِيَنَّكم رُسُلٌ مِنكُمْ cümlesi arasında gelmiş bir itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجَلٌ , muahhar mübtedadır.
اُمَّةٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
Bu tehdit bütün ümmetler içindir. Kastedilen inanmayan arap müşrikler olmakla beraber başka milletlerin başına gelenler zikredilerek uyarıda ve yakınlaşan tehditte mübalağa yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ [Her ümmet için bir ecel vardır.] cümlesinin manası “Her yalanlayan ümmet için” demektir. Ümmet kelimesinin sıfatı olan مُكَذِّبَةٍ (yalanlayan) mahzuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
فَ , atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte gerçekleşmesi kesin olan manaya delalet eden اِذَا edatı kullanılmıştır. Şart ِedatı اِذَا katiyet ifade eder.
Şart cümlesi جَٓاءَ اَجَلُهُمْ mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır ve اِذَا ’nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ [Artık ecelleri geldiği zaman] ayetinin artık kıyamet günü geldiği zaman … anlamında olduğu söylenmiştir.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
فَ karinesi olmadan gelen لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً şeklindeki cevap cümlesi menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سَاعَةً ‘deki nekrelik, tazim içindir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üslupta gelen وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
اَجَلٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَسْتَقْدِمُونَ - يَسْتَأْخِرُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Talep ifade eden takdim ve tehir fiillerinde istifal babının kullanılması; onların bunu istedikleri halde gerçekleştirmekten aciz olduklarını ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَسْتَأْخِرُونَ ويَسْتَقْدِمُونَ kelimelerinin manası: ‘geri kalıyorlar ve öne geçiyorlar’ şeklindedir. Her iki fiilde de zikredilen س ve ت harfleri tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hak, لَا يَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ “Ne bir saat geri bırakabilirler ne öne alabilirler.” buyurmuştur. Bundan murad, “O kimse bu muayyen ve belirlenen zamandan ne bir saat ne de bir saatten daha az bir süre geri kalamaz...” manasıdır. Ancak ne var ki Cenab-ı Hak, en kısa zamanı ifade eden bir kelime olduğu için bu “saat” lafzını zikretmiştir. Şayet Hak Teâlâ’nın لَا يَسْتَقْدِمُونَ “ne öne alabilirler...” şeklindeki sözünün manası nedir? Zira o zaman gelip çattığında, onun o belirlenen süreden daha önceye alınabilmesi zaten aklen imkânsızdır.” denilirse biz deriz ki: Hakk Teâlâ’nın, “o müddetleri gelince...” ifadesi, o zamanın gelip çatmasının yaklaştığı, yakın olduğu manasına hamledilir. Nitekim Araplar, kışın gelmesi yaklaştığında, جَاءَ الشِّتَاءُ “kış geldi” derler. O zamanın yaklaşmasıyla birlikte kışın bazen daha erken bazen de daha geç gelmesi söz konusu olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ [Her toplumun bir eceli vardır] ifadesi, Mekke halkını tıpkı diğer toplumlara azap indiği gibi Allah katında malum bir süre içerisinde kendilerine indirilecek azaba karşı uyarmaktadır. سَاعَةً ifadesinin kullanılma sebebi, insanların kullanımında en az süreye tekabül etmesidir. Nitekim arkadaşına acele ettiren kimse, في ساعة (anında / hemen) der ve “en kısa, en yakın zamanda” anlamını kasteder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا بَنِي | oğulları |
|
| 2 | ادَمَ | Adem |
|
| 3 | إِمَّا | eğer |
|
| 4 | يَأْتِيَنَّكُمْ | size gelirse |
|
| 5 | رُسُلٌ | elçiler |
|
| 6 | مِنْكُمْ | kendi içinizden |
|
| 7 | يَقُصُّونَ | anlattıklarında |
|
| 8 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 9 | ايَاتِي | ayetlerimi |
|
| 10 | فَمَنِ | kimselere |
|
| 11 | اتَّقَىٰ | korunan |
|
| 12 | وَأَصْلَحَ | ve uslanan |
|
| 13 | فَلَا | yoktur |
|
| 14 | خَوْفٌ | korku |
|
| 15 | عَلَيْهِمْ | üzelerine |
|
| 16 | وَلَا | ve |
|
| 17 | هُمْ | onlar |
|
| 18 | يَحْزَنُونَ | üzülmeyeceklerdir |
|
Yukarıdaki âyette peygamberi ve hak dini yalanlayanların dünyadaki âkıbetleri bildirilmişti. Bu iki âyette de iyilerle kötülerin âhiretteki durumları karşılaştırılmaktadır. Buna göre peygamberleri gelip de insanlara Allah’ın âyetlerini yani kutsal kitabını, delillerini ve hükümlerini (Râzî, XIV, 69) açık açık ortaya koyduğunda onlar ya peygamberi ve onun bildirdiklerini saygıyla benimseyip durumlarını düzeltir veya Allah’ın âyetlerini yalan sayıp İblîs gibi kibre kapılarak isyanlarını sürdürürler. Yüce Allah, âhirette bu zümrelerden ilkinin, korku ve üzüntüden emin bir şekilde mutlu olacağını müjdelerken, ikinci zümreyi “ateş ehli” (cehennem ashabı) diye nitelemekte ve ebedî olarak ateşte kalacaklarını haber vermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 523
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ
يَا nida harfidir. بَن۪ٓي münada olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi hazfedilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. اٰدَمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ ‘dur.
اِمَّا lafzında, şart harfi olan إنْ harfi, مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا , zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ da fiili tekid etmektedir.
يَأْتِيَنَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru رُسُلٌ ‘nün mahzuf sıfatına mütealliktir. يَقُصُّونَ cümlesi, رُسُلٌ ‘nün ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَقُصُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَيْكُمْ car mecruru يَقُصُّونَ fiiline mütealliktir. اٰيَات۪ي mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. Burada münada muzaf olarak geldiği için mureb münadaya girer ve lafzen mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.
Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. اٰدَمَ kelimesi gayr-ı munsarif olduğu için kesra yerine fetha ile mecrur olmuştur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا daki إنْ şartıyedir, مَّا ise ona te'kit için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki, sonuna fiili te'kit eden نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beydavi, İsra/23)
اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebi cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette nekra kelime olduğundan sıfat cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
مَنِ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اتَّقٰى şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَصْلَحَ fiili atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اَصْلَحَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen ikinci rabıta harfidir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَوْفٌ mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur..
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَحْزَنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir.
Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki عَلَى harf-i ceri mecâzi istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَصْلَحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ terkibi, şart üslubunda gelmiştir. Cümledeki اِمَّا , şart harfi إنْ ve tekid ifade eden zaid ما ’dan oluşmuştur.
Şart cümlesi olan يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يmuzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.
مِنْكُمْ car mecruru رُسُلٌ kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رُسُلٌ ‘deki nekrelik, tazim içindir.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâî kelam olan يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ cümlesi, رُسُلٌ için ikinci sıfattır.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَات۪يۙ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَات۪, tazim ve şeref kazanmıştır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ, şart üslubundadır.
Ayetteki ilk şart cümlesi ve yine şart üslubunda gelen cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اتَّقٰى şart cümlesidir. Şart ismi مَنِ mübteda, اتَّقٰى cümlesi, haberdir. Müsnedin müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olması, hükmü takviye, hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Aynı üslupta gelen وَاَصْلَحَ cümlesi, şart olan اتَّقٰى ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Rabıta harfi فَ ile gelen فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ cümlesi, مَنْ ‘in cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur. عَلَيْهِمْ , bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyh olan خَوْفٌ ’daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani “herhangi bir korku” demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.
خَوْفٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil cevap cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَ ’la öncesine atfedilen وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümledeki لَا , olumsuzluğu tekit için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Haber olan يَحْزَنُونَ , muzari fiil cümlesi şeklinde gelmesi hükmü takviye ve kasr ifade etmiştir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُمْ , maksur/mevsûf, يَحْزَنُونَ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Sadece onlar üzülmeyeceklerdir. Yani onlar üzülmezler ama başka üzülecek kimseler vardır.
Üzülmek يَحْزَنُونَ şeklinde fiil olarak, korku ise خَوْفٌ şeklinde masdar yani isim olarak gelmiştir. Korku halinin devamlılık arz ettiğine, üzülmenin ile teceddüd arz ettiğine işaret vardır.
لَا هُمْ يَحْزَنُونَ cümlesi لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Burada müfred kelime kullanılarak ولا حُزْنٌ buyurulmamıştır. Aksine bir zamirden haber verilerek müsned fiil olarak gelmiştir. Böylece onlarda olmayan hüznün başkalarında olacağı ifade edilmiştir. Bu başkaları da kâfirlerdir. Çünkü müsnedün ileyh, fiil olarak gelen habere takdim edilmiştir. Bu üslup da müsnedün ileyhin bu habere tahsis edildiğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedün ileyhin nefîden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdîm kesinlikle tahsis ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette cem mea taksim sanatı vardır. مَنِ ‘de cem edilen kimselerin takvalı ve salih amel sahibi olma özelliklerinin ve onlarda hüzün ve korkunun olmayacağının belirtilmesi taksim sanatıdır.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi ve kasrla tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Şart ve cevap cümleleri mâzi de olsa anlamaları gelecek zamandır. Bu durum şart kelimeleri ile gerçekleşmektedir. Zira muzâri fiilin başına “lem“ edatı geldiğinde onu zaman bakımından mâziye çevirdiği gibi, şart edatları da başına geldikleri mâzi fiilleri gelecek zaman manasına dönüştürür. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, Arapça Şart Cümlelerinde Zaman)
خوف ve حزن arasındaki fark: خوف , insanın gelecekte olacak (henüz meydana gelmemiş) bir işten dolayı kederlendirmesi, حزن ise geçmişte bir şeyi kaçırmasından dolayı kederlenmesidir. Burada ayrıca خوف kelimesinin önce حزن kelimesinin sonra zikredilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki gelecekte meydana gelecek bir şeylerden korkmak, geçmişte olmuş olanlarınkinden daha şiddetlidir. Bu nedenle خوف , önce zikredilmiştir. Yine burada خوف ve حزن kelimelerinde kinaye vardır. خوف , günahlardan dolayı cezalandırılmayacaklar, حزن de sevaplarından da mahrum bırakılmayacaklar manasında kinaye yapılmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 490)
مِنْكُمْ sözünden kastedilen Âdemoğullarından olmaktır. Âdemoğullarına, kendilerine gelen Allah’ın elçilerinin melek olmasını beklememeleri için bir uyarıdır. Çünkü gönderilen elçi, gönderildiği varlık cinsinden olur. Burada Nuh (a.s.) kavmi gibi kendilerine gönderilen elçiye kendi cinslerinden bir insan olması dolayısıyla inanmama cehaletinde olduklarına bir tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتٖى ayetlerimizi size anlatacak...” buyurmuştur. Burada bahsedilen “ayetler” ile Kur’an’ın kastedildiği söylenmiştir. Yine bunların, deliller veya şer’i kanun ve hükümler olduğu da söylenmiştir. Evla olan hepsinin bu ifadenin içine dahil olmasıdır. Çünkü bütün bunlar, Allah’ın ayetleridir. Zira peygamberlerin hepsini anlatmaları gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Artık “Kim (o ayetlere karşı gelmekten) sakınır ve (nefsini) ıslah ederse...” buyurmuştur. Bu iki hale birlikte sahip olmak, sevabı gerektiren şeylerdendir. Çünkü muttaki, Allah’ın yasakladığı herşeyden korunup sakınan kimsedir. Ayetteki “ıslah ederse” ifadesine, o kimsenin kendisine emrolunan her şeyi yapıp yerine getirmesi dahildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ sözündeki عَلَيْ harf-i ceri mecazî istila içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi لَا her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm , Maide Suresi/69)
Burada isim cümlesi olarak gelmiş iki cümle; kendilerine müjde verilen muhsinlerin hallerini toplu olarak ifade eden bir kelamdır. Bu kelamda, hüsn-i intihâ olduğunu söyleyebiliriz. Son derece kısa ve kolay olarak tanımlayabiliriz. İbarenin başındaki فَ harfi, şart ifade eden ism-i mevsûlün haberinin başına gelmiştir. Bunun faydası da haberin mübtedaya isnadını tekid etmektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/13, s. 142)
Allah, ayetin son cümlesinde iman ve amele sahip olan kimsenin kıyamete korkusuz ve kedersiz olarak varacağını beyan buyurmuştur. Bu iki ifadenin (yani korku ve hüzün kelimelerinin) peşpeşe getirilmesinin hikmeti şudur: Korku istikbali, keder ise geçmişi alakadar eden şeydir. Binaenaleyh Cenab-ı Allah, böyle kimselerin kıyametin dehşetini görmeleri sebebi ile üzerlerine hiçbir korkunun gelmeyeceğini; dünyanın lezzetlerini ve hoş şeylerini kaybetmiş olmaları sebebi ile de mahzun olmayacaklarını söylemiştir. Çünkü böylesi insanlar, kendileri için dünyada mevcut olan şeylerden daha büyük daha şerefli ve daha güzelini orada, ahirette bulacaklardır. Bu durumda olan kimse ise elinden çıkardığı dünyevî lezzetler ve hoş şeyler yüzünden mahzun olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Rabbimizin bizleri bu sınıftan kılması için dua ediyoruz.
Bu surede gelen dördüncü “Ey Âdemoğulları” nidasıdır. Hitabın bütün insanlara yapılması; anlatılanlara verilen önemi gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | كَذَّبُوا | yalanlayan |
|
| 3 | بِايَاتِنَا | ayetlerimizi |
|
| 4 | وَاسْتَكْبَرُوا | ve büyüklenenler |
|
| 5 | عَنْهَا | onlara karşı |
|
| 6 | أُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 7 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 8 | النَّارِ | ateş |
|
| 9 | هُمْ | onlar |
|
| 10 | فِيهَا | orada |
|
| 11 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اسْتَكْبَرُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
اسْتَكْبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهَٓا car mecruru اسْتَكْبَرُوا fiiline mütealliktir. اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِۚ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi كذب ‘dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.
اسْتَكْبَرُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, اَصْحَابُ ‘nun hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamiri هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ ‘ye mütealliktir. خَالِدُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِدُونَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki فَمَنِ اتَّقٰى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sıla cümlesi olan كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder.
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
و ’la sılaya atfedilen وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا cümlesi de aynı üsluptadır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübtedası işaret ismi olan اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ cümlesi الَّذ۪ينَ için haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması veciz ifade yanında tahkir ve kınama ifade eder.
Müsnedin, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir. Ayrıca cümle kasrla tekit edilmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ , maksur/mevsûf, اَصْحَابُ النَّارِ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
أُولَئِكَ أصْحابُ النّارِ ifadesindeki kasr üslubu dolayısıyla onların nâr içinde devamlı kalacakları ifade edilmiştir. Çünkü أصْحابُ kelimesi mülâzeme (yakınlık, yapışma, ayrılmama) manalarını ifade eder. هم فيها خالدون ifadesinin isim cümlesi olması da devamlılık ve sübuta delalet eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَذَّبُوا - اسْتَكْبَرُوا arasında mürâât-ı nazîr vardır.
اَصْحَابُ النَّارِۚ izafetinde muzâf ve muzâfun ileyh tahkir edilmiştir.
اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ‘ dir. Sahip; yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesinde de aynı kök kullanılır. Bir şeye sahip olmak şeklinde de kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. Bu ayette اَصْحَابُ النَّارِۚ derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşunu vurgulanmaktadır. اَصْحَابُ النَّارِ ifadesinde tehekküm istiaresi vardır. Nârda kalışları arkadaşlığa benzetilmiştir. Cami; devamlı beraberlik, arkadaşların birbirini etkilemesidir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır. Yani kâfirler de yakar, yıkar, yok ederler.
Nâr ashabı cümlesinin isim cümlesi oluşu sübut ve devam ifade eder. Yani ebedi kalacaklarını üslup açısından ifade eder. Ayrıca bu manayı tekid için arkadan هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi gelmiştir.
استكبر yüz çevirme manası taşır. Büyüklendiler ve bu yüzden ayetlerimizden yüz çevirdiler manasındadır. Bu kelime kibirde mübalağa ifade eder ve س ve ت harfleri de mübalağa içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi اَصْحَابُ ‘ nun hali olarak nasb mahallindedir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , kasr ifadesi için, amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُمْ , maksur/mevsûf, ف۪يهَا خَالِدُونَ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
هم فيها خالدون cümlesinde izafî kasır vardır. Yahudilerin ateşte ebedi kalmayacaklarına olan inançları ters çevrilerek orada ebedi kalacakları ifade edilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;724)
Âlimlerimiz, bu ayetle istidlâl ederek, ehl-i kıbleden olan günahkârların (fâsıkların), cehennemde ebedi kalmayacaklarını söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ, ayetlerini tekzib edip kabule yanaşmayanların, cehennemde ebedi kalacak olanların ta kendileri olduğunu beyan buyurmuştur. Bu ayette geçen هم (onlar) zamiri hasr manası ifade eder. Bu da, ayetleri böyle yalanlayıp büyüklenmeyenlerin, cehennemde ebedi kalmayacaklarını gösterir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail olarak gelmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır. خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Ateşe aid zamirin dahil olduğu ف۪يهَا ‘ daki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
Ayrıca bu harfte tecrîd vardır. Cehennemin derinliklerine, iç içe oluşuna delalet eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ ٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَمَنْ | kim olabilir? |
|
| 2 | أَظْلَمُ | daha zalim |
|
| 3 | مِمَّنِ | kimseden |
|
| 4 | افْتَرَىٰ | uyduran |
|
| 5 | عَلَى | karşı |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 7 | كَذِبًا | yalan |
|
| 8 | أَوْ | ya da |
|
| 9 | كَذَّبَ | yalanlayan |
|
| 10 | بِايَاتِهِ | O’nun ayetlerini |
|
| 11 | أُولَٰئِكَ | onlara |
|
| 12 | يَنَالُهُمْ | erişir |
|
| 13 | نَصِيبُهُمْ | nasipleri |
|
| 14 | مِنَ | -tan |
|
| 15 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 16 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 17 | إِذَا |
|
|
| 18 | جَاءَتْهُمْ | gelince |
|
| 19 | رُسُلُنَا | elçilerimiz |
|
| 20 | يَتَوَفَّوْنَهُمْ | canlarını alırken |
|
| 21 | قَالُوا | diyecekler |
|
| 22 | أَيْنَ | hani nerede? |
|
| 23 | مَا |
|
|
| 24 | كُنْتُمْ | olduklarınız |
|
| 25 | تَدْعُونَ | yalvarmış |
|
| 26 | مِنْ |
|
|
| 27 | دُونِ | başkasına |
|
| 28 | اللَّهِ | Alah’tan |
|
| 29 | قَالُوا | dediler |
|
| 30 | ضَلُّوا | sapıp kayboldular |
|
| 31 | عَنَّا | bizden |
|
| 32 | وَشَهِدُوا | ve şahidlik ettiler |
|
| 33 | عَلَىٰ | aleyhlerine |
|
| 34 | أَنْفُسِهِمْ | kendi |
|
| 35 | أَنَّهُمْ | kendilerinin |
|
| 36 | كَانُوا | olduklarına |
|
| 37 | كَافِرِينَ | kafirler |
|
Allah’a ortak koşmak ve “Şu helâldir, bu haramdır” gibi keyfî hükümler koymak suretiyle Allah hakkında yalan uyduranlar veya Allah’ın âyetlerini yalan sayanlar zalimlerin en zalimi, en haksızıdırlar. Onlar “kitap”ta (ilm-i ilâhîde) tayin edilmiş bulunan nasiplerini alır yani rızıklarını ve ömürlerini bitirirler; ardından Allah’ın “elçileri” (ölüm veya azap melekleri) gelince güvendikleri her varlığın, bilhassa Allah’tan başka tanrı diye inandıklarının kendilerini terkettiğini görür; o zaman, tam bir çaresizlik içinde, inkârcı olduklarına yine kendileri şahitlik ederler.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 523
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَظْلَمُ ‘ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
افْتَرٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru افْتَرٰى fiiline mütealliktir. كَذِباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. كَذَّبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِاٰيَاتِه۪ car mecruru كَذَّبَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَظْلَمُ İsm-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Burada مِنْ harfi ceri ile geldiğinden karşılaştırma manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذَّبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.
افْتَرٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَنَالُهُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَنَالُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَص۪يبُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru نَص۪يبُهُمْ ‘ un mahzuf haline mütealliktir.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ
حَتّٰٓى ibtida harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَتْهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَتْهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُنَا fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَتَوَفَّوْنَهُمْ cümlesi, رُسُلُنَا ‘nın hali olarak mahallen mansubdur.
يَتَوَفَّوْنَهُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette ibtida (başlangıç) şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. (Bk. Meczum muzariler, Cümle Kuruluşu, s. 114, 118)
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fail müzekker ismin cemi mükesseri ise fiil umumiyetle müzekker gelir, bazen müennes de gelebilir. Burada رُسُلُ cemi mükesser olduğundan dolayı fiili müennes olarak جَٓاءَتْ şeklinde gelebilmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَفَّوْنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
قَالُٓوا اَيْنَ مَا cümlesi, şartın cevabıdır.
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, اَيْنَ مَا كُنْتُمْ ‘dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَيْنَ mekân zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَدْعُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَدْعُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru تَدْعُونَ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu,Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı)
اَيْنَ ,istifham edatı olarak, Kur’an’da 10 ayette varid olmuştur. Bunlardan üçünde اَيْنَ ’den hemen sonra gelen مَا ism-i mevsûl olup zaid değildir ve bu ayette olduğu gibi اَيْنَ ’den ayrı olarak yazılmıştır. اَيْنَ , Kur’an’da istifham edatının yanında şart edatı olarak da gelmiştir. Kur’an’da şart edatı olarak kullanıldığı tüm ayetlerde sonuna bir مَا ilave olunmuştur. Bu da اَيْنَمَا ve اَيْنَ مَا şekillerinde yani hem birleşik hem de ayrı olarak gelmiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, ضَلُّوا عَنَّا ‘dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنَّا car mecruru ضَلُّوا fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَهِدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ car mecruru شَهِدُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf harfi cer ile شَهِدُوا fiiline mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. كَافِر۪ينَ kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima اِنَّ kullanılırken, cümle ortasında اَنَّ kullanılır. أَنَّ iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ
Fasılla gelen ayette فَ , Istînâfiyyedir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً , inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru anlamı dışında, tehdit, tevbih ve inkâri mana kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
İstifham ismi مَنْ , mübteda konumundadır. İnkârî manadadır.
Müsned olan اَظْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl مِمَّنِ , başındaki harf-i cerle اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَى اللّٰهِ car-mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَوْ atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilen كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَاتِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Zalimlerin iki özelliğinin sayılması taksim sanatıdır.
اَظْلَمُ sözcüğünde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda aynı kişiler, كَافِر۪ينَ şeklinde zikredilmiştir.
افْتَرٰى - كَذِباً - اَظْلَمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَذَّبَ - كَذِباً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ف harfi, bir önceki cümleyi dallandırmak için tefri' amacıyla gelmiştir. Bu; fezleke gibi şimdiye kadar anlatılan şeyleri açıklayarak sapkınlığın niteliklerini gösterir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَن harfi istifhâmı inkârîdir. Bu grubun zülmunu, adaletsizliğini abartmak için gelmiştir. İkinci gelen مَن harfi ism-i mevsûldur. Haberin sılada açıklanan özelliğini taşıyan herkesi ifade eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
أوْ (veya) harfi taksim içindir. En zalim olanlar yani müşrikler iki kısımdır: Birincisi Allah'a karşı yalan uyduranlardır ki bunlar şirk ehlinin efendileri ve büyükleridir. İkincisi de Mekke ehli ve çevresinden Allah’a iftira etmeyen ama ayetleri inkâr edenlerdir ki bunlar da umumi olarak müşriklerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
أوْ harfi و anlamında da değerlendirilebilir. Öyle ki, insanların en zalimi olarak nitelendirilen kişi iki şeyle vasıflandırılmıştır: yalan ve inkâr. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ism-i işaretle marife olması işaret edilenleri tahkir amacına matuftur.
اُو۬لٰٓئِك işaret ismi bu kişileri işaret ederek sanki gözümüzün önündeymiş gibi düşünmemizi sağlar.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَص۪يبُهُمْ izafeti, hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir içindir.
فَمَنْ اَظْلَمُ yani Allah hakkında, O’nun söylemediği bir şeyi uyduran ya da O’nun söylediği bir şeyi yalanlayan kimseden daha çirkin bir zulmü kim işlemiş olabilir? [Kitaptaki payları] yani kendileri için yazılmış olan rızık ve ömür süresi “bunları” bulur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
أُولَئِكَ يَنالُهم نَصِيبُهم مِنَ الكِتابِ ifadesindeki işaret ismi, فَ harfindeki tefri’ manasının delaletiyle işaret edilenlerin başlarına azap gelmesinin onların hür iradeleriyle alakalı olduğuna delalet içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada ulaşma fiilinin fail olarak nasibleri gelmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Nasib; bir şahsa benzetilmiş ve insana özgü olan bir fiil ona isnad edilmiştir.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte حَتّٰٓى , ibtidaiyyedir.
Cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfı اِذَا ‘nın müteallakı cevap cümlesidir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ şart cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
يَتَوَفَّوْنَهُمْ cümlesi, رُسُلُنَا ‘nin halidir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp, istihza ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede takdim - tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Mekan zarfı olan istifham ismi اَيْنَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûl مَا , muahhar mübtedadır. Mevsûlün sılası olan كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ cümlesi, كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَدْعُونَ cümlesi كان ‘nin haberidir. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade eder.
Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)
تَدْعُونَ fiiline veya mahzuf hale müteallik olan دُونِ اللّٰهِ izafeti, az sözle çok anlam ifade etmek ve gayrıyı tahkir içindir.
Lafza-i celâlin, kalplerde haşyet duygularını artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
اَيْنَ , istifham edatı olarak, Kur’an’da 10 ayette varid olmuştur. Bunlardan üçünde اَيْنَ ’den hemen sonra gelen مَا ism-i mevsûl olup zaid değildir ve bu ayette olduğu gibi اَيْنَ ’den ayrı olarak yazılmıştır. اَيْنَ , Kur’an’da istifham edatının yanında şart edatı olarak da gelmiştir. Kur’an’da şart edatı olarak kullanıldığı tüm ayetlerde sonuna bir مَا ilave olunmuştur. Bu da اَيْنَمَا ve اَيْنَ مَا şekillerinde yani hem birleşik hem de ayrı olarak gelmiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
حَتّٰٓى onların kitaptaki nasiplerine nail olduklarını, kendileri için belirlenmiş olan nihaî süreyi tamamladıklarını ifade eder. Bu, kendisinden sonra yeni bir ifadenin başladığı حَتّٰٓى olup bu söz de şart cümlesidir yani “görevli meleklerimiz canlarını almak üzere kendilerine geldiğinde… derler.” يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ ise “elçiler”den haldir; anlam متَوَفّيهُمْ (canlarını almak üzere) şeklindedir. Elçilerden maksat da ölüm meleği ve onun yardımcılarıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki, “Nihayet elçi (melek)lerimiz, canlarını almak üzere onlara geldikleri vakit...” ifadesi ile ilgili iki görüş (mana) vardır:
1. Bundan murad, canları (ruhları) almadır. Çünkü “vefat” kelimesi, bu manadadır. İbni Abbas, “Ölüm kâfirin kıyametidir. Binaenaleyh melekler, o kâfirleri ölüm esnasında bir zecr, bir tehdit ve bir azarla (canlarını alırlar.) Ayette bahsedilen ‘elçiler’, ölüm meleği Azrail ile onun yardımcısı olan meleklerdir.” demiştir.
2. Hasan el-Basrî’nin görüşü ile Zeccâc’ın iki görüşünden biri olup buna göre bu iş, ahirette olmaz. O halde ayet, “Elçilerimiz yani azap melekleri onlara geldiğinde onların canlarını alır, ‘Onlar müddetlerini tamamlayıp bitirirler ve onlardan hiçbiri o meleklerden kurtulamaz.’ manasında, ‘Onlar cehenneme doğru sevk olunup toplandıkları zaman onların müddetleri (ömürleri) sona erer.’ manasındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan ضَلُّوا عَنَّا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ضَلُّوا عَنَّا onlar bizi bırakıp kayboldular yani “yok olup gittiler” diyeceklerini bildirmiştir. Binaenaleyh onlar, ölümü apaçık gördüklerinde kendilerinin kâfirler olduklarına şahitlik ederler. Bil ki bu izahlara göre ayetin maksadı, kâfirleri, inkârlarından men etmektir. Çünkü bu durumlardan bahsederek yapılan korkutma, akıllı insanları iyiden iyiye düşünmeye, istidlâle ve taklitten sakınıp doğru olanı yapmaya sevk eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar ve tekid harfi أَنَّ ve akabindeki هُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen ب harf-i ceriyle شَهِدُوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede اَنَّ ’nin haberi olan كَانُوا كَافِر۪ينَ cümlesi, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsned olan كَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ cümlesi, ibhamdan sonra izah ıtnâbıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
قَالُوا kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
كَانُوا - كُنْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَظْلَمُ - كَذَّبَ - كَافِر۪ينَ - افْتَرٰى ve اٰيَاتِه۪ۜ - الْكِتَابِ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bir an gelir. Bütün kelimeleri susar insanın. Aklının sokaklarını yoklar. Bazı kelimeleri çekiştirir zorla. Bulunduğu ana uymadığı için geri bırakır. Bekler kelimeye dönüşsün diye. Dönüşsün ki yaşadığı anın kapısını kapatıp, geçmişe gönderebilesin.
Kelime, mana demekti. Mana ise ifade edebilmekti. Yaşadığı anı ifade edememek ise belki o anla ilgili kafanın karışık olduğuna, belki o anın getirdiklerini ya da götürdüklerini hazmedemediğine, belki yoğun duygularının sebep olduğu sisten dolayı mantığına ulaşan elektriklerin kesilmesine işaretti. Zaman akar gider. Tecrübeler artar. Ve insan bir gün ifade edemediği her anın manasını barındıran kelimelere illa ki kavuşur.
Kısacası: Gelen Allah’tan, giden Allah’tan. İnsan -Allah’ın izniyle- her şeye alışır, her şeyle yaşamasını öğrenir. Yeter ki bulunduğu her anın geçici olduğunu hatırlasın ve zorluk içindeyken sahip olduğu kolaylıkları fark edebilsin. Her nimetin Allah’tan olduğunu idrak ederek: “Elhamdulillah”. Her musibetin Allah’tan geldiğini hatırlayarak: “inna lillahi ve inna ileyhi raciun”. Yaşadığı her şeyde bir hayır olduğuna inanarak ve her şerden Allah’a sığınarak: “Hasbiyallahu la ilahe illa huve aleyhi tevekkeltu ve huve Rabbul arşil azîm.”
Allahım! İki cihanda da nimetlerinden nasiplenenlerden,
İsraftan kaçınanlardan,
Dünya nimetleri karşısında, gözü ve gönlü tok olanlardan,
Namazın; Senin huzuruna çıkmak olduğunu bilme heyecanıyla giyimine ve haline özen gösterenlerden,
Müslümanım diyenler olarak İslam’ı temsil etme bilinciyle, her an haline ve tavrına dikkat edenlerden olmamızda yar ve yardımcımız ol.
Dünyada korkularından ve üzüntülerinden emin kılınanlardan, hayırla umduklarına ulaşanlardan. Ahirette ise korku ve üzüntü duygularından kurtulanlardan, gözü ve gönlü aydınlananlardan olmak duasıyla.
Amin.
***
Aşırıya kaçarak kişiye zarar vermediği ya da yanlış kodlama yapılmadığı ya da fiziksel-ruhsal herhangi bir hastalık yaşanmadığı sürece yemekten, uyumaktan, masajdan, müzik dinlemekten, oyun oynamaktan, ayakları uzatıp oturmaktan, arkadaşlarla sohbetten vb. birçok işten; insan keyif aldı.
Namaz kılmak, oruç tutmak, teheccüde kalkmak, tesbih çekmek, Kur’an-ı Kerim’i okumak ve hatta tesettüre girmek gibi Allah rızası için yapılan ibadetlerden; kalbi huzurla coşturacak şekilde keyif almak mümkün değil miydi? Belki de nefse hoş gelen işlerin reklamını yapmak ve dolayısı ile başına hevesle oturmak daha kolaydı.
Şeytanın uğraşmalarını ve nefsin vesveselerini suçlamanın yetersizliğini kabul ederek keyif aldığı dünyalık işler üzerine düşündü. Onları nasıl öğrendiğini hatırlamaya çalıştı. İnsanlardaki mutluluğun yüzlerine, seslerine ve sözlerine yansıyışını hesaba kattı. Anıları güzelleştiren duyguları hissetti.
Allah’ın rızasını hedef bellerken, O’nun rızasını kazanmanın getireceği müjdelere verdiği kıymeti az buldu. Aslında sevdiğine kavuşturacak amellerle meşgul olmak ne hoştu. Bu cümlelerin manasını zihnine kazıyarak; her ibadetin ardından, keyif aldığı dünyalık işlerdeki gibi davranma ya da asıl olması gerekeni yapma kararı aldı.
Sevdiğini veya minik evladını eleştirmekten kaçındığı gibi kolaylaştırıcı tavsiye aramanın veya detaya girmeden dua istemenin dışında şikayetlerinin hepsini yuttu. Zorlandığı günlerde, Allah’ın yardımını diledi ve oldukça basit bir örnek olsa da sanki bunu zor bir bölümünü geçeceğini bildiği bir oyuna devam etme çabalarına benzetti. Allah’a yaklaşma umudunun heyecanıyla doldu ve taştı.
Sahip olmayı beklediği dünyalık bir ünvanı dile getirmenin pırıltısından da öte ‘müslümanım’ demeyi öğrendi. Namaz vakti geldiğinde, sadaka verdiğinde veya başını örttüğünde bu işi yapabilmenin sevincini belli etti. Her ibadetten sonra gülümsedi ve yüksek sesle hamdetti. Rasulullah (sav)’le, sahabilerle ve sevilen diğer büyüklerle aynı ortamda bulunduğunu hayal etti.
Ey Allahım! Bizi Senin rızan için yaşayanlardan; rızanı kazanma ve Sana kavuşma ihtimalinin kıymetini idrak edenlerden eyle. Çabalarımızı kolaylaştır ve kabul buyur. Emirlerine itaati ve ibadet etmeyi nasip ettiğin için Sana sonsuz kere hamd olsun. Kusurlarımızı affet, eksikliklerimizi ört ve onları düzeltmemiz için yardımcımız ol. Bizi Sana yaklaştıracak amellerdeki lezzeti alanlardan, değerini bilerek yapanlardan ve başka yerde olmak ya da başka bir iş yapmak isteğinden çok uzaklarda sevdiğine koşanlar gibi ibadetle huzuruna varanlardan eyle.
Amin.