24 Eylül 2024
A'râf Sûresi 23-30 (152. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 23. Ayet

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  ٢٣


Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَا dediler ق و ل
2 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
3 ظَلَمْنَا biz zulmettik ظ ل م
4 أَنْفُسَنَا kendimize ن ف س
5 وَإِنْ ve eğer
6 لَمْ
7 تَغْفِرْ bağışlamazsan غ ف ر
8 لَنَا bizi
9 وَتَرْحَمْنَا ve bize acımazsan ر ح م
10 لَنَكُونَنَّ muhakkak oluruz ك و ن
11 مِنَ -dan
12 الْخَاسِرِينَ ziyana uğrayanlar- خ س ر
Tefsiri 22.ayette verilmişti.

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan elif fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا ‘dır.  قَالَا  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا ‘dır. 

ظَلَمْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَنَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la nidanın cevabına matuftur.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

تَغْفِرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لَنَا  car mecruru  تَغْفِرْ  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَرْحَمْنَا  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَٓا  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubtur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

نَكُونَنَّ  nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. نَكُونَنَّ ‘nin ismi, müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  car mecruru  تَكُونَنَّ  fiilinin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

الْخَاسِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eden hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere tazim ifadesinin yanında onların Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işarettir.

Nidanın cevabı olan  ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nidanın cevabı, haber cümlesi formunda gelmiş olmasına rağmen anlam itibariyle dua manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında anlam ifade ettiği için muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Bu haber cümlesi, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

اَنْفُسَنَا  ibaresinde tecrîd sanatı vardır.

Mekulu’l kavle matuf olan  وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nida üslubundan şart üslubuna iltifat sanatı vardır.

اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir. تَغْفِرْ  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا  şart cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Aynı üsluptaki  تَرْحَمْنَا  cümlesi, bu cümleye hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Şartın cevabı, müteakip kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

Şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

تَرْحَمْنَا - ظَلَمْنَٓا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

تَغْفِرْ لَنَا - تَرْحَمْنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


 لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte, kasem üslubunda gayri talebî inşâî isnaddır. 

Kasemin cevabı olan  لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Mahzuf kasem, لَ  ve nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.

Kasemin cevap cümlesinde de îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ , car mecruru كاَن  ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

İsim cümlesi formunda gelen cevap sebat, temekkün ve istikrar ifade ederek onların bu sözlerinde ne kadar kararlı olduklarını göstermiştir. Tekid lamı ve şeddeli tekid nûnu bu kararlılığı pekiştirmiştir.

الْخَاسِر۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)

Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasem fiilinin ve şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

تَرْحَمْنَا  - الْخَاسِر۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Bu ayet, küçük günahların da bağışlanmadığı takdirde azap sebebi olacağına delâlet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şartın cevabı olan cümlenin kasem lamı ve tekid nunuyla tekid edilmesi, Allah’ın rahmet etmemesi ve günahları affetmemesi durumunda hüsranın kesinlikle gerçekleşeceğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 24. Ayet

قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ  ٢٤


Allah, dedi ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ buyurdu ق و ل
2 اهْبِطُوا inin ه ب ط
3 بَعْضُكُمْ bır kısmınız ب ع ض
4 لِبَعْضٍ diğerinize ب ع ض
5 عَدُوٌّ düşman olarak ع د و
6 وَلَكُمْ sizin içindir
7 فِي
8 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
9 مُسْتَقَرٌّ yerleşme ق ر ر
10 وَمَتَاعٌ ve geçinme م ت ع
11 إِلَىٰ kadar
12 حِينٍ bir süreye ح ي ن

Âdem ve Havvâ şeytana uymakta ısrar etmeyip günahlarının farkına vararak pişmanlıklarını Allah’a arzetmişler ve Bakara sûresinde (2/37) belirtildiği üzere Allah da onların tövbelerini kabul etmiş ve onları imtihan yurdu olan dünyaya göndermiş; insan soyunun yeryüzüne dağılıp orada karar kılmaları ve barınmaları, orada yaşayıp orada ölmeleri, yeniden orada dirilmeleri takdir edilmiştir. Böylece, gerek bu âyetten gerekse ilgili diğer âyetlerden (bk. Bakara 2/36, 38; Tâhâ 20/123), Âdem ile eşinin, işledikleri günahın bir sonucu olmak üzere cennetten çıkarıldıkları ve bu olayın insanlığın kaderini etkilediği anlaşılmaktadır. Fakat Âdem ile Havvâ’nın bu yüzden daha başka zahmetlere de mâruz kalacaklarının bildirildiği yolunda Tevrat’ta verilen bilgiler (Tekvîn, 3/16-19) Kur’an’da geçmemektedir. Bu arada, kardeşlik ve dostluklar gibi sürtüşme ve düşmanlıklar da dünya hayatının bir parçası olarak takdir edilmiştir. Burada anılan düşmanlığın, hem insanoğlu ile şeytan arasındaki ebedî düşmanlığı hem karı-koca arasındaki çekişmeleri hem de Âdem ve Havvâ’nın soyu arasındaki çatışmaları ifade ettiği düşünülebilir. Bu sebeple onlara –bir yoruma göre İblîs de kastedilerek– “İnin oradan!..” buyurulmuştur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in “dârüsselâm” (barış yurdu) diye tanımladığı cennette düşmanlık olamazdı.

 

 Kuşkusuz Âdem ve Havvâ’nın cennette saf ve günahsız olmaları iradeye dayanmadığı için –kötü bir durum sayılmasa bile– ahlâkî bir değer de ifade etmiyor, sadece içgüdüsel bir karakter taşıyordu. Ancak öyle anlaşılıyor ki, “…şu ağaca yaklaşmayın …” şeklindeki yasaklamayla birlikte yasağa uyup uymama hususunda kendilerine irade ve tercih yeteneği de verilmiş; böylece insanlığın atası ve annesi, yasaklanmış ağaçtan yeme olayında içgüdüsel davranmaktan bilinçli ve iradeli davranma aşamasına geçmişler; kötülüklerinin farkına vararak af dilemişler ve bağışlanmışlardır. Bu durumda ilk günahla başlayan ve cennetten çıkarılma ile devam eden süreç, insanlık için ahlâkî bakımdan bir düşüşü değil, bir yükselişi, öteki canlılardan farklı olup adına “insan” denen ve özgür davranabilen, yanlışlık yapabilen, fakat yanlışlarının farkına vararak özür dileyip tövbe eden, iyiliğe yönelme bilinç ve iradesini gösterebilen bir varlık kategorisinin başlayışını da ifade etmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 511-512

قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli,  اهْبِطُوا  ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اهْبِطُوا  fiili  ن’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ  cümlesi,  اهْبِطُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

بَعْضُكُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِبَعْضٍ  car mecruru  عَدُوٌّ ‘e mütealliktir. عَدُوٌّ  haber olup damme ile merfûdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مُسْتَقَرٌّ  ‘nun mahzuf haline mütealliktir. مُسْتَقَرٌّ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

مَتَاعٌ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. اِلٰى ح۪ينٍ  car mecruru  مَتَاعٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.

مُسْتَقَرٌّ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i mef’ûludur.

قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ  cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بَعْضُكُمْ  mübteda,  عَدُوٌّ  haberdir. لِبَعْضٍ  car mecruru  عَدُوٌّ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِبَعْضٍ , önemine binaen haber olan  عَدُوٌّ ’a takdim edilmiştir.

Önceki ayetteki tesniye zamirinden  اهْبِطُوا ’daki cemi zamire iltifat edilmiştir.

بَعْضُ - لِبَعْضٍ  kelimeleri arasında reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Bu hitap, Âdem ile Havva ve zürriyetleri içindir. Yahut hem ikisi hem de İblis içindir. Bu görüşe göre daha önce İblis’e bu emir verilmiş iken burada Âdem ve Havva ile beraber olduğu halde tekrar edilmesi, onların birlikteliklerinin ebedi olduğunun bilinmesi içindir. Yahut Allah Teâlâ’nın onlara ayrı ayrı söyledikleri burada haber verilmektedir. Başka ayetlerdeki zikri ile yetinilerek burada Âdem ile Havva’nın tövbelerinin kabul edildiği belirtilmemiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm ; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Hal-i müekkide: Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kasdedildiği zamandır. Mesela: هذا اخوك عطوف “Bu, çok şefkatli kardeşindir.” cümlesinde olduğu gibi. Bunun gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و’ sız gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و  olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

 وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

 

Cümle, atıf harfi وَ  ‘la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُسْتَقَرٌّ  muahhar mübtedadır. 

فِي الْاَرْضِ  car-mecruru, مُسْتَقَرٌّ ‘ın mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle yeryüzü, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü, girilebilen bir mekana ve içinde çeşitli nimetler bulunan bir kaba benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  مُسْتَقَرٌّ  ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen  مَتَاعٌ  kelimelerinin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade etmiştir.

اِلٰى ح۪ينٍ  car mecruru,  مَتَاعٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مُسْتَقَرٌّ  ve  مَتَاعٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.

اهْبِطُ  -  مُسْتَقَرٌّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.

اهْبِطُوا [İnin] emri Âdem, Havva ve İblis’e yöneliktir. بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ  ifadesi hal konumundadır yani [düşman olarak inin] demektir ki İblis ikisine düşmanlık etmiş, ikisi de İblis’in düşmanı olmuştur. ٌّمُسْتَقَرٌّ  istikrar ve istikrar yeri demektir. ٌمَتَاعٌ  yaşamdan faydalanma anlamındadır. [Bir zamana kadar yaşama] yani ecellerinizin sona ermesine kadar.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَكُمْ  şeklindeki müsnedin takdimi sıfat değil, haber olduğuna tenbih içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

ح۪ينٍ , kısa veya uzun, zamandan bir müddeti ifade eder. Bu ayette nekre gelmiştir. Miktarın, cinsin ve fertlerin farklılığı ile sınırlanmamıştır. Bu kelimeyle kastedilen, sahibine lezzetleri idrak ettiren hayat süresidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 25. Ayet

قَالَ ف۪يهَا تَحْيَوْنَ وَف۪يهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟  ٢٥


Allah, dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 فِيهَا orada
3 تَحْيَوْنَ yaşayacaksınız ح ي ي
4 وَفِيهَا ve orada
5 تَمُوتُونَ öleceksiniz م و ت
6 وَمِنْهَا ve yine oradan
7 تُخْرَجُونَ çıkarılacaksınız خ ر ج

قَالَ ف۪يهَا تَحْيَوْنَ وَف۪يهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli,  ف۪يهَا تَحْيَوْنَ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

ف۪يهَا  car mecruru  تَحْيَوْنَ  fiiline mütealliktir. تَحْيَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يهَا  car mecruru  تَمُوتُونَ  fiiline mütealliktir. تَمُوتُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul وَ  ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir.  مِنْهَا  car mecruru  تُخْرَجُونَ۟  fiiline mütealliktir. تُخْرَجُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

تُخْرَجُونَ۟  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dır.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قَالَ ف۪يهَا تَحْيَوْنَ وَف۪يهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli  olan  ف۪يهَا تَحْيَوْنَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim - tehir sanatı vardır. Car - mecrur  ف۪يهَا , önemine binaen amili olan  تَحْيَوْنَ  fiiline takdim edilmiştir. 

Aynı üsluptaki müteakip  وَف۪يهَا تَمُوتُونَ  ve  وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟  cümleleri atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, 

ف۪يهَا تَحْيَوْنَ  cümlesiyle  ف۪يهَا تَمُوتُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

تَحْيَوْنَ  ve  تَمُوتُونَ   kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Üç mecrurun da müteallıklarına takdimi, onların yerleşmesi ve metalanması için yaratılan yeryüzünün önemi dolayısıyladır. Zira yeryüzü tüm işlerin merkezidir. Bu takdim dikkate almaya yönelik bir vesiledir. Yeryüzü bütün bu haller için bir mekândır. Yeryüzü tek bir yerdir. Ancak sakinlerin işleri ve hallerinde farklılıklar olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin başında  قَالَ  cümlesinin tekrar edilmesi; sonraki kelamın öncesi ile birlikte olmadığını bildirmek ya da daha fazla önem verildiğini göstermek içindir.Yani “İndiğiniz dünyada yaşayıp öleceksiniz; kıyamet günü mükâfat ve ceza görmek üzere yine oradan çıkarılacaksınız.” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 26. Ayet

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشاً۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ  ٢٦


Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا بَنِي oğulları ب ن ي
2 ادَمَ Adem
3 قَدْ muhakkak
4 أَنْزَلْنَا indirdik ن ز ل
5 عَلَيْكُمْ size
6 لِبَاسًا giysi ل ب س
7 يُوَارِي örtecek و ر ي
8 سَوْاتِكُمْ çirkin yerlerinizi س و ا
9 وَرِيشًا ve süslenecek elbise ر ي ش
10 وَلِبَاسُ ve giysisi ل ب س
11 التَّقْوَىٰ takva و ق ي
12 ذَٰلِكَ bu
13 خَيْرٌ en iyisidir خ ي ر
14 ذَٰلِكَ işte bu(nlar)
15 مِنْ -ndendir
16 ايَاتِ ayetleri- ا ي ي
17 اللَّهِ Allah’ın
18 لَعَلَّهُمْ belki
19 يَذَّكَّرُونَ düşünüp öğüt alırlar ذ ك ر

Önceki âyetlerde Hz. Âdem hakkında kısa fakat son derece ibretli bilgiler verildikten sonra burada da “Âdem’in çocukları”na yani genel olarak insanlığa hitap edilerek, Allah’ın yarattığı nimetlerin en önemlilerinden olmak üzere, bütün tarih boyunca ve bütün insanlarca hem bedenin korunması hem ahlâkın korunması hem de bir ziynet ve prestij aracı olarak kullanılan elbisenin önemine dikkat çekilmiştir. Burada, böylesine önemli olan bu nimetin sahibine teşekkür edilmesi gerektiğine bir işaret vardır. Çünkü giyinme ve örtünme sadece insana özgü bir davranış ve insan olmanın bir alâmetidir; medeniyetin de en eski tezahürlerindendir. Bu sebeple Kur’an’da “Biz elbise indirdik”; “Demiri indirdik” (Hadîd 57/25); “Allah hayvanlardan size sekiz çift indirdi” (Zümer 39/6) gibi ifadelerdeki “indirme” (inzâl) kelimesi, belirtilen nimetlerin birer ilâhî lutuf olduğuna, insanların bu nimetlerin değerini ve kullanma zaruretini fıtrî olarak kavradığına işaret eder. Âyette elbisenin ve örtünmenin önemine dikkat çekilmekle, dolaylı olarak Kâbe’yi çıplak vaziyette tavaf eden müşrikler de eleştirilmiştir. 

 Sözlükte “kuş tüyü” mânasına gelen âyet metnindeki rîş kelimesi burada mecazi olarak “ziynet elbisesi” anlamında kullanılmıştır. Âyette üç türlü elbiseden söz edilmiştir: 1. Sadece örtünme ihtiyacını karşılayacak olan basit ve sade elbise. 2. Örtünmenin yanında ziynet maksadı da taşıyan kaliteli, temiz ve düzgün elbise. 3. “Takvâ elbisesi.” Burada, sırf örtünme amaçlı elbise yanında ziynet amacı ve değeri taşıyan elbisenin de Allah’ın lutfu ve nimeti olarak anılması, pejmürde kılık kıyafeti zühd ve takvâ gereği sayan anlayışın isabetsizliğinin kanıtıdır. Takvâ elbisesi tefsirlerde “vücudu koruyan elbise; zırh, miğfer vb. savaş giysileri, mecazi olarak sâlih amel; iffet; iyi huy; tevhid” gibi değişik şekillerde açıklanmıştır (Râzî, XIV, 52). Âyette takvânın “hayâ” ile ilişkisine işaret edilmekte; ayrıca dolaylı bir üslûpla takvâ, günah duygularını örtüp kapatan, dizginleyen ve böylece günah işlemeyi önleyen bir koruyucu, ruhu bezeyen bir erdem şeklinde takdim edilmektedir. Yani elbise bedeni kapattığı, koruduğu ve süslediği gibi takvâ da hem ruhumuzun kötü duygularını örter hem de ruhumuzu süsler. Böyle olunca takvâ sahibi kişinin kaba, haşin, haksız, isyankâr, şehvet düşkünü, aç gözlü, edepsiz, hayasız … olması düşünülemez.

 

 Takvâ hakkındaki âyetlerin bir bütünlük içerisinde incelenmesi halinde açıkça görüleceği üzere (geniş bilgi için bk. Bakara 2/197), Kur’ân-ı Kerîm’in büyük önem verdiği bu kavram, başlıca şu iki temel anlamı içermektedir: a) Takvâ, itikadî konularda yanlış ve bâtıl inançlara kapılmaktan, ahlâkî ve amelî konularda ruhu kirleten kötü duygulardan, fena huylardan; eksik, kusurlu, zararlı ve haksız davranışlardan, İslâm dininde esasları belirlenmiş olan hayat tarzına uymayan bir yaşayıştan sakınmak, uzak durmaktır. b) Takvâ, bütün faaliyetlerde, ödevlerin yerine getirilmesinde, her türlü kötülüklerin terkedilmesinde öncelikle Allah’tan ittika etmektir; yani Allah korkusunu, O’na karşı saygılı olmayı ön plana çıkararak bu saygıyı, davranışların ve hayatın temeli yapmaktır. Takvâ bütün bu erdemleri kapsayan en geniş kapsamlı fazilettir. Bu sebeple maddî elbisenin vücudu koruması ve ziynetlendirmesi gibi âyetteki deyimiyle takvâ elbisesi de ruhumuzu fenâlıkların bütün çeşitlerinden koruyup örten ve faziletlerin bütün çeşitleriyle bezeyip süsleyen bir elbisedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 513-514

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشاً۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ 


يَا  nida harfidir. بَن۪ٓي  münada olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. Aynı zamanda muzâftır.  اٰدَمَ  muzafın ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ ‘dur.  

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir.  لِبَاساً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُوَار۪ي  cümlesi, لِبَاساً  ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

يُوَار۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. سَوْاٰتِكُمْ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ر۪يشاً۠  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

وَ  istînâfiyyedir. لِبَاسُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. التَّقْوٰى  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. Veya  لِبَاسُ التَّقْوٰى  ‘dan bedel olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَيْرٌ  kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوَار۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil Mufâale babındandır. Sülâsîsi  وري ’dur.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مِنْ اٰيَاتِ  car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَذَّكَّرُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَذَّكَّرُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَذَّكَّرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ذكر ‘dir.

Bu bab fiile, mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve taleb anlamları katar.

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشاً۠

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nidanın cevabı olan  قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tekid içindir. Tahkik ifade eder. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَنْزَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine iltifat vardır.

يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ  وَر۪يشاً۠  cümlesi,  لِبَاساً  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِبَاساً  ve  وَر۪يشاً۠ ’deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu hitap, bütün insanlar içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada  اَنْزَلْنَا  [indirmek], yaratmak anlamındadır. Nitekim, “...Sizin için enamdan sekiz eş indirdi.”, “...Biz demiri de indirdik.” ayetlerinde de indirmek fiili, yaratmak anlamında kullanılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

27. Ayetteki  يا بَنِي آدَمَ قَدْ أنْزَلْنا عَلَيْكم لِباسًا  ve  يا بَنِي آدَمَ لا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطانُ  cümlesi ile 31. ayetteki  يا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكم عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ  cümlesi, şeytanın Âdem (a.s.) ve karısını ayartmasını anlatan kıssayla yakından ilişkilidir. Ya da söylenen sözlerin sayılması üslubuyla 25. ayetteki  قالَ فِيها تَحْيَوْنَ  sözüyle ilişkilidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Rivayete göre cahiliye Arapları, Beytullah’ı çırılçıplak tavaf ediyor ve: “Biz, Kâbe’yi, içinde Allah’a isyan ettiğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz!” diyorlardı. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bu rivayete göre bu kıssanın zikredilmesi veya insanın avret yerlerinin açılması, şeytanın insana yaptığı ilk kötülük olduğunu ve şeytanın, onların ebeveynini azdırdığı gibi kendilerini de azdırabileceğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

ر۪يشاً۠, avret mahallini örten fazladan bir ziynet elbisesidir. Kuşun ziyneti olan tüyden istiare edilmiştir. Süs elbisesi için  ر۪يشاً۠  de denilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ر۪يشاً۠  süs elbisesidir. Bu, kuşun tüyü manasına gelen kelimesin­den mecazî olarak kullanılmıştır. Çünkü tüy, kuşun elbisesi ve süsüdür. Yani “Biz si­ze iki elbise indirdik, birisi edep yerlerinizi örter diğeri de size süs olur.” demektir. Çünkü ziynet (süslenme), meşru bir maksattır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb ; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  لِبَاسُ التَّقْوٰى , az sözle çok anlam ifade yollarından olan izafetle gelmiştir. خَيْرٌۜ , haber, ذٰلِكَ  ism-i işareti  لِبَاسُ  için bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebelerinin yüksekliğini belirterek tazim ifade etmiştir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile takvalı olmaya işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

وَلِبَاسُ التَّقْوٰى  [takva elbisesi] ifadesinde istiare vardır. İnsanın Allah’tan sakınması, O’nun emirlerine uymakta titizlik göstermesi şeklindeki hayat tarzı elbiseye benzetilmiştir. Câmi’, her ikisinin de insanı zararlardan koruması ve güzelleştirmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لِبَاسُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu ayetlerin öncesinde Âdem’e (a.s.) verilen nimetler, şeytanın onu ve zevcesini bir ağaçla kandırması, o ağaçtan yiyen Âdem (a.s.) ve zevcesinin vücutlarının çıplaklığını fark etmeleri ve yapraklarla örtmeye başlamaları anlatılmaktadır. Sonra yeryüzüne inmeleri... Bunlardan sonra bu ayet-i kerimede takva libasından bahsedilerek Allah Teâlâ’nın üzerlerindeki nimeti hatırlatılmıştır. Çıplaklıklarını fark edince örtünmenin takva babından ne kadar önemli bir şey olduğu ortaya çıkmıştır. Bundan sonraki ayette ise tekrar Âdem (a.s.) ve şeytan kıssasına dönülmüştür. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Bu yüce mana O’na layıktır. Allah’a karşı takvalı olmaya teşvik için istitrâddır. Çünkü bu; insanlar için ziynetin faydasından daha hayırlıdır. Buradaki ism-i işaret, muşârun ileyhi tazim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

  ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ

 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ذٰلِكَ  mübtedadır.  مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ  car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.

اٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan ayetler şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin başındaki azamet zamirinden, bu cümlede gaib zamire iltifat edilmiştir.

ذٰلِكَ  ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle mertebesinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın hukukuna işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.

لَعَلَّ nin haberi olan  يَذَّكَّرُونَ nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. El-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

لَعَلَّ , ümit harfidir. ادرس لعلك تنجح “Çalış, umulur ki başarırsın.” deriz. Onun başarılı olmasını ümit ederiz, ancak bu konu kesin değildir, çünkü geleceği bilemeyiz.

Bu harf Allah’ın verdiği bir haberde yer aldığında ümide değil, kesinliğe delalet eder. Çünkü Allah bir şeyin olmasını ümit etmez. O sadece kesin olarak sonuçlandırır. Zira O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği bilir. (Halidi, Vakafat, Maide/100)

لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ  ifadesinde gayb zamirine iltifat vardır. Yani Allah bu ayeti umulur ki Allah’ın kudretinin büyüklüğünü ve yaratma, kudret ve lütufta bulunma fiillerinde tek olduğu konusunda düşünürseniz diye yaratmıştır. Bu iltifat, Âdemoğullarından düşünmeyenlere tarizdir. Kur’an’da bu makamda gayb zamiriyle çoğunlukla Arap müşrikleri kastedilir ve sanki konuşma anında onlar orada yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İnsanların edep yerlerini örtmeleri için elbiselerin yaratılması; Allah Teâlâ’nın lütfunun büyüklüğünü ve rahmetinin genişliğini gösteren ayetlerindendir. Umulur ki insanlar bu büyük nimeti takdir eder veya öğüt alır da çirkinliklerden sakınırlar.

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

A'râf Sûresi 27. Ayet

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ  ٢٧


Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا بَنِي oğulları ب ن ي
2 ادَمَ Adem
3 لَا
4 يَفْتِنَنَّكُمُ sizi bir belaya düşürmesin ف ت ن
5 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
6 كَمَا gibi
7 أَخْرَجَ çıkardığı خ ر ج
8 أَبَوَيْكُمْ ana babanızı ا ب و
9 مِنَ -ten
10 الْجَنَّةِ cennet- ج ن ن
11 يَنْزِعُ soyarak ن ز ع
12 عَنْهُمَا onların
13 لِبَاسَهُمَا elbiselerini ل ب س
14 لِيُرِيَهُمَا onlara göstermek için ر ا ي
15 سَوْاتِهِمَا çirkin yerlerini س و ا
16 إِنَّهُ muhakkak
17 يَرَاكُمْ sizi görürler ر ا ي
18 هُوَ o
19 وَقَبِيلُهُ ve kabilesi ق ب ل
20 مِنْ
21 حَيْثُ yerden ح ي ث
22 لَا
23 تَرَوْنَهُمْ sizin onları göremeyeceğiniz ر ا ي
24 إِنَّا muhakkak
25 جَعَلْنَا biz yaptık ج ع ل
26 الشَّيَاطِينَ şeytanları ش ط ن
27 أَوْلِيَاءَ dostları و ل ي
28 لِلَّذِينَ kimselerin
29 لَا inanmayan(ların)
30 يُؤْمِنُونَ zaman ا م ن

Peygamberler tarihinin ibretli yanlarını insanlara anlatarak muhtaç oldukları noktalarda onları aydınlatmak ve uyarmak Kur’ân-ı Kerîm’in başlıca eğitim metotlarındandır. Hz. Âdem hakkında yukarıda verilen bilgilerle şeytanın Âdem ve soyuna beslediği kin ve düşmanlığı yansıtan ifadeler de Kur’an mesajının ulaştığı bütün insanları yanılgılardan koruma, şeytanın vesveselerine karşı onları uyarma maksadını taşır. Bu maksat 27. âyette sarih olarak ifade edilmiştir. Tefsirlerde âyetteki libâs’ın nurdan bir elbise, takvâ elbisesi veya cennet elbisesi olduğu şeklinde farklı görüşler yer alır. Ancak onun, Âdem ile Havvâ’nın, birbirlerinin edep yerlerini görmelerine engel olan, gerçek mahiyetini ancak Allah’ın bildiği nezih bir durum olduğunda kuşku yoktur. Şeytanın vesvesesi, kısa bir süreyle de olsa, onları bu nezih durumdan uzaklaştırdığı gibi diğer insanları da yoldan çıkarabilir. Çünkü şeytan onları görmekte, fakat kendisi görünmemektedir. Bu da onun tehlikesini arttırmaktadır. Özellikle iman yoksunu insanlar takvâ elbisesinden mahrum bulundukları için, şeytanlar tarafından ayartılmaya daha elverişli hale gelirler ve sonuçta onlarla aralarında bir dostluk gerçekleşir. Müşriklerin inkâr ve isyanları böyle bir dostluktan kaynaklanıyordu.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 514-515

فَتَنَ Fetene : فَتْنٌ kelimesinin asıl anlamı sağlam olanının çürüğünden ayrılması için altının ateşe sokulmasıdır. Bu sözcük insanın ateşe sokulması anlamında da kullanılmıştır. Araplar bu kelimeyi kimi zaman azabın kaynaklandığı şey olarak kimi zaman da deneme/sınama manasında kullanır. فِتْنَة sözcüğü belâ sözcüğü gibi kabul edilmiştir. Çünkü her ikisi de insana erişen sıkıntı/darlık anlamında kullanılırlar. Fakat nadiren dirlik genişliği/bolluk manasını da ifade eder. Fitne hem Allah’dan hem de kullardan sâdır olan fiillerdendir. Bela, musibet, öldürme, azap etme ve benzeri hoşa gitmeyen fiiller gibi.. Bu tür fiiller Allah’dan sâdır olduklarında bir hikmete dayanırlar. İnsandan kaynaklandıklarında ise bunun zıddı olur. Bu sebeple Yüce Allah insanı her yere fitne düşürmekle yermiştir. Ahfeş’e göre Kalem suresi 6. ayette geçen مَفْتُون kelimesi fitne manasındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 60 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fitne, fettan ve meftundur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ


يَا  nida harfidir. بَن۪ٓي  münada olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. Aynı zamanda muzâftır.  اٰدَمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ  ‘dur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَفْتِنَنَّكُمُ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nunu sakiledir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ  fail olup damme ile merfûdur. 

كَ  harfi cerdir.  مَا  ve masdarı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef'ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  فتنة كفتنة إخراج أبويكم (Babalarınızı çıkarmak fitnesi gibi bir fitne) şeklindedir.

اَخْرَجَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَبَوَيْكُمْ  mef’ûlun bih olup müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْجَنَّةِ  car mecruru  اَخْرَجَ  fiiline mütealliktir.

يَنْزِعُ  cümlesi,  اَبَوَيْكُمْ  ‘un hali olarak mahallen mansubdur. 

يَنْزِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُمَا car mecruru  يَنْزِعُ  fiiline mütealliktir.  لِبَاسَهُمَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi, يُرِيَهُمَا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  يَنْزِعُ  fiiline mütealliktir.

يُرِيَهُمَا  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  سَوْاٰتِهِمَا  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُرِيَهُمَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رأي ’dir. 

اَخْرَجَ   fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ

 

İsim cümlesidir.  إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَرٰيكُمْ  cümlesi,  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَرٰيكُمْ  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. هُوَ munfasıl zamir gizli zamiri tekit eder.  قَب۪يلُهُ  atıf harfi  وَ ’la  يَرٰيكُمْ ‘deki gizli zamire matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ حَيْثُ  car mecruru  يَرٰيكُمْ  fiiline mütealliktir. لَا تَرَوْنَهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَرَوْنَهُمْ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

حَيْثُ   mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. 

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafız tekid edilmiştir.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  جَعَلْنَا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekkellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الشَّيَاط۪ينَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَوْلِيَٓاءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûlu  لِ  harfi ceriyle  اَوْلِيَٓاءَ  ‘ne mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi  أمن ’ dır.

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nidanın cevabı olan  لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , takdiri  فتنة (fitne) olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre mef’ûlü mutlak cümleyi tekit etmiştir.

Masdar harfinin sıla cümlesi olan  اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَبَوَيْكُمْ  kelimesi Hz. Âdem ve Havva’dan kinayedir.

يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا  cümlesi,  اَبَوَيْكُمْ ‘den veya  اَخْرَجَ ‘deki failden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car - mecrur  عَنْهُمَا , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Ayetteki teşbih, teşbih edatının zikri dolayısıyla mürsel, benzetme yönü zikredilmediği için de mücmeldir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَا  cümlesi, masdar teviliyle  يَنْزِعُ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Burada da Âdemoğullarına seslenişin tekrar edilmesi, bu seslenişle söylenen kelamın anlamına büyük bir önem verildiğini zımnen bildirmek içindir. Yani şeytan, ebeveyniniz Âdem ile Havva’yı cennetten çıkardığı gibi sizin de cennete girmenizi engellemesin. Yahut ebeveyninizi fitneye düşürdüğü gibi sizi de bir belaya sürüklemesin.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Çıkarmak, soymak ve göstermek fiillerinin şeytana isnadı mecaz-ı aklîdir. Sebep olmak, fail menzilesine konulmuştur. نْزِعُ  fiilinin temsili ya da hakiki manada olması mümkündür. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şeytandan insanlara sadır olan fitneler, Hz. Âdem ve zevcesine yasak olan ağaçtan yedirmek ve onları cennetten çıkarmak şeklindeki fitneye benzetilmiştir. Böylece bütün çeşitleriyle insana en büyük fitneyi verenin şeytan olduğu hatırlatılmış oldu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada “çıkarmak” kelimesinde mecâz vardır. Siyaka göre burada “fitneye düşürdü” fiilinin gelmesi gerekirdi. Cennetten çıkarmak sonuçtur. Fitneye düşürmek de bunun sebebidir. Dolayısıyla müsebbep zikredildiği için müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Bu konuya ilk temas eden müfessirlerden olan Zemaḫşerî, insanlara avret yerlerini örtecek elbiselerin verildiği söylendikten sonra örtünmenin takvadaki yeri ve önemine dikkat çekmek üzere takva elbisesinin ve asıl öğüt alınması gereken Allah’ın fıtrat olarak verdiği bu nimetin vurgulandığı kısmın istiṭrat üslubu üzere geldiğini ve bundan sonra da asıl konuya dönülerek Âdemoğullarına hitaba devam edildiğini belirtmiştir. Bu ayet aynı zamanda Şerefuddîn eṭ-Ṭîbî’nin tanımındaki “anlatılar arasında uzak tealluk bulunan istitrat” türüne de uygun düşmektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-I Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Önceki ayetle aynı şekilde başlamıştır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. Bu tekrarın sebebi söylenen kelamın önemine dikkat çekmektir.

Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.


اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ 

 

Nehiy için ta’lil cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Munfasıl zamir هُوَ , fiildeki müstetir zamiri tekit için gelmiştir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

قَب۪يلُهُ  kelimesi fiildeki fail zamire matuftur. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا تَرَوْنَهُمْ  cümlesi, mekân zarfı  حَيْثُ ‘ nun muzâfun ileyhidir. 

Muzari fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

اَخْرَجَ - يَنْزِعُ  fiilleri arasında mürâat-ı nazîr sanatı vardır.

لِيُرِيَهُمَا - تَرَوْنَهُمْ - تَرَوْنَهُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

يَرٰيكُمْ  - لَا تَرَوْنَهُمْ  arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

 


اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ

 

Nehiy için gelmiş diğer bir ta’lil cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

اِنَّٓ ’nin haberi olan  جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cer ile haber olan  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.) 

الشَّيَاط۪ينَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

A'râf Sûresi 28. Ayet

وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ  ٢٨


Çirkin bir iş işledikleri vakit, “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 فَعَلُوا onlar yaptıkları ف ع ل
3 فَاحِشَةً bir kötülük ف ح ش
4 قَالُوا dediler ق و ل
5 وَجَدْنَا bulduk و ج د
6 عَلَيْهَا bu (yolda)
7 ابَاءَنَا babalarımızı ا ب و
8 وَاللَّهُ Allah
9 أَمَرَنَا bize emretti ا م ر
10 بِهَا bunu
11 قُلْ de ق و ل
12 إِنَّ muhakkak
13 اللَّهَ Allah
14 لَا
15 يَأْمُرُ emretmez ا م ر
16 بِالْفَحْشَاءِ kötülüğü ف ح ش
17 أَتَقُولُونَ mi söylüyorsunuz? ق و ل
18 عَلَى karşı
19 اللَّهِ Allah’a
20 مَا şeyleri
21 لَا
22 تَعْلَمُونَ bilmediğiniz ع ل م

“Kötülük” diye çevirdiğimiz fâhişe “çok kötü ve iğrenç fiil” anlamına gelir. Müfessirlerin çoğu bunu putperestlerin “Beytülharâm’ı kadınlı erkekli çıplak vaziyette tavaf etmeleri” şeklinde yorumlamışlardır (bk. Râzî, XIV, 55; Şevkânî, II, 228). Ancak bunun her türlü büyük günahı ve çirkin davranışı kapsadığında kuşku yoktur. Putperestler, kendilerine atalarından kaldığı, kendi gelenekleri olduğu gerekçesine dayanarak işlediklerinin kötülük olduğunu kabul etmiyor; daha da ileri giderek “Allah da bize bunu emretti” diyorlardı. Aslında bu apaçık bir yalandı. Çünkü “Allah kötülüğü emretmez.” Şu halde gelenekleri körü körüne devam ettirmek yerine iyilerini kötülerinden ayırmak gerekir. Bunun ölçüsü de Allah’ın emrine yani O’nun kitabına, peygamberinin uygulamalarına ve Allah’ın insan varlığına doğuştan bahşettiği aklıselime uyup uymadığıdır. Âyet şöyle bir hakikate de ışık tutmaktadır: Geçmişte ve günümüzde nice insanların, İslâm’ın gerçekleri kendilerine ulaştığı halde, eski geleneksel inanç ve yaşayışlarında ısrar etmelerinin temel sebebi kör taklitçiliktir. Onlar, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi, aslı gerçek olsa da, zamanla bozularak gerçeklik ve geçerlilik değerini büyük ölçüde kaybetmiş ve hakiki bir din olmaktan ziyade gelenekler manzumesinden ibaret kalmış telakkilere dayanan inanç ve hayat tarzlarını, Allah’ın uygulanmasını emrettiği din zanneder, bunu savunurlar. Bu büyük yanılgının asıl sebebi ise, bilinçli ve objektif düşünmek yerine gelenek taassubuna saplanmaktır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 516

وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ 


وَ  istînâfiyyedir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. فَعَلُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَعَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فَاحِشَة  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  قَالُوا  ‘dur.  

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli,  وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا  ‘dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

وَجَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهَٓا  car mecruru  اٰبَٓاءَنَا ’nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  عاكفين عليها (Orada kendilerini ibadete adamış bir halde) şeklindedir. اٰبَٓاءَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَمَرَنَا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

اَمَرَنَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهَا  car mecruru  اَمَرَ  fiiline mütealliktir.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَأْمُرُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْمُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. بِالْفَحْشَٓاءِ  car mecruru  يَأْمُرُ  fiiline mütealliktir. 


 اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

 

Hemze istifham harfidir. تَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru  تَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا تَعْلَمُونَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَعۡلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte gerçekleşmesi kesin olan manaya delalet eden  اِذَا  edatı kullanılmıştır. Şart ِedatı  اِذَا  katiyet ifade eder.

اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  فَعَلُوا فَاحِشَةً  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

فَاحِشَةً  ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car - mecrur  عَلَيْهَٓا , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Burada  إنْ  değil, اِذَا  buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)

Mekulü’l-kavle matuf olan  وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi ibtidaî kelamdır. Kizbî haberdir. 

Müşriklerin sözlerinde müsnedin ileyhi, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife yapmaları, iddialarını kuvvetlendirmek amacına matuftur. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Ayette bu kişilerin bozuk mazeretlerini ve mazeretlerinin sebebi olan batıl düşüncelerini ortaya çıkartan bir idmâc vardır. Yani bu; iman etmeyi kabul etmeyenler, kötülük yapanlar, buna mazeret olarak babalarına tâbi olduklarını söyleyenler ve bunu Allah emretti diyenler hakkındadır. Bu, Allah Teâlâ’nın  قُلْ إنَّ اللَّهَ لا يَأْمُرُ بِالفَحْشاءِ  sözünün karinesiyle yalancı müşriklerin hallerine mahsustur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)                                                             

قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ikazı arttırmak ve uyarı içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِنَّٓ ’nin haberi olan  لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

لَا يَأْمُرُ - اَمَرَنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

اَمَرَنَا - يَأْمُرُ  ve  فَاحِشَةً - الْفَحْشَٓاءِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ  cümlesiyle   وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip, hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

فَاحِشَةً  (yüz kızartıcı şey), son derece çirkin günah demektir. Yani bu tip herhangi bir davranış sergilediklerinde, atalarının da böyle yaptığını ve kendilerinin de onların izinden gittiklerini, Allah Teâlâ’nın onlara bunu yapmalarını emrettiğini söyleyerek mazeret beyan ederler ki bunların ikisi de geçersizdir; çünkü biri taklittir, taklit ise bilgi yolu değildir. İkincisi ise Allah’a atılmış bir iftira ve O’nun sıfatlarını saptırmaktır (ilhâd). Nitekim “Allah bizim bu yaptıklarımızı hoş karşılamasaydı, bizi bu fiillerden uzaklaştırırdı!” demekteydiler. “Bunlar yüz kızartıcı bir şey yaptıklarında: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, bize bunu Allah emretti.’ dediler. De ki: Yüz kızartıcı bir şeyi Allah emretmez.” ayeti de bunu doğrular. Çünkü çirkin fiil işlemek Allah için imkânsızdır; zira Allah’a çirkin fiili işletecek herhangi bir etken (dâ‘î) yoktur ama O’nu çirkin fiil işlemekten alıkoyacak şeyler vardır. Bu durumda O’nun çirkin fiil işlemeyi emretmesi nasıl düşünülebilir?!

“Bilginize konu olmayan (asılsız) şeyler mi uyduruyorsunuz Allah adına?!” Bu ifade onların çirkin fiilleri Allah’a izafe etmelerini yadırgamakta ve bu sözlerinin temelinde aşırı bir cehaletin yer aldığına dair tanıklık etmektedir.  الْفَحْشَٓاءِ’den muradın, Kâbe’yi çıplak tavaf etmeleri olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl ; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.

تَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  لَا تَعْلَمُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُلْ - اَتَقُولُونَ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَتَقُولُونَ  sorusundaki hemze tasdik içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

A'râf Sûresi 29. Ayet

قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ  ٢٩


De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na ibadet edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَمَرَ emretti ا م ر
3 رَبِّي Rabbim ر ب ب
4 بِالْقِسْطِ adaleti ق س ط
5 وَأَقِيمُوا ve O’na doğrultun ق و م
6 وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi و ج ه
7 عِنْدَ ع ن د
8 كُلِّ her ك ل ل
9 مَسْجِدٍ mescidde س ج د
10 وَادْعُوهُ ve O’na yalvarın د ع و
11 مُخْلِصِينَ has kılarak خ ل ص
12 لَهُ yalnız O’na
13 الدِّينَ dini د ي ن
14 كَمَا gibi
15 بَدَأَكُمْ ilkin sizi yarattığı ب د ا
16 تَعُودُونَ O’na döneceksiniz ع و د

Bir önceki âyette kendi yanlış inanç ve uygulamaları, bâtıl gelenekleri hakkında “Allah bize bunu emretti” diyenler ve böylece “Allah hakkında bilgisizce konuşanlar” kınanmıştı. Çünkü o türlü geleneklere uymak gibi onları Allah’ın emri saymak da yanlış ve haksız bir tutumdur. Oysa Allah peygamberine ve onun şahsında bütün insanlığa “adaleti emretmiştir.” Adalet, inançta ve yaşayışta doğruluğu, dengeli ve ölçülü olmayı gerektirir. Bunun için İbn Abbas bu âyetteki kıst (adalet) kelimesini “lâ ilâhe illallah”, yani “Allah’tan başka tanrı bulunmadığını kabul ve ikrar etmek” şeklinde yorumlamıştır (Râzî, XIV, 57; Şevkânî, II, 228). Bir âyette de (Lokmân 31/13) “O’na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır” buyurulmuştur. Şu halde Allah adaleti yani doğruluk ve dürüstlüğü, gerçek ne ise ona inanıp onu söylemeyi ve onu uygulamayı emretmiştir. Yine buyurmuştur ki, insanlar atalarını putlaştırmasın; onlardan kalma çirkinlikleri, yanlış fikirleri, bozuk gelenekleri din gibi kutsallaştırmasın; görünüşteki değerleri, varlık ve mevkileri ne olursa olsun, yoldan sapmışlara kul olmasın; günah ve isyan yuvalarının müdavimleri olmasın. Aksine, şöyle hitap etmiştir: “(Ey insanlar!) Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin, kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O’na yalvarın! Başlangıçta sizi O yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.” Âyetin bu son kısmı, insanların tuttuğu yolun, Mekkeli putperestlerinki gibi “fahişe” mi, yoksa “adalet” yolu mu olduğu hususunun sonunda mutlaka ortaya çıkacağı ve herkesin hesabının da ona göre yapılacağı uyarısını da içermektedir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 516-517

بَدَأَ Bedee: Bir şeyi öne almak, öncelik vermek, önceliğe sahip olmasını ya da ilk olmasını sağlamak anlamında بَدَأ , أبْدَأ ve إبْتَدَأ fiilleri kullanılır. بَدْءٌ ve إبْتِداءٌ ise bir şeyi herhangi bir şekilde başkasının önüne geçirmek demektir. Bir şeyin mebde’i, onun kendisinden oluştuğu ya da kendisinden meydana geldiği şeydir. Bu açıdan harfler sözün mebde’i, ahşap kapının, hurma çekirdeği de hurma ağacının mebde’idir. Yüce Allah’ın Hud suresi 27. ayette zikrettiği بادِئَ الرَّأْيِ ifadesine gelince burada kastedilen, görüşün başlangıcını oluşturan ilk düşüncedir ki esasında aceleyle oluşturulmuş ham, olgunlaşmamış bir düşüncedir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ibdâ, mebde, bidayet ve iptidaidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَمَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبّ۪ي  fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْقِسْطِ  car mecruru  اَمَرَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَق۪يمُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وُجُوهَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı اَق۪يمُوا  fiiline mütealliktir. كُلِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَسْجِدٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  ادْعُوهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مُخْلِص۪ينَ  kelimesi  ادْعُوهُ ‘deki falin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. لَهُ  car mecruru  مُخْلِص۪ينَ ‘ye mütealliktir. الدّ۪ينَ  ism-i fail  مُخْلِص۪ينَ ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

İsmi mef’ûl; kendisine iş yapılanı bildiren, failden etkilenen isimdir. Türkçedeki edilgen sıfat-fiil karşılığıdır. Nasıl ismi fail malum muzari fiil gibi kullanılıyorsa ismi meful de mazi meçhul gibi tercüme edilir.

İsmi mef’ûlün fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır. 

3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

 Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.

İsmi meful, türediği fiilin meçhulü gibi amel eder. Yani kendisinden sonra naibi fail alır. Ondan sonra gelenler de meful olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُخْلِص۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ

 

كَ  harfi cerdir.  مَا  ve masdarı müevvel  كَ  harfi ceriyle mahzuf mef'ûlu mutlaka mütealliktir.  Takdiri;  تعودون عودا كبدء خلقكم (Sizi ilk defa yarattığı gibi yeniden yaratacaktır.) şeklindedir.

بَدَاَكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

تَعُودُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Az sözle çok anlam ifade eden  رَبّ۪ي  izafetinde, mütekellim zamirinin Rab ismine muzâf olması Hz. Peygamber'e şan, şeref ve Hz.Peygamber'in müşriklere hitap ederken sözlerinde Allah’ın rububiyet vasfını öne çıkardığını ifade eder.

Adalet, ifrat ve tefritten uzaklıktır, her şeyin orta halidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ  cümlesi, mazmununda emir manası bulunan mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Mekulü’l-kavl cümlesi  اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ , lafzen haber, mana itibariyle inşâî isnad olması bu atfı mümkün kılmıştır. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ  ibaresinde, cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

مَسْجِدٍ ’ deki tenvin muayyen olmayan nev ve tazim ifade eder.

وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ  emrinde, istiare vardır. Çünkü doğrultmak ifadesi yüz için sahih bir kullanım olmaz. Onun için bu ifade “Her mescitte [namaz için ] yüzlerinizi çevirin.” şeklindedir. Ayrıca bir şeyin yüzü o şeyin bütününü temsil eder. Burada da cüz söylenmiş kül murad edilmiş bir mecaz-ı mürsel vardır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Aynı üslupta gelen  وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مُخْلِص۪ينَ  kelimesi, ادْعُوا  fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

لَهُ  car-mecrurunun müteallakı ve  الدّ۪ينَ ‘nin amili olan  مُخْلِص۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelerek fiil gibi amel etmiştir.

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Haziran/June 2020.19/1 405-406)

İsm-i fail, mefûlünü lâm harf-i ceri ile alırsa gelecek zaman ifade eder. İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiillerin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan, KSÜ, İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007), s. 55 - 90, Arapçada İsm-i Fail ve İşlevleri)

Bu ayet-i kerimede  باقامة وجوهكم  ifadesi yerine inşâ şeklinde  اَق۪يمُوا  emri gelmiştir. Bu; emredilen şeyin önemine ve gerçekleşmesi için olan hırsa tenbih içindir. 

Emir fiil ile mazi veya muzari kastedilebilir. Muktezâ-i zâhir ayet-i kerimenin  باقامة وجوهكم  şeklinde gelmesini gerektirirdi. Emredilen şeyin önemine delalet etmek üzere mazi yerine emir fiil gelmiştir. Böylece muhatap, emrin azametine ve ehemmiyetine yönelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


 كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ

 

اَق۪يمُوا  emri için ta’lil mesabesindeki cümle müstenefedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili  تَعُودُونَ  fiili olan mahzuf mukaddem mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri, تَعُودُونَ عودا كبدء خلقكم  [Sizi ilk yaratması gibi bir dönüşle geri dönersiniz.] şeklindedir. 

Bu takdire göre muzari fiil sıygasındaki cümle, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

ما ’nın sılası olan  بَدَاَكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatının zikri dolayısıyla mürsel, benzetme yönü zikredilmediği için de mücmeldir.

Allah Teâlâ’nın dengi olmayan ilmini ve kudretini, şanının kadrini bildirmek üzere cümlede müşebbehün bih, müşebbehe takdim edilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/7/29)

Ayette anlatım, namaz ve ibadetin önemine dikkat çekmek üzere maziden emre dönüştürülmüştür. Fakat bu görüşe katılmayarak ikisinin farklı cümle olduğunu ifade edenler de olmuştur. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

وَادْعُو - تَعُودُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu son cümlesinde bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Sizi yarattığı gibi O’na geri döneceksiniz.] ifadesine Allah Teâlâ, hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Ayrıca cümlede, kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmî sanatı vardır.

بِالْقِسْطِ۠  [eşitliği]  yani adaletli ve dosdoğru olduğu gönülde sabit, temyiz sahiplerinin güzel kabul ettiği şeyi; -bir görüşe göre ise- tevhidi emreder. Yüzlerinizi O’na doğru yöneltin yani sadece O’na kulluk etmeyi amaçlayın, başkasına bakmadan dosdoğru O’na yönelin. Secde ettiğiniz her yerde yani bütün secde zamanlarında ya da her secde mekânında ki bu da namaz demektir. Ve dini yani itaati tamamen kendisine has kılarak sadece O’nun rızasını isteyerek [O’na dua edin. İlkin sizi nasıl O yarattıysa yine O’na döndürüleceksiniz.] Sizi başta nasıl yarattı ise yine diriltecek. Dirilişi inkâr etmelerine karşı Allah, ilk yaratışla delil getirmiştir. Anlam, “O sizi diriltecek ve amellerinize karşılık verecektir; bu yüzden kulluğu sadece O’na edin” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada iadenin yaratmaya benzetilmesi, onun da mümkün olduğunu ve ilâhî kudret dahilinde bulunduğunu açıklamak içindir. Diğer bir tefsir görüşüne göre ise yani Allah Teâlâ, başlangıçta sizi topraktan yarattığı gibi yine toprağa döneceksiniz. Bir diğer görüşe göre sonunda yine yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak O’na döneceksiniz. Başka bir tefsir görüşüne göre ilkin sizi mümin ve kâfir olarak iki grup kıldığı gibi yine öyle iade edecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

A'râf Sûresi 30. Ayet

فَر۪يقاً هَدٰى وَفَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ  ٣٠


Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَرِيقًا bir topluluğu ف ر ق
2 هَدَىٰ doğru yola iletti ه د ي
3 وَفَرِيقًا ve bir topluluğa da ف ر ق
4 حَقَّ hak oldu ح ق ق
5 عَلَيْهِمُ üzerlerine
6 الضَّلَالَةُ sapıklık ض ل ل
7 إِنَّهُمُ çünkü onlar
8 اتَّخَذُوا tuttular ا خ ذ
9 الشَّيَاطِينَ şeytanları ش ط ن
10 أَوْلِيَاءَ dostlar و ل ي
11 مِنْ
12 دُونِ başka د و ن
13 اللَّهِ Allah’tan
14 وَيَحْسَبُونَ ve sanıyorlar ح س ب
15 أَنَّهُمْ kendilerinin de
16 مُهْتَدُونَ doğru yolda olduklarını ه د ي

Bu âyet sûrenin buraya kadarki kısmının bir sonucu mahiyetindedir. Buna göre Allah’ın indirdiği gerçeklere uyan, nimetine şükreden, İblîs gibi isyana kalkışmadan O’nun buyruklarını yerine getiren, Âdem gibi hata işlediğinde tövbe eden, af ve mağfiret dileyen, şeytanın vesvesesine kapılarak açıklık ve hayâsızlığa sapmayan, adaletli ve dürüst olan, Allah’ın birliğini tanıyıp ihlâsla O’na kul olan, O’nun için namaz kılan ve dua eden zümreyi Allah hidayete kavuşturmuştur. Buna mukabil Allah’ın gönderdiği vahye uymayan, nimetlerine şükretmeyen, İblîs gibi kibre kapılıp emre âsi olan, insanlara kin tutup onları kıskanan ve kötülüğe kışkırtan, açıklık ve hayâsızlığa teşvik eden, şeytanın fitne tuzağına düşüp ona dost olan; her türlü kötülük, inkâr, isyan ve edepsizliği işleyip üstelik bunların atalarından kalma gelenekler olduğunu, Allah’ın da böyle şeyler buyurduğunu, yani bunların doğru ve iyi olduğunu savunan zümre için de dalâlet hak olmuş; yani bunlar kaçınılmaz olarak sapkınlığa düşmüşlerdir. Çünkü Allah’ı ve müminleri bırakıp şeytanların dostluğunu seçmişler; buna rağmen asıl doğru yoldan gidenlerin de kendileri olduğu vehmine kapılmışlardır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 517

فَر۪يقاً هَدٰى وَفَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ

Fiil cümlesidir. فَر۪يقاً  kelimesi  هَدٰى  fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

هَدٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

فَر۪يقاً  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أضلّ  şeklindedir. حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ cümlesi atıf harfi  وَ  ile  هَدٰى  cümlesine matuftur. 

حَقَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَلَيْهِمُ  car mecruru  حَقَّ  fiiline mütealliktir. الضَّلَالَةُ  fail olup damme ile merfûdur. 

  

اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اتَّخَذُوا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اتَّخَذُوا  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

الشَّيَاط۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

اَوْلِيَٓاءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

مِنْ دُونِ  car mecruru  اَوْلِيَٓاءَ ‘ye mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâli muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

يَحْسَبُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  اتَّخَذُوا  fiiline matuftur.  

يَحْسَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَحْسَبُونَ  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olarak mahallen mansubdur. Sanma manasında kalp fiilidir.

اَنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir   اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُهْتَدُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial bâbındadır. Sülâsîsi  أخذ dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

مُهْتَدُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَر۪يقاً هَدٰى وَفَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan  فَفَر۪يقاً , ihtimam için, amili olan  هَدٰى fiiline takdim edilmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَر۪يقاً , amili olan  هَدٰى ’ya ihtimam ve tafsil için takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَفَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَر۪يقاً , takdiri  أضلّ  olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. 

Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ  cümlesi, bu takdir edilen mukadder cümle için tefsiriyyedir.

Cümlede takdim-tehir vardır. Car-mecrur  عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, faile takdim edilmiştir. Faildeki müenneslik mecazîdir.

فَر۪يقاً هَدٰى  cümlesiyle  فَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الضَّلَالَةُ - هَدٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَر۪يقاً  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Muayyen olmayan cinse işaret eden bu kelimelerdeki nekrelik, ilkinde tazim ikincisinde tahkir içindir.


 اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ‘nin haberi olan  اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sübut ve temekkün ifade eder.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car-mecruru,  اَوْلِيَٓاءَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

الضَّلَالَةُ - الشَّيَاط۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ  cümlesi … اتَّخَذُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya iltifat sanatı vardır. 

İkinci haber konumunda olan bu cümlenin muzari fiil olarak gelmesi, hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هَدٰى - مُهْتَدُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مُهْتَدُونَ - الضَّلَالَةُۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ  cümlesiyle  حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Bu ayet-i kerime, hata eden veya yanılan ile, bilerek küfürde ısrar eden ve inatla kâfir kalanların zemme istihkak noktasında eşit olduklarına delalet eder. İkisi arasında fark gözetenler, yanılan kâfiri tefekkürde kusur etmiş sayarlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[O, bir fırkayı] ki Müslüman olanlardır [doğru yola getirdi] yani Allah onları imana muvaffak etmiştir. [Bir fırka için de dalalet] yani sapkınlık hükmü [tahakkuk etti.] Allah bunların dalalete düşeceklerini, hidayet bulamayacaklarını bilmektedir. فَر۪يقاً  kelimesi, devamındaki ifadelerin izah ettiği gizli bir fiil ile mansubtur. Adeta “Haklarında dalaletin tahakkuk ettiği bir fırkayı da perişan etti.” denilmiştir. “Çünkü onlar” yani haklarında dalaletin tahakkuk etmiş olduğu fırka, [şeytanları veli edinmişlerdi]; onların emirlerine itaat ediyorlardı. Bu ifade, Allah’ın ilminin onların dalalete düşmelerinde herhangi bir tesiri olmadığının ve onların tamamen kendi seçimleriyle, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmeleriyle dalalete düşmüş olduklarının delilidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
Diğer elbiselerle edep yerlerinizi ve vücudunuzu kat kat örterken, takva elbisesiyle ise, fıtratınızdaki sizi hayadan mahrum bırakan ve edep yerlerinizi açığa çıkaran hususiyetlerin üstünü örter ve ayrıca kat kat faziletlerle donanırsınız.)” Bütün bunlar, Allah'ın (gerçeği gösteren) delilleri ve vahyettiği âyetlerindendir. Olur ki insanlar, üzerlerinde düşünüp ders alırlar. Takva ile giyinik olma, şeytana uyma ile çıplaklık arasında çok büyük münasebet vardır. Allah, hem takva elbisesini giymeyi, hem de tesettürü emretmekte ve takva elbiseninin tesettürü gerektirdiğini beyan buyurmaktadır. Şeytan ise insanı, takva elbisesinden de, tesettürden de soyunmaya çağırır. Konu, Hz. Âdem'in eşiyle birlikte cennetten çıkarılması ile takva elbisesinden ve tesettürden soyunmanın bundaki rolü çerçevesinde düşünüldüğünde tesettürün ne kadar önemli ve insan için ne derece hayati olduğu anlaşılır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünya nimetleri ellerimizin altında,
Dünyalık için çalışınca, umduğumuza hemen kavuşuruz çünkü hakkımız,
Dünyayı top yapmışız, istediğimiz kadar oynarız,
Elimizi kolumuzu sallayarak keyfimizce dolaşırız,
Söylenen nefsani laflara kanarak, kontrol bizde SANDIK.
Her musibetle beraber öyle olmadığını anladık. Uykusu yarıda kesilmiş bir çocuk gibi dünyadan uyanan halimize ağladık.

Ey Ademoğullarının Rabbi olan ve anne babamızı yaratan Allahım! Ey rahmetine ve affına muhtaç olduğumuz Rabbimiz!

Halimizi, kalbimizi, zihnimizi, ruhumuzu ve yürüdüğümüz yolu nurunla aydınlat. Ki Senin yardımın ve izninle;

Şeytanın ve dostlarının aldatmalarından, Sana kaçanlardan,
Hataya düştüğümüzde farkına varıp, derhal tövbe edenlerden,
Hangi halin içinde olursak olalım, takva elbisesiyle süslenenlerden,
Her türlü kötülükten ve kötülük sebeplerinden uzak durup, Senin korumana sığınanlardan,
Dünya hayatının ahirete giden bir köprü olduğunu idrak edip, kalbi ve gözü uyanıklardan,
Yalnız Sana secde edip, yüzlerimizi ve kalplerimizi yalnız Sana çevirenlerden,
Sana inananlardan ve itaat edenlerden,
Sana bağlananlardan ve şükredenlerden,
Ve Sana yalvaranlardan olalım.

Bize anne babamızın duasını öğretene hamd olsun:

“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”

İki cihanda da kurtuluşa erenlerden olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji