بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi |
|
| 2 | مَا | nedir? |
|
| 3 | مَنَعَكَ | seni alıkoyan |
|
| 4 | أَلَّا |
|
|
| 5 | تَسْجُدَ | secde etmekten |
|
| 6 | إِذْ | zaman |
|
| 7 | أَمَرْتُكَ | sana emrettiğim |
|
| 8 | قَالَ | dedi |
|
| 9 | أَنَا | ben |
|
| 10 | خَيْرٌ | hayırlıyım |
|
| 11 | مِنْهُ | ondan |
|
| 12 | خَلَقْتَنِي | beni yarattın |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | نَارٍ | ateşten |
|
| 15 | وَخَلَقْتَهُ | onu ise yarattın |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | طِينٍ | çamurdan |
|
Yüce Allah’ın, İblîs’i hemen rahmetinden kovmayıp isyan etmesinin sebebini sorması, savunmayı herkes için bir hak olarak tanıdığını gösterir. İblîs, kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığı, şu halde kendisinin ondan daha değerli olduğu şeklinde bir istidlâlde bulunmuşsa da, gerçekte birçok bakımdan isabetsiz olan (ayrıntısı için bk. Elmalılı, III, 2130-2134) bu gerekçe haklı görülmemiş ve İblîs bulunduğu makamdan kovulmuştur. Burada İblîs’in kibre kapıldığına ve bunun cezası olarak aşağılıklardan biri haline getirildiğine bilhassa dikkat çekilmektedir.
Müfessirler, 13. âyetteki “in oradan!” ifadesiyle kastedilen yer konusunda farklı görüşler üzerinde durmuşlardır. İbn Abbas’a isnad edilen bir rivayete dayanılarak buranın cennet olduğu söylenmiştir. Daha güçlü bir görüşe göre orası semâdır. Burayı “melekler katı” diye anlayanlar da olmuştur (Râzî, XIV, 33; Şevkânî, II, 220).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 506
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, مَا مَنَعَكَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. مَنَعَكَ cümlesi, مَا ’nın haberi olarak mahallen merfûdur.
مَنَعَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ masdar harfidir. لَا zaid harftir. اَنْ ve masdar-ı müevvel مَنَعَ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
تَسْجُدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. اِذْ zaman zarfı تَسْجُدَ fiiline mütealliktir. اَمَرْتُكَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَمَرْتُكَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. مِنْهُ car mecruru خَيْرٌ ‘ e mütealliktir.
خَيْرٌ kelimesi ismi tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ
Fiil cümlesidir. خَلَقْتَن۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ نَارٍ car mecruru خَلَقْتَن۪ي fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَلَقْتَهُ sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ ط۪ينٍ car mecruru خَلَقْتَهُ fiiline mütealliktir.
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu ayette, önceki ayetteki azamet zamirinden gaib zamirine iltifat sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İstifham ismi مَا mübteda, مَنَعَكَ haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَلَّا edatı, masdar harfi أَنْ ve nefy harfi لاَ ’dan müteşekkildir. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ cümlesi, masdar teviliyle مَنَعَكَ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَمَرْتُكَ cümlesi, تَسْجُدَ fiiline müteallik zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Şayet “Neden onu secdeden alıkoyan şeyin ne olduğunu sormuştur, onu zaten biliyor değil midir?” dersen şöyle derim: Bunu, onu kınamak ve inatçılığını, küfrünü, kibrini, aslı ile iftihar edişini, Âdem’in aslını küçük görüşünü, Rabbinin emrine muhalefet etmiş olduğunu, faziletçe daha üstün olanın altta olana secde etmesinin yanlış olduğunu düşünmekle kendisine verilmiş ilâhî emrin kendisi için vâcip olmadığına inandığını göstermek için söylemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. İblisin sözleri kizbî haberdir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İblisin kıyası yanlıştır. Ateş ile toprak arasındaki üstünlüğü neye göre yapmıştır? Kibir; başkasını küçük görmektir.
قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ [“Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.” dedi.] ifadesinde cem’ ma’at-tefrîk sanatı vardır. Cem’ ma’at-tefrîk: Önce iki şey bir hükümde birleştirilir, sonra farklılıkları zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
ط۪ينٍ ve نَارٍ kelimelerindeki nekrelik cins içindir.
خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ ve خَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ cümleleri arasında mukabele, نَارٍ - ط۪ينٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قَالَ - خَلَقْتَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Şayet “ İblis’in ‘seni alıkoyan nedir?’ şeklindeki soruya cevap olarak ‘Çünkü ben ondan daha hayırlıyım.’ şeklinde cevap vermesi nasıl söz konusu olabilir? Zira bu soruya cevap olarak, ‘Beni falan şey alıkoydu.’ demesi gerekmez miydi?” dersen, şöyle derim: Aslında “Ben ondan daha hayırlıyım.” sözüyle yeni bir anlatım başlamıştır yani bu, o soruya cevap değildir ve bu anlatımda İblis kendisinin Âdem’den daha üstün olduğunu bildirmekte ve bu üstünlüğün nedenini ifade etmektedir ki bu da onun aslının ateş, Âdem’in aslının ise çamur olmasıdır. Bu ifadeden, hem o sorunun cevabı hem de daha fazlası anlaşılmaktadır yani emri yadırgamakta ve kendisi gibi bir varlığın Âdem gibi bir varlığa secde etmekle memur olmasını uzak görmektedir. Adeta “Bu sıfatlara sahip birine böyle bir emir vermek olacak şey değil!” demiş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu olay hikâye edilirken değişik ibarelerin kullanılmasından anlaşıldığına göre melûn İblis, bir günah içinde üç hata işlemiştir. Şöyle ki: 1. Emre muhalefet etmek, 2. Cemaatten ayrılmak ve Allah Teâlâ'ya çok yakın melekler sınıfı içinde olmaktan kaçınmak, 3. Büyüklük taslayıp Âdem'i tahkir etmek.
İblis, o zaman bunların her biri için kınanmıştır; ancak her hikaye edilişte, başka biri zikredilmiştir.
Her yerde hepsinin zikredilmemesi, kınanması için her birinin yeterli ve onun yaptığının batıl olduğunu göstermek içindir. İblis'in kınanmasının hikâye edilmesi, Bakara, İsra, Kehf, Tâ-Hâ Surelerinde hiç zikredilmemiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bundan anlaşılır ki alim geçinenlerin bir çoğunda görülebilen sadece maddeye yöneliş (maddecilik) İblis’in mesleklerinden bir meslektir. İşte yukarıda işaret edildiği üzere bu yanlış görüşüyledir ki İblis, “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” küçük önermesi altında; “Ateş çamurdan üstündür, üstün olandan yaratılan da üstündür.” diye iki gizli büyük önermeye işaret ederek, bunları birer açık gerçek ve müselleme (yardımcı teorem) gibi varsaymış ve bundan “Ben ondan daha hayırlıyım.” sonucunu çıkarmak istemiştir. Oysa ikinci önerme toptan doğru olmadığı gibi birinci önerme de mutlak olarak doğru değildir. Gerçekte genellikle yaratılış bakımından ikisi de mahluk olmak ve yaratıcının hükmüne mahkum bulunmak bakımından eşit olduktan başka özellik bakımından da toprağa mahsus özellikler, ateşe mahsus özelliklerden daha kapsamlı ve üstündür. Hele ahlakî bir temsil ile düşünüldüğü zaman ateşin hafifliğine, hiddet ve şiddetine, telaş ve ızdırabına, kibire eğilimli ve yayılmacı olmasına karşılık toprağın vakar ve sakinliği, sabır ve dayanıklılığı, sebatı, yumuşaklığı, haya ve cömertliği, seçkinlik ve olgunlaşma yeteneği ne kadar yüksektir. İblis gerek bilgi edinme noksanlığından, gerek anlayışındaki bozukluktan yani bilgiyi haktan değil nefsinden almak davasında bulunduğundan dolayı bunda da yanlışa düşmüştür. Ve yine bu yanlış iledir ki Âdem’i sırf çamur, kendisini sırf bir ateş seviyesinde mukayese etmiş, çamurdan yaratılan Âdem’in Allah’ın seçkin kılması ile çamurdan büsbütün başka şerefli bir duruma yükseleceğini, kendisinin de ateşten büsbütün başka bir lanete uğrayacağını anlayamamıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ١٣
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, şart fiili ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن امتنعت عن الطاعة فاهبط (İtaat etmekten kaçınırsan in.) şeklindedir.
اهْبِطْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مِنْهَا car mecruru اهْبِطْ fiiline mütealliktir.
فَ ta’liliyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونُ damme ile merfû muzari fiildir.Tam fiil olarak amel etmiştir. يببغى manasındadır. لَكَ car mecruru يَكُونُ fiiline mütealliktir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel يَكُونُ ‘nun faili olarak mahallen merfûdur.
تَتَكَبَّرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Fail müstetir olup takdiri أنت ’dir. ف۪يهَا car mecruru تَتَكَبَّرَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْرُجْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنَ الصَّاغِر۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
تَتَكَبَّرَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الصَّاغِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صغر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l kavli olan فَاهْبِطْ مِنْهَا , mahzuf şartın cevap cümlesidir. Emir sıygasında talebî inşâî isnaddır. Takdiri, إن امتنعت عن الطاعة (İtaat etmeyi reddedersen.) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümleye dahil olan فَ ta’liliyye, مَا nafiyedir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidî kelamdır. كان , bu cümlede tam fiildir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا cümlesi, masdar teviliyle tam fiil olan يَكُونُ ’nun faili konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ
فَاخْرُجْ cümlesi atıf harfi فَ ile aynı uslubdaki فَاهْبِطْ مِنْهَا cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ cümlesi, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الصَّاغِر۪ينَ car mecruru, اِنَّ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir.
الصَّاغِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاهْبِطْ - فَاخْرُجْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَتَكَبَّرَ - الصَّاغِر۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
[Öyle ise in oradan!] Yani itaatkâr ve mütevazı meleklerin mekânı olan gökten, asi, mütekebbir insan ve cinlerin mekânı olan yeryüzüne. “Orada büyüklenmek” ve isyan etmek “sana düşmez” böyle bir şey yapman uygun değildir. [Çık, şüphesiz küçülenlerdensin sen!] Yani kibirlenmiş olduğun için Allah nezdinde ve O’nun dostları nezdinde küçük ve değersiz kimselerdensin. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Allah buyurdu ki: “Öyleyse in oradan, o bulunduğun cennetten yahut melekler toplumu içinden. Çünkü senin orada büyüklenip gururlanman olmaz. O yüce makam, haddini bilen taat ve tevazu sahibi kimselere mahsustur. O halde çık, sen artık küçülenlerdensin.’’ Kibirlenmek küçüklüktür; büyüyecek olan büyüklenmez, büyüklenen mutlaka küçülür, alçalır, küçük düşürülür. Yücelik sıfatları kendisine ait olan Yüce Allah, bu emirle onu bulunduğu makamdan derhal azledip indirdi. Kibirine karşılık küçüklüğe ve hakarete mahkum etti. Aslının ateş olmasına güvenerek, hayırlılık ve fazileti kendisinde aslından intikal eden bir miras, elinden alınmaz bir kişisel özellik gibi varsayarak bu imtihan zamanına kadar bulunduğu o mutluluk makamından düşmeyeceğini zanneden ve bu zannıyla: Yaratıcı’nın emrini eleştirmeye kalkışan İblis’e bu ilâhî emir, eşyanın bütün özelliklerinin sadece bir Allah vergisi olduğunu, bu şekilde bir defada fiilen anlatıverdi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ١٤
İblîs’in, Allah’tan kendisini, kıyamete kadar değil de insanların yeniden diriltilecekleri zamana kadar yaşatmasını dilemesi ölümsüzlüğü istemesi anlamına gelir. Çünkü ba‘sten sonra artık ölüm olmayacak, İblîs de kendisine uyanlarla birlikte cehennemi boylayacaktır (Şevkânî, II, 221). Onun bu dileğinin kabul edilmesi, insanoğlu için dünya hayatının bir imtihan süresi olması yönündeki ilâhî takdirin de bir sonucudur. Ayrıca burada şeytanın insanlar aleyhindeki kötü planları onlara haber verilerek, bir bakıma insanlar dünya ve âhiret hayatlarını mahvedecek olan bu tehlike karşısında uyarılmışlardır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 507
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, اَنْظِرْن۪ٓي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْظِرْن۪ٓي sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰى يَوْمِ car mecruru اَنْظِرْن۪ٓي fiiline mütealliktir. يُبْعَثُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُبْعَثُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اَنْظِرْن۪ٓي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نظر ’dır.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir.
Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda geldiği halde emir manasından çıkıp dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden, henüz husûle gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. Aynı seviyede olan iki kişi arasındaki emre ise “iltimas” denir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يُبْعَثُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُبْعَثُونَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ١٥
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُنْظَر۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ car mecruru اِنَّ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şayet “ İblis’in süre talebi neden kabul edilmiştir? Zira o, sırf Allah’ın kullarını yoldan çıkarmak, onları ifsat etmek için bu süreyi istemiştir.” dersen şöyle derim: Çünkü bu durum kulların imtihanını ihtiva etmektedir ve İblis’e muhalefet etmek en büyük sevaplardandır. Bu durum, dünyada yaratılmış olan türlü zevkler, eğlenceler, insanların gönüllerine yerleştirilen arzular gibi olup hepsini Allah kullarını imtihan etmek için yaratmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ilâhî kelam açıkça şunu ifade eder: İblis’e ezelden takdir edilmiş mühlet haber verilmiştir. Yoksa duası kabul edilerek kendisine özel mahiyette bir mühlet verilmemiştir. Süre verilmesi dileği, ölümünün ertelenmesi (tehir edilmesi) talebidir. Çünkü ölümün tehiri ile süre verilmesi gerçekleşmektedir. Bazılarının dediği gibi İblis’in bu talebi azabının tehir edilmesi değildir.
Allah Teâlâ da İblis’e şöyle buyuruyor: “Şüphesiz sen, tekvinî (yaratma ile ilgili) hikmetimin gereği olarak ezelde ecellerini, (her şeyin yok olacağı vakte, ikinci dirilmeye kadar değil) ‘birinci nefha’ya kadar tehir ettiklerimdensin.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İsim cümlesi bu manaya işaret eder.
Hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duasını toptan reddetmek, şânından olmayan ve “göğüslerde olanı bilen” yüce Allah, huzurundan kovduğu İblis’in bile ricasını mutlak suretle reddetmeyerek Hicr ve Sâd Surelerinde de geleceği üzere bilinen vaktin gününe kadar bir ecelle geciktirdi ki “Sûra üflendiği gün göklerde ve yerde bulunan kimseler, hep korku içinde kalır. Yalnız Allah’ın diledikleri müstesna.” (Neml Suresi, 87) buyruğu üzere ilk nefha (sûra üfürme) günüdür. Âdem’e secde emri İblis’in iç yüzünü ortaya koyan ve meleklerden ayırt eden bir imtihan olduğu gibi İblis’in geri bırakılması (zaman tanınması) da Âdem ve soyu hakkında bir imtihan olacaktır. İblis isyandan tövbe ve kurtuluşu düşünmeyip zillet içinde hayat hırsıyla ilgili olan bu istek ve duasında, Âdem’in hemen tövbeye acele edip bağışlanma ve rahmet istek ve duasıyla kıyaslanınca aradaki farkın ne kadar önemli olduğu anlaşılır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ١٦
Şeytan insanları, dinî ve dünyevî bakımdan en doğru ve en güzel yaşayış tarzı demek olan “sırât-ı müstakîm”den saptıracağına ant içmiş; Allah ise bu şekilde kötü niyet taşıyan ve kötü planlar peşinde olan şeytanı “yerilmiş ve kovulmuş” bir mahlûk sayarak bulunduğu makamdan uzaklaştırmıştır. Bu durum, İblîs’in Allah’a isyan etmesinin bir sonucu olduğu kadar, insanları kıskanıp onlar hakkında kötü emeller beslemesinin de bir cezasıdır. Nitekim buradaki âyetlerde şeytanın kovulduğuna ilişkin buyruk da iki defa zikredilmiştir. Şu halde insanları kıskanıp onlar hakkında zararlı fikirler taşımak, huzur ve mutluluklarını bozacak planlar peşinde olmak şeytanî bir niyet ve davranış olup Allah katında çok ağır cezaî sonuçlar doğuracaktır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 507-508
Resul-i Ekrem şöyle buyurdu:” Şeytan ‘Ya Rabbi! İzzetine yemin ederim ki, Kullarin can taşıdığı sürece onları azdiracagim’ dedi. Bunun üzerine Allah teâlâ da ‘İzzetin ve celâlim hakkı için onlar Benden bağışlanma diledikleri sürece Ben de onlari bagislayacagim’ buyurdu.”
(Ahmed b. Hanbel ,Müsned ,III ,29,41,76;Ebu Ya’la ,el-Müsned[Esed],III,458,530).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli şart ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أنظرتني فأنا أقسم بإغوائك (Eğer bana mühlet verirsen yemin ederim ki seni aldatacağım) şeklindedir. مَٓا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle mahzuf أقسم fiiline mütealliktir.
اَغْوَيْتَن۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَقْعُدَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. لَهُمْ car mecruru اَقْعُدَنَّ fiiline mütealliktir.
صِرَاطَكَ mekân zarfı اَقْعُدَنَّ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمُسْتَق۪يمَ kelimesi صِرَاطَكَ ‘ nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَغْوَيْتَن۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi غوي ’dır.
İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُسْتَق۪يمَ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ cümlesi mahzuf şartın cevabıdır.
Şart üslubunda gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, … إن أنظرتني فأنا أقسم بإغوائك (Eğer bana mühlet verirsen yemin ederim ki beni iğva etmene…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şartın cevabı, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Cevap olan بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , kasem harfi بِ ile birlikte, takdiri أقسم (Yemin ederim) olan, kasem fiiline müteallıktır. بِ harfinin sebebiyye olduğu da söylenmiştir.
Sılası olan اَغْوَيْتَن۪ي , temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمْ , konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
الْمُسْتَق۪يمَ kelimesi صِرَاطَكَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
صِرَاطَكَ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ‘Senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım’ ibaresinde istiare sanatı vardır. Şeytanın insanları hayırlı işlerden alıkoyması, yoldan geçişi engellemeye benzetilmiştir. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. Sâd harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. Ra ve tı harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. Tı, ra ve kâf harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
Sırât kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Burada İblis Allah’a suç isnad etmektedir.
Dosdoğru yoluna oturma tabirinde istiare vardır. صِرَاطَ (yol) kelimesi Allah’ın hem dünya hem de ahiret kurtuluşuna vesile kıldığı dinden kinayedir. صِرَاطَكَ (senin yolun) buyurulması dinin Allah Teâlâ’nın rızasına ve sevabına götüren cennet ve nimetlere ulaştıran yol gibi olmasındandır. Sanki İblis hileleri, tuzakları, entrikaları ve fısıldamaları ile din yoluna yönelen herkesi saptırmak, ona gelen herkes geri çevirmek için yol üzerine oturmaya ahdetmiştir. Böylece bu yola gidenleri korkutup döndürmek, hedeflerinden saptırmak amacıyla yollardan birinin bir noktasına oturan kimseye benzetilmiştir. Ayrıca bu ifadede على harfi hazfedilmiş, beliğ bir üslup olmuştur.
[Beni azdırmana karşılık] yani senin beni azdırmış olman sebebiyle [ben de onları azdırmak için çörekleneceğim!] Allah’ın İblis’i azdırması; ona azmasına sebep olan şeyi yani Âdem’e secde etmeyi emretmiş, onu bununla mükellef tutmuş olması, onun da hem zâtî olarak hem de konum itibariyle kendisinden de Âdem’den daha faziletli olan melekler gibi sebat edememiş olmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İblis, dileğinin kabulünü gördükten sonra, o uzun ömrünü tövbe ve şükür ile kurtuluşa kullanacak yerde şöyle dedi: Öyleyse beni azıtman, azdırma ve saptırmama izin vermen hakkı için elbette ben onlar için o Adem cinsini azıtmak için senin doğru yoluna oturacağım. Sana, senin nimetine götüren iman, İslâm ve doğruluk yolunu kesip pusuya duracağım. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bundan murad, İblis’in ifsadına devam edeceği ve bundan bir an olsun vazgeçmeyeceğidir. İşte bu manadan ötürü İblis, “oturma” tabirini kullanmıştır. Çünkü bir işi iyice tamamlamak isteyen kimse, o işi bitirinceye kadar başında oturur. Böylece onun maksadını tamamlaması mümkün olmuş olur. İblis’in ifsadına devam etmesi ise aralıksız vesvese vermesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | لَاتِيَنَّهُمْ | onlara sokulacağım |
|
| 3 | مِنْ |
|
|
| 4 | بَيْنِ |
|
|
| 5 | أَيْدِيهِمْ | önlerinden |
|
| 6 | وَمِنْ | ce |
|
| 7 | خَلْفِهِمْ | arkalarından |
|
| 8 | وَعَنْ | ve |
|
| 9 | أَيْمَانِهِمْ | sağlarından |
|
| 10 | وَعَنْ | ve |
|
| 11 | شَمَائِلِهِمْ | sollarından |
|
| 12 | وَلَا | ve |
|
| 13 | تَجِدُ | bulmayacaksın |
|
| 14 | أَكْثَرَهُمْ | çoklarını |
|
| 15 | شَاكِرِينَ | şükredenlerden |
|
“Seytanın en büyük saldırısı”
(Nouman Ali Khan)
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اٰتِيَنَّهُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ بَيْنِ car mecruru اٰتِيَنَّهُمْ fiiline mütealliktir. اَيْد۪يهِمْ muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ خَلْفِهِمْ car mecruru اٰتِيَنَّهُمْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْ kelimeleri atıf harfi وَ ’la خَلْفِهِمْ ‘e matuftur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَجِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
اَكْثَرَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَاكِر۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَاكِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi شكر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ
İblisin sözlerinin devamı olan ayet, tertip ve mühlet ifade eden ثُمَّ ile önceki ayetteki kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetin ilk cümlesi mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sağ-sol ön ve arka yönleri, bütün yönlerden kinayedir.
بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ - خَلْفِهِمْ ve اَيْمَانِهِمْ - شَمَٓائِلِهِمْۜ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Şayet “Neden ْمِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ [önlerinden ve arkalarından] ifadesinden ibtida harfi olan مِنْ harfi ve اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ , [sağlarından ve sollarından] ifadesinde ise mücaveze (geçme, aşma) anlamı veren عَنْ kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Fiil mef‘ûlün fîh alırken nasıl harf-i cer ile alıyorsa mef‘ûlün bih alırken de öyle olur. Nasıl ki fiiller mef‘ûl alırken kullanılan harf-i cerler (hurûf-u teaddî) mef‘ûlün fîh alınırken farklılık arz ediyorsa mef‘ûlün bih alırken de farklılık arz eder. Bu, kıyas yolu ile değil, ancak öncekilerden işitme yoluyla alınıp öğrenilecek bir dil meselesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İblis, mümkün olan her yönden sokulup insanları azdırma ve saptırma azmini, düşmanın dört yandan saldırmasına benzetmiştir.İşte bundan dolayıdır ki yukarı ve aşağı yönler zikredilmemiştir.
Rivayete göre İbni Abbas şöyle demiştir: “Önlerinden ahiret; arkalarından dünya;
sağlarından ve sollarından da iyilik ve kötülük cihetlerinden demektir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ
Ayetin son cümlesi kasemin cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. Menfi muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
شَاكِر۪ينَ kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
İblis bunu zan olarak söylemiştir, bunun delili ise [Gerçek şu ki İblis, onlar hakkındaki zannında doğru çıkmış; (müminlerden bir grup hariç) ona uymuşlardı. (Sebe Suresi, 20)] ayetidir. Bir görüşe göre İblis bunu, durumu Allah Teâlâ’nın bildirmesi ile öğrenen meleklerden duymuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Şükretmemek şeytanın bizim üzerimizdeki otoritesini gösterir.
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراًۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | buyurdu |
|
| 2 | اخْرُجْ | haydi çık |
|
| 3 | مِنْهَا | oradan |
|
| 4 | مَذْءُومًا | yerilmiş olarak |
|
| 5 | مَدْحُورًا | ve kovulmuş olarak |
|
| 6 | لَمَنْ | andolsun kim |
|
| 7 | تَبِعَكَ | sana uyarsa |
|
| 8 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 9 | لَأَمْلَأَنَّ | dolduracağım |
|
| 10 | جَهَنَّمَ | cehennemi |
|
| 11 | مِنْكُمْ | sizin |
|
| 12 | أَجْمَعِينَ | hepinizle |
|
Şeytan insanları, dinî ve dünyevî bakımdan en doğru ve en güzel yaşayış tarzı demek olan “sırât-ı müstakîm”den saptıracağına ant içmiş; Allah ise bu şekilde kötü niyet taşıyan ve kötü planlar peşinde olan şeytanı “yerilmiş ve kovulmuş” bir mahlûk sayarak bulunduğu makamdan uzaklaştırmıştır. Bu durum, İblîs’in Allah’a isyan etmesinin bir sonucu olduğu kadar, insanları kıskanıp onlar hakkında kötü emeller beslemesinin de bir cezasıdır. Nitekim buradaki âyetlerde şeytanın kovulduğuna ilişkin buyruk da iki defa zikredilmiştir. Şu halde insanları kıskanıp onlar hakkında zararlı fikirler taşımak, huzur ve mutluluklarını bozacak planlar peşinde olmak şeytanî bir niyet ve davranış olup Allah katında çok ağır cezaî sonuçlar doğuracaktır.
Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri
Diyanet
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراًۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, اخْرُجْ مِنْهَا ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اخْرُجْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مِنْهَا car mecruru اخْرُجْ fiiline mütealliktir. مَذْؤُ۫ماً kelimesi اخْرُجْ ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur. مَدْحُوراً failin ikinci hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred ve müştakdır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَذْؤُ۫ماً kelimesi sülâsî mücerredi ذأم fiilin ism-i mef’ûludur.
مَدْحُوراً kelimesi sülâsî mücerredi دحر fiilin ism-i mef’ûludur.
لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَبِعَكَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahalle mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru تَبِعَكَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَمْلَـَٔنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. جَهَنَّمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْكُمْ car mecruru اَمْلَـَٔنَّ fiiline mütealliktir. اَجْمَع۪ينَ kelimesi مِنْكُمْ ’deki muttasıl zamiri tekid edip cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Burada manevi tekiddir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراًۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراً cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَدْحُوراً ve مَذْؤُ۫ماً kelimeleri اخْرُجْ ‘deki failden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
مَدْحُوراً - مَذْؤُ۫ماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bunun anlamı şunlar olabilir: Ya cennetten çık; Ya gökten çık; Ya da meleklerin arasından çık! (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Görülüyor ki Yüce Allah, İblis’i önce isyanından dolayı kovmamış, sorguya çekmiştir. Sorgusunda özür beyan etme yerine kibir ve gururla gösterdiği inat ve küfürden dolayı da bulunduğu makamdan indirmiş, yerinden çıkarmış “in oradan çık, artık alçaksın, küçüksün” diye yerinden atıp düşürerek aşağılamış ve alçaltmış, birinci “çık” emrinin mutlak oluşuna göre o anda bu çıkarmanın henüz ebedî bir kovma olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer İblis uslanıp edebini takınsa düzelmeye yüz tutsaymış affı muhtemel bulunuyormuş. Nitekim zaman tanıma ricası bir dereceye kadar yerine getirilmiştir. Fakat bunun üzerine şükür ve düzelme yerine bütün bütün şımarıp hak yola ve iman edenlere ve doğru yolda bulunanlara karşı kötülük etmeye ebediyen, azmettiğini ortaya koyduğu zamandır ki emriyle tamamen kınanmaya, kovulmaya ve ahirette de kendisine uyanlarla beraber ebedî azaba mahkum edilmiştir. Allah bunu, İblis’in kötülük kararına ceza olarak belirlemiş ve ona uyanları da ona katmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevap cümlesi şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan مَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Şart ismi مَنْ mübteda, تَبِعَكَ مِنْهُمْ haberdir. Haberin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.
Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Lam ve kasemle tekit edilmiş faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
اَجْمَع۪ينَ , manevi tekid harfidir.
Âdem’in yaratılmasıyla gerçekleşen bu imtihanda İblis’in kişisel duygularına tâbi olarak melekler içindeki mutluluk makamından bu bedbahtlık çukuruna düşmesi ne kadar acı ise hiç şüphe yok ki meleklerin secde etme şerefine kavuşan Âdem cinsinin böyle apaçık bir düşmanı bulunan yerilmiş, kovulmuş İblis’in izine, huyuna uyarak o yüce makamdan düşmesi ve onun kötü sonuna ortak olması, ondan daha acı olacaktır. İblis’in, yaratıcıyı ve ahireti inkâr etmediği halde bu düşme ve bedbahtlığına sebep kibir ve gurur ile hissiyata tabi olması ve bu şekilde arzusuna uygun olmayan hususlarda, ilâhî emre sataşıp saldırma fikrinde bulunması olmuştur. Onda bu hasletin ortaya çıkmasına da, insanın özel bir şeref ile yaratılması ve secde emrini kazanması sebep olmuştur. Buna karşılık İblis’in ecelinin tehir olunmasında da insanın düşmesine yakın sebep, kendi hatalarıdır. Fakat bu hataların karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili yönleri vardır. Allah’a karşı serbest kalmak isteyen İblis insan ile imtihan olmuş bulunduğu gibi, İblis gibi serbest kalmak sevdasına düşecek olan insanlar da İblis ile imtihan kılınmışlardır. Şu halde yaratılışlarıyla İblis’in düşmesine sebep olmuş insanlar, kendi iradeleriyle onun akıbetine düşmemek için yaratılışlarına bahşedilen bu ezelî nimetin şükür hakkını yerine getirmeli ve İblis’in izine gitmekten son derece sakınmalıdır. Ve bilmelidir ki şu kıssada İblis’in gösterdiği huylardan hangisi bir kimsede varsa onda şeytandan bir huy var demektir. Ve onun düzeltilmesine çalışmalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَا ادَمُ | Adem |
|
| 2 | اسْكُنْ | durun |
|
| 3 | أَنْتَ | sen |
|
| 4 | وَزَوْجُكَ | ve eşin |
|
| 5 | الْجَنَّةَ | cennette |
|
| 6 | فَكُلَا | yeyin |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | حَيْثُ | yerden |
|
| 9 | شِئْتُمَا | dilediğiniz |
|
| 10 | وَلَا | fakat |
|
| 11 | تَقْرَبَا | yaklaşmayın |
|
| 12 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 13 | الشَّجَرَةَ | ağaca |
|
| 14 | فَتَكُونَا | yoksa olursunuz |
|
| 15 | مِنَ | -den |
|
| 16 | الظَّالِمِينَ | zalimler- |
|
Yüce Allah İblîs’i bulunduğu makamdan kovduktan sonra Âdem’e de, “Sen eşinle birlikte cennette yerleş…” buyurdu. Buradaki cennet kelimesinin ne anlama geldiği tartışmalıdır. Bir görüşe göre bu cennet, sözlük anlamıyla “dünyadaki bağlık bahçelik bir yer” olup Âdem ve Havvâ’nın burada yaşamaları istenmiştir (bu görüşü savunanlar ve ileri sürdükleri deliller için bk. Süleyman Hayri Bolay, “Âdem”, DİA, I, 360-361). Ancak ilgili âyetler topluca değerlendirildiğinde şu sonuçlar çıkmaktadır: İlk insanı Allah özel bir topraktan yeryüzünde yaratmış, ondan eşini de var etmiş, sonra bunları cennete koymuştur. Bu cennetin ve içindeki hayatın yeryüzündeki hayattan farklı olduğu bildirilmiştir. Şu halde bu, kulların ödüllendirileceği, içinde ebedî olarak mutlu yaşayacakları cennettir (ayrıca bk. Bakara 2/35).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 509-510
وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا
وَ istînâfiyyedir. يَٓا nida harfidir. اٰدَمُ münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اسْكُنْ ’dur.
اسْكُنْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اَنْتَ munfasıl zamir اسْكُنْ fiilindeki gizli faili tekid eder. زَوْجُكَ atıf harfi وَ ile اسْكُنْ ’deki gizli zamire matuftur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْجَنَّةَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلَا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ حَيْثُ car mecruru كُلَا fiiline mütealliktir. حَيْثُ mekân zarfıdır. Cümleye muzaf olur. شِئْتُمَا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
شِئْتُمَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمَا fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَيْثُ mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayet lafzı tekid eder.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبَا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هٰذِهِ mef‘ûl bih olarak mahallen mansubdur. الشَّجَرَةَ işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup fetha ile mansubdur.
فَ fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri; لا يكن منكما قرب فحصول الظلم منكما (Birbirinize yakın olmayın, yoksa aranızda zulüm olur.) şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَا nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَا ’nin ismi, muttasıl zamir (ا) eliftir. مِنَ الظَّالِم۪ينَ car mecruru تَكُونَا ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
نْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Ayette işaret isminden sonradır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. يَٓا , nida harfi, اٰدَمُ , münadadır. Nidanın cevabı olan اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu ayetin başında nida harfinin yer alması, emredilen şeyin yerine getirilmesine pek önem verildiğine dikkat çekmek içindir.
اَنْتَ tekiddir, اسْكُنْ ’deki gizli zamire atıf yapılması için getirilmiştir. Önce ikisine birlikte hitap edilmemesi, verilen hükümde Âdem’in ön planda olmasındandır, onun üzerine atfedilen ise ona tâbidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
الْجَنَّةَ ’deki elif lam takısı ahd-i haricidir. مِنْ teb’iziyye (تَبْعِيضِيَّةً)’dir. İbtidaiyye (ابْتِدائِيَّةً) olması da caizdir.
Âdem, isminin mele’i a’lâda açıkça zikredilmesi ile tekrim edilmiş ve şanı yüceltilmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hitabın Âdem’e tahsisi, vahiy telâkkisinde ve emrin ifasında Âdem’in asıl olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا
Nidanın cevabına وَ ‘la atfedilen cümlede atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. İki cümle arasında manen ve lafzen mutabakat vardır.
شِئْتُمَا cümlesi, كُلَا fiiline müteallik olan mekân zarfı حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اسْكُنْ ’daki müfred zamirden كُلَا ’da tesniye zamire iltifat edilmiştir.
حَيْثُ ; müphem mekân ifade eder, yani [cennetin neresinde isterseniz orasında] anlamına gelir. شِئْتُمَاۖ [dilediğiniz] ifadesiyle Cennette o ikisine mutlak manada izin verilmiş, diledikleri şeylerden yiyebilecekleri ifade edilmiş; akıllarına hiçbir yiyecek ya da cennette yiyeceklerle dolu hiçbir bölge takılıp kalmaması murad edilmiş; böylece bütün bu sayısız ağaç içerisinden gidip sadece birinden yeme konusunda mazeretlerinin kalmaması istenmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
“Dilediğiniz yerden (cennetin dilediğiniz yerinden) yiyin.” hitabının her ikisine de tevcih edilmesi ise teşrifi ikisine de teşmil etmek ve ikisinin de eşit olarak emre muhatap olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Nehy üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا cümlesine atfedilmiştir.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
الشَّجَرَةَ , mef’ûl konumundaki هٰذِهِ ‘den bedeldir. İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak ona tazim ifade etmiştir.
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ , nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayetteki ‘ağaca yaklaşmamak’ ifadesi meyvesini yemeyi yasaklamak anlamında kinayedir.
Kaffâl şöyle demektedir: “İnsana, (buna yaklaşma) denildiğinde bu, ona, (onu yapma) denilmesinden daha kuvvetli bir ifade olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ [Bu ağaca yaklaşmayın] ifadesinde mübalağa sanatı vardır. Burada asıl yasaklanan ağacın meyvesinden yemektir. وَلَا تَقْرَبَا fiili ile ağaca yaklaşmayı yasaklamak, onun meyvesinden yemeyi şiddetle nehyetmek içindir. Çünkü bir işe yaklaşmayı yasaklamak, o işi yapmayı aşırı bir şekilde yasaklamak demektir. Nitekim “Zinaya yaklaşmayın.”' mealindeki İsra Suresi’nin 32. Ayetinde de bu mana kastedilmiştir. Çünkü zinaya yaklaşmayı yasaklamak, zina fiiline götüren yolları kesmek demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مِنَ الظَّالِم۪ينَ; Allah’a isyan etmek suretiyle kendilerine zulmedenler anlamına gelir. فَتَكُونَا ifadesi, لَا تَقْرَبَا fiiline nehiy ifadesine atıf olarak meczumdur. Ya da bu nehiy fiilinin cevabı olarak mansubdur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ [Şu ağaca yaklaşmayın; sonra zalimlerden olursunuz] ifadesinde birkaç yönden mübalağa vardır: Yasak, yemenin öncüllerinden olması dolayısıyla ağaca yaklaşmaya bağlanmıştır. Bu da haram edilmesini ve ondan uzak durulmasını abartmak içindir ve bir şeye yaklaşmanın insanda aşırı şekilde istek ve eğilim meydana getireceğine ve onu akıl ve şeriatın sınırları dışına çıkaracağına dikkat çekmek içindir. Nitekim bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder, denilmiştir. O sebeple Allah’ın haram kıldığı şeylerin etrafında dolaşmamalıdır; çünkü içine düşmekten korkulur. Ona yaklaşmak zalimlerden olmalarına sebep kılmıştır. O zaman günahları irtikap etmek veya saygınlık ve nimetlerine halel getirmekle şanslarını azaltmış olurlar. Çünkü فَتَكُونَا ’daki فَ; yasağa yahut cevaba atıf kabul etsen de sebep manasını taşır. Ağaç da ya buğdaydır ya asmadır yahut incirdir. En iyisi kesin bir şey olmadıkça onu tayin etmemektir. Nitekim bu ayette de kesin bir şey yoktur. Zira ondan hangisi kastedildiği belirtilmemiştir.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu ağacın cinsel duygular olduğu da söylenmiştir. Bu duygu uyanmayınca (mesela küçük çocuklarda) avret yeri diye bir mefhum olmaz.
Oturunuz da neresinden dilerseniz yiyiniz, mübahtır. Ancak bir şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olursunuz, haddinizi tecavüz ve kendinize yazık etmiş bulunursunuz. Demek ki Âdem ve Havva, cennette diledikleri gibi hareket edebilecek ve istedikleri yerde istediklerini yiyip nimetlenebilecek bir serbestlik ve helal kılma ile iskân edilmiş olmakla beraber bu yetki ve izin hiç sınırı olmayan sonsuz bir hürriyet ve mülk edinme olmayıp bir sınıra kadar idi ki şahsen veya cins olarak tek olan bu ağaç ve bunun meyvesi o sınırı belirlemiş ve ona yaklaşmak kendileri için yaratılışça mümkün ise de dinen ve hukuken yasaklanmıştı. Malumdur ki ağaç örfte yer sınırlarından bir sınırı, onun meyvesinden yemek de davranış sınırlarından bir sınırı gösterir. Bu nokta, Âdem’in cennette bile sorumluluktan kurtulmuş olmadığını ve bu ağaç civarı, aslında cennetten sayılmakla beraber Âdem ve Havva için bir cennet değil bir imtihan alanı olacaktı. Ve her kim olursa olsun ona yüce Allah’ın tayin ettiği sınıra ve hukuk çizgisine tecavüz ederse haksızlık ve böylece kendine zulmetmiş olacağından Âdem ve Havva’ya da “Buna yaklaşırsanız zalimlerden olursunuz.” buyurmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَوَسْوَسَ | derken fısıldadı |
|
| 2 | لَهُمَا | onlara |
|
| 3 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 4 | لِيُبْدِيَ | göstermek için |
|
| 5 | لَهُمَا | kendilerine |
|
| 6 | مَا | olan |
|
| 7 | وُ۫رِيَ | gizlenmiş |
|
| 8 | عَنْهُمَا | onların |
|
| 9 | مِنْ | -nden |
|
| 10 | وَقَالَ | dedi |
|
| 11 | مَا |
|
|
| 12 | نَهَاكُمَا | sizi men’etti |
|
| 13 | رَبُّكُمَا | Rabbiniz |
|
| 14 | عَنْ | (-tan) |
|
| 15 | سَوْاتِهِمَا | çirkin yerleri- |
|
| 16 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 17 | الشَّجَرَةِ | ağaç(tan) |
|
| 18 | إِلَّا | sırf |
|
| 19 | أَنْ | diye |
|
| 20 | تَكُونَا | olursunuz |
|
| 21 | مَلَكَيْنِ | ikiniz de birer melek |
|
| 22 | أَوْ | ya da |
|
| 23 | تَكُونَا | olursunuz (diye) |
|
| 24 | مِنَ | -dan |
|
| 25 | الْخَالِدِينَ | ebedi kalıcılar- |
|
Vesvese “aynı şeyleri tekrar tekrar fısıldama” anlamına gelir ve daha çok ayartıcı, tahrik edici sözler veya psikolojik telkinler, yönlendirmeler için kullanılır. Burada İblîs’in, “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” diyerek Âdem ve Havvâ’yı ayartması, onları günah işlemeye teşvik etmesi hakkında kullanılmıştır (Taberî, VIII, 140; Râzî, XIV, 45; İbn Âşûr, VIII/2, s. 56-57).Kuran Yolu Tefsiri
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسْوَسَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمَا car mecruru وَسْوَسَ fiiline mütealliktir. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur.
لِ harfi يُبْدِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle وَسْوَسَ fiiline mütealliktir.
يُبْدِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَهُمَا car mecruru يُبْدِيَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası وُ۫رِيَ عَنْهُمَا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
وُ۫رِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُمَا car mecruru وُ۫رِيَ fiiline mütealliktir. مِنْ سَوْاٰتِهِمَا car mecruru gizli zamirin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Burada lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وُ۫رِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi وري ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبْدِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَهٰيكُمَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.
Muttasıl zamir كُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّكُمَا fail olup damme ile merfûdur.
Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْ هٰذِهِ car mecruru نَهٰيكُمَا fiiline mütealliktir. الشَّجَرَةِ işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; خشية أن تكونا (Olmanızdan korkarak) şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَا nakıs, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. تَكُونَا ’nin ismi, muttasıl zamir elif olarak mahallen merfûdur. مَلَكَيْنِ kelimesi تَكُونَا ‘nin haberi olup müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تَكُونَا nakıs, fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. تَكُونَا ’nin ismi, muttasıl zamir elif olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْخَالِد۪ينَ car mecruru تَكُونَا ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Burada işaret isminden sonradır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
1) Harfi cersiz kullanımı:
Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.
b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır.
e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.
Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْخَالِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا
Ayet, önceki istînâf cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُبْدِيَ لَهُمَا cümlesi, masdar teviliyle وَسْوَسَ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِيُبْدِيَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul مَٓا ‘ nın sılası olan وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وُ۫رِيَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
مِنْ سَوْاٰتِهِمَا car mecruru, وُ۫رِيَ ‘deki gizli zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfı îcâz-ı hazif sanatı vardır.
لِيُبْدِيَ - وُ۫رِيَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Arapçada, kişi gizli bir sözü tekrar tekrar söylediğinde vesvese denilir. Yine süs eşyalarının, takıların çıkardığı sese de “vesvâs” denilir. Avret mahallerinin açılması, onların saygınlıklarının düşmesi ve makamlarının elden gitmesi manasından kinaye kılınmıştır. Buna göre mana, “İblis’in o vesveseyi Hazreti Âdem’e vermesinden maksadı, onun itibarının gitmesi ve makamının da elden çıkmasıdır…” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Edep veya avret yerlerinin “ayıp, çirkin” kelimesiyle ifadesi, halvette (kimsenin bulunmadığı yerde) ve eşinin yanında bile gereksiz olarak açık saçık oturmanın, çirkin ve müstehcen olduğuna delalet eder.
Âdem ile Havva daha önce hem kendilerinin hem de birbirlerinin avret yerlerini görmüyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
الشَّجَرَةَ , kelimesi عَنْ هٰذِهِ car-mecrurundan bedeldir. İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onun önemini belirtmiştir..
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَكُونَا مَلَكَيْنِ cümlesi, masdar teviliyle مَا نَهٰيكُمَا fiilinin mef’ûlün lieclihi konumundadır.
Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nefy harfi مَٓا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille mef’ûlü lieclih arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur. Yani: Sizi ağaçtan, sadece ve sadece melek ve ebedî olmayasınız diye yasakladı.
Aynı üslupta gelen تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ cümlesi muhayyerlik ifade eden اَوْ harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْخَالِد۪ينَ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الْخَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
تَكُونَا ‘daki tesniye sıygasından الْخَالِد۪ينَ ‘deki cemi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Şeytanın sözlerinde ağaçtan yasaklanma sebepleri melek ve ebedî olmak şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
رَبُّكُمَا izafeti, muzâfun ileyhin şanı içindir.
شَّجَرَ; ağaç, ortaya çıkmak, zuhur etmek manaları olan bir kelimedir.
هُمَٓا -,كُمَا ve تَكُونَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Şeytan, Âdem’e ve Havva’ya böyle bir vesvese verdi ve dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan başka bir sebeple değil ancak iki melek olacağınızdan veya ebedi kalacağınızdan dolayı men etti. Yani bundan yerseniz ya yemek içmek ihtiyacından melekler gibi müstağnî olursunuz (ihtiyaç duymazsınız) yahut ölüm yüzü görmez, ebedi kalırsınız, diye bir taraftan onları Âdem’e secde ile emredilmiş olan meleklere imrendirmek, bir taraftan da maddî sebebin ilâhî takdiri değiştirebileceği şüphesiyle ne olursa olsun bir sonsuzluk ve devamlılık sevdasına düşürmek istedi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَقَاسَمَـهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ ٢١
وَقَاسَمَـهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاسَمَـهُمَٓا fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Kasemin cevabı اِنّ۪ي لَكُمَا ‘dır.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَكُمَا car mecruru النَّاصِح۪ينَ ‘ye mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
مِنَ النَّاصِح۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
قَاسَمَـهُمَٓا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قسم ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
النَّاصِح۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi نصح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَاسَمَـهُمَٓا
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا cümlesine atfedilmiştir. وَقَاسَمَـهُمَٓا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevabı olan اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَ cümlesi, mahzuf kasem, اِنَّ ve lâm-ul muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنَ الصَّالِح۪ينَ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur لَكُمَا ihtimam için, amili olan النَّاصِح۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.
النَّاصِح۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek salih olma özelliğinin sübut ve devamına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنّ۪ , lam-ı muzahlaka ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bir görüşe göre Âdem ile Havva, İblis’e öğütlerini kabul edeceklerine dair yemin ettiler. Bir diğer kavle göre ise Âdem ile Havva, İblis’e, “Sen gerçekten öğüt verenlerden olduğuna yemin eder misin?” dediler ve İblis de onlara yemin etti. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hakk’ın, “Birbiri ile Allah adına yeminleşerek dediler ki: İfadenin takdiri şöyledir: Şeytan onlara, ‘İyiliğinizi isteyenlerden olduğuma dair size yemin ediyorum.’ demiş, Âdem ile Havva da ona, ‘Sen bizim iyiliğimizi isteyenlerden olduğuna dair Allah adına yemin mi ediyorsun?’ demişlerdir. Böylece bu, onlar arasında sanki karşılıklı olarak yapılmış bir yemin yerine geçmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ٢٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَدَلَّاهُمَا | onları aşağı sarkıttı |
|
| 2 | بِغُرُورٍ | aldatarak |
|
| 3 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 4 | ذَاقَا | tadınca |
|
| 5 | الشَّجَرَةَ | ağac(ın meyvasın)ı |
|
| 6 | بَدَتْ | göründü |
|
| 7 | لَهُمَا | kendilerine |
|
| 8 | سَوْاتُهُمَا | çirkin yerleri |
|
| 9 | وَطَفِقَا | ve başladılar |
|
| 10 | يَخْصِفَانِ | üst üste yamayıp örtmeğe |
|
| 11 | عَلَيْهِمَا | üzerlerine |
|
| 12 | مِنْ | -ndan |
|
| 13 | وَرَقِ | yaprakları- |
|
| 14 | الْجَنَّةِ | cennet |
|
| 15 | وَنَادَاهُمَا | ve onlara seslendi |
|
| 16 | رَبُّهُمَا | Rableri |
|
| 17 | أَلَمْ |
|
|
| 18 | أَنْهَكُمَا | ben sizi men’etmedim mi? |
|
| 19 | عَنْ |
|
|
| 20 | تِلْكُمَا | bu |
|
| 21 | الشَّجَرَةِ | ağaçtan |
|
| 22 | وَأَقُلْ | ve demedim mi? |
|
| 23 | لَكُمَا | size |
|
| 24 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 25 | الشَّيْطَانَ | şeytan |
|
| 26 | لَكُمَا | sizin için |
|
| 27 | عَدُوٌّ | düşmandır |
|
| 28 | مُبِينٌ | apaçık |
|
Âdem ve Havvâ yasak meyveyi yemeden önce, bir bakıma çocuk gibi saf ve günahtan habersizlerdi; birbirinin cinsel özelliklerine ilgi duymuyorlardı. Fakat şeytanın kışkırtmasına kapılarak yasağı çiğneyince birbirinin mahrem yerlerini gördüler ve hemen yapraklarla kapatmaya gayret ettiler. Şeytanın Âdem ve Havvâ’yı vesveseyle kandırması onun insanlığa ilk kötülüğü, onların yasak meyveyi yemeleri de insanlığın ilk günahı oldu. Âdem ve eşinin, mahrem yerleri açılınca herhangi bir telkin altında kalmadan hemen örtmeye girişmeleri insanda hayâ duygusunun fıtrattan geldiğini, çıplaklığın ve vücudun belli yerlerini teşhir etmenin insandaki doğal ahlâk duygusuna aykırı olduğunu kanıtlar. 12. âyette işaret edildiği gibi İblîs bir günah işlemiş; tövbe edeceği yerde kibre kapılıp günahında ısrar etmiş ve sonuçta alçaltılmıştır. Âdem ve eşi de bir günah işlemişler; fakat tövbe edip pişman olmuşlar ve sonuçta affa mazhar kılınıp yüceltilmişlerdir. Ayrıca bu olaydan sonra İblîs ile melekler, yeryüzünün halifesi olarak nitelenen insanın bir faziletine de şahit olma fırsatı bulmuşlardır. İblîs gibi kötülükte ısrar etmek kulun değerini düşürür, Âdem ve Havvâ gibi kötülükten dönüp pişman olmak, tövbe etmek ise kulun değerini yükseltir. Hz. Peygamber bu ilâhî yasaya işaret ederken “Kim Allah için alçak gönüllü olursa Allah onu yüceltir; kim büyüklük taslarsa onu da alçaltır” (Müsned, III, 76; İbn Mâce, “Zühd”, 16) buyurmuşlardır (Râzî, XIV, 25).
Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellam “ Mü’min kötülüğe yatkin olmadığı için kolayca aldatilabilir.
(Ebu Dâvud ,Edeb 6;Tirmizi, Birr 41;Ahmed b. Hanbel ,Müsned ,II,394)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
دَلّٰيهُمَا elif üzere mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِغُرُورٍ car mecruru دَلّٰيهُمَا fiiline mütealliktir.
فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ
فَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. ذَاقَا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ذَاقَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. الشَّجَرَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı بَدَتْ لَهُمَا ‘dır.
بَدَتْ mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. لَهُمَا car mecruru بَدَتْ fiiline mütealliktir. سَوْاٰتُهُمَا fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَفِقَا şurû’ fiillerinden olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan elif طَفِقَا ‘nın ismi olup mahallen merfûdur. يَخْصِفَانِ cümlesi, طَفِقَا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur.
يَخْصِفَانِ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمَا car mecruru يَخْصِفَانِ fiiline mütealliktir.
مِنْ وَرَقِ car mecruru mukadder mef’ûlun bihin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri; يخصفان عليهما شيئا حاصلا من ورق الجنّة (Cennet yapraklarından hasıl olan bir şeyle örtmeye başladılar.) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. الْجَنَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. Burada cezmetmeyen şart edatıdır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şurû’ (Başlama) Fiilleri: Bir işin başladığını ifade ederler. Türkçe’ye “başladı” şeklinde tercüme edilirler. Yalnız mazi olarak kullanılır ve haberlerinin başında اَنْ bulunmaz. Bu fiillerden sadece طَفِقَ fiili Kur’an’da başlama manasında kullanılmıştır. Diğer fiiller Kur’an’da geçmekle beraber başlama fiili manasında kullanımına rastlanmamıştır. اَنْشَاَ – جَعَلَ – اَخَذَ fiillerinin “başlama fiili” anlamında kullanılmaları nadir de olsa hadislerde bulunmaktadır. Ancak Kur’an’da bulunmamaktadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. نَادٰيهُمَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمَٓا mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّهُمَٓا muahhar fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır.Muttasıl zamir هُمَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
اَنْهَكُمَا illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ تِلْكُمَا car mecruru اَنْهَكُمَا fiiline mütealliktir. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمَا ise muhatap zamiridir. الشَّجَرَةِ işaret isminden bedel veya atfı beyan olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اَقُلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. لَكُمَٓا car mecruru اَقُلْ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli, اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ‘dir. اَقُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الشَّيْطَانَ kelimesi إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَكُمَٓا car mecruru عَدُوٌّ ‘e mütealliktir. عَدُوٌّ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi عَدُوٌّ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Burada işaret isminden sonradır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَادٰيهُمَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. İlk cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
بِغُرُورٍۚ ‘deki nekrelik kesret ve tahkir ifade eder.
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍ ifadesinde istiare vardır. Anlatılmak istenen İblis’in o ikisini ve benzer duruma düşen herkesi aldatma uçurumlarına düşürüp sarkıtmasıdır. Böyle biri yukarıdan aşağıya, izzetten zillet çukuruna düşmüş olur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Bu ifade, şeytanın Âdem ile Havva’yı yüksek bir dereceden aşağı indirdiğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ebu Mansur el-Ezherî bu (...فَدَلّٰي...) kelimesinin iki asıl manasını zikretmiştir. Birincisi: Bu kelimenin esas manası “ayak”tır. Çünkü susamış olan bir kimse su almak için iki ayağını kuyuya sarkıtır, ama kuyuda su bulamaz. Böylece fiil, “kendisinde hiçbir fayda olmayan şeye heveslendirmek ve teşvik etmek” manasında kullanılmıştır. Binaenaleyh Arapçada, “Birisini arzulandırdı, heveslendirdi.” manasında da kullanılır. İkincisi, “İblis onları aldatarak ağacın meyvesini yemeye cesaretlendirdi.” demektir. Bu, aslında دَلْو masdarından دلَلَهُما tarzındadır. Ayetteki bu ifade, “Onları, yemin ederek aldattı.” manasındadır. Âdem, hiç kimsenin Allah adına yalan yere yemin edemeyeceğini zannediyordu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ
فَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ cümlesi şarttır. لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki ذَاقَا الشَّجَرَةَ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ul olan الشَّجَرَةَ kelimesi, muzaf takdiriyle ثمر الشجرة (ağacın meyvesi) anlamındadır. Muzafın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا , hudus, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Âdem ile Havva, o ağacın meyvesini yemeye başlayıp da meyvenin tadını alınca hatanın cezası ve uğursuzluğu hemen onları çarptı ve o anda örtüleri üzerlerinden düştü ve avret yerleri kendilerine açılıverdi.
Müfessirler bu ağacın, buğday başağı veya üzüm ağacı veya başka bir ağaç olduğunu ileri sürmüşlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ cümle atıf harfi وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Nakıs fiil طَفِقَ ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ cümlesi, nakıs fiil طَفِقَا ‘nın haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Veciz ifade kastına matuf وَرَقِ الْجَنَّةِۜ izafetinde, الْجَنَّةِۜ ‘ye muzâf olan وَرَقِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Zeccâc şöyle demiştir: طَفِقَ “bir işi yapmaya başlamak” manasınadır. يَخْصِفَانِ ise “Yaprak üstüne yaprak örterler.” manasınadır. Ayakkabı yamayan (tamir eden) kimseye de bu kökten olarak, hassâf denilir. Bu ayette avret mahallini açmanın, Hz. Âdem’den (a.s.) beri çirkin bir iş olduğuna bir delil bulunmaktadır. Baksana, onlar akıllarında (fıtratlarında) avret mahallini açmanın çirkinliği fikri bulunduğu için, nasıl hemen onu örtmeye yöneldiler! (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Cümle, atıf harfi وَ ’la …بَدَتْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُمَٓا izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan هُمَٓا zamirinin aid olduğu Adem ve Havva için tazim ve şeref ifade eder.
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi Allah’ın onlara rububiyet vasfıyla teveccüh ettiğinin işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ cümlesi, nida için tefsiriyye veya mekulü’l-kavldir. Hemze istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca ayetin mütekellimi Allah Teâlâ olması hasebiyle soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Rab isminden mütekellim zamirine dönüşte iltifat sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ cümlesi, bu cümleye matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Istifham ve olumsuzluk manası bu cümlede de vardır.
اَقُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur لَكُمَا , ihtimam için, amili olan عَدُوٌّ ‘e takdim edilmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
عَدُوٌّ için sıfat olan مُب۪ينٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında إِنَّ bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkâr makamında) cevabın başına إِنَّ gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَهُمَا - لَكُمَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu kelamın ilk cümlesi, ilâhî emre muhalefetlerinden, ikinci cümlesi de düşmanın sözüne aldanmalarından dolayı onları ayıplamak ve kınamak manasını tazammun eder. Bir görüşe göre bu cümleler, mutlak (kayıtsız) nehyin haram ifade ettiğine delildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Yine bir gün, İlim Kuşu, ilim meclislerinden birine misafir olmuş. Sınıfın içinde gidip gelerek ders anlatan hocayı, o da dinliyormuş;
‘İblisin itaatsizliği, Kur’an-ı Kerim’de bir kaç defa anlatılır. Demek ki, bu hadiseden çıkarmamız gereken dersler, oldukça derin. Sizce, bunlar nelerdir?’
Öğrencilerden benzer ve farklı cevaplar dökülmüş:
‘Kibirlenmemek. Kendine güvenmemek. Gözün açık olmak. Hakikati gerçek manada idrak etmek…’
Hoca elini kaldırınca, sınıfa yeniden sessizlik hakim olmuş:
‘Verdiğiniz cevapların üzerinde düşünelim.
Birincisi; bakmakla görmenin, duymakla dinlemenin ve bilmekle anlamanın aynı şeyler olmadığı üzerinde düşünmek. Hakikatlerin arasında bulunan iblisin itaatsizliğinin sebeplerinden biri, bunların arasındaki farkta yatmaktadır.
İkincisi; istersen bütün dünya ayaklarının altına serilsin ya da dünyanın en yeteneklisi olduğunu düşün, büyüklenmeyeceksin. Allah’ın yarattıklarından sadece biri olduğunu hatırlayacak ve sendeki her şeyin geçici olduğu bilinciyle yaşayacaksın.
Üçüncüsü; Allah’tan başka hiç kimseye – tam anlamıyla – güvenmeyeceksin. Özellikle de kendine. Bugün güzel bulduğun halini, yarın kendi ellerinle de kaybedebilirsin.
Dördüncüsü; imanına zarar gelmesin diye, her an tetikte olacaksın. Bulunduğun her ortamda, kalbinde bir muhafız bulunduracaksın. Ki nefsinin anlık gafletlerine anında müdahele edebilesin.
Belki daha nice ibretler vardır ama bugünlük biz bunlarla yetinelim ve duayla dersimizi bitirelim;
Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! Halimizi; kibirden, nefsani isteklerden, vesveselerden ve acelecilikten koru.
Bizi;
Gönlü, gözü ve kulağı daima hakikate açıklardan,
Hakiki manada Sana teslim olanlardan,
Acizliğini ve geçiciliğini, kabul ve idrak edenlerden,
Yalnız Sana güvenenlerden,
Şeytanın saptırma çabalarını bertaraf edenlerden,
Dünyada attığı her adımda ve yaptığı her işte, imanını güçlendirenlerden,
Daima gözü açıklardan,
Razı olduklarından ve bağışladıklarından eyle.’
İlim Kuşunun da ortak olduğu ‘amin’ sesleri yükselmiş semalara.
***
Kimi insan vardır karakter olarak, kimisi de hayatının belli dönemlerinde; başkalarının başına gelen mutlulukları veya iyilikleri, aslında kendisinin hakkettiğini düşünür. Böyle bir hissiyat içindeyken karşısındakini küçümser ve benliğini yüceltir. Bunun sonucunda da Allah’a olan teslimiyetine ve tevekkül haline ciddi bir darbe alır.
Hırs, kibir ve kıskançlığın yuva kurduğu ve beslenerek güçlendiği bir kalpte; huzur gibi duyguların barınması ve kalbin mutmain olması pek mümkün değildir. Zira kontrolsüz bırakılan olumlu ya da olumsuz birçok duygu; insanın hayata bakış açısını ve hatırlamayı seçtiklerini değiştirir. Aldığı kararlara ve attığı adımlara yön verir.
‘Daha iyisini asıl sen hakkediyorsun’ gibi nefsi şımartan ifadelerle dünyalıklara çağrılarak, bencil ve kibirli halleri beslenir. Bu duygularla istediğini sandıklarına kavuşsa da, mutluluğu yakalaması ihtimal dışıdır. Zira onun aklı ve gözü, hala küçümsediklerindedir. İstemekle hak iddia etmek arasındaki farkı görememektedir.
Ey Allahım! Bizi, Sana kul olmanın kattığı değerden ötürü, rızana uygun derecede kendisini sevenlerden ve kendisine özen gösterenlerden eyle. Senin katında ve insanların huzurunda yerini bilenlerden eyle. Aşağılanmaktan ve başkalarını küçümsemekten muhafaza buyur. Kendi iyiliğini istediği gibi başkalarının da iyiliğini isteyenlerden; mutluluğu ve hüznü paylaşmasını bilenlerden eyle. Senin ilmine ve rahmetine güvenerek ve dualarımızı ferah tutarak hakkımızda hayırlı olacak güzellikleri, yalnız Senden umanlardan eyle. Verdiğimiz yanlış tepkilerden dolayı bizi affet ve bizi mütevekkil salih kulların arasına kat.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji