قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dediler ki |
|
| 2 | الْمَلَأُ | ileri gelenler |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | اسْتَكْبَرُوا | büyüklük taslayan |
|
| 5 | مِنْ | -nden |
|
| 6 | قَوْمِهِ | kavmi- |
|
| 7 | لَنُخْرِجَنَّكَ | mutlaka seni çıkarırız |
|
| 8 | يَا شُعَيْبُ | Şu’ayb |
|
| 9 | وَالَّذِينَ | ve kimseleri |
|
| 10 | امَنُوا | inanan(ları) |
|
| 11 | مَعَكَ | seninle beraber |
|
| 12 | مِنْ | -den |
|
| 13 | قَرْيَتِنَا | kentimiz- |
|
| 14 | أَوْ | ya da |
|
| 15 | لَتَعُودُنَّ | dönersiniz |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | مِلَّتِنَا | dinimize |
|
| 18 | قَالَ | dedi ki |
|
| 19 | أَوَلَوْ | bile mi? |
|
| 20 | كُنَّا | biz |
|
| 21 | كَارِهِينَ | istemezsek |
|
Millet kelimesi “din” anlamına gelir. Müşrikler Şuayb ve ona inananları, kendi dinlerine dönmemeleri halinde ülkelerinden süreceklerini kesin bir dille açıklayarak tehdit ettiler. Hz. Şuayb’ın “Biz istemesek de mi?” şeklindeki ifadesi, hiç kimsenin inancını değiştirmeye zorlanamayacağını, inancında ısrar ettiği için yurdundan da sürülemeyeceğini göstermesi bakımından özellikle ilgi çekicidir.
İnkârcı zorbaların “… dinimize döneceksiniz!” şeklindeki tehditkâr sözleriyle Hz. Şuayb’ın, “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek…” şeklindeki ifadesi, ilk bakışta Şuayb’ın daha önce onların dinine bağlı olduğu gibi bir kanaat doğuruyorsa da; bütün müfessirler âyetten böyle anlamın çıkarılmaması gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Zira İslâm inancına göre peygamberlerin hepsi,peygamber olmadan önce de şirk ve küfürden korunmuşlardı. Buna göre Şuayb, kendi adına değil, ihtida etmiş olan arkadaşları adına böyle konuşmuş olabilir. Söz konusu ifadeler yukarıdaki temel inanç çerçevesinde, daha başka şekillerde de açıklanmıştır (bk. Zemahşerî, II, 129-130; Râzî, XIV, 177; Şevkânî, II, 257). 89. âyetin son cümleleri, zorbalıklarını insanların vicdanları üzerinde baskı kurmaya kadar götüren zalimler karşısında iyilerin Allah’a güven ve bağlılıklarını, sebatkâr ve yürekli tavırlarını sergilemesi bakımından anlamlı ve yol gösterici ifadelerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 556-557
ملّ Melle: Millet مِلَّة kelimesinin köküyle ilgili farklı görüşler mevcuttur. Biz önce her zamanki gibi Müfredat müellifi Râgıb El İsfahani’nin görüşüne yer verdik. Bunun ardından da Ebu Hilal El Askeri’nin fikirlerinden alıntı yaptık. (Hazırlayanın notu) Millet sözcüğü din sözcüğü gibidir. Aralarındaki fark ise millet kavramının sadece peygambere isnad edilebildiğidir. مِلَّة kelimesi aslen أمْلَلَ الكِتابَ yazıyı imlâ etti/yazdırdı ifadesinden gelmektedir. Yine مَلَّ fiilinin bir kullanımı da مَلَّ خُبْزَهُ- ekmeğini pişirdi- şeklindedir. مَلِيلٌ ateşe bırakılmış şey, مَلِيلَةٌ ise insanın içinde hissettiği hararettir. Orta harfinin kesra şeklinde okunduğu مَلِلْتُ ise usandı/bıktı manasına gelir. (Müfredat) Dîn ve Millet Arasındaki Fark: Millet, şeriatin bütününe, din ise şeriat mensuplarının her birinin sahip oldukları şeye verilen bir isimdir. Millet Allah’ı ikrar eden şeriatlerin ismidir, din ise bünyesinde bir şeriat barındırmasa bile insanların görüşlerine dayanan ve Allah’a yaklaştırdığına itikad edilen bir şeydir; şirk ehlinin dini gibi… Her millet bir dindir ancak her din bir millet değildir. Yahudilik bir millettir; çünkü bünyesinde bir takım şeriatler bulundurmaktadır. Oysa şirk bir millet değildir. Allah indinde din kuşkusuz İslam’dır. اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ Âl-i İmran, 3/19
Din kelimesi mutlak (kayıtlanmamış) olarak kullanıldığında karşılığında sevap olan genel tâat anlamına gelir. Mukayyed (kayıtlanmış) olarak getirilmesi durumunda ise anlamı değişir.
Arapçada millet kelimesinin aslı mell dir. Mell ise kurdun bir şeye atlayıp saldırmasıdır. Milletin böyle isimlendirilmesi ehlinin o millette sürekli olması sebebiyledir. Denilmiştir ki; millet kelimesinin aslı tekrardır. Bu mana tekrar tekrar gidilip gelinerek çiğnenen yol için söylenen ’tarîkun melîlun (işlek yol ) ifadesinden alınmıştır. Aynı şekilde melel kelimesinin bir şeyin nefse bıkkınlık verecek kadar çok tekrar etmesi; millet kelimesinin de felaketler karşısında birbirini koruyan topluluğun davranış biçimi olduğu söylenmiştir. Din kelimesinin aslı ise tâattir. Kök anlamının âdet sözcüğü olması da caizdir. Daha sonra insan bünyesinin âdet edinip sürekli hale getirdiği için tâat hakkında din denilmiş olabilir. (Furuku-l Lugavî)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri millet, milliyet, (beyne-l) milel, melül ve melildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَلَأُ fail olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl الْمَلَأُ ’nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اسْتَكْبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَوْمِه۪ٓ car mecruru اسْتَكْبَرُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, mukadder kasem ve cevabıdır.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
نُخْرِجَنَّكَ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. شُعَيْبُ münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَكْبَرُٓوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
نُخْرِجَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ
Fiil cümlesidir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ile نُخْرِجَنَّكَ ‘deki muhatap zamirine matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ mekân zarfı اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ قَرْيَتِنَٓا car mecruru نُخْرِجَنَّكَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
تَعُودُنَّ fiili mahzuf ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. ف۪ي مِلَّتِنَا car mecruru تَعُودُنَّ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri; أنعود فيها (Oraya geri döner miyiz?) şeklindedir. لَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ cümlesi, mukadder fiildeki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. وَ haliyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamir كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. كَارِه۪ينَ kelimesi كُنَّا ’nin haberi olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَارِه۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كره olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ
Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
الْمَلَأُ için sıfat konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مِنْ قَوْمِه۪ car mecruru اسْتَكْبَرُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ ,fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Nida üslubunda talebî inşâî isnad olan يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ cümlesi itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْمَلَأُ ‘nin (Yani kavmin önde gelen kişilerinin), iman etmiş kişileri ism-i mevsulle belirtmeleri, onları tahkir edip küçük gördüklerine işaret eder.
نُخْرِجَنَّكَ ‘deki muhatap zamire matuf olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası mahzuftur. Mekân zarfı مَعَكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Muhayyerlik bildiren اَوْ atıf harfiyle gelen لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَا cümlesi, ayetteki mahzuf ikinci kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. لَ ve نَّ ‘la tekid edilmiştir. Mekulü’l kavle dahil olan terkip, mahzuf kasemle birlikte önceki kasem cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
ف۪ي مِلَّتِنَا car-mecruru, لَتَعُودُنَّ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir.
ف۪ي مِلَّتِنَا ibaresinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla مِلَّتِ , içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. مِلَّتِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Durumun önemine vurgu yapmak üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Ayetteki اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ ifadesi, [kesinlikle bizim dinimize dönersiniz] manasındadır.
الْمَلَأُ , doldurmak demektir. Bu kelime cemaat ismi olup tekili yoktur. Ayette geçen İsrailoğullarının melesi; göz dolduranları, önde gelenleri demektir. Bunlar korku salarak gözleri ve ziynet olarak da meclisleri doldururlar veya evleri arzu edilen nimetlerle doludur.Dilimizde kullandığımız imla kelimesinin Melee (ملأ) kökünden olduğu görüşü de vardır. Dolu manasına gelen kelimenin, harekeli, yani sesli harfleri bildiren noktaları doldurulmuş yazı sözcüğünün if’al vezni masdarı olması muhtemeldir.
Müşriklerin Şuayb (a.s)’a yönelttikleri tehdidin ülkeden çıkarmak ve kendi dinlerine girmeye zorlamak şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.
Burada ülkeden çıkarma fiilinin önce Şuayb (a.s)’a, sonra ona inananlara isnad edilmesi asıl hedefin Şuayb (a.s) olduğuna dikkat çekmek içindir.
Ayetin sonundaki soru ya hakiki sorudur ya da inkâr içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada da Şuayb (a.s) aslında kendisini oradan çıkarmak isteyen kavimden olmamasına rağmen ona لَتَعُودُنَّ şeklinde hitap edilmiştir. Bunda da tağlîb vardır. Yani Şuayb (a.s) kendisine iman eden müminlerle beraber o kavimdenmiş gibi kabul edilerek, kendilerine dönmesi istenmiştir. 89. ayet de bunun gibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Şuayb'ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, onun öğütlerini dinledikten sonra karşı gelmekle kalmadılar ve azgınlıkta o derece ileri gittiler ki, Şuayb ile ona uyan mü'minlerden kendi bâtıl dinlerine uymalarını istediler. Aksi takdirde kendilerini cezalandıracaklarını söylemek suretiyle onlari icbara cüret ve bu beyanlarını yeminle teyit ettiler.
Bu kelâmda, ülkeden çıkarma fiilinin önce Şuayb'a ve ikinci olarak atıf yoluyla mü'minlere nisbet edilmesi, çıkarma işinde asıl hedeflerinin Şuayb olduğuna, dikkat çekmek içindir.
Onlar, Şuayb'a iki seçenek tanımakla beraber asıl maksatları Şuayb ile mü'minlerin, kendi dinlerine dönmeleridir. Yurtlarındandan çıkarmanın zikredilmesi ise, sırf onları dinlerine dönmeye icbar içindir. Bu: "Siz, bizim dinimize dönmezseniz, sizi aramızda barındırmayız" demektir.
Önceleri kendi dinlerinde olanlar, Şuayb'a iman etmiş olanlardir. Şuayb ise, hiçbir zaman onların bâtıl dininde olmamıştır. Böyle iken Şuayb hakkında da dinlerine dönme ifâdesinin kullanılması, cemaati, (kendisine iman eden mü'minleri) ferde galip kılmak kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin, takdiri; أتخرجوننا (Bizi çıkarır mısınız?) olan mekulü’l-kavli mahzuftur.
اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ cümlesi mekulü’l kavl cümlesinin mef’ûlünden haldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkâr ve taaccüp manasında, şart harfi لَوْ ise rabıta içindir.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümle istifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp inkâr, taaccüp ve tevbih amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Müsned olan كَارِه۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)
Hz Şuayb bu soruyu, -onların bâtıl sözlerini red - ve yalan yeminlerini tekzib için söylemiştir. Başka bir deyişle buradaki istifham inkâr içindir. Fakat bu istifham gerçek de olabilir.
Burada istememekten maksat, mü'minlerin, ülkelerinden sürülme tehdidine maruz kaldıktan sonraki haldir. Nitekim bu sürgün hali o kadar zor bir olaydır ki, "Eğer Biz gerçekten onlara, "Kendinizi öldürün!", yahut "Yurtlarınızdan çıkın!" diye emretmiş olsaydık, onlardan pek azı müstesna bunu yapmazlardı." ayetinde görüldüğü gibi öldürülme ile beraber zikredilmiştir. Çünkü o kâfirler, mü'minlerin sürgün tehdidi karşısında bâtıla dönmemelerini uzak görüyor ve sürgün korkusuyla dönmeyi tercih edeceklerini umuyorlardı.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)