قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ ٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَدِ | muhakkak |
|
| 2 | افْتَرَيْنَا | atmış oluruz |
|
| 3 | عَلَى | üzerine |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 5 | كَذِبًا | yalan |
|
| 6 | إِنْ | eğer |
|
| 7 | عُدْنَا | tekrar ona dönersek |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | مِلَّتِكُمْ | sizin dininize |
|
| 10 | بَعْدَ | sonra |
|
| 11 | إِذْ | ne zaman ki |
|
| 12 | نَجَّانَا | bizi kurtardı |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah |
|
| 14 | مِنْهَا | ondan |
|
| 15 | وَمَا | değildir |
|
| 16 | يَكُونُ | mümkün |
|
| 17 | لَنَا | bizim için |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | نَعُودَ | dönmemiz |
|
| 20 | فِيهَا | ona |
|
| 21 | إِلَّا | dışında |
|
| 22 | أَنْ |
|
|
| 23 | يَشَاءَ | dilemesi |
|
| 24 | اللَّهُ | Allah |
|
| 25 | رَبُّنَا | Rabbimiz |
|
| 26 | وَسِعَ | kuşatmıştır |
|
| 27 | رَبُّنَا | Rabbimiz |
|
| 28 | كُلَّ | her |
|
| 29 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 30 | عِلْمًا | bilgice |
|
| 31 | عَلَى |
|
|
| 32 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 33 | تَوَكَّلْنَا | dayanmışız |
|
| 34 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 35 | افْتَحْ | aç(ığa çıkar) |
|
| 36 | بَيْنَنَا | aramızı |
|
| 37 | وَبَيْنَ | ve arasını |
|
| 38 | قَوْمِنَا | kavmimizin |
|
| 39 | بِالْحَقِّ | gerçekle |
|
| 40 | وَأَنْتَ | muhakkak ki sen |
|
| 41 | خَيْرُ | en iyisisin |
|
| 42 | الْفَاتِحِينَ | aç(ığa çıkar)anlanın |
|
Millet kelimesi “din” anlamına gelir. Müşrikler Şuayb ve ona inananları, kendi dinlerine dönmemeleri halinde ülkelerinden süreceklerini kesin bir dille açıklayarak tehdit ettiler. Hz. Şuayb’ın “Biz istemesek de mi?” şeklindeki ifadesi, hiç kimsenin inancını değiştirmeye zorlanamayacağını, inancında ısrar ettiği için yurdundan da sürülemeyeceğini göstermesi bakımından özellikle ilgi çekicidir.
İnkârcı zorbaların “… dinimize döneceksiniz!” şeklindeki tehditkâr sözleriyle Hz. Şuayb’ın, “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek…” şeklindeki ifadesi, ilk bakışta Şuayb’ın daha önce onların dinine bağlı olduğu gibi bir kanaat doğuruyorsa da; bütün müfessirler âyetten böyle anlamın çıkarılmaması gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Zira İslâm inancına göre peygamberlerin hepsi,peygamber olmadan önce de şirk ve küfürden korunmuşlardı. Buna göre Şuayb, kendi adına değil, ihtida etmiş olan arkadaşları adına böyle konuşmuş olabilir. Söz konusu ifadeler yukarıdaki temel inanç çerçevesinde, daha başka şekillerde de açıklanmıştır (bk. Zemahşerî, II, 129-130; Râzî, XIV, 177; Şevkânî, II, 257). 89. âyetin son cümleleri, zorbalıklarını insanların vicdanları üzerinde baskı kurmaya kadar götüren zalimler karşısında iyilerin Allah’a güven ve bağlılıklarını, sebatkâr ve yürekli tavırlarını sergilemesi bakımından anlamlı ve yol gösterici ifadelerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 556-557
Riyazus Salihin, 376 Nolu Hadis
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:
Allah ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesden fazla sevmek.
Sevdiğini Allah için sevmek.
Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”
Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67.Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ
Fiil cümlesidir. قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. افْتَرَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru افْتَرَيْنَا fiiline mütealliktir. كَذِباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عُدْنَا şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي مِلَّتِكُمْ car mecruru عُدْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن عدنا فقد افترينا. şeklindedir.
بَعْدَ zaman zarfı عُدْنَا fiiline mütealliktir. اِذْ zaman zarfı, muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَجّٰينَا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَجّٰينَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْهَا car mecruru نَجّٰينَا fiiline mütealliktir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
افْتَرَيْنَا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
نَجّٰينَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. ينبغي (Gerekir.) manasındadır. لَـنَٓا car mecruru يَكُونُ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel يَكُونُ ‘un faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
نَعُودَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. ف۪يهَٓا car mecruru mahzuf hale mütealliktir. اِلَّٓا istisna harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel munkatı’ istisnâ olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَشَٓاءَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَبُّنَا kelimesi lafza-i celâlin sıfatı olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:
1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ
Fiil cümlesidir. وَسِعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عِلْماً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz 2 ’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
Melhuz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhuz mümeyyez denir.Ayette melfuz şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ
Fiil cümlesidir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru تَوَكَّلْنَا fiiline mütealliktir. تَوَكَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
تَوَكَّلْنَاۜ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı افْتَحْ بَيْنَنَا ‘dir.
Fiil cümlesidir. افْتَحْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بَيْنَ mekân zarfı افْتَحْ fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَيْنَ mekân zarfı atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. قَوْمِنَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْحَقِّ car mecruru افْتَحْ fiiline mütealliktir.
وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفَاتِح۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.Ayette muzaf şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاتِح۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi فتح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ kelimesi ism-i tafdildir.İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. قَد mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَى اللّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.
افْتَرَيْنَا - كَذِباً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi sıygadaki şart cümlesi olan اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ , sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, إن عدنا فقد افترينا (Eğer dönersek muhakkak ki iftira etmiş oluruz.) şeklindedir.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَا cümlesi, zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Mütekellimin işin büyüklüğünü göstermek ve kalplerindeki korkuyu belirtmek için, izmardan izhara dönerek Allah lafzını açık isim olarak getirmesinde iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ف۪ي مِلَّتِكُمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla مِلَّتِ içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü مِلَّتِ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
اَنْجَيَ fiili ifal babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la, … قَدِ افْتَرَيْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede يَكُونُ , tam fiildir.
لَـنَٓا car mecruru يَكُونُ fiiline mütealliktir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنْهُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا cümlesi, masdar teviliyle كاَن fiilinin failidir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayetteki ikinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَا cümlesi masdar tevilinde müstesna konumundadır. Genel zaman ve halden, istisna edilendir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
Allah lafzının zamir değil de açık isim olarak gelmesi yalvarış ve yakarışlarını mübalağalı olarak ifade eder. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رَبُّنَا izafeti, veciz ifadenin yanında mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma ve rububiyet vasfına sığınma isteğine işaret eder.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Genel olarak شَٓاء fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Hiçbir halde bizim sizin o bâtıl dininize dönmemiz söz konusu olamaz; ancak Allah Teâlânın bizim o dine dönmemizi dilemesi müstesna. Ve Allahü teâlâ'nın bunu dilemesi de mümkün değildir. Nitekim bundan sonra gelen " رَبُّنَاۜ [Rabbimiz] ifâdesi de bu gerçeği bildirir. Çünkü Allahü teâlâ'nın onların Rabbi (terbiye edicisi) olduğunun belirtilmesi, onların haktan bâtıla dönmelerini dilemesinin imkânsızlığını ortaya koyar. Keza, daha önce geçen, "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra..." ifadesi de, bu hakikati bildirir. Çünkü Allah Teâlânın, o mü'minleri bâtıldan kurtarması, onların tekrar o dine dönmelerini dilemeyeceğinin kesin delillerinden biridir.
Diğer bir görüşe göre bu, ancak Allahü teâlâ'nın bizim perişanlığımızı dilemesi hariç, demektir.
Bir görüşe göre de bu ayet-i kerime, küfrün de Allahü teâlâ'nın dilemesi olduğuna delildir.
Mezkûr görüşlerden hangisi olursa olsun, bundan maksat, Allahü teâlâ'nın dilemesine bağlı olarak, Şuayb ile etrafındaki mü'minlerin, küfre dönmelerinin imkân dahilinde olduğu ve gerçekleşme tehlikesi bulunduğu demek değildir. Aksine, bunun gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu beyan etmektir. Yani, bunun açık anlamı şudur: "Bizim sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir; ancak Rabbimiz Allahü teâlâ'nın dilemesi müstesna ki O'nun bunu dilemesi zaten mümkün değildir." Zikredilen bütün bu deliller, Allahü teâlâ'nın bunu dilemeyeceğini gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Cümle kasır üslubunda gelmiştir. Burada olduğu gibi nefiy ve istisna harfiyle yapılan kasırlar muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir. İki tefid hükmündedir. Manayı etkili ve vurgulu bir şekilde ifade etmiştir.
وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ
Ta’lil manasında istînâf cümlesidir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Rab isminin Hz. Şuayb’ın (a.s) dahi olduğu çoğul zamire izafe edilmesi, onun ve beraberindekilerin Allah’ın hükmüne boyun eğdiğinin, emre tam bir teslimiyet gösterdiğinin, onun hükümranlığının ve rububiyetinin altında olduğunu gösterir. Ya da bu ifade de tariz vardır. Kavmine Rablerinin aynı olduğunu ifade etmiştir.
Mütekellimin zamir makamında رَبُّنَا kelimesini zahir olarak tekrarlaması, hükmün illetine tekit ve muhataplarına Allah’ın onlar üzerindeki rububiyet vasfını hatırlatma amacına matuftur. Bu tekrarda, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
عِلْماً kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
شَيْءٍ - يَشَٓاءَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَسِعَ lafzı, her şeyi kuşatma manasına mecaz olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allahu Teâlâ'nın ezelî ve ebedî, sınırsız ilmi, Olmuş ve olacak her şeyi, Kullarının bütün hallerini, azim, irade ve niyetlerini, Her kula layık olan şeyin ne olduğunu kuşatmıştır. Bu itibarla O, bizi küfürden kurtardıktan sonra tekrar bizim küfre dönmemizi dilemesi imkânsızdır. Üstelik biz, sadece O'na sarılmışız. İşte, " Biz Allah'a tevekkül ettik." cümlesi de, bunu ifade eder. Yani, bizi, üzerinde bulunduğumuz iman üzere bizi sabit kılması, bizi şirkten tamamen kurtarmak suretiyle bize olan nimetini tamamlaması hususunda sadece Allahu Teâlâ'ya tevekkül etmiş bulunuyoruz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. تَوَكَّلْنَا fiiline müteallik olan عَلَى اللّٰهِ car mecruru, ihtimam için amiline takdim edilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَا ibaresinde عَلَى اللّٰهِ ibaresinin takdimi ihtisas ifade eder. Takdim kasrında, takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَى اللّٰهِ , mevsûf/maksûrun aleyh, تَوَكَّلْنَاۜ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Yani; ‘’O’ndan başkasına tevekkül etmeyiz’’, demektir.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaatteki kararlılığı göstermek içindir.
Hazret-i Şuayb (a.s) sözünü şu iki şey ile bitirmiştir:
a) Allah'a tevekkül etmek. O "Biz ancak Allah'a güvenip dayandık" demiştir. Bu tabir "hasr" manası ifade eder, yani, "Biz, başkasına değil sadece ve sadece O'na güvenip dayandık" demektir. Sanki o, bu makamda bütün sebepleri bir kenara bırakıp, sebeplerin müsebbibi olan Allah'a yükselmiştir.
b) Dua... O şöyle demiştir: "Ey Rabbimiz, sen bizimle kavmimiz arasında hak olanı hükmet" (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. رَبَّنَا izafeti münadadır.
Nidanın cevabı olan افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda olduğu halde dua manasına geldiği için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Mütekellimin zamir makamında رَبُّنَا kelimesini zahir olarak tekrarlaması, Allah’ın rububiyet sıfatının tecellisini isteme amacına matuftur. Bu tekrarda, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastına matuf münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi dolayısıyla mütekellim zamirinin aid olduğu kişiler tazim ve şeref kazanmıştır
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği افْتَحْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber üslubunda gelen cümle, muktezayı zahirin hilafına olarak dua manası taşıdığından mecazı mürsel mürekkeptir.
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsned olan خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ , îcaz yollarından biri olan izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الْفَاتِح۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
افْتَحْ - الْفَاتِح۪ينَ ve عُدْنَا - نَعُودَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَيْنَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu cümleler, Şuayb'ın (a.s), kâfirlerin, azgınlık ve inatta son derece aşırı gittiklerini anladıktan sonra onlara hitab etmekten vazgeçtiğini ve Allahü teâlâ'ya yöneldiğini, kendisi ile onlar arasında, her fırkanın haline uygun olan şeyle hükmetmesi için duâ ettiğini belirtir. Yani, bizim ile kavmimiz arasında hakkaniyetle hükmeyle; yahut bizim dâvamızın ne olduğunu ortaya çıkar ki, bizimle onlar arasındaki fark iyice anlaşılmış ve hak üzere olanla bâtıl üzere olan birbirinden ayrılmış olsun. Her iki manaya göre de son cümle, makablinin muhtevası için açıklayıcı bir zeyl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)