7 Ekim 2024
A'râf Sûresi 88-95 (161. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 88. Ayet

قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ  ٨٨


Şu’ayb’ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu’ayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız.” Şu’ayb, “İstemesek de mi?” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dediler ki ق و ل
2 الْمَلَأُ ileri gelenler م ل ا
3 الَّذِينَ kimseler
4 اسْتَكْبَرُوا büyüklük taslayan ك ب ر
5 مِنْ -nden
6 قَوْمِهِ kavmi- ق و م
7 لَنُخْرِجَنَّكَ mutlaka seni çıkarırız خ ر ج
8 يَا شُعَيْبُ Şu’ayb
9 وَالَّذِينَ ve kimseleri
10 امَنُوا inanan(ları) ا م ن
11 مَعَكَ seninle beraber
12 مِنْ -den
13 قَرْيَتِنَا kentimiz- ق ر ي
14 أَوْ ya da
15 لَتَعُودُنَّ dönersiniz ع و د
16 فِي
17 مِلَّتِنَا dinimize م ل ل
18 قَالَ dedi ki ق و ل
19 أَوَلَوْ bile mi?
20 كُنَّا biz ك و ن
21 كَارِهِينَ istemezsek ك ر ه

Millet kelimesi “din” anlamına gelir. Müşrikler Şuayb ve ona inananları, kendi dinlerine dönmemeleri halinde ülkelerinden süreceklerini kesin bir dille açıklayarak tehdit ettiler. Hz. Şuayb’ın “Biz istemesek de mi?” şeklindeki ifadesi, hiç kimsenin inancını değiştirmeye zorlanamayacağını, inancında ısrar ettiği için yurdundan da sürülemeyeceğini göstermesi bakımından özellikle ilgi çekicidir.

 İnkârcı zorbaların “… dinimize döneceksiniz!” şeklindeki tehditkâr sözleriyle Hz. Şuayb’ın, “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek…” şeklindeki ifadesi, ilk bakışta Şuayb’ın daha önce onların dinine bağlı olduğu gibi bir kanaat doğuruyorsa da; bütün müfessirler âyetten böyle anlamın çıkarılmaması gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Zira İslâm inancına göre peygamberlerin hepsi,peygamber olmadan önce de şirk ve küfürden korunmuşlardı. Buna göre Şuayb, kendi adına değil, ihtida etmiş olan arkadaşları adına böyle konuşmuş olabilir. Söz konusu ifadeler yukarıdaki temel inanç çerçevesinde, daha başka şekillerde de açıklanmıştır (bk. Zemahşerî, II, 129-130; Râzî, XIV, 177; Şevkânî, II, 257). 89. âyetin son cümleleri, zorbalıklarını insanların vicdanları üzerinde baskı kurmaya kadar götüren zalimler karşısında iyilerin Allah’a güven ve bağlılıklarını, sebatkâr ve yürekli tavırlarını sergilemesi bakımından anlamlı ve yol gösterici ifadelerdir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 556-557

 

ملّ Melle: Millet مِلَّة kelimesinin köküyle ilgili farklı görüşler mevcuttur. Biz önce her zamanki gibi Müfredat müellifi Râgıb El İsfahani’nin görüşüne yer verdik. Bunun ardından da Ebu Hilal El Askeri’nin fikirlerinden alıntı yaptık. (Hazırlayanın notu) Millet sözcüğü din sözcüğü gibidir. Aralarındaki fark ise millet kavramının sadece peygambere isnad edilebildiğidir. مِلَّة kelimesi aslen أمْلَلَ الكِتابَ yazıyı imlâ etti/yazdırdı ifadesinden gelmektedir. Yine مَلَّ fiilinin bir kullanımı da مَلَّ خُبْزَهُ- ekmeğini pişirdi- şeklindedir. مَلِيلٌ ateşe bırakılmış şey, مَلِيلَةٌ ise insanın içinde hissettiği hararettir. Orta harfinin kesra şeklinde okunduğu مَلِلْتُ ise usandı/bıktı manasına gelir. (Müfredat) Dîn ve Millet Arasındaki Fark: Millet, şeriatin bütününe, din ise şeriat mensuplarının her birinin sahip oldukları şeye verilen bir isimdir. Millet Allah’ı ikrar eden şeriatlerin ismidir, din ise bünyesinde bir şeriat barındırmasa bile insanların görüşlerine dayanan ve Allah’a yaklaştırdığına itikad edilen bir şeydir; şirk ehlinin dini gibi… Her millet bir dindir ancak her din bir millet değildir. Yahudilik bir millettir; çünkü bünyesinde bir takım şeriatler bulundurmaktadır. Oysa şirk bir millet değildir. Allah indinde din kuşkusuz İslam’dır. اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ Âl-i İmran, 3/19
Din kelimesi mutlak (kayıtlanmamış) olarak kullanıldığında karşılığında sevap olan genel tâat anlamına gelir. Mukayyed (kayıtlanmış) olarak getirilmesi durumunda ise anlamı değişir.
Arapçada millet kelimesinin aslı mell dir. Mell ise kurdun bir şeye atlayıp saldırmasıdır. Milletin böyle isimlendirilmesi ehlinin o millette sürekli olması sebebiyledir. Denilmiştir ki; millet kelimesinin aslı tekrardır. Bu mana tekrar tekrar gidilip gelinerek çiğnenen yol için söylenen ’tarîkun melîlun (işlek yol ) ifadesinden alınmıştır. Aynı şekilde melel kelimesinin bir şeyin nefse bıkkınlık verecek kadar çok tekrar etmesi; millet kelimesinin de felaketler karşısında birbirini koruyan topluluğun davranış biçimi olduğu söylenmiştir. Din kelimesinin aslı ise tâattir. Kök anlamının âdet sözcüğü olması da caizdir. Daha sonra insan bünyesinin âdet edinip sürekli hale getirdiği için tâat hakkında din denilmiş olabilir. (Furuku-l Lugavî)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri millet, milliyet, (beyne-l) milel, melül ve melildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَلَأُ  fail olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  الْمَلَأُ ’nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪  ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اسْتَكْبَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَوْمِه۪ٓ car mecruru  اسْتَكْبَرُوا  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, mukadder kasem ve cevabıdır.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نُخْرِجَنَّكَ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfidir.  شُعَيْبُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَكْبَرُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر  ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 

نُخْرِجَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ  ile  نُخْرِجَنَّكَ ‘deki muhatap zamirine matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ  mekân zarfı  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ قَرْيَتِنَٓا  car mecruru  نُخْرِجَنَّكَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

تَعُودُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. ف۪ي مِلَّتِنَا  car mecruru  تَعُودُنَّ  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.


قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri;  أنعود فيها (Oraya geri döner miyiz?) şeklindedir. لَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ  cümlesi, mukadder fiildeki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. وَ  haliyyedir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamir  كان  ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. كَارِه۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nin haberi olup nasb alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَارِه۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  كره  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ

 

Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْمَلَأُ  için sıfat konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مِنْ قَوْمِه۪  car mecruru  اسْتَكْبَرُوا  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ ,fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Nida üslubunda talebî inşâî isnad olan  يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ  cümlesi itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. 

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْمَلَأُ ‘nin (Yani kavmin önde gelen kişilerinin), iman etmiş kişileri ism-i mevsulle belirtmeleri, onları tahkir edip küçük gördüklerine işaret eder.

نُخْرِجَنَّكَ ‘deki muhatap zamire matuf olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası mahzuftur.  Mekân zarfı  مَعَكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Muhayyerlik bildiren  اَوْ  atıf harfiyle gelen  لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَا  cümlesi, ayetteki mahzuf ikinci kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. لَ  ve  نَّ ‘la tekid edilmiştir. Mekulü’l kavle dahil olan terkip, mahzuf kasemle birlikte önceki kasem cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

ف۪ي مِلَّتِنَا  car-mecruru,  لَتَعُودُنَّ  fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir.

ف۪ي مِلَّتِنَا  ibaresinde istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  مِلَّتِ , içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır.  مِلَّتِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Durumun önemine vurgu yapmak üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Ayetteki  اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ  ifadesi, [kesinlikle bizim dinimize dönersiniz] manasındadır.

الْمَلَأُ , doldurmak demektir. Bu kelime cemaat ismi olup tekili yoktur. Ayette geçen İsrailoğullarının melesi; göz dolduranları, önde gelenleri demektir. Bunlar korku salarak gözleri ve ziynet olarak da meclisleri doldururlar veya evleri arzu edilen nimetlerle doludur.Dilimizde kullandığımız imla kelimesinin Melee (ملأ) kökünden olduğu görüşü de vardır. Dolu manasına gelen kelimenin, harekeli, yani sesli harfleri bildiren noktaları doldurulmuş yazı sözcüğünün if’al vezni masdarı olması muhtemeldir.

Müşriklerin Şuayb (a.s)’a yönelttikleri tehdidin ülkeden çıkarmak ve kendi dinlerine girmeye zorlamak şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.

Burada ülkeden çıkarma fiilinin önce Şuayb (a.s)’a, sonra ona inananlara isnad edilmesi asıl hedefin Şuayb (a.s) olduğuna dikkat çekmek içindir. 

Ayetin sonundaki soru ya hakiki sorudur ya da inkâr içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada da Şuayb (a.s) aslında kendisini oradan çıkarmak isteyen kavimden olmamasına rağmen ona  لَتَعُودُنَّ  şeklinde hitap edilmiştir. Bunda da tağlîb vardır. Yani Şuayb (a.s) kendisine iman eden müminlerle beraber o kavimdenmiş gibi kabul edilerek, kendilerine dönmesi istenmiştir. 89. ayet de bunun gibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Şuayb'ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, onun öğütlerini dinledikten sonra karşı gelmekle kalmadılar ve azgınlıkta o derece ileri gittiler ki, Şuayb ile ona uyan mü'minlerden kendi bâtıl dinlerine uymalarını istediler. Aksi takdirde kendilerini cezalandıracaklarını söylemek suretiyle onlari icbara cüret ve bu beyanlarını yeminle teyit ettiler.

Bu kelâmda, ülkeden çıkarma fiilinin önce Şuayb'a ve ikinci olarak atıf yoluyla mü'minlere nisbet edilmesi, çıkarma işinde asıl hedeflerinin Şuayb olduğuna, dikkat çekmek içindir.

Onlar, Şuayb'a iki seçenek tanımakla beraber asıl maksatları Şuayb ile mü'minlerin, kendi dinlerine dönmeleridir. Yurtlarındandan çıkarmanın zikredilmesi ise, sırf onları dinlerine dönmeye icbar içindir. Bu: "Siz, bizim dinimize dönmezseniz, sizi aramızda barındırmayız" demektir.

Önceleri kendi dinlerinde olanlar, Şuayb'a iman etmiş olanlardir. Şuayb ise, hiçbir zaman onların bâtıl dininde olmamıştır. Böyle iken Şuayb hakkında da dinlerine dönme ifâdesinin kullanılması, cemaati, (kendisine iman eden mü'minleri) ferde galip kılmak kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


 قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ  fiilinin, takdiri;  أتخرجوننا (Bizi çıkarır mısınız?) olan mekulü’l-kavli mahzuftur. 

اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ  cümlesi mekulü’l kavl cümlesinin mef’ûlünden haldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkâr ve taaccüp manasında, şart harfi لَوْ  ise rabıta içindir.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümle istifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp inkâr, taaccüp ve tevbih amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Müsned olan  كَارِه۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Hz Şuayb bu soruyu, -onların bâtıl sözlerini red - ve yalan yeminlerini tekzib için söylemiştir. Başka bir deyişle buradaki istifham inkâr içindir. Fakat bu istifham gerçek de olabilir.

Burada istememekten maksat, mü'minlerin, ülkelerinden sürülme tehdidine maruz kaldıktan sonraki haldir. Nitekim bu sürgün hali o kadar zor bir olaydır ki, "Eğer Biz gerçekten onlara, "Kendinizi öldürün!", yahut "Yurtlarınızdan çıkın!" diye emretmiş olsaydık, onlardan pek azı müstesna bunu yapmazlardı." ayetinde görüldüğü gibi öldürülme ile beraber zikredilmiştir. Çünkü o kâfirler, mü'minlerin sürgün tehdidi karşısında bâtıla dönmemelerini uzak görüyor ve sürgün korkusuyla dönmeyi tercih edeceklerini umuyorlardı.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 89. Ayet

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ  ٨٩


“Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer ona dönersek mutlaka Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi olmadıkça, sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında gerçekle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَدِ muhakkak
2 افْتَرَيْنَا atmış oluruz ف ر ي
3 عَلَى üzerine
4 اللَّهِ Allah’ın
5 كَذِبًا yalan ك ذ ب
6 إِنْ eğer
7 عُدْنَا tekrar ona dönersek ع و د
8 فِي
9 مِلَّتِكُمْ sizin dininize م ل ل
10 بَعْدَ sonra ب ع د
11 إِذْ ne zaman ki
12 نَجَّانَا bizi kurtardı ن ج و
13 اللَّهُ Allah
14 مِنْهَا ondan
15 وَمَا değildir
16 يَكُونُ mümkün ك و ن
17 لَنَا bizim için
18 أَنْ
19 نَعُودَ dönmemiz ع و د
20 فِيهَا ona
21 إِلَّا dışında
22 أَنْ
23 يَشَاءَ dilemesi ش ي ا
24 اللَّهُ Allah
25 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
26 وَسِعَ kuşatmıştır و س ع
27 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
28 كُلَّ her ك ل ل
29 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
30 عِلْمًا bilgice ع ل م
31 عَلَى
32 اللَّهِ Allah’a
33 تَوَكَّلْنَا dayanmışız و ك ل
34 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
35 افْتَحْ aç(ığa çıkar) ف ت ح
36 بَيْنَنَا aramızı ب ي ن
37 وَبَيْنَ ve arasını ب ي ن
38 قَوْمِنَا kavmimizin ق و م
39 بِالْحَقِّ gerçekle ح ق ق
40 وَأَنْتَ muhakkak ki sen
41 خَيْرُ en iyisisin خ ي ر
42 الْفَاتِحِينَ aç(ığa çıkar)anlanın ف ت ح

Riyazus Salihin, 376 Nolu Hadis

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Üç  özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: 

Allah ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesden fazla sevmek.

Sevdiğini Allah için sevmek.

Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”

Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67.Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. قَدِ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. افْتَرَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru  افْتَرَيْنَا  fiiline mütealliktir.  كَذِباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عُدْنَا  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي مِلَّتِكُمْ  car mecruru  عُدْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن عدنا فقد افترينا. şeklindedir.

بَعْدَ  zaman zarfı  عُدْنَا  fiiline mütealliktir.  اِذْ  zaman zarfı, muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

نَجّٰينَا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

نَجّٰينَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  نَجّٰينَا  fiiline mütealliktir.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

افْتَرَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

نَجّٰينَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

 وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. ينبغي  (Gerekir.) manasındadır. لَـنَٓا  car mecruru  يَكُونُ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَكُونُ ‘un faili olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَعُودَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  ف۪يهَٓا  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. اِلَّٓا  istisna harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel munkatı’ istisnâ olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَشَٓاءَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَبُّنَا  kelimesi lafza-i celâlin sıfatı olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:

1. Muttasıl istisna  2. Munkatı istisna  3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَسِعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عِلْماً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz 2 ’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

Melhuz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhuz mümeyyez denir.Ayette melfuz şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ

 

Fiil cümlesidir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  تَوَكَّلْنَا  fiiline mütealliktir. تَوَكَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

تَوَكَّلْنَاۜ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi وكل ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  افْتَحْ بَيْنَنَا ‘dir.  

Fiil cümlesidir. افْتَحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. بَيْنَ  mekân zarfı  افْتَحْ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَيْنَ  mekân zarfı atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  قَوْمِنَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْحَقِّ  car mecruru  افْتَحْ  fiiline mütealliktir.

وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفَاتِح۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi  müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.Ayette muzaf şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْفَاتِح۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  فتح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَيْرُ  kelimesi ism-i tafdildir.İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. قَد  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

افْتَرَيْنَا - كَذِباً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi sıygadaki şart cümlesi olan  اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ , sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, إن عدنا فقد افترينا  (Eğer dönersek muhakkak ki iftira etmiş oluruz.) şeklindedir.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَا  cümlesi, zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Mütekellimin işin büyüklüğünü göstermek ve kalplerindeki korkuyu belirtmek için, izmardan izhara dönerek Allah lafzını açık isim olarak getirmesinde iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ف۪ي مِلَّتِكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  مِلَّتِ  içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  مِلَّتِ  hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

اَنْجَيَ  fiili  ifal babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen  نَجَّي  fiili ise  تفعيل  babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113) 


 وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la, … قَدِ افْتَرَيْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede  يَكُونُ , tam fiildir.

لَـنَٓا  car mecruru   يَكُونُ  fiiline mütealliktir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنْهُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا  cümlesi, masdar teviliyle  كاَن  fiilinin failidir. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayetteki ikinci masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَا  cümlesi masdar tevilinde müstesna konumundadır. Genel zaman ve halden, istisna edilendir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. 

Allah lafzının zamir değil de açık isim olarak gelmesi yalvarış ve yakarışlarını mübalağalı olarak ifade eder. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَبُّنَا  izafeti, veciz ifadenin yanında mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma ve rububiyet vasfına sığınma isteğine işaret eder.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Genel olarak  شَٓاء  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Hiçbir halde bizim sizin o bâtıl dininize dönmemiz söz konusu olamaz; ancak Allah Teâlânın bizim o dine dönmemizi dilemesi müstesna. Ve Allahü teâlâ'nın bunu dilemesi de mümkün değildir. Nitekim bundan sonra gelen " رَبُّنَاۜ  [Rabbimiz]  ifâdesi de bu gerçeği bildirir. Çünkü Allahü teâlâ'nın onların Rabbi (terbiye edicisi) olduğunun belirtilmesi, onların haktan bâtıla dönmelerini dilemesinin imkânsızlığını ortaya koyar. Keza, daha önce geçen, "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra..." ifadesi de, bu hakikati bildirir. Çünkü Allah Teâlânın, o mü'minleri bâtıldan kurtarması, onların tekrar o dine dönmelerini dilemeyeceğinin kesin delillerinden biridir.

Diğer bir görüşe göre bu, ancak Allahü teâlâ'nın bizim perişanlığımızı dilemesi hariç, demektir.

Bir görüşe göre de bu ayet-i kerime, küfrün de Allahü teâlâ'nın dilemesi olduğuna delildir.

Mezkûr görüşlerden hangisi olursa olsun, bundan maksat, Allahü teâlâ'nın dilemesine bağlı olarak, Şuayb ile etrafındaki mü'minlerin, küfre dönmelerinin imkân dahilinde olduğu ve gerçekleşme tehlikesi bulunduğu demek değildir. Aksine, bunun gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu beyan etmektir. Yani, bunun açık anlamı şudur: "Bizim sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir; ancak Rabbimiz Allahü teâlâ'nın dilemesi müstesna ki O'nun bunu dilemesi zaten mümkün değildir." Zikredilen bütün bu deliller, Allahü teâlâ'nın bunu dilemeyeceğini gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Cümle kasır üslubunda gelmiştir. Burada olduğu gibi nefiy ve istisna harfiyle yapılan kasırlar muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir. İki tefid hükmündedir. Manayı etkili ve vurgulu bir şekilde ifade etmiştir.


 وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ 

Ta’lil manasında istînâf cümlesidir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Rab isminin Hz. Şuayb’ın (a.s) dahi olduğu çoğul zamire izafe edilmesi, onun ve beraberindekilerin Allah’ın hükmüne boyun eğdiğinin, emre tam bir teslimiyet gösterdiğinin, onun hükümranlığının ve rububiyetinin altında olduğunu gösterir. Ya da bu ifade de tariz vardır. Kavmine Rablerinin aynı olduğunu ifade etmiştir.

Mütekellimin zamir makamında  رَبُّنَا  kelimesini zahir olarak tekrarlaması, hükmün illetine tekit ve muhataplarına Allah’ın onlar üzerindeki rububiyet vasfını hatırlatma amacına matuftur. Bu tekrarda, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

عِلْماً kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır. 

شَيْءٍ - يَشَٓاءَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَسِعَ  lafzı, her şeyi kuşatma manasına mecaz olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allahu Teâlâ'nın ezelî ve ebedî, sınırsız ilmi, Olmuş ve olacak her şeyi, Kullarının bütün hallerini, azim, irade ve niyetlerini, Her kula layık olan şeyin ne olduğunu kuşatmıştır. Bu itibarla O, bizi küfürden kurtardıktan sonra tekrar bizim küfre dönmemizi dilemesi imkânsızdır. Üstelik biz, sadece O'na sarılmışız. İşte, " Biz Allah'a tevekkül ettik." cümlesi de, bunu ifade eder. Yani, bizi, üzerinde bulunduğumuz iman üzere bizi sabit kılması, bizi şirkten tamamen kurtarmak suretiyle bize olan nimetini tamamlaması hususunda sadece Allahu Teâlâ'ya tevekkül etmiş bulunuyoruz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. تَوَكَّلْنَا  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَا  ibaresinde  عَلَى اللّٰهِ  ibaresinin takdimi ihtisas ifade eder. Takdim kasrında, takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  عَلَى اللّٰهِ , mevsûf/maksûrun aleyh,  تَوَكَّلْنَاۜ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

Yani; ‘’O’ndan başkasına tevekkül etmeyiz’’, demektir. 

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaatteki kararlılığı göstermek içindir.

Hazret-i Şuayb (a.s) sözünü şu iki şey ile bitirmiştir: 

a) Allah'a tevekkül etmek. O "Biz ancak Allah'a güvenip dayandık" demiştir. Bu tabir "hasr" manası ifade eder, yani, "Biz, başkasına değil sadece ve sadece O'na güvenip dayandık" demektir. Sanki o, bu makamda bütün sebepleri bir kenara bırakıp, sebeplerin müsebbibi olan Allah'a yükselmiştir.

b) Dua... O şöyle demiştir: "Ey Rabbimiz, sen bizimle kavmimiz arasında hak olanı hükmet" (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. رَبَّنَا  izafeti münadadır. 

Nidanın cevabı olan  افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda olduğu halde dua manasına geldiği için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Mütekellimin zamir makamında  رَبُّنَا  kelimesini zahir olarak tekrarlaması, Allah’ın rububiyet sıfatının tecellisini isteme amacına matuftur. Bu tekrarda, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi dolayısıyla mütekellim zamirinin aid olduğu kişiler tazim ve şeref kazanmıştır

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği  افْتَحْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

 وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber üslubunda gelen cümle, muktezayı zahirin hilafına olarak dua manası taşıdığından mecazı mürsel mürekkeptir.  

خَيْرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Müsned olan  خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ , îcaz yollarından biri olan izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

الْفَاتِح۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

افْتَحْ - الْفَاتِح۪ينَ  ve  عُدْنَا - نَعُودَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَيْنَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu cümleler, Şuayb'ın (a.s), kâfirlerin, azgınlık ve inatta son derece aşırı gittiklerini anladıktan sonra onlara hitab etmekten vazgeçtiğini ve Allahü teâlâ'ya yöneldiğini, kendisi ile onlar arasında, her fırkanın haline uygun olan şeyle hükmetmesi için duâ ettiğini belirtir. Yani, bizim ile kavmimiz arasında hakkaniyetle hükmeyle; yahut bizim dâvamızın ne olduğunu ortaya çıkar ki, bizimle onlar arasındaki fark iyice anlaşılmış ve hak üzere olanla bâtıl üzere olan birbirinden ayrılmış olsun. Her iki manaya göre de son cümle, makablinin muhtevası için açıklayıcı bir zeyl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 90. Ayet

وَقَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ  ٩٠


Şu’ayb’ın kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: “(Ey ahali!) Andolsun ki eğer Şu’ayb’a uyarsanız, o takdirde mutlaka siz zarar edenler olursunuz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dediler ki ق و ل
2 الْمَلَأُ ileri gelenler م ل ا
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
5 مِنْ -nden
6 قَوْمِهِ kavmi- ق و م
7 لَئِنِ eğer
8 اتَّبَعْتُمْ uyarsanız ت ب ع
9 شُعَيْبًا Şu’ayb’e
10 إِنَّكُمْ muhakkak siz
11 إِذًا
12 لَخَاسِرُونَ ziyana uğrarsınız خ س ر

Medyen’in inkârcı ve baskıcı eşraf takımı, halkı Şuayb’a inanmamaları hususunda uyarıp tehdit ederken, asıl kendileri hak ettikleri büyük felâkete uğramışlar; bu dünyada öyle bir topluluk yaşamamış gibi yok olup gitmişlerdir. Şuayb, daha önce onları dalâletten kurtarmak ve böyle bir âkıbete mâruz kalmalarını önlemek için elinden gelen her şeyi yaptığından, artık onlara acımanın da yersiz olduğunu düşünmüştür. 

Buraya kadarki âyetlerde beş peygamberin kendi toplumlarıyla ilişkileri, davetlerinin mahiyeti, bu davet karşısında inanan ve inanmayanların tutumları, özellikle inkâr etmekle yetinmeyip inananlar üzerinde baskı kuran ve toplumda türlü kötülüklerin yayılmasına öncülük edenlerin bu yüzden uğradıkları büyük felâketler bir tarihî bilgi vermekten ziyade ders verme üslûbuyla veciz bir şekilde özetlenmiştir. Aşağıda ise bütün bu toplumların uğradığı felâketlerin, zorlukların insanları ıslah etmeye yönelik amaçlar taşıdığı bildirilmektedir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 557

وَقَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَلَأُ  fail olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  الْمَلَأُ ’nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَوْمِه۪ٓ car mecruru  كَفَرُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l kavli,  اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً  ‘dur. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. شُعَيْباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

كُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

اِذًا  cevap harfidir.  لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

خَاسِرُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) 

اتَّبَعْتُمْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

خَاسِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ

 

88. ayetteki  قال الملأ الذين استكبروا  cümlesine atıf harfi  وَ ‘ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Ayetin ilk cümlesi, mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْمَلَأُ  için sıfat konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مِنْ قَوْمِه۪  car mecruru  كَفَرُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ  terkibinde  ل , mahzuf kaseme işaret eden muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Şart cümlesi olan  لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kendisinden sonra gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. 

Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kasemin cevabı olan  اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ  cümlesi, اِنَّٓ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümlede amel etmeyen cevap harfi  اِذًا , kasemi tekid için gelmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  خَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

88.ayetle aynı üslupta başlayan bu ayet arasında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

إنِ  şart harfi vuku bulma ihtimali nadir durumlar için kullanılır. ‘’Ona tabi olmazsınız, ama olur da tabi olacak olursanız …’’ anlamındadır.

خَاسِرُونَ  lafzı, fayda murad ederken zarar meydana gelmesi manasında kullanılmış müstear bir lafızdır. Genel manadadır, fakat onların daha çok ehemmiyet verdikleri dünyevi işler olduğu için burada onlar ‘’dünya ile ilgili işlerinizde zarar görürsünüz’’ demişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allahu Teâlâ, Şuayb (a.s)'ı yalanlamak suretiyle düşmüş oldukları sapkınlığın ne derece büyük olduğunu beyan etmiş; sonra onların bununla yetinmeyip, başkalarını da saptırdıklarını ve Şuayb (a.s)'a tâbi olanları kınayarak, "Eğer Şuayb'a uyarsanız, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız" dediklerini açıklamıştır. Alimler bu ifadenin manası hakkında ihtilafa düşmüş; bir kısmı, "onların din hususunda hüsrana uğramaları" manasında olduğunu söylerken; bir kısmı "onların dünya hususunda hüsrana uğramaları" manasında olduğunu, çünkü kâfirlerin, Hz Şuayb (a.s)'e tabî olanlara: "O (Şuayb) sizi, daha çok dünya malı almaktan ve kazanmaktan men ediyor" dediklerini söylemişlerdir.

İşte o kâfirler bu sözü söyledikleri zaman, önce kendilerinin sapkınlıktaki durumları, sonra da başkalarını saptırmadaki durumları iyice ileri bir dereceye varmış ve böylece de helaki haketmişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

A'râf Sûresi 91. Ayet

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ  ٩١


Derken, onları o korkunç sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَخَذَتْهُمُ derken onları yakalayıverdi ا خ ذ
2 الرَّجْفَةُ o müthiş sarsıntı ر ج ف
3 فَأَصْبَحُوا çökekaldılar ص ب ح
4 فِي
5 دَارِهِمْ yurtlarında د و ر
6 جَاثِمِينَ diz üstü ج ث م

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذَتْهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الرَّجْفَةُ  fail olup damme ile merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. اَصْبَحَ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. كان  gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

اَصْبَحُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. يُصْبِحُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ف۪ي دَارِهِمْ  car mecruru  جَاثِم۪ينَ ‘ye mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَاثِم۪ينَ  kelimesi  اَصْبَحُوا ’nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

اَصْبَحُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبح ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

جَاثِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  جثم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ

 

Ayet atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  وَقَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan اَخَذَ  fiili  الرَّجْفَةُ ‘na isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. ‘Sarsıntı onları yakaladı’ ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  ف۪ي دَارِهِمْ  car mecruru, ihtimam için amili olan  جَاثِم۪ينَۘ ’ye takdim edilmiştir. 

اَصْبَح ’nın haberi olan  جَاثِم۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelerek durumun sübut ve sürekliliğine işaret etmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

İsim cümlesi sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesi yenilenme ve tekrarlanma ifade eder.

Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela: fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden de başlayıp halen devam ettiği kastediliyor ise aralarında atıf yapılabilir. (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, S. 190,191)

دَارِهِمْ  kelimesi, “onların beldesi” manasına gelir. İşte bundan dolayı tekil olarak getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الأخْذِ  kelimesi lügatta bir şeyi elle almak manasındadır. Lüzum alakasıyla bir şeyin üzerinde söz sahibi olmak manasında mecazen kullanılır. القَهْرِ (Galip olmak) manasında da kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الرَّجْفَةُ  kelimesi marife gelerek tanıdıkları, daha önce karşılaştıkları bir şey, belki volkanik bir şey olduğuna işaret edilmiş olabilir. Ya da bu sarsıntının kemâl derecede olduğuna delalet eder.

الرَّجْفَةُ  "müthiş, öldürücü ve şiddetli bir zelzele" demektir. Allahü teâlâ'nın, zalim kavimlerin kıssaları olarak anlattığı üzere bu zelzeleye, korkunç ve şiddetli bir ceza da eklenince, helak oluş, daha büyük ve dehşetli hale gelir. Çünkü onları, o zaman azab üstlerinden ve altlarından kuşatır. Böylece, "Onlar, meskenlerinde, yurtlarında cansız, hareketsiz ve sönmüş kimseler haline geldiler."  (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

جَاثِم۪ ; dizüstü çöküp kalan demektir. Mecazi olarak hareketsiz kalmak anlamında kullanılır. Bundan maksat, mûtat ölümde olduğu gibi üzerlerine azap inen kişilerin hareketsiz ve cansız kaldıklarını ifade etmektir.

جُسُوم , "tavşanın ve kuşun uyuduğu şekilde iki bacağı el ile kavrayarak göğsü üzerine yere çöküp yapışmaktır". Yani vatanlarında öyle sürçüp yüzü koyun çöktüler ki, kendilerinde hareketten hiç bir iz kalmadı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

78. ayetle, tekrarı olan bu ayet arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

A'râf Sûresi 92. Ayet

اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ  ٩٢


Şu’ayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamışlardı. Şu’ayb’ı yalanlayanlar var ya, asıl ziyana uğrayanlar onlar oldu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ kimseler
2 كَذَّبُوا yalanlayan ك ذ ب
3 شُعَيْبًا Şu’ayb’i
4 كَأَنْ sanki gibi oldular
5 لَمْ
6 يَغْنَوْا hiç oturmamış غ ن ي
7 فِيهَا orada
8 الَّذِينَ kimseler
9 كَذَّبُوا yalanlayan ك ذ ب
10 شُعَيْبًا Şu’ayb’i
11 كَانُوا oldular ك و ن
12 هُمُ onlar
13 الْخَاسِرِينَ ziyana uğrayanlar خ س ر

اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شُعَيْباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَاَنْ  harfi  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. كأنَّ ‘den muhaffefedir. İsmi mahzûftur. Takdiri; كأنهم  şeklindedir. لَمْ يَغْنَوْا  cümlesi , كَاَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَغْنَوْا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  يَغْنَوْا  fiiline mütealliktir.

Hafifletilmiş olan  كَأَنْ  aynı  كَأَنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. İsmi mahzuf şan zamiri, haberi de isim veya fiil cümlesi olur. Eğer müsbet (olumlu) fiille başlayan fiil cümlesi olursa başına  قَدْ , menfi (olumsuz) cümle olursa  لَمْ  gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. 


  اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شُعَيْباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir. الْخَاسِر۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَاسِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda konumundadır. Sılası olan  كَذَّبُوا شُعَيْباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Muhaffeffe  كانَّ ’nin dahil olduğu  كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ  cümlesi, haberidir. Tekid ve teşbih ifade eden  كَاَنْ ‘in dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

كانّ  den muhaffefe  كَاَنْ ’nin ismi, mahzuftur. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan fiil  لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَا  cümlesi, كانَّ in haberidir. Haberin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كانَّ , çoğunlukla müşâbehet için kullanılır. Bu ayette olduğu gibi bu harfi müşebbeh ve müşebbehün bih takip eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Zeccâc, bu ifadenin manasının, "onlar orada sanki zengin olarak hiç yaşamadılar" şeklinde olduğunu; Arapça'da, insan ihtiyaçsız ve zengin olduğu zaman "Adam, müstağni oldu" denildiğini söylemiştir. Bu kelime, fakirliğin zıddı olan  غني masdarından alınmıştır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki (yurtlarında) hiç oturmamış gibi oldular" beyanı, bu azabın sadece bu yalanlayıcı kavme has olduğuna delalet eder. Bu, Şuayb (a.s) hakkında, büyük bir mucizeye delalet eder. Çünkü gökten inen azab, aynı beldede olduktan halde, şu topluluğun başına değil de ötekinin başına gelirse, bu en büyük mucizelerden birisi olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ

 

Önceki cümleyi tekid mahiyetinde gelen bu istînâf cümlesinde fasıl sebebi kemâl-i ittsâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Sılası olan  كَذَّبُوا شُعَيْباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Her iki cümlede de müsnedün ileyhin aynı kişileri işaret eden ism-i mevsûlle marife olması onların bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında tahkir ifade eder. 

كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ  cümlesi, اَلَّذ۪ينَ ‘ nin haberidir. Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. Fasıl zamiri ve müsnedin  الْ  takısıyla marife olması kasr ifade eder. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُمُ , maksur/mevsûf, الْخَاسِر۪ينَ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların hüsranda olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

Ayrıca müsnedin  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın, müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.

Ayetteki kasr izafîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müsned olan  خَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Ayet-i kerimede  اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً  tabirinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

كَانُوا - كَاَنْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayet-i kerimede, hem medh hem de zem olduğu için idmâc vardır.Şuayb’ı (a.s) yalanlayanlarla ilgili haber zem üzere gelirken, Şuayb (a.s) methedilmiştir. 

İdmâc, bir mana için gelen kelamın içine başka bir mana daha sokmaktır. Muhatabın dikkatini toplamasına yardımcı olur. İstitbâdan daha umumidir. Çünkü istitbâ sadece medh için olur. İdmâc ise hem medhi hem de başka amaçları kapsar. Böylece iki mesele birbiri içinde belîğ bir surette anlatılmış olur. Türkçe’de “bir taşla iki kuş vurmak” dediğimiz şeydir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)

[Şuayb (a.s)’ı yalanlayanlar helâk edilmeye ve sanki memleketlerinde hiç yerleşmemiş, orada hiç yaşamamış gibi köklerinin kurutulmasına hususen müstehak olanlardır. Zira Şuayb (a.s)’a iman edenleri Allah kurtarmış, böylece onu inkâr edenler bu büyük hüsrana maruz kalmışlardır; Şuayb'ın takipçileri ise bu hüsrandan kurtulmuş ve kazananlar, kârlı çıkanlar onlar olmuştur.] Bu şekilde yeni bir cümle başlangıcı yapılmış, öncesinden ayrı bir cümle ile konunun anlatılmış ve tekrarların yapılmış olmasında, kavminin ileri gelenlerinin takipçilerine söyledikleri sözlerin en etkili bir şekilde cevaplandırılması, onların görüşlerinin akılsızca olduğunun gösterilmesi, toplumlarına tavsiyelerinin alaya alınması ve başlarına gelen azabın ne kadar büyük olduğunun bildirilmesi söz konusudur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Cenâb-ı Hak, "Şuayb'ı yalanlayanlar, en büyük zarara uğrayanların ta kendileri oldular" buyurmuş ve onların uğradıkları zilletin büyüklüğü ile, cehaletleri sebebiyle müstehak oldukları cezanın korkunçluğunu belirtmek için, "Şuayb'ı yalanlayanlar..." ifadesini tekrarlamıştır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

A'râf Sûresi 93. Ayet

فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟  ٩٣


(Şu’ayb) onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini ulaştırdım. Size nasihat de ettim. Şimdi ben, inkârcı bir topluluğa nasıl üzülürüm?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَتَوَلَّىٰ öteye döndü و ل ي
2 عَنْهُمْ onlardan
3 وَقَالَ ve dedi ق و ل
4 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
5 لَقَدْ andolsun
6 أَبْلَغْتُكُمْ ben size duyurdum ب ل غ
7 رِسَالَاتِ mesajlarını ر س ل
8 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
9 وَنَصَحْتُ ve öğüt verdim ن ص ح
10 لَكُمْ size
11 فَكَيْفَ artık nasıl ك ي ف
12 اسَىٰ acırım ا س و
13 عَلَىٰ
14 قَوْمٍ bir kavme ق و م
15 كَافِرِينَ kafir ك ف ر

فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلّٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْهُمْ  car mecruru  تَوَلّٰى  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, يَا قَوْمِ ’dir. قَالَ   fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı mukadder kasemin cevabıdır.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَبْلَغْتُكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

رِسَالَاتِ  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَصَحْتُ لَـكُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la kasemin cevabına matuftur.

نَصَحْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. لَـكُمْ  car mecruru  نَصَحْتُ  fiiline mütealliktir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.Ayette muzaf şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلّٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اَبْلَغْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  بلغ ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟


فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن لم تؤمنوا فكيف آسى (Eğer inanmazsanız nasıl acırım?)  şeklindedir.

كَيْفَ  istifham ismi  اٰسٰى  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.  

اٰسٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Fail müstetir olup takdir  انا ’dir. عَلٰى قَوْمٍ  car mecruru اٰسٰى  fiiline mütealliktir. كَافِر۪ينَ۟  kelimesi  قَوْمٍ  ‘nin sıfatı olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَافِر۪ينَ۟  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ

 

Ayetin ilk cümlesi atıf harfi  فَ  ile  فَاَصْبَحُوا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

التَّوَلِّي  kelimesi, gazapla ayrılmak demektir. Mecazen ‘bir şeye ilgisiz davranmak’ manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üsluptaki   وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kelimedeki kesra, muzâfun ileyhten ivazdır.

Nidanın cevabı olan  لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي  cümlesinde  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Veciz ifade kastına matuf  رِسَالَاتِ رَبّ۪ي  izafeti, muzâf olan  رِسَالَاتِ ’ye ve muzâfun ileyh olan  ي  zamirinin aid olduğu Şuayb (a.s) ’a şeref ve tazim ifade eder. Ayrıca  رَبّ۪ي  izafeti Şuayb (a.s)’ın, Allah Teâlâ’ya yakın olma ve rububiyet vasfına sığınma isteğine işaret eder.

وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ  cümlesi nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَبْلَغْتُكُمْ  -  نَصَحْتُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şuayb (a.s)’ın kavmine hitabı, Resulullah’ın (s.a.v) Bedir Savaşında cesetleri oradaki bir kuyuya atılan müşriklere hitabı kabilindendir. 

Şuayb (a.s) kavminin helak olmasından dolayı bir üzüntü duydu, fakat onların üzüntüye layık olmadıklarını ve küfürleriyle azabı hak etmiş olduklarını düşünerek onlarla olan bütün manevî ilgisini kesti. Kısacası "oh olsun" demedi, ancak "vah" etmenin de caiz olmayacağını düşünerek ve böyle söyleyerek onlardan tamamen yüz çevirdi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)


فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri,  إن لم تؤمنوا (Eğer inanmazsanız… ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cevap olan  فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle Şuayb (a.s)’ın nefsini kınama kastı taşımaktadır. Yani; ‘’Küfürde ısrarlı olan bir kavme nasıl bu kadar üzülürüm?!’’ manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

كَيْفَ  istifham ismi,  اٰسٰى  fiilinin failinden mukaddem haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasındaki cümlede takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

قَوْمٍ  ’deki nekrelik tahkir ifade eder. 

كَافِر۪ينَ  kelimesi  قَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

كَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

اٰسٰى ; hüznün şiddetli olması demektir. Şuayb Peygamber, kavmi için çok hüzünlenmiş, sonra da kendini yadırgamış ve “Küfürleri ve başlarına gelen azaba müstahak olmaları sebebiyle kendileri için hüzünlenmeye değmeyecek olan kimseler için nasıl bu kadar şiddetli hüzünlenirim?!” demiştir. Yine burada, “Size o kadar tebliğ ettim, nasihatte bulundum; başınıza gelecekler konusunda sizi uyardım; böylece mazeretinizi tükettim ama siz benim sözüme kulak vermediniz, bana inanmadınız, şimdi sizin için nasıl hüzünleneyim ki?!” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Yani onlar hüzünlenmeye değmeyecekleri için Şuayb (a.s) onlara üzülmemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

A'râf Sûresi 94. Ayet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ  ٩٤


Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 أَرْسَلْنَا göndermedik ر س ل
3 فِي
4 قَرْيَةٍ bir ülkeye ق ر ي
5 مِنْ hiçbir
6 نَبِيٍّ peygamber ن ب ا
7 إِلَّا
8 أَخَذْنَا sık(ma)dığımız ا خ ذ
9 أَهْلَهَا halkını ا ه ل
10 بِالْبَأْسَاءِ yoksulluk ب ا س
11 وَالضَّرَّاءِ ve darlıkla ض ر ر
12 لَعَلَّهُمْ diye
13 يَضَّرَّعُونَ yalvarıp yakarsınlar ض ر ع

“Dert” diye çevirdiğimiz be’sâ’ kelimesi tefsirlerde “bedensel hastalıklar”; “sıkıntı” diye çevirdiğimiz darrâ’ ise “geçim sıkıntısı, yoksulluk” şeklinde açıklanır. Kur’ân-ı Kerîm’de karye kelimesi çoğunlukla kendilerine peygamber gönderilen bir toplumun yaşadığı küçük veya büyük yerleşim birimini yahut ülkeyi ifade eder ve söz konusu toplumun yerleşik bir hayat yaşadığını gösterir. 

 Sûrenin 59. âyetten buraya kadar geçen kısmında Nûh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb peygamberlerin kavimleriyle ilişkileri, mücadeleleri, tebliğ sırasında karşılaştıkları güçlükler ve peygamberlere karşı koyarak inkâr ve isyanda direnenlerin uğradıkları felâketlerin ibrete şayan kesitleri kısa fakat etkili ifadelerle özetlendikten sonra burada da, bir bakıma bu anlatılanların birer örnek olduğuna işaretle, esasen her devirde, kendilerine peygamberler gönderilen bütün toplumların, inkâr ve isyandan vazgeçerek Allah’a yönelmelerini sağlamak üzere hastalık veya yoksulluk gibi bazı sıkıntılara mâruz bırakıldığı; daha sonra kötülüğün yani hastalık ve yoksulluğun yerine iyilik (sağlık ve bolluk) verildiği, böylece onların Allah’ı tanıyıp O’na şükretmeleri için imkân ve fırsatlar yaratıldığı bildirilmektedir.

 Kuşkusuz bu imkân ve fırsatlardan yararlananlar bulunmuşsa da, bu âyetlerin asıl maksadı Hz. Muhammed’in risâletine karşı direnen müşrik ve münkirler olduğu için, özellikle onları alâkadar eden tutum ve davranışlar üzerinde durularak bir bakıma şöyle denilmektedir: Daha önce sizin gibi inkâr edip kötülük işleyenlerin, hastalık ve yoksulluk gibi sıkıntılarla imtihan edildiklerinde, bundan Allah’ın kendilerini cezalandırdığı anlamını çıkararak tövbe etmeleri; yahut sıkıntıdan kurtulup sağlık ve bolluğa kavuştuklarında Allah’ın lutfu sayesinde bu durumdan kurtulduklarını düşünerek O’na şükretmeleri gerekirdi. Halbuki onlar “Hastalık ve yokluk, sağlık ve zenginlik gibi haller, bizim gibi geçmişte atalarımızın da başına gelen, zamana bağlı, zamanın ortaya çıkardığı normal olaylardır” diyerek inkârcılıkta ısrar ettiler; Allah da onları hiç ummadıkları bir zamanda ve ortamda ansızın yakalayıp belâlarını verdi. Eğer sizler aklınızı kullanıp basîretli davranmaz, meşakkatlerin veya nimetlerin temelindeki anlamları ve hikmetleri gerektiği şekilde kavramaz, gerekli dersi alarak iyiliklerin de kötülüklerin de kendisinden geldiği Allah’a yönelmez, sapıklık ve kötülüklerinizden vazgeçmezseniz o eski inkârcılar gibi sizin de bir şekilde cezalandırılacağınızı unutmayınız. Çünkü inançsızlık ve isyankârlığın sonu hüsrandır, yıkımdır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 559-560

Riyazus Salihin, 50 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.”  

(Tirmizi, Zühd 57)

وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

ف۪ي قَرْيَةٍ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. نَبِيٍّ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

اَخَذْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَهْلَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَأْسَٓاءِ  car mecruru  اَخَذْنَٓا  fiiline mütealliktir. الضَّرَّٓاءِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir,  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَضَّرَّعُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَضَّرَّعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, meful ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يَضَّرَّعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ضرع ’dir. Aslı يتضرعون ‘dir. Mahrec yakınlığından  ت  hazfedilmiştir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mazi fiil sıygasındaki cümle iki tekit hükmündeki kasrla tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اَرْسَلْنَا  fiiline müteallik olan car-mecrur  ف۪ي قَرْيَةٍ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  نَبِيٍّ ‘ye takdim edilmiştir

Mef’ûl olan  مِنْ نَبِيٍّ ’deki  مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.

اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ  cümlesi, اَرْسَلْنَا  fiilindeki zamirden haldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالضَّرَّٓاءِ  car-mecruru  اَخَذْنَٓا  fiiline müteallik olan  بِالْبَأْسَٓاءِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezayüftür. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nefiy harfi  مَٓا  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, faille hal arasındadır.

اَرْسَلْنَا  ve  اَخَذْنَٓا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

قَرْيَةٍ  ’deki nekrelik kesret ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre umum ifade etmiş, zaid  مِنْ  harfi de kelimeye “hiçbir’’ anlamı katmıştır.

ف۪ي قَرْيَةٍ  ibaresindeki ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  قَرْيَةٍ  içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  قَرْيَةٍ  hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın sözünün kesinliğini vurgulamak üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

الْبَأْسَٓاءِ  ve  الضَّرَّٓاءِ  kelimelerinin ikisi de dünyevi sıkıntı demektir. الْبَأْسَٓاءِ ’da korku manası da vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الْبَأْسَٓ: korkunun baskın olduğu hayati zorluk. الضَّرَّٓاءِ  menfaat olarak kullandığımız  نفع  kelimesinin karşıtı olan zarar demektir. (Ebû Hilâl el- Askeri, El-Furûq fi’l-Luğa-Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar sözlüğü)

اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ  [ِdarlık ve sıkıntıya sokmuşuzdur] ifadesindeki  الْبَأْسَٓاءِ  kelimesi bu’s ve fakr (darlık ve fakirlik) anlamında, ِالضَّرَّٓاءِ  ise sıkıntı ve hastalık anlamındadır. Onların darlık ve sıkıntıya sokulmasının sebebi ise peygamberlerine tâbi olma ve ona gereken hürmeti gösterme konusunda kibirli davranmış olmalarıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allahu Teâlâ, bu peygamberlerin hallerini ve bunların ümmetlerinin başına gelen durumları bize bildirince, insan, Allah'ın o ümmetlerin kökünü kurutan o azabın, sadece o peygamberlerin zamanında olduğunu zannedebilir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerime, bu tür helak ve azabı, başkalarının başına da getirdiğini beyan etmiş ve bunu yapmasının sebebini açıklayarak: "Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, onun halkını mutlaka fakirlikle, şiddetle ve hastalıkla yakaladık..." buyurmuştur. Cenâb-ı Hak burada  قَرْيَةٍ  (memleket, şehir) kelimesini kullanmıştır; çünkü karye, kendilerine peygamber gönderilen kavmin toplu olarak bulunduğu yerdir. Bu lafız, şehir manasını da ifade eder. Çünkü şehir, birçok toplulukların bulunduğu yerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Gayr-ı talebî inşâî isnad olan cümlede  لَعَلَّ , tereccî harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. 

لَعَلَّ ’nin haberi olan   يَضَّرَّعُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

الضَّرَّٓاءِ - يَضَّرَّعُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ   ifadesi; kibir ve üstünlük taslama libasını çıkarıp huşû ve tevazu içerisinde olmaları için demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

A'râf Sûresi 95. Ayet

ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ٩٥


Sonra kötülüğün (sıkıntı ve darlığın) yerine iyiliği (bolluk ve genişliği) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve (nankörlük edip): “Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı” dediler. Biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 بَدَّلْنَا değiştirip getirdik ب د ل
3 مَكَانَ yerine ك و ن
4 السَّيِّئَةِ kötülüğü س و ا
5 الْحَسَنَةَ iyilik ح س ن
6 حَتَّىٰ ta ki
7 عَفَوْا çoğaldılar ع ف و
8 وَقَالُوا ve dediler ق و ل
9 قَدْ muhakkak
10 مَسَّ dokunmuştu م س س
11 ابَاءَنَا atalarımıza ا ب و
12 الضَّرَّاءُ darlık ض ر ر
13 وَالسَّرَّاءُ ve sevinç س ر ر
14 فَأَخَذْنَاهُمْ biz de onları yakaladık ا خ ذ
15 بَغْتَةً ansızın ب غ ت
16 وَهُمْ ve onlar
17 لَا değillerdi
18 يَشْعُرُونَ farkında ش ع ر

ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَدَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مَكَانَ  mukaddem ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّيِّئَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الْحَسَنَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri;  مكان الحسنة (Güzellik mekanı) şeklindedir.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. عَفَوْا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, بَدَّلْنَا  fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur..

عَفَوْا  mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.      

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَدَّلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بدل  ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, قَدْ مَسَّ ’dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

قَدْ  tahkik harfidir.  مَسَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اٰبَٓاءَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الضَّرَّٓاءُ  fail olup damme ile merfûdur.  السَّرَّٓاءُ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.


فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَغْتَةً  hal olup fetha ile mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi,mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ

Ayet, tertip ve terahi ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile … اَخَذْنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Ayette ilk cümle, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  مَكَانَ السَّيِّئَةِ  izafeti ikinci, الْحَسَنَةَ , ilk mef’ûldür. 

السَّيِّئَةِ - الْحَسَنَةَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

السَّيِّئَةِ - الْحَسَنَةَ  lafızlarındaki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  عَفَوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayet-i kerimedeki  حَتّٰى عَفَوْا  tabirinde istiare vardır. عَفَوْا; kendileri çoğaldılar, malları da çoğaldı anlamındadır. Bu mana, saç bırakılıp çoğaldığında söylenen عفى الشعر (saç uzadı) sözünden gelir. Buna göre Allah Teâlâ, onların çoğalmasını, bırakılan saçların çoğalmasına benzetmiştir. Bu; çokluğu anlatan bir çok kelimeden daha edebidir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى  ile birlikte  بَدَّلْنَا  fiiline mütealliktir. 

وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  عَفَوْا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  اٰبَٓاءَنَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

مسّ  fiilinin  الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ ‘ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarara ve rahatlığa isnad edilmiş, böylece cansız olan şeyler canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zararın ve rahatlığın dokunması ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

لضَّرَّٓاءُ - السَّرَّٓاءُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.

Atalarının darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuş olduklarının belirtilmesi taksim sanatıdır.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ, bu memleket ahalisi ile ilgili tedbirlerinin aynı üslub üzere bulunmadığını; onları imana en çok yaklaştıracak bir şekilde tedbir edip yönettiğini beyan etmiş ve "Sonra bu sıkıntının yerine iyilik verdik" buyurmuştur. Çünkü fakirlik, şiddet ve hastalıklardan sonra, beden ve mal ile ilgili pek çok nimetin gelmesi, insanı itaat etmeye ve şükürle meşgul olmaya sevk eder. Bu ayette geçen "الْحَسَنَةَ " ve "السَّيِّئَةِ  ", bolluk ve sıkıntı manasındadır. Dil alimleri: "السَّيِّئَةِ, sahibine sıkıntı verip kötü gelen her şeydir; الْحَسَنَةَ de, insanın tabiatının ve aklının güzel ve hoş gördüğü her şeydir. Buna göre Allahü teâlâ, günahkârları, bazan sıkıntılarla, bazan da rahatlıklarla yakaladığını haber vermektedir" demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عَفَوْا ; bazen çoğalmak, artmak manalarına gelir "...ve sana Allah yolunda ne vereceklerini soruyorlar, de ki:  عَفَوْا (yani ihtiyaçtan fazlasını) verin..." (Bakara, 2/219) ayetinde yer alan عَفَوْا ‘ın fazla manasına olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu manaya göre tefsircilerin çoğu, ayeti şöyle tefsir etmişlerdir. Yani onlar, mal ve nüfusça çoğaldılar, sayı ve kuvvet yönünden fazlalaştılar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Atalarımıza da fakirlik, şiddet, hastalık, iyilik, genişlik dokunmuştur" buyruğunun manası, "Onlara ne zaman bir sıkıntı ve darlık isabet etse, onlar, "Bu, bizim benimsemiş olduğumuz din ve amel sebebiyle değildir. Bu ancak, zamanın bir işidir. Bize isabet eden darlık, sıkıntı ve fakirlik, Allah'tan bir ceza değildir..." demişlerdir" şeklindedir. Bu nakil, onların Cenâb-ı Hakk'ın onları sıkıntıdan sonra bolluk, korkudan sonra da emniyet ve güvenle yönetmesinden, bu şekilde muamele etmesinden faydalanamamış olduklarına, aksine onların, bunun, insanlar hakkında zamanın bir eseri ve fiili olduğu, bu sebeple de onlarda bazan sıkıntı ve kıtlığın; bazan da bolluk ve rahattan meydana geldiğini söyleme yolunu tuttuklarına delalet etmektedir. Buna göre Allah, onların mazeretlerini izale edip, her türlü illet ve bahanelerini ortadan kaldırdığını, ama onların, yine inkıyad etmeyip bu mühletten faydalanmadıklarını beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً

 

Cümle  فَ  atıf harfiyle, … وَقَالُوا قَدْ مَسَّ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَاَخَذْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

فَاَخَذْنَاهُمْ  fiilinin failinden hal olan  بَغْتَةً ,  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cenâb-ı Hakk'ın "onları ansızın tutup yakalayıverdik..." beyanının manası şudur: "Onlar, her iki durumda da isyan edip azgınlaşınca, Allah Teâlâ daha fazla nedamet ve pişmanlıklarına sebep olsun diye, nerede olurlarsa olsunlar, onları ansızın yakalayıverir..." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Onların ansızın yakalanmalarından maksat, Ad ve Lût kavmi gibi bir anda helâk edilmeleri değil, fakat Semûd kavminde olduğu gibi yakalama ile helâk arasında geçen belli bir zamanı ve helâk şeklini kapsayan bir anlamdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Ayetin sonundaki hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَشْعُرُونَ , menfi muzari fiil sıygasında gelmiştir. Bu durum hükmü takviye,istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.305)

Günün Mesajı
Mele’, doldurmak demektir. Bu kelime cemaat ismi olup tekili yoktur. Ayette geçen İsrailoğullarının melesi; göz dolduranları, önde gelenleri demektir. Bunlar korku salarak gözleri ve ziynet olarak da meclisleri doldururlar veya evleri arzu edilen nimetlerle doludur. Dilimizde kullandığımız imla kelimesinin Mele’e (ملأ) kökünden olduğu görüşü de vardır. Dolu manasına gelen kelimenin, harekeli, yani sesli harfleri bildiren, noktaları doldurulmuş yazı sözcüğünün ifˁāl vezni masdarı olması muhtemeldir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Mahallemizin delisinin – bence bir çok insandan daha akıllı – evlendiğine dair söylentileri duyalı iki ay olmuştu. Dedikodular susmuyordu, o ise görünmüyordu. Bugün işten dönerken, onu her zamanki yerinde otururken görünce, bir çocuk gibi sevindim. Allah rızası için sevdiğim bu kişiyi, özlediğimi hissettim. Kimse hiçbir şey soramıyordu çünkü onunla sohbet edilmezdi. O, kendi sohbetini yapar, gönüllerimizdeki Allah aşkını uyandırır ve giderdi:

‘Allah yolunda yürüyen, yaşlı bir kul varmış. Yolculuğun yorgunluğu yüzündeki kırışıklıklara sığınmış. Gençliğin terkettiği bedenini yaşlılık sarmalamış. Çoğunluğun kaçtığı ölümün yolunu, Allah’a kavuşma heyecanıyla gözlermiş. Bir duayı diline dolamış, o da: son nefesine kadar bu yolda ilerlemek ve son nefesini de bu yol üzerinde vermekmiş. 

Yıllar içerisinde çok farklı sahnelere şahit olmuş. Kimisi korkutmuş, kimisi üzmüş. Kimi zaman bir kolundan insanlar, diğer kolundan dünya çekiştirerek, yolun dışına çekmeye çalışmış. Kimi zaman sadece nefsinin konuşmalarına daldığı için dengesinin bozulduğunu farketmiş. Kimi zaman ise insanların hallerine üzülmüş; en çok da sıkıntılı dönemlerinde ağlayarak bu yola sığınanlardan bazısının dertleri geçince, yoldan çıkıp gitmelerine şaşırırmış. 

 

Hepsinin sonunda: Alması gereken ibretleri araştırır, nefsinin kınama ve merakını susturur, yoluna devam edermiş. Kendisini günaha meyil eder bulunca, tövbe kapısına kaçar. Nefsinin dırdırlarından ve şeytanın vesveselerinden de Rabbine sığınırmış.

Ömrünün son gününde; kulaklarından kalbine bir rüzgar esmiş ve yıllardır beklediği müjdeyi bırakmış. Hemen sevinçle secdeye kapanmış. Durumu anlayan yoldaşları, duasına ortak olma umuduyla yanına koşmuş:

Bizi doğru yola iletene hamd olsun!

Ey ilmi her şeyi kuşatan Rabbim! Ey affetmesini seven Rabbim! Bizi; yanlış yoldan kurtarıp, doğrusuna ilettikten sonra geri dönenlerin hallerine benzemekten koru. Son anına kadar: Rabbim Allah, Rasulum Muhammed ve kitabım Kur’an diyenlerden eyle. Yürüdüğümüz yolu; indirdiğin kelamın Kur’an, İslam’ın yaşanmış en güzel örneği sünnet ve gönüllerimize yerleştirdiğin iman nuruyla aydınlat. Yolunda attığımız adımlara bereketini, aldığımız nefeslere zikrini, kalbimizdeki duygulara sevgini ve zihnimizdeki düşüncelere kelamını yerleştir. Öyle ki, nereye bakarsak bakalım, ne işle uğraşırsak uğraşalım, hangi hale düşersek düşelim; daima Seni hatırlayalım ve daima Sana koşalım.’

Hakk yolunda yürüyenlerden, Allah katında derecesi yükselenlerden, Hakk yolunda ölenlerden ve Allah dostlarına komşu olanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Allah’a iman ile gelen aydınlığa yüz çevirerek, küfrün karanlığına gömülmek; henüz boğulmaktan kurtulan birinin, yüzmeyi bilmemesine rağmen denize geri atlaması gibidir. Belki denizin temsil ettiği dünyalıklardan ve o dünyalıklara bağımlı olan nefsinin huzur sevdasından vazgeçememektedir. Bu yüzden de inkarcıların, imanlarına sıkıca tutunanları anlamalarının imkanı yoktur. 

Allah’a iman ile hakiki manada kurtulduğunun bilincinde olan ve bunun için hamdeden kişinin yapacağı ilk iş; denizden ve denize düşürecek tehlikelerden uzaklaşmaktır. Zira mü’min bir kul, Allah rızası için fiziksel ve zihinsel olarak hareket edendir. Allah’a sığınırken veya O’ndan bir şey isterken; Allah’ın yardımını ve duasının kabulunu umarak  kararlar alır ve adımlar atar. 

Ey ilmi ile her şeyi kuşatan Allahım!
Bizi bildiğimiz ve bilmediğimiz her türlü tehlikeden;
Dünyalıkların ve nefislerimizin söyledikleri yalanlara kanmaktan;
Aydınlıktan karanlığa, kurtuluştan kayboluşa geçenlere benzemekten muhafaza buyur.

Ey kalplerimizi iman ile sevindiren ve nurlandıran Allahım! 
Bizi, Seni bilmenin ve Sana inanmanın kıymetini bilenlerden;
İman ile yaşayanlardan ve ölenlerden;
Nurun ile aydınlanmış yüzlerle dirilenlerden, mağfiretin ile hafifleyenlerden ve muhabbetin ile sevinenlerden eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji