4 Ekim 2024
A'râf Sûresi 82-87 (160. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 82. Ayet

وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ  ٨٢


Kavminin cevabı ise sadece, “Çıkarın bunları memleketinizden! Güya onlar kendilerini fazla temiz tutan insanlar!..” demek oldu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا
2 كَانَ olmadı ك و ن
3 جَوَابَ cevabı ج و ب
4 قَوْمِهِ kavminin ق و م
5 إِلَّا başka
6 أَنْ
7 قَالُوا demelerinden ق و ل
8 أَخْرِجُوهُمْ onları çıkarın خ ر ج
9 مِنْ -den
10 قَرْيَتِكُمْ kentiniz- ق ر ي
11 إِنَّهُمْ çünkü onlar
12 أُنَاسٌ insanlarmış ا ن س
13 يَتَطَهَّرُونَ fazla temizlenen ط ه ر

Sapıklığa müptelâ olmuş bu kavim, Lût’un uyarılarını dikkate almak şöyle dursun, peygamberi kendisine inananlarla birlikte ülkelerinden kovmaya kalkıştılar; kendilerinin işlediği fuhuştan uzak olmalarını buna gerekçe gösterdiler veya “Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!” diye akıllarınca onlarla alay ettiler (Şevkânî, II, 255).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 551-552

جوب Cevebe :

  جَوْبٌ  aslen bir araziyi, mesafeyi kat’ etmek adeta delip geçmek demektir. Kuran-ı Kerim’de kelimedeki delme anlamı sebebiyle oymak/kesmek manasında da kullanılmıştır. Bu köke ait bizim Türkçede de kullandığımız sözün/sorunun cevabı  (جَوَابٌ) sözü söyleyenin ağzından çıkıp fiilin asıl manasında bulunan araziyi aşarak dinleyenin kulağına ulaşan sözdür. Cevab kelimesi hem bir suale cevap vermek hem de bir isteğe karşılık vermek yani icabet etmek anlamında kullanılır. أجابَ  ve إسْتَجابَ fiilleri de Kuran’da icabet etme manasında kullanılırlar. (Müfredat)Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 43 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cevap, icâbet ve müstecâbdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. جَوَابَ  kelimesi  كَانَ ‘nin mukaddem haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمِه۪ٓ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, كَانَ ‘nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اَخْرِجُوهُمْ  ‘dur. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَخْرِجُوهُمْ  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ قَرْيَتِكُمْ  car mecruru  اَخْرِجُوهُمْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَخْرِجُوهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُنَاسٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. يَتَطَهَّرُونَ  cümlesi, اُنَاسٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

يَتَطَهَّرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَطَهَّرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  طهر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfî nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

ما كان ‘li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  جَوَابَ قَوْمِه۪  izafeti, كَانَ ’nin mukaddem haberidir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’nin muahhar ismidir. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْ  cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nefy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.  جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ  mevsûf/maksûr, mübteda olan masdar-ı müevvel sıfat/maksûrun aleyhtir.


 اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يَتَطَهَّرُونَ  cümlesi, اُنَاسٌ  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Lut (a.s) ve ailesine kavminin cevabı: ‘’Onları ülkenizden çıkarın! Çünkü onlar çok temizlenenlerdendir.’’ oldu. Bedî’ ilminde bu sanata zem vehmini veren şeyle tariz denir. Bu yüzden İbn Abbas onların övülen şeyleri ayıpladıklarını söylemiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Lut (a.s) ve ailesini çok temiz olmakla vasıflandırmaları, onlarla eğlenmek ve kendilerinin içinde bulunduğu pislikle iftihar etmek anlamındadır. Nitekim habis ve fasıkların âdeti hep böyledir.

اُنَاسٌ  kelimesi, إنس ’in çoğuludur. Kur’an’da 5 kere geçmiştir. İnsanlar manasında  إنس , أُناس , ناس , إنسان  kelimeleri vardır.

Kavminin cevabı, ‘Çıkarın şunları memleketinizden! (Baksanıza) tertemiz insanlar bunlar!’ demek oldu. Yani Lut (a.s)’ın, işledikleri yüz kızartıcı işi yadırgayan ve bunun ne kadar vahim bir iş olduğunu anlatan, onları bütün kötülüklerin anası olan ‘aşırılık ve haddi aşma’ ile niteleyen ifadelerine karşı bunlar, verilmesi gereken cevabı vermemişler, aksine, onun sözleriyle hiç ilgisi olmayan bambaşka bir şey söylemiş, onun ve beraberindeki müminlerin memleketten kovulmasını istemişler; böylece, onları ve onlardan işittikleri vaaz ve nasihatleri kendilerinden uzaklaştırmayı amaçlamışlardır. Lut kavminin,  اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ  [Tertemiz insanlar bunlar!] şeklindeki sözleri, kendi pislik ve çirkeflikleri ile iftihar edip müminlerle ve onların çirkin işlerden berî ve tertemiz halleriyle alay etme kabilinden bir sözdür.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

التَّطَهُّرُ , temizlik yükümlülüğüdür. Aslı, hakikatı temizliktir ve burada mecazî olarak nefsin arınması ve kötülüklerden sakınmaktır. Bu kemal (mükemmel) bir sıfattır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Haberin muzari fiille gelmesi, arınmanın (tertemiz olmaları) onlarda teceddüt ve tekrar ettiğine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 83. Ayet

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ  ٨٣


Bunun üzerine biz de onu ve karısı dışında aile fertlerini kurtardık. Karısı ise azab içinde kalanlardan oldu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَنْجَيْنَاهُ biz de onu kurtardık ن ج و
2 وَأَهْلَهُ ve ailesini ا ه ل
3 إِلَّا yalnız
4 امْرَأَتَهُ karısı م ر ا
5 كَانَتْ oldu ك و ن
6 مِنَ -dan
7 الْغَابِرِينَ geride kalanlar- غ ب ر

Lût’un karısı geride kalıp kurtulma imkânını kaybetti. Çünkü o da inkârcılardandı (ayrıca bk. Tahrîm 66/10). Belki de o, Sodom halkındandı ve bu yüzden Lût’un ailesiyle birlikte buradan ayrılmak istememişti. Lût ve ailesi diğer inananlarla birlikte ülkeden ayrıldıktan sonra geride kalanlar başlarına taş yağdırılmak suretiyle helâk edildiler (bk. Hûd 11/81-83).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 552

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri;  أرادوا إخراجه فأنجيناه أو همّوا بإخراجه فأنجيناه (Onu çıkarmak istediler veya onu çıkarmaya karar verdiler ve Biz onu kurtardık) şeklindedir.

اَنْجَيْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَهْلَهُٓ  atıf harfi  وَ ’la mef’ûlun bihe matuf olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  istisna harfidir.  امْرَاَتَهُۘ  müstesna olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi, müstetir olup takdiri  هى ’dir. مِنَ الْغَابِر۪ينَ  car mecruru  كَانَتْ ‘in mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْجَيْنَاهُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نجو  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْغَابِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi غبر olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ

Ayet, takdiri  أرادوا إخراجه فأنجيناه أو همّوا بإخراجه فأنجيناه  olan mukadder istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

فَاَنْجَيْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَنْجَيَ  fiili if’al babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي  fiili ise tefîl babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113) 

اَهْلَهُٓ  izafeti, temasül nedeniyle  فَاَنْجَيْنَاهُ  fiilindeki mef’ûl zamire atfedilmiştir. 

اِلَّا , istisna edatı, امْرَاَتَهُۘ , mef’ûlden istisna edilen müstesnadır.

Ayeti kerimede  زَوْجَة  yerine  اِمْرَأَة  kelimesi kullanılmıştır. İlgili ayetler incelendiğinde  زَوْجَة  kelimesinin Sadâkat – Allah’ın dinine inanmada birlik – Üreme imkânı bulunmak – Nikâhlı olmak durumlarında kullanıldığı görülür.

اِمْرَأَة  kelimesi  زَوْجَة  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: İhanet (Aldatma) – Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık – Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) – Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen  زَوْجَة  ve  اِمْرَأَة  Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)

Cenab-ı Hakk'ın "karısından başka" ifadesine gelince, "zevcesinden başka" demektir. Nitekim, "Onun zevcesi" anlamında "Adamın karısı"; "Onun kocası" anlamında da denilir. Çünkü, "zevc koca", onun maliki demektir. Halbuki kadın, kocasının maliki durumunda değildir. Dolayısıyla kadın, genel isim olarak recûle (erkeğe) izafe edildiğinde zevciyet ve nikâh malikiyeti ifade ettiği gibi, erkek de genel isim olarak kadına izafe edildiğinde zevciyet manası ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْغَابِر۪ينَ  car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

Türkçede argo olarak kullanılan gebermek fiili  غبر  kökünden gelir.

الْغَابِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

وَاَهْلَهُٓ  [Ve ehlini] yani hususi yakınlarını ya da müminleri [kurtardık. Ancak karısı geride kalanlardan, memleketlerinde kalıp helâk olanlardan [oldu.] Geride kalanların tamamı erkek olmadığı halde müzekker olarak  الْغَابِر۪ينَ  denilmesi tağlib kuralı gereğidir Arapçada kadınlı erkekli gruplar eril/müzekker formu ile ifade edilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الْغَابِر۪ينَ  şeklinde müzekker olması erkeklerin sayıca çok kabul edilmesindendir. (Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

A'râf Sûresi 84. Ayet

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟  ٨٤


Onların üstüne bir azap yağmuru yağdırdık.” Bak, suçluların akıbeti nasıl oldu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَمْطَرْنَا ve yağdırdık م ط ر
2 عَلَيْهِمْ üzerlerine
3 مَطَرًا bir yağmur م ط ر
4 فَانْظُرْ bak ن ظ ر
5 كَيْفَ nasıl ك ي ف
6 كَانَ oldu ك و ن
7 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
8 الْمُجْرِمِينَ suçluların ج ر م

مطر Metara :

 مَطَرٌ  buluttan dökülen su demektir. يَوْمٌ مُمْطِرٌ Yağışlı gün manasında kullanılır. Hayırlar hakkında مَطَرَ fiilinin, azab hakkında ise أمْطَرَ  fiilinin kullanıldığı ifade edilmiştir. (Müfredat) Kuran-ı Kerim’de ise  her defasında menfi anlamda geçmiştir. (Hazırlayanın Notu) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli mataradır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir. اَمْطَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru  اَمْطَرْنَا  fiiline mütealliktir.  مَطَراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَمْطَرْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’al babındandır. Sülâsîsi  مطر ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. كَيْفَ  istifham ismi,  كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ  kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُجْرِم۪ينَ۟  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُجْرِم۪ينَ۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۜ


وَ ’la gelen  وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراً  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlü mutlak olan  مَطَراً  cümleyi tekid etmiştir.

اَمْطَرْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَمْطَرْنَا - مَطَراً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَطَرًا  kelimesindeki tenkir, tazim ve taaccüp içindir. Yani; halkları helak edecek şiddette bir yağmur demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراً  [Onların üzerine yağmur yağdırdık.] Kur’an’da  مَطَراً  kelimesi her zaman bir belayı çağrıştırır şekilde kullanılmıştır. Aslında yağmur demektir. Normal bir yağmur manasında hep  غيث  kelimesi kullanılmıştır. Yağmur anlamındaki  ودق , rahmet, su kelimeleri de kullanılmıştır. Burada yağmur için  أنزل  fiili değil, اَمْطَرْ  fiili kullanılmış, böylece mefulü, mefulü mutlak olmuştur. Türkçemizde kullandığımız matara kelimesi bu kökten gelir. Daha fazla bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz. http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/1522/CokYor/10153/Mete-Firidin/Kuranda-Yagis-Kelimeleri

 

 فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟

 

فَ , istînâfiyyedir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayetteki emir fiil, irşad ve bildirme anlamındadır. Dolayısıyla cümle mecâz-ı mürsel mürekkeptir. 

كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟ , emir sıygasındaki  انْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ  ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen  عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış,  كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

فَ  harfi; yağdırdık, hadi bak da hemen görüver gibi bir anlam taşır.

الْمُجْرِم۪ينَ۟  kelimesi ism-i fail vezninde gelerek suç işlemenin onların devamlı bir hali olduğuna işaret edilmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Son cümle tefekkür ve görme ehliyeti olan herkes içindir. Maksat onları yaptıkları işlerden sakındırmaktır.

A'râf Sûresi 85. Ayet

وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ  ٨٥


Medyen halkına da kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِلَىٰ ve
2 مَدْيَنَ Medyen’e
3 أَخَاهُمْ kardeşleri ا خ و
4 شُعَيْبًا Şuayb’i (gönderdik)
5 قَالَ dedi ق و ل
6 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
7 اعْبُدُوا kulluk edin ع ب د
8 اللَّهَ Allah’a
9 مَا yoktur
10 لَكُمْ sizin
11 مِنْ hiç
12 إِلَٰهٍ ilahınız ا ل ه
13 غَيْرُهُ O’ndan başka غ ي ر
14 قَدْ doğrusu
15 جَاءَتْكُمْ size geldi ج ي ا
16 بَيِّنَةٌ açık bir delil ب ي ن
17 مِنْ -den
18 رَبِّكُمْ Rabbiniz- ر ب ب
19 فَأَوْفُوا tam yapın و ف ي
20 الْكَيْلَ ölçüyü ك ي ل
21 وَالْمِيزَانَ ve tartıyı و ز ن
22 وَلَا ve
23 تَبْخَسُوا eksiltmeyin ب خ س
24 النَّاسَ insanların ن و س
25 أَشْيَاءَهُمْ eşyalarını ش ي ا
26 وَلَا
27 تُفْسِدُوا bozgunculuk yapmayın ف س د
28 فِي
29 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
30 بَعْدَ sonra ب ع د
31 إِصْلَاحِهَا düzeltildikten ص ل ح
32 ذَٰلِكُمْ böylesi
33 خَيْرٌ daha iyidir خ ي ر
34 لَكُمْ sizin için
35 إِنْ eğer
36 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
37 مُؤْمِنِينَ inananlar ا م ن

Medyen, Mısır ile Filistin arasında, Sînâ yarımadasının kuzeyindeki bölgenin adıdır. Hz. Şuayb döneminde buralarda Araplar’ın Emur (Amoriler) koluna mensup kabileler oturuyordu.

 

 İslâmî kaynaklarda Medyen’le ilgili daha farklı bilgiler de verilmektedir. Bir görüşe göre Medyen’in, Hz. İbrâhim’in oğlunun ismi olduğu, zamanla onun soyundan gelenlerin de bu isimle anıldığı söylenir. Akabe körfezinin doğu kıyısındaki Maan yakınlarında bulunan eski bir şehir bu adı taşımaktaydı (bk. Yâkut, Mu‘cemü’l-büldân, Beyrut 1410/1990, V, 92-93; Fr. Buhl, “Medyen Şuayb”, İA, VII, 473-474; a.mlf., “Şu‘ayb”, İA, XI, 579-580). İbn Kesîr’e göre Medyen halkı “Eyke halkı” diye de anılırdı. Bunlar ağaçlara taptıkları için gür ağaçları ifade etmek üzere kullanılan Eyke ismiyle anılmışlardır (III, 443; VI, 168).

 Medyen halkı Şuayb aleyhisselâm döneminde Mısır krallarına bağlıydı. Araplar’la yakın ilişkileri neticesinde zamanla Araplaşmışlardır (İbn Âşûr, VIII, 239-240). Aynı soydan gelen Şuayb’ın şeceresi kaynaklarda İbrâhim oğlu Medyen oğlu Yeşcur oğlu Mîkâil oğlu Şuayb şeklinde verilir. Şeceresi hakkında farklı bilgiler de vardır (bk. Şevkânî, II, 256). Tevrat’ta ismi, Çıkış, 2/18’de Reuel; Çıkış, 3/1’de Midyan kâhini Yetro; Sayılar 10/18’de Reuel oğlu Hobab gibi farklı şekillerde verilmektedir. Tefsirlerde anlatıldığına göre Hz. Mûsâ Mısır’dan çıktıktan sonra Medyen’e gelmiş, Hz. Şuayb ile tanışarak on yıl kadar onun işinde çalışmış; sonunda  

Şuayb Mûsâ’yı kızıyla evlendirmiştir. Şuayb da Nûh’un davetini tekrarlayarak Medyen halkını Allah’a kulluk etmeye ve O’ndan başka tanrı tanımamaya çağırmış; ayrıca onlara, âyette mahiyeti hakkında bilgi verilmeyen bir “beyyine” (mûcize veya belge) göstermiştir. 

Medyen’in, inkârcılıkları yanında, başta gelen toplumsal hastalıkları ticaret ahlâkının bozulması ve din hürriyetinin ortadan kalkmasıydı. Bu yüzden peygamberleri onları bundan menetti; ölçü ve tartıda adaletli olmaya; insanların haklarını nicelik veya nitelik olarak eksiltmeden, zarar vermeden ödemeye; ülkenin düzenini bozup halkın huzurunu kaçırmaktan, gerçeği arayan insanların yollarını keserek onları tehdit etmekten, Allah yolunda gitmelerini engellemekten ve içlerinde kuşku uyandırmaktan vazgeçmeye çağırdı. Bu son ifadelerden anlaşıldığına göre Medyen’in inkârcı insanları, Hz. Şuayb ile görüşüp onun mesajını öğrenmek üzere huzuruna gelmek isteyen insanların yollarını kesiyor, onları tehdit ediyor, içlerine kuşku salıyor, peygamberle görüşmelerini engelliyorlardı. 

Fahreddin er-Râzî’ye göre 85. âyetteki Allah’a ibadet buyruğu ile peygamberin getirdiği “beyyine”yi ifade eden kısım “Allah’ın emrine saygı” (et-ta‘zîm li-emrillâh) ilkesinin; ardından gelen üç buyruk da “Allah’ın yarattıklarına şefkat” (eş-şefkatü alâ halkıllâh) ilkesinin kapsamına girer (XIV, 174). Ölçü ve tartıda dürüstlük buyruğu müşterinin haklarını, “insanların mallarının değerini düşürmeyin” buyruğu da satıcının haklarını korumayı hedefler (İbn Âşûr, VIII/2, s. 243-244). Aynı âyetin sonunda, insanların bu buyruklara uymalarının bizâtihi kendi iyiliklerine olduğu da belirtilmek suretiyle gerek iman, gerekse ahlâk kurallarının insanların yine kendilerine dünya ve âhiret saadeti kazandıracağına işaret edilmiş; buna mukabil 86. âyetin sonunda da inkârcılık ve haksız davranışlarıyla din ve dünya düzenini bozanların uğradıkları kötü âkıbet hatırlatılmıştır. 87. âyette ise Şuayb’ın davetine inananlardan da inanmayanlardan da bir süre sabredip beklemeleri istenmekte; hüküm verenlerin en iyisi olan yüce Allah’ın, mutlak adaletiyle kimin haklı olduğunu ortaya çıkaracağı bildirilmektedir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 554-556

وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِلٰى مَدْيَنَ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, أرسلنا   şeklindedir. اَخَاهُمْ  mef’ûlun bih olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak nasb alameti eliftir.   Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

شُعَيْباً  kelimesi  اَخَاهُمْ ‘den bedel olup fetha ile mansubdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ

Cümle, hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, nida ve cevabıdır.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  اعْبُدُوا اللّٰهَ ‘dır.  اعْبُدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اِلٰهٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

غَيْرُهُ  kelimesi  اِلٰهٍ  ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.Münada muzaf şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ

Fiil cümlesidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَتْكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَيِّنَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

مِنْ رَبِّكُمْ  car mecruru  جَٓاءَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur


فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ 


فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن آمنتم بالبيّنة فأوفوا (Apaçık delillere iman ettiyseniz vefalı olun.) şeklindedir.

اَوْفُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكَيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْم۪يزَانَ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَبْخَسُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَشْيَٓاءَهُمْ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُفْسِدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  تُفْسِدُوا  fiiline mütealliktir.

بَعْدَ  zaman zarfı  تُفْسِدُوا  fiiline mütealliktir. اِصْلَاحِهَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَوْفُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dır. 

تُفْسِدُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  فسد ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru  خَيْرٌ ’a mütealliktir.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur. 

تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كان ’nin haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; إن كنتم مؤمنين فافعلوا ذلك الخير (Eğer iman ettiyseniz bu hayırlı işi yapın.) şeklindedir.

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَيْرٌ  kelimesi, ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِلٰى ثَمُودَ  car-mecruru takdiri  أرسلنا (gönderdik) olan fiile mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

شُعَيْباً , mef’ûl olan  اَخَاهُمْ ‘dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اِلٰى مَدْيَنَ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَخَاهُمْ  [içlerinden biri] demektir. Nitekim “Araplardan biri” anlamında يا احَا العرب  derler. Onlardan birinin peygamber olarak seçilmiş olmasının sebebi, kendi içlerinden olan ve doğruluğunu, güvenilirliğini ve her halini gayet iyi bildikleri bir kimsenin söylediklerini daha iyi anlayacak olmalarıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)


 قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kelimedeki kesra, muzâfun ileyhten ivazdır.

Nidanın cevabı olan  اعْبُدُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قَالَ يَا قَوْمِ  ifadesinde atıf harfi hazfedilmiş, Nûh kıssasında denildiği gibi  فَقَالََ  denilmemiştir. Bu, farazî olarak soru soran bir kimsenin “Peki, Şuayb onlara ne dedi?” şeklinde sorduğu düşünülen bir soruya cevap şeklindedir. Bu yüzden cevap, bağlaçsız [dedi ki: ey kavmim! Sadece Allah’a kulluk edin] şeklinde verilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تُفْسِدُوا -  اِصْلَاحِهَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.


مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. 

Cümlede îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مَا  nafiyedir.  لَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan  اِلٰهٍ  lafzen mecrur, mahallen merfûdur. Kelimeye dahil olan  مِنْ , tekit ifade eden zait harftir. 

غَيْرُهُ  kelimesi  اِلٰهٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اِلٰهٍ ’deki nekrelik nev, kıllet ve tahkir ifade eder. Zaid harf  مِنْ , kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre umum ve şümule işarettir.

Allah Teâlâ’ya ait zamirin muzâfun ileyh olduğu  غَيْرُهُ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Ayetin ilk iki cümlesi, 65. ve 73. ayetlerdeki cümlelerin tekrarıdır. Bu ayetler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)


 قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ

 

Şuayb (a.s)’ın sözlerinin devamı olan cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَيِّنَةٌ  ’deki nekrelik tazim ve nev ifade eder.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكُمْ  izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, emre itaati teşvik, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ  ifadesinde istiare vardır.  بَيِّنَةٌ  [deliller], جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Ayetler, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Istiare sanatı yoluyla, ayetlerin önemi, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ [Muhakkak size bir beyyine geldi] cümlesinde apaçık manasındaki sıfat olan [beyyine] kelimesi zikredilmiş, mevsuf olan ‘’ayetler’’ kelimesi hazfedilmiştir. Bu hazifler sebebiyle cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.

البَيِّنَةُ  davanın doğruluğuna delildir. Ayetle eş anlamlı olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle de 73. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.


فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan  فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri, إن آمنتم بالبيّنة (Apaçık ayetlere iman ettiyseniz) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْكَيْلَ - الْم۪يزَانَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ  cümlesi şartın cevabına atıf harfi  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle yeryüzü, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü, girilebilen bir mekana benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

تُفْسِدُوا - اِصْلَاحِهَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ [İnsanların eşyasını kısmayın” haklarını eksik vermeyin. Genel olarak  اَشْيَٓاءَهُمْ  demesi, onların önemli ve önemsiz, az ve çok kıstıklarını vurgulamak içindir. (Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette  لَا تُفْسِدُوا /bozgunculuk etmeyin ifadesi nehy-i hazırdır. Nehiy bazen yasaklama anlamından çıkarak cümlenin gelişinden ve durum karinelerinden anlaşılan başka manalara da gelebilir. Bu manaların başlıcaları şunlardır: Dua, irşad, iltimas, temenni, kınama, ümitsizliğe düşürme, tehdit, tahkir, devam, sonuç açıklama, kerahat, i'tinas, tesviye. (Elif Yavuz / Belagat İlminde Haber Ve İnşa Bakara Suresi Örneği)


  ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin tecessüm ve cem’ ifade eden işaret ismi  ذلك  ile marife olması, en güzel şekilde temyiz etmek ve tazim içindir. 

ذٰلِكُمْ  ile Allah’ın koyduğu hükümlere işaret edilerek konunun önemi vurgulanmıştır.

ذٰلِكُمْ ‘de istiare sanatı vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, S. 190) 

خَيْرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

خَيْرٌ  sözündeki tenkir, dünya ve ahiret hayırlarını bir araya topladığı için tazim ve kemâl manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın, takdiri  إن كنتم مؤمنين فافعلوا ذلك الخير (Eğer müminseniz bu hayırlı işi yapın.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa cevap hazfedilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

A'râf Sûresi 86. Ayet

وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَتَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلاً فَكَثَّرَكُمْۖ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ  ٨٦


“Bir de, tehdit ederek Allah’ın yolundan O’na iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az (ve güçsüz) idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَقْعُدُوا ve oturmayın ق ع د
3 بِكُلِّ her ك ل ل
4 صِرَاطٍ yola ص ر ط
5 تُوعِدُونَ tehdit ederek و ع د
6 وَتَصُدُّونَ ve engelleyerek ص د د
7 عَنْ -ndan
8 سَبِيلِ yolu- س ب ل
9 اللَّهِ Allah
10 مَنْ kimseleri
11 امَنَ inanan ا م ن
12 بِهِ onunla
13 وَتَبْغُونَهَا ve onun arayarak ب غ ي
14 عِوَجًا eğriliğini ع و ج
15 وَاذْكُرُوا ve düşünün ذ ك ر
16 إِذْ ne zaman ki
17 كُنْتُمْ siz idiniz ك و ن
18 قَلِيلًا az ق ل ل
19 فَكَثَّرَكُمْ O sizi çoğalttı ك ث ر
20 وَانْظُرُوا ve bakın ن ظ ر
21 كَيْفَ nasıl ك ي ف
22 كَانَ oldu ك و ن
23 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
24 الْمُفْسِدِينَ bozguncuların ف س د

وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَتَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ

 

Ayet, atıf harfi وَ  ile  لَا تُفْسِدُوا  cümlesine matuf olup, mahallen meczumdur.

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْعُدُوا  fiili  نَ ’un hazfiyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِكُلِّ  car mecruru  تَقْعُدُوا  fiiline mütealliktir.  صِرَاطٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تُوعِدُونَ  cümlesi, تَقْعُدُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

تُوعِدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَصُدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  تَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِه۪  car mecruru  اٰمَنَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  تَبْغُونَهَا  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عِوَجاً  hal olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  معوجّة  şeklindedir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi, ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُوعِدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وعد ’dir. 

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


  وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلاً فَكَثَّرَكُمْۖ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اذْكُرُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِذْ  zaman zarfı olup  اذْكُرُٓوا  fiilinin mahzuf mef’ûlune mütealliktir. Takdiri; اذكروا نعمة الله في هذا الوقت (Bu vakitteki Allah’ın nimetlerini anın.) şeklindedir. كُنْتُمْ  ile başlayan isim cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. قَل۪يلاً  kelimesi  كُنْتُمْ  ‘un haberi olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَثَّرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَثَّرَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كثر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. انْظُرُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ  cümlesi, amili انْظُرُوا  ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَيْفَ  istifham ismi,  كَانَ ’nin mukaddem haberi olup mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُفْسِد۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُفْسِد۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَتَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki  وَلَا تُفْسِدُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  بِكُلِّ صِرَاطٍ  izafetinde, muzafun ileyh olan  صِرَاطٍ ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder. 

تُوعِدُونَ  cümlesi,  لَا تَقْعُدُوا ‘deki failin halidir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Allah’a imanı ve onun emirlerine uyanları engellemek, yoldan geçişe mani olmaya benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan   وَتَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪  ve  وَتَبْغُونَهَا عِوَجاً  cümleleri atıf harfi وَ ‘ la hal cümlesine atfedilmişlerdir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

تَصُدُّونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  اٰمَنَ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde, lafza-i celâle muzâf olan  سَب۪يلِ  kelimesi şeref kazanmıştır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ibaresinde  فِی  harfi de  إلى  harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi  فِی  harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Zamir yerine zahir isim gelerek, عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ buyurulması, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve konunun önemine dikkat çekmek içindir. Bu üslubda, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

صِرَاطٍ - سَب۪يلِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تُوعِدُونَ - تَقْعُدُوا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Hal konumundaki  عِوَجاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ismi fail (etkin sıfat) ve ismi mefûlü (edilgen sıfat) de ifade eder. 

Burada  القُعُودُ  kinaye olarak lazımı için, yani istikrar manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

مَنْ اٰمَنَ بِه۪  sözünün mazi fiil ile ifade edilmesi muzari fiilden ivazdır. Çünkü  مَن آمَنَ  ifadesinden kastedilen mana imandır. İmana azmeden kişinin bu muradının gerçekleşeceği ifade edilmiştir. Yani onlar bu kişiye engel olmasalardı iman etmişti, demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  [Allah'ın yolundan çevirerek]  yani Allah'ın yolunda oturanları demektir. Zamirin yerine zahirin konulması her yolu açıklamak, çevirdikleri şeyin büyüklüğünü göstermek ve hallerini kötülemek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hak Teâlâ'nın, وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ [her yolun başını tutup oturmayın] buyruğu hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu ayette geçen  صِرَاطٍ  kelimesi, halkın gidip geldiği yol anlamına kabul edilmiştir. Rivayet edildiğine göre, onlar yolların üzerine oturuyor ve Şuayb (a.s)'a inananları korkutuyorlardı...

b) Buradaki  صِرَاطٍ , "dinin yolları" manasına da yorumlanmıştır. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: "Cenab-ı Hakk'ın, "Her yolun başını tutup oturmayın" buyruğunun manası,  لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ  [andolsun ki, onları saptırmak için senin doğru yolunda pusu kurup oturacağım]  (A'râf /16) diyen şeytana uymayınız...." demektir. Buradaki  صِرَاطٍ  kelimesinden maksat, dinin yolları olan her şeydir; buradaki  صِرَاطٍ  ile bunun kastedildiğinin delili ise, Şuayb (a.s)'ın sözüdür. Nitekim, fiili şekillerinde kullanılır. Bu harf-i cerler, anlamları birbirine yakın olduğu için bu gibi yerlerde birbirleri yerine kullanılırlar. Çünkü sen,  قعد بمكان كذا   dediğin zaman,  buradaki  ب  harf-i ceri ilsak ifade eder. Bu da, "O kimsenin iltisak ettiğini, yapıştığını, oradan ayrılmadığını" ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Vaat ve tehdit aynı kökten gelir. وعد  vadetmek, أوْعَدَ  tehdit etmek demektir.

بغية  istemek anlamındadır, أراد  fiilinden farkı, haddini aşarak istemek demektir. Hem iyi hem kötü manada olabilir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)


 وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلاً فَكَثَّرَكُمْۖ 

 

Cümle atıf harfi وَ ’la  …وَلَا تَقْعُدُوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan  كُنْتُمْ قَل۪يلاً  cümlesi, zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

فَكَثَّرَكُمْ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile muzâfun ileyh cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Hatırlanması istenen şeylerin, güçsüz oluşları ve çoğaltılmış olmaları şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

قَل۪يلاً - فَكَثَّرَكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyor ise aralarında atıf yapılabilir (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)


وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la  وَاذْكُرُٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

انْظُرُوا  fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Sebep müsebbep alakası ile mecazı mürseldir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ , emir sıygasındaki  انْظُرُوا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ  ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen  عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ  izafeti, muzafın tahkiri içindir.

Muzâfun ileyh olan  الْمُفْسِد۪ينَ ‘in, افعال  babının ism-i fail kalıbıyla gelmesi bu özelliğin onlarda sübut, istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. 

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış,  كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

Son cümle tefekkür ve görme ehliyeti olan herkes içindir. Maksat onları yaptıkları işlerden sakındırmaktır.

انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ  [Bakın ki, fesat çıkaranların sonu nice olmuştur!] ifadesinin maksadı da, onların direten, isyan eden müfsitlerin akibetinin, sadece bir horlanma ve bir aşağılanma cezası olduğunu anlayıp fesat ve isyanda bulunmaktan kaçınarak itaatkâr kimseler olmalarıdır. Binaenaleyh, bu iki sözün gayesi, ondan önce arzulandırmak (terğib), sonra da korkutup sakındırmak (terhîb) yoluyla taata sevk etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْمُفْسِد۪ينَ  ile kastedilen, şirk inancı ve sapık davranışlarla kendilerini, kanunları çiğneyerek toplumu bozanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 87. Ayet

وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ  ٨٧


“Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa, artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 كَانَ ise ك و ن
3 طَائِفَةٌ bir kısmı ط و ف
4 مِنْكُمْ içinizden
5 امَنُوا inanmış ا م ن
6 بِالَّذِي kişiye
7 أُرْسِلْتُ benimle gönderilen ر س ل
8 بِهِ ona
9 وَطَائِفَةٌ ve bir kısmı da ط و ف
10 لَمْ
11 يُؤْمِنُوا inanmamış ise ا م ن
12 فَاصْبِرُوا sabredin ص ب ر
13 حَتَّىٰ kadar
14 يَحْكُمَ hükmedinceye ح ك م
15 اللَّهُ Allah
16 بَيْنَنَا aramızda ب ي ن
17 وَهُوَ ve O
18 خَيْرُ en iyisidir خ ي ر
19 الْحَاكِمِينَ hükmedenlerin ح ك م

وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا


وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

طَٓائِفَةٌ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. مِنْكُمْ  car mecruru  طَٓائِفَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. اٰمَنُوا  cümlesi, كَانَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ٓي müfred müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُرْسِلْتُ بِه۪ ‘dir. îrabtan mahalli yoktur.

اُرْسِلْتُ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  اُرْسِلْتُ  fiiline mütealliktir.  طَٓائِفَةٌ  atıf harfi  وَ ’la birinci  طَٓائِفَةٌ ‘e matuftur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يُؤْمِنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

اُرْسِلْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi  رسل ‘dir.

İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


  فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اصْبِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. يَحْكُمَ  fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  اصْبِرُوا  fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.  

يَحْكُمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بَيْنَ  mekân zarfı,  يَحْكُمَ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak.Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. الْحَاكِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْحَاكِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  حكم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَيْرٌ  kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir.

İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ 


وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, şart üslubunda gelmiştir.

اِنْ  şart harfi, burada her zaman olduğu gibi şartın vukuunda şek ifade etmez. Aksine asıl şart manasında gelmiştir. Çünkü asıl şart edatlarındandır. Bu harf mana olarak doğru olduğunda, şart fiilinin vuku bulma ihtimalinin kuvvetli olduğu durumlarda kullanılan  إذا  manasında kullanılır. Bu durumda şart fiilinin vuku bulma ihtimalinin azlığına delalet etmez. Burada olduğu gibi mazide gerçekleşmiş bir olay hakkında kullanıldığında nasıl şart fiilinin vuku bulma ihtimalinin azlığına delalet edebilir ki? (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ , şart cümlesidir. 

مِنْكُمْ  car mecruru  طَٓائِفَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اٰمَنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪  cümlesi, كَانَ ’nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Mecrur mahaldeki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي  başındaki  بِ  harf-i ceriyle  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اُرْسِلْتُ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُرْسِلْتُ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümledeki ikinci  طَٓائِفَةٌ , temasül nedeniyle birinciye atfedilmiştir. Kelimenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında gelen  لَمْ يُؤْمِنُوا  cümlesi atıf harfi  وَ ’ la,  اٰمَنُوا  cümlesine atfedilmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlenin, atıf sebebi tezattır. 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile  فَاصْبِرُوا  fiiline mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve uyarıyı artırmak içindir. 

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği  يَحْكُمَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Hakkında hüküm verileceklerin iman edenler ve etmeyenler şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.

Resule iman edin demek yerine, “benim gönderdiğime iman edin” buyurulması kinayedir. Onun Allah tarafından gönderilmiş olması önemlidir. Bu öneme vurgu yapmak için böyle gelmiş, onun şerefini ve değerini yükseltmiştir.

كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا  cümlesiyle  وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَحْكُمَ - الْحَاكِم۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

اٰمَنُوا - لَمْ يُؤْمِنُوا  kelimeler arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

Eğer sizin içinizden bir fırka, benimle gönderilen şeriatlere ve hükümlere iman eder de, diğer bir fırka da iman etmezse, artık Allah Teâlâ, batıl ehline karşı hak sahiplerini muzaffer kılıncaya kadar bekleyin. Şu halde bu ayet-i kerime, müminler için zafer vaadi, kâfirler için ise ceza tehdididir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ

 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned az sözle çok anlam ifade eden izafet şeklinde gelmiştir. 

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ izafetinde, خَيْرُ  sıfat olmasına rağmen  الْحَاكِم۪ينَ ‘nın önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘En hayırlı hakim’ yerine, [Hükmedenlerin en hayırlısı] buyurulmuştur. Bu ifadede bir vurgu vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

خَيْرُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

الْحَاكِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle hatasız olarak hükmedeceği beyan edilirken, müşriklerin ceza, müminlerin mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Cümle, Allah’ı övme sebebiyle tezyîldir. Çünkü O’nun hükmü mahza adalettir, hiçbir kasdî veya hataen zulüm taşımaz. Onun dışındaki hakimler hem hata yapabilir hem de zulmedebilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَا  [Allah aramızda hakemlik edinceye kadar] yani iki grup arasında hakemlik edip hak ehlini batıl ehline karşı muzaffer ve galip kılıncaya kadar  فَاصْبِرُوا  [sabredin] sabırla bekleyin. Bu ifade kâfirleri Allah’ın mutlaka cezalandıracağına dair bir tehdit olup [Öyleyse, bekleyin bakalım; şüphesiz biz de sizinle beraber beklemedeyiz!] (Tevbe 9/52) ayeti gibidir. Ayrıca, müminlere yönelik bir öğüt, onları sabretmeye, müşriklerden gördükleri eziyetlere tahammül etmeye, Allah aralarında hükmedip müşrikleri cezalandırıncaya kadar beklemeye teşvik anlamında da olabilir. Yine ayetin her iki gruba hitap etmiş olması, yani “Allah aralarında hükmedip güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırıncaya kadar müminler kâfirlerin eziyetlerine sabretsinler; kâfirler de müminlerin iman etmiş olmalarından duydukları rahatsızlığa dayansınlar” anlamında olması da mümkündür. وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ [Hâkimlerin en hayırlısı O’dur] çünkü O’nun hükmü hak ve âdildir; herhangi bir haksızlık içermesinden endişe edilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
83. ayeti kerimede Nuh as'in hanımının helak edilenlerden olduğu haber verilirken geçen ğâbirîn kelimesi türkçemizde gebermek olarak yerleşmiştir. Biz de bu kelimeyi aynı manada kullanıyoruz. Medyen halkı Filistin'in güneyinde Kızıldeniz ve Akabe Körfezi sahilinde uzanan bir bölgede yaşıyordu. Araplar tarafından iyi bilinen bir yerdi.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Günümüzde konuşulması en çok sevilen konulardan biri: insanın ne kadar kötü bir hale geldiğidir. Herkesin bu konuda söyleyecek bir şeyi vardır. Ancak, fikrimizi beyan etmeden önce önemli bir noktayı hatırlamalıyız. 

 

Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen kavimleri ve tarih kitaplarını okuduğumuzda, insanın tabiatıyla ilgili zihnimize çarpan ilk bilgilerden biri: insan geçmişte ne idiyse, bugün de aynı. Allah’ın emirlerinden uzaklaşmaya, yasakladıklarına ise yaklaşmaya meyilli. Nankörlüğünde, zalimliğinde ve cahilliğinde ısrarcı. Yani değişen insanın ne kendisi, ne de kötülük kapasitesidir. Değişen; insanın nefsini tatmin etmek için kuralları ve sınırları keyfine göre düzenlemesidir. 

İnsan geçmişte ne idiyse, bugün de aynı. Değişen: teknolojiyi günahlara yaklaşmasını ve işlediği hatalarını kısa sürede yüzlerce-binlerce insana ilan etmesini kolaylaştırmak için kullanabilmesidir.

Allahım! 

Zalimliğinde, cahilliğinde ve nankörlüğünde ısrar edenlere,

İşlediği günahlarıyla övünenlere,

Nefsinin isteklerine göre yaşayanlara,

Bahanelerin ardına gizlenenlere,

Geçmişte helak edilen kavimlerin hallerine benzemekten Sana sığınırım. 

Ey hükmedenlerin en hayırlısı olan Rabbim!

Bizi;

Tövbe edenlerden, 

Ele geçen her fırsatı, Senin rızana uygun şekilde değerlendirenlerden,

Nefsini terbiye edenlerden,

Adillerden, şükredenlerden ve öğrenenlerden,

Emirlerine yaklaşanlardan ve yasaklarından uzaklaşanlardan,

Senin yolun üzerine yaşayanlardan ve ölenlerden,

 

Ve böyle nesiller yetiştirenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji