8 Ekim 2024
A'râf Sûresi 96-104 (162. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 96. Ayet

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ  ٩٦


Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve şayet
2 أَنَّ elbette
3 أَهْلَ halkı ا ه ل
4 الْقُرَىٰ (O) ülkelerin ق ر ي
5 امَنُوا inansalardı ا م ن
6 وَاتَّقَوْا ve korunsalardı و ق ي
7 لَفَتَحْنَا açardık ف ت ح
8 عَلَيْهِمْ üzerlerine
9 بَرَكَاتٍ bolluklar ب ر ك
10 مِنَ -ten
11 السَّمَاءِ gök- س م و
12 وَالْأَرْضِ ve yer(den) ا ر ض
13 وَلَٰكِنْ fakat
14 كَذَّبُوا yalanladılar ك ذ ب
15 فَأَخَذْنَاهُمْ biz de onları yakaladık ا خ ذ
16 بِمَا şeylerle
17 كَانُوا oldukları ك و ن
18 يَكْسِبُونَ kazanıyor ك س ب

O eski kavimler, peygamberlerinin davetini ve Allah’ın türlü ikazlarını yeterince değerlendirip iman etseler ve kötülüklerden sakınsalardı yüce Allah “elbette onların üzerine gökten ve yerden nice bereket kapıları” açacaktı. Şu halde iman ve takvânın sonu berekettir, bolluktur; mutluluk ve esenliktir.

 Bazı tefsirlerde “gökten gelen bereketler” yağmur, “yerden gelen bereket” de ziraî mahsuller ve hayvansal ürünlerdeki bolluk diye açıklanmışsa da buradaki “bereketler”in her türlü maddî ve mânevî hayırları kapsadığını düşünmek âyetin maksadına daha uygun düşer (bk. Râzî, XIV, 185; Şevkânî, II, 260).

 Zemahşerî âyetteki “açma” anlamına gelen feth kavramının “kolaylaştırma” mânasında da kullanıldığını belirtmektedir. Buna göre söz konusu ifade “… Onlar için bütün iyilik ve güzellikleri elde etme yollarını kolaylaştırırdık” anlamına gelir (II, 77).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 560

برك Berake : بَرْكٌ kelimesinin aslı devenin göğsüdür. Yine بَرَكَ الْبَعِيرُ ifadesi deve döşünü (göğsünü) yere bıraktı demektir. Suyun toplandığı yere de بِرْكَةٌ adı verilmiştir. بَرَكَةٌ ise bir şeyde hayrın devamlı oluşudur. Bu isimle adlandırılmasının sebebi, suyun toplandığı yerde kalışı gibi, hayrında burada durup kalmasıdır. مُبارَكٌ sözcüğüne gelince o içinde bu hayrın bulunduğu şeydir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri bereket, tebrik, teberrük ve mübarektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ


وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri ; لو ثبت إيمان أهل القرى (Belde ehlinin imanı sabit olsaydı…)  şeklindedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اَهْلَ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرٰٓى  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. اٰمَنُوا  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اتَّقَوْا cümlesi atıf harfi  وَ ’la  اٰمَنُوا ’ye matuftur. 

اتَّقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

فَتَحْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru  فَتَحْنَا  fiiline mütealliktir.  

بَرَكَاتٍ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  بَرَكَاتٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمَٓاءِ ’ye matuftur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لٰكِنْ  istidrak harfidir,  لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَخَذْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يَكْسِبُونَ۟ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’ nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْسِبُونَ۟  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَكْسِبُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep manasındadır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لٰكِنَّ ’nin tahfifi لٰكِنْ  şeklinde olur. Tahfif edilince amelden düşer. İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ


وَ , atıf,  لَوْ  şart edatıdır. Şart üslubunda gelen terkip, 94. ayetteki  وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا  cümlesi, masdar tevili ile takdiri,لَوْ ثبت (sabit olsaydı.) olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hükmü takviye etmiştir.

الْقُرٰٓى  ifadesindeki marifelik, ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

قرية ; bir amaçla bir araya gelen topluluk demektir.  قرية سياحية (Turist grubu) gibi. Farklı düşüncelere sahip farklı amaçlı insanların bir arada bulunduğu yere de medine denir.

Daha önce  قرية  olarak tekil gelen kelimelerin olduğu yerlere birer örnektir. Şimdi  الْقُرٰٓى  şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Toplu bir değerlendirme vardır.

وَاتَّقَوْا  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olan  اٰمَنُوا ’ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَفَتَحْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  بَرَكَاتٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بَرَكَاتٍ  kelimesinden maksat; hayırlar veya yağmur ve nebatlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ  [Bereketleri açmak] tabirinde istiare vardır. Rahatça elde edilmeleri hususunda, bereketlerin onlara kolaylaştırılması, kapıların açılmasına benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Semâ’nın bereketi yağmur, arzın bereketi nebât ve meyvedir. Temsîlî istiaredir.

الفَتْحِ  fiilinin  البَرَكاتِ  kelimesiyle gelmesinde mekni istiare vardır. Burada البَرَكاتِ , içindekilere fayda veren evlere benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

اٰمَنُوا - اتَّقَوْا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

السَّمَٓاءِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbak-ı icab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

بَرَكَاتٍ  ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder.


وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

 

İstidrak harfi  لَـٰكِنِ  dahil olduğu cümle, atıf harfi وَ ‘la  اٰمَنُوا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi tezattır.

كَذَبُوا  fiili  تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

لٰكِنْ , şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475) 

لٰكِنْ  kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2 s. 474) 

فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَاَخَذْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  كَانُوا يَكْسِبُونَ  cümlesi,  بِ  harfi ile  اَخَذْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir. Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كان ’nin haberi olan  يَكْسِبُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

بِمَا ‘daki  بِ , sebebiyyedir. Yani, küfür ve isyandan kazandıkları sebebiyle, demektir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اٰمَنُوا  - كَذَّبُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

A'râf Sûresi 97. Ayet

اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ  ٩٧


Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَأَمِنَ emin midirler? ا م ن
2 أَهْلُ halkı ا ه ل
3 الْقُرَىٰ (o) ülkelerin ق ر ي
4 أَنْ
5 يَأْتِيَهُمْ kendilerine gelmeyeceğinden ا ت ي
6 بَأْسُنَا azabımızın ب ا س
7 بَيَاتًا geceleyin ب ي ت
8 وَهُمْ ve onlar
9 نَائِمُونَ uyurlarken ن و م

Müfessirler genellikle ehlü’l-kurâ ifadesini “geçmiş milletler” diye anlamışlarsa da; bunun, başta Mekkeliler olmak üzere bütün yerleşim birimlerinin insanlarını kapsadığını düşünmek Kur’ân-ı Kerîm’in maksadına daha uygun düşer (Elmalılı, III, 2220). Hatta göçebe insanları da bunun içinde düşünmek gerekir. Böylece söz konusu âyetler bütün insanlar için bir uyarı anlamı taşımaktadır. Buna göre Allah, inkârcıyı ve isyankârı vaktini haber vererek cezalandırmaz. Nitekim sözlükte “hile, tuzak” anlamına gelen mekr kelimesi, Allah’a nisbet edildiğinde “O’nun günahkârlara mühlet vermesi ve onları farkında olmadan, beklenmedik bir anda cezalandırması” veya bu şekilde “ansızın gelen ceza” mânasında kullanılır. Yukarıdaki âyetlerde bu şekilde cezaya uğrayıp yok olan, yurtları harabeye dönen, tarihe karışan eski toplumlardan birkaç örnek verildi. Bu durum karşısında, fıtratlarındaki akıl, fikir ve ibret alma yeteneklerini kullanmayıp hüsranı hak eden, kendilerine kötülük eden inkârcılar, sadece onlar, böyle bir ceza kaygısı ve beklentisi içinde olmadan, temelsiz bir güvenlik duygusuyla her türlü kötülüğü rahatlıkla işlerler. Bu âyetlerde açıkça belirtilmemekle birlikte, ifadenin gelişinden anlaşıldığına göre, müminler ise, inkârcıların aksine, yüce Allah’ın rahmeti gibi azabının da hak olduğuna inandıkları için, daima O’nun gazabına ve azabına uğrama endişesi içinde yaşarlar. Kur’ân-ı Kerîm’deki takvâ, havf, haşyet, rehbet, hazer gibi kelimelerle dile getirilen bu endişe, sarsılmaz imanın ruhlarda meydana getirdiği olumlu, yapıcı, insanı her türlü kötülüklerden alıkoyup iyilikler yapmaya sevkeden kaygı ve korku şeklindeki yüksek dinî ve ahlâkî duyguyu ifade eder. İyi mümin ve iyi insan gibi iyi ümmet ve iyi toplum da ancak bu yüce duygunun vicdanlara hâkim olmasıyla gerçekleşir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 561

اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَهْلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرٰٓى  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  من  harf-i ceriyle  اَمِنَ  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتِيَهُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بَأْسُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيَاتا  zaman zarfı  يَأْتِيَهُمْ  fiiline mütealliktir. وَهُمْ نَٓائِمُونَ  cümlesi, يَأْتِيَهُمْ ‘deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. نَٓائِمُونَ  haber olup  ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Har-fi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَٓائِمُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  نوم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ

فَ , istînâfiyye, hemze inkârî istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu istifham, vâki olmuş bir şeyin inkârı ve çirkin sayılması manasındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً  cümlesi, masdar teviliyle mahzuf  مِنْ  harfi ceriyle birlikte  اَمِنَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  بَأْسُنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  بَأْسُ , tazim kazanmıştır.

يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا  ifadesinde istiare sanatı vardır.  بَأْسُنَا  [azap],  يَأْتِيَهُمْ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Azap, gelmek fiiline isnad edilerek, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Ayrıca azamet zamirine muzaf olması korkunçluğunu artırmaktadır. Istiare sanatı yoluyla, azabın büyüklüğü, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

بَيَاتاً  kelimesi haldir.   

وَهُمْ نَٓائِمُونَ  cümlesi,  يَأْتِيَهُمْ  fiilindeki mef’ûl zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  نَٓائِمُونَ  , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Önceki ayetteki  اَهْلُ الْقُرٰٓى  ifadesinin bu ayette tekrarında ıtnâb ve reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. İnkârcıya daha fazla açıklamak için bu tekrar yapılmıştır. 

A'râf Sûresi 98. Ayet

اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ  ٩٨


Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَأَمِنَ Ya da emin midirler? ا م ن
2 أَهْلُ halkı ا ه ل
3 الْقُرَىٰ (o) ülkelerin ق ر ي
4 أَنْ
5 يَأْتِيَهُمْ onlara gelmeyeceğinden ا ت ي
6 بَأْسُنَا azabımızın ب ا س
7 ضُحًى kuşluk vakti ض ح و
8 وَهُمْ ve onlar
9 يَلْعَبُونَ eğlenirlerken ل ع ب
ضحو Dahave : Duhâ الضُّحَى güneşin yayılıp günün uzamasıdır. Bu vakit dilimi de ضُحىً olarak adlandırılmıştır. ضَحَى – يَضْحَى fiili güneşe maruz kaldı demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli duhâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَهْلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرٰٓى  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  من  harfi ceriyle  اَمِنَ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتِيَهُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَأْسُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ضُحًى  zaman zarfı  يَأْتِيَهُمْ  fiiline mütealliktir. وَهُمْ يَلْعَبُونَ  cümlesi,  يَأْتِيَهُمْ ‘deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَلْعَبُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

يَلْعَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

 

Ayet  atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hemze inkârî istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, korkutma ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu istifham, vâki olmuş bir şeyin inkârı ve çirkin sayılması manasındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Bu ayet, kınamayı ağırlaştırmak için inkârdan sonra ikinci bir inkârdır. Yani onlar aşırı gafletlerinden dolayı eğlenirlerken, yahut onlar, oyun gibi kendilerine hiç faydası olmayan işlerle meşgul iken azabın gelivermesinden güvende mi idiler? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى  cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen  مِنْ  harfi ceriyle  اَمِنَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا  ifadesinde istiare sanatı vardır.  بَأْسُنَا  [azap],  يَأْتِيَهُمْ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Azap, gelmek fiiline isnad edilerek, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Ayrıca  azamet zamirine muzaf olması korkunçluğunu artırmaktadır. İstiare sanatı yoluyla, azabın büyüklüğünü, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  بَأْسُنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  بَأْسُ , tazim kazanmıştır.

ضُحًى  zaman zarfı, يَأْتِيَهُمْ  fiiline mütealliktir.

وَهُمْ يَلْعَبُونَ  cümlesi,  يَأْتِيَهُمْ  fiilindeki mef’ûl zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetle benzer olan bu ayet arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. İnkârcıya daha fazla açıklamak için bu tekrar yapılmıştır. Ayrıca bu iki ayet arasında mukabele sanatı vardır.

ضُحًى  müennes ve müzekker olabilir. Bu kelimenin Araplar ve ondan öncekilerde vakit için kullanımı yaygındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hakk'ın, ضُحًى [güpegündüz] tabiri; gündüzün ön kısmı demektir. Bu kelimenin esas manası ise, açıklık ve zuhur etmek demektir. Bu, Arapların güneşin ışığı ortaya çıktığında söylemiş oldukları deyimle­rinden gelmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

A'râf Sûresi 99. Ayet

اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟  ٩٩


Yoksa Allah’ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan kavimden başkası Allah’ın tuzağından emin olamaz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَأَمِنُوا emin mi oldular? ا م ن
2 مَكْرَ tuzağından م ك ر
3 اللَّهِ Allah’ın
4 فَلَا olamaz
5 يَأْمَنُ emin ا م ن
6 مَكْرَ tuzağından م ك ر
7 اللَّهِ Allah’ın
8 إِلَّا başkası
9 الْقَوْمُ topluluktan ق و م
10 الْخَاسِرُونَ ziyana uğrayan خ س ر

اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَكْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

فَ  ta’liliyyedir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْمَنُ  damme ile merfû muzari fiildir. مَكْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. الْقَوْمُ  fail olup damme ile merfûdur. الْخَاسِرُونَ۟  kelimesi  الْقَوْمُ ‘nun sıfatı olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَاسِرُونَ۟  kelimesi sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki istifham cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hemze inkârî istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş , İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, korkutma ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  مَكْرَ اللّٰهِۜ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  مَكْرَ , tazim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Bu istifham, vâki olmuş bir şeyin inkârı ve çirkin sayılması manasındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ  sözü, اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى  sözünün tekrarıdır. Tekrar edilmesi, onların gaflette oluşlarına taaccüp ve müşriklerden dinleyenlere tariz manası kastedilmesi dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟


فَ  ta’liliye veya müstenefedir. Muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Nefy harfi  لَا ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, fiille fail arasındadır. يَأْمَنُ  sıfat/maksûr,  الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ , mevsûf/maksûrun aleyh olarak, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Yani; ziyana uğrayan kavimden başka hiç kimse Allah’ın tuzağından emin olmaz.

Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf, sıfatın, zikredilen mevsûftan başkasında asla bulunmamasıdır. Bu tip kasrlarda, mevsûfta başka vasıflar bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâllerde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını ve korkuyu artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastı taşıyan  مَكْرَ اللّٰهِ  izafeti, muzafa tazim ifade eder. Bu ibarenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْخَاسِرُونَ  kelimesi  الْقَوْمُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اَمِنُوا - لَا يَأْمَنُ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ  cümlesiyle  فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

مَكْرَ , hile demektir. Allah’ın hilesi olmaz. Müşâkele sanatı vardır. Hileyi, zayıf olan kişi onu yenemediği için kuvvetliye karşı yapar.

Kur’an’da hile manasında gelen dört kelime vardır:  مكر , كيد , حيلة , خداع . Bunların içinde en kuvvetlisi  كيد  kelimesidir. Sonra   حيلة  gelir.  كيد  ve مكر , tedebbür ve fikirle olur. Taammüden cinayet gibi.  مكر  bir harf-i cer ile kullanılır. O yüzden  كيد  daha kuvvetli derler. مكر  kelimesinin lügat manası ‘ipi bükmek’ demektir.  حيلة , birinin arkasından kendi menfaatine yönelik birşey yapmak demektir. Bir menfaat elde etmek veya zarardan kurtulmak için söylediği bir sözün zıttını ortaya koymak demektir. Önceden planlanması gerekmez. 

Allah için مكر  kelimesi kullanıldığında; Allah onların hilelerini bozdu, hilelerini onların kendi başına geçirdi manası verilir.

Bu ifadede istiare vardır. Çünkü Arap dilinde gerçek anlamda mekr, hile yaparak ansızın yakalayıp helak etmek amacıyla içte gizlenen niyetin tersini dışarıya vurmak demektir. Bu; Allah Teâlâ için uygun olmaz. O halde bununla kastedilen, azap ve cezayı hak eden kişiye farkına varmadığı, emin olduğu ve çekinmediği cihetten azabın gönderilmesidir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ ‘dan maksat, insanlar nefislerini hüsrana uğrattıklarından Allah Teâlâ'nın yarattığı fıtratı ve ayetleri tefekkürden hasıl olan gerçeği görme yeteneğini kaybetmişler, anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

A'râf Sûresi 100. Ayet

اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ  ١٠٠


Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek apaçık belli olmadı mı ki, biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَهْدِ yola getirmedi mi? ه د ي
3 لِلَّذِينَ kimseleri
4 يَرِثُونَ varis olanları و ر ث
5 الْأَرْضَ şu toprağa ا ر ض
6 مِنْ
7 بَعْدِ sonra ب ع د
8 أَهْلِهَا sahiplerinden ا ه ل
9 أَنْ
10 لَوْ eğer
11 نَشَاءُ biz dilesek ش ي ا
12 أَصَبْنَاهُمْ kendilerini de cezalandırırız ص و ب
13 بِذُنُوبِهِمْ günahlarıyle ذ ن ب
14 وَنَطْبَعُ ve mühürleriz ط ب ع
15 عَلَىٰ üzerini
16 قُلُوبِهِمْ kalblerinin ق ل ب
17 فَهُمْ artık onlar
18 لَا
19 يَسْمَعُونَ hiç işitmezler س م ع

“Arz”dan maksat, yukarıda kıssaları anlatılan kavimlerin yaşadığı topraklar; “yeryüzüne vâris olanlar” ise Kur’an’ın indiği dönemde o topraklarda eski kavimlerin yerlerine yerleşip yurt kuran Arap topluluklarıdır, bunların başında da Kur’an’ın ilk muhatabı olan Mekkeliler geliyordu.

 Önceki âyetlerde, geçmişteki beş peygamberin (Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb) kavimlerinin kıssalarından örnekler verilerek, bu peygamberlerin getirdikleri açık seçik mesajlara, belgelere veya mûcizelere (bey-yinât) rağmen, inkârcılıkta direnen eski toplumların mâruz kaldıkları felâketler anlatılmıştı. Bu âyetlerde ise İslâm davetine muhatap olanların, bu olup bitenlerden ders almaları istenmektedir. 100. âyette Hz. Peygamber’in muhatapları iki tehlike karşısında uyarılmaktadır: Onlar eğer iman etmezlerse ya herhangi bir yıkımla yok olup gidecekler veya –hayatta kalsalar bile– küfürde ısrar ve inat etmeleri yüzünden Allah onların kalplerini mühürleyecektir (Râzî, XIV, 187). Burada iki defa geçen “kalplerin mühürlenmesi” Kur’an üslûbunda genellikle, inkâr ve kötülükte direnen insanların, zamanla akıllarını kullanma ve sağlıklı düşünme yeteneklerini kaybetmeleri, giderek artan bir taassupla sapık inanç ve yaşayışa şartlanmaları şeklindeki zihin ve ruh halini ifade eder. Genel planda evrendeki bütün oluşlar Allah’ın kuşatıcı iradesiyle gerçekleştiği için bu şartlanma “Allah’ın kalpleri mühürlemesi” şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim 101. âyetteki “Fakat onlar önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi” şeklinde çevrilen bölüm de insanın daha önce inkâr ettiği şeyleri kabul etmesinin veya inanıp benimsediği şeyleri terk ve reddetmesinin güçlüğüne işaret etmektedir.

 Müfessirler, 102. âyetteki ahd kelimesini çoğunlukla “Allah’ın Hz. Âdem’in sulbüne, soyuna ve dolayısıyla bütün insanların fıtratına bahşettiği hakkı ve hakikati bulma, kabul etme meyli, her insanın yaratılışının en başında potansiyel olarak sahip kılındığı iman ve iyilik istidadı” anlamında açıklamışlardır. Kur’an’da, insanın böyle bir olumlu eğilim ve istidadı varlığının özünde saklayarak dünyaya gelmesi, onun Allah’a karşı olan bir tür ahdi ve borcu, buna karşılık mükellef bir insan haline geldikten sonra fıtrat dinini tanımayarak bâtıl inançlara, çirkin davranışlara sapması da “Allah’ın ahdini bozma” şeklinde dile getirilir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 561-562

َوَرِث Verise : وِراثَةٌ ve إرْثٌ akit ve benzeri bir işlem olmaksızın bir malın ya da servetin başkasından kişiye intikal etmesidir. Nitekim ölüden insana kalan mala da bu isim verilmiştir. Miras kalan kazanç da تُراثٌ veya مِيراثٌ olarak isimlendirilmiştir. Yüce Allah herşeyin nihayetinde kendine dönecek olmasından ötürü kendi nefsini ألْوارِثُ olarak vasfetmiştir. Yine kendisine güzel bir şey ihsan edilen hakkında da أُرِثَ kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 35 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vâris, verâset, miras, mûris, tevârüs ve veresedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَهْدِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ  harfi ceriyle  يَهْدِ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَرِثُونَ الْاَرْضَ  ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

يَرِثُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يَرِثُونَ  fiiline mütealliktir. اَهْلِهَٓا   muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَهْدِ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  أَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri; أنه  şeklindedir. لَوْ نَشَٓاءُ  cümlesi, muhaffefe  أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. نَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.  Şartın cevabı  اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  ‘dir.

اَصَبْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِذُنُوبِهِمْ  car mecruru  اَصَبْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hafifletilmiş olan  اَنْ  aynı  اَنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiru’ş - şan) olarak alır.

Hafifletilmiş olan  اِنْ  cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan  اَنْ  cümle ortasında gelir.

Hafifletilmiş olan  اَنْ ’ in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise, edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)   Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَصَبْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. نَطْبَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  عَلٰى قُلُوبِهِمْ  car mecruru  نَطْبَعُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَسْمَعُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ 

 

Ayet,  اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ  cümlesine atıf harfi  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Hemze inkârî istifham,  harfidir.  لَمْ , muzariyi maziye çeviren, لمّا ’ nın aksine istikbali kapsamayan nefy edatıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olduğu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِلَّذ۪ينَ  başındaki  لِ  harf-i ceriyle  لَمْ يَهْدِ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الإرْثُ : Ölen kişinin malının en uygun olana verilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْاَرْضَ  kelimesinin marifeliği cins içindir. Yani ‘’herhangi bir araziyi miras alırlar’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  cümlesine dahil olan  اَنْ , muhaffefe  اَنَّ ’dir. Takdiri  اَنْهُ  olan şan zamirinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Tekit ve masdar harfi  اَنْ ‘nin dahil olduğu cümle, masdar tevilinde  لَمْ يَهْدِ  fiilinin faili konumundadır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنْ ’in haberi olan  لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan  نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. 

اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  cümlesi şartın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

نَشَٓاءُ  ve  اَصَبْنَاهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ  muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63) 

Genel olarak  شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

يَهْدِ  fiilinin lâm ile geçişli ( لِلَّذ۪ينَ ) yapılmış olmasının sebebi, beyan etmek anlamında kullanılmış olmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَطْبَعُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

طْبَعُ , ‘mühürledi’ demektir. Matbaa, tabiat kelimeleri buradan gelir. Hamdi Yazır, ‘küfrü onların tabiatı kılmak’ şeklinde açıklamıştır. Aynı kökten olduğu için bu manayı da verebiliriz. Kalplerini mühürleriz, küfür onların tabiatı haline gelir.

يَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ  ifadesinde istiare vardır. Kalp hidayetin içine konulacağı mühürlenebilen bir kaba benzetilmiştir. Kâfirlerin büyüklenme ve inanmama konusundaki inatlarının ulaştığı şiddeti ifade etmek için bu istiare yapılmıştır. Bu ifade Bakara/7 deki  ختم الله على قلوبهم  ifadesine benzemekle beraber bu fiilde mana açısından daha kuvvetlidir. Çünkü bu fiil para basmakta kullanılır ve gümüş para üzerinde iz bırakmak manasındadır. Çamur veya mum üzerinde iz bırakmak manasında ise  ختم  fiili kullanılır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ  ifadesinin neye taalluk ettiği konusunda birkaç farklı değerlendirme söz konusudur. İlkine göre  اَوَلَمْ يَهْدِ  ifadesinin anlamının delalet ettiği şeye atfedilmiştir ve sanki “onlar hidayetten gafil kalır, biz de kalplerini mühürleriz” anlamındadır. İkincisine göre ise  يَرِثُونَ الْاَرْضَ  ifadesine matuftur ya da herhangi bir şeye matuf olmayıp  وَنحن نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ  (ve biz onların kalplerini mühürleriz) anlamındadır. Şayet '' لَوْ نَشَٓاءُ  '' (istesek) fiili,  لو شئنا  (istemiş olsaydık) manasında olduğu gibi,  نَطْبَعُ  (mühürleriz) fiili de  وطبعنا  (ve mühürledik) anlamında olup  اَصَبْنَاهُمْ  fiiline matuf olabilir mi?” dersen şöyle derim: Anlam [“… dilesek günahları yüzünden onları da cezalandırabilecek ve kalplerini mühürleyebilecek olmamız …” ] mealinde olacağından bunu desteklemez; çünkü ayette sözü edilenlerin kalpleri mühürlü olup kendilerinden öncekilerin günah işleme ve günahlar yüzünden azaba maruz kalma özelliğine sahiptirler. Oysa bu şekilde -muzari fiilin mazi anlamında değerlendirilmesi şeklinde- bir yorum onların böyle bir özellikten yoksun oldukları ve şayet Allah Teâlâ dilerse bu özelliğe sahip olacakları anlamına gelir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

Ayetin fasılası atıf harfi  فَ  ile  نَطْبَعُ  cümlesine atfedilmiştir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَسْمَعُونَ , menfi muzari fiil sıygasında gelmiştir. Bu durum hükmü takviye, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.

يَسْمَعُونَ  fiili idrak etmek manasında kullanılmıştır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

İşitmekten maksat Allah’ın sözlerinin tasdik edilerek kalplerine işlemesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“Allah’ın Kur’an’da ‘işitme duyusunu’ müminlerle ilintilendirdiği ya da kâfirlerden nefy ettiği ve işitmeye teşvik ettiği bütün yerlerde, ‘işitme duyusuyla’ kastedilen, manayı tasavvur ve tefekkürdür. İşitme duyusu manayı tasavvur ve tefekkürün sebebi olduğu için sebep zikredilip müsebbep kast edilerek mecaz-ı mürsele gidilmiştir. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.305)

A'râf Sûresi 101. Ayet

تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ  ١٠١


İşte memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تِلْكَ işte o
2 الْقُرَىٰ ülkeler ق ر ي
3 نَقُصُّ anlatıyoruz ق ص ص
4 عَلَيْكَ sana
5 مِنْ -nden
6 أَنْبَائِهَا onların haberleri- ن ب ا
7 وَلَقَدْ ve andolsun
8 جَاءَتْهُمْ onlara getirmişlerdi ج ي ا
9 رُسُلُهُمْ elçileri ر س ل
10 بِالْبَيِّنَاتِ açık deliller ب ي ن
11 فَمَا fakat hayır
12 كَانُوا onlar ك و ن
13 لِيُؤْمِنُوا inanmadılar ا م ن
14 بِمَا ötürü
15 كَذَّبُوا yalanladıklarından ك ذ ب
16 مِنْ
17 قَبْلُ önceden ق ب ل
18 كَذَٰلِكَ işte böyle
19 يَطْبَعُ mühürler ط ب ع
20 اللَّهُ Allah
21 عَلَىٰ üzerini
22 قُلُوبِ kalbleri ق ل ب
23 الْكَافِرِينَ kafirlerin ك ف ر

تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓائِهَاۚ 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. الْقُرٰى  işaret isminden bedel veya atfı beyan olup mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. نَقُصُّ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

نَقُصُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. عَلَيْكَ car mecruru  نَقُصُّ  fiiline mütealliktir.  مِنْ اَنْـبَٓائِهَا  car mecruru  نَقُصُّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

جَٓاءَتْهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  جَٓاءَتْهُمْ  fiiline mütealliktir. 


فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ 

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُؤْمِنُٓوا  fiiline dahil olan  لِ , lâmul cuhuddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri; ما كانوا مؤهّلين أو مستعدّين للإيمان (İman etmeye ehil veya hazır olan değillerdi.) şeklindedir.

يُؤْمِنُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütelliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazfedilince zamme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ  zarfı, hem cümleye,  hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.  

يُؤْمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ


كَ  harf-i cerdir. مثل  ‘’gibi’’ anlamındadır.Bu ibare, amili  يَطْبَعُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir.  Takdiri;  طبعًا مثلَ ذلك الطبع يطبع الله على قلوب الكافرين (Allah bu mühürlemeye benzer şekilde kafirlerin kalplerini mühürler.) şeklindedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir.

يَطْبَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى قُلُوبِ  car mecruru  يَطْبَعُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكَافِر۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓائِهَاۚ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. تِلْكَ , mübteda,  الْقُرٰى  mübtedadan bedeldir.

Müsnedün ileyhin uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismi ile marife olması, dikkatleri işaret edilene yoğunlaştırmak içindir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓائِهَاۚ  cümlesi mübtedanın haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

نَقُصُّ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Ayette haber kelimesi yerine  نَبَاَ  kelimesi tercih edilmiştir. Çünkü, نَبَاَ  büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zannı galib oluşan haberdir. Bu özellikleri taşımayan habere  نَبَاَ  denmez. (Ragıb el İsfahânî, Müfredat)

İşaret ismi  تِلْكَ  ile yerleşim yerlerine işaret edilmiş ve köylerin haberinin verildiği belirtilmiştir. Aslında haberi verilen köyler değil orada yaşayan halklardır. İnsanlar ve köyler arasında hal-mahal alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Bu üslup, haberin ne kadar önemli olduğuna delalet eden mecazî bir üsluptur. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  تِلْكَ  ile nesillerin haberlerine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi) 

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190) 

تِلْكَ الْقُرٰى [O memleketlerden] maksat, daha önce bahsedilen beş kavim, yani Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb (as)'ın kavimleridir. Bu, "Biz sana, onların nasıl imha edildiklerinin haberlerini veriyoruz. Ama onların dışında kalan kavimlerin haberlerini ise, henüz sana anlatmadık" demektir. Allah Teâlâ, özellikle bu kavimlerle ilgili haberlerden bahsetmiştir. Çünkü onlar, kendilerine verilen onca nimetlere karşılık, uzun zaman başlarına bir azap gelmemesinden dolayı aklanmışlar ve kendilerinin hak üzere olduklarını sanmışlardır. İşte bu sebeple Hak Teâlâ, aynı duruma düşmekten ve bu gibi şeyleri yapmaktan sakınsınlar diye, Muhammed (sav) ümmetinin dikkatini çekmek için bu hadiseleri zikretmiştir. (Fahreddin er-Râzî, Keşşâf)

مِنْ اَنْـبَٓائِهَاۚ  ibaresindeki  مِنْ , ba’diyet ifade eder. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kelamın başında zikredilen haberler memleketlere izafe edilmiştir. Oysa anlatılanlar, o memleketlerin halkının haberleridir ve maksat da o halkın hallerini beyan etmektir. "Andolsun ki onlara Peygamberleri beyyineler getirmişlerdi" cümlesi de bunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ 


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Peygamberlerin, beyyine (mûcize)ler getirmeleri, her peygamberin tek bir mucize değil fakat hikmetin gerektirdiği kadar ve şekilde bir çok mucize getirmesi anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)

فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, kasemin cevabına  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُؤْمِنُوا  cümlesi, masdar teviliyle  كَان ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan  مَا  başındaki  بِ  harf-i ceriyle  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَبْلُ  kelimesi cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

كَذَبُوا  fiili  تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

لِيُؤْمِنُوا - كَذَّبُوا   kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لِيُؤْمِنُوا ’daki lâm, olumsuzlamayı pekiştirir ve imanın onların bu küfürde ısrarcı hallerine tamamen ters olduğu anlamını verir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كَذٰلِكَ , amili  يَطْبَعُ  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri;  طبعًا مثلَ ذلك الطبع يطبع الله على قلوب الكافرين (Allah bu mühürlemeye benzer şekilde kâfirlerin kalplerini mühürler.) şeklindedir.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilenlerin durumunun ne derece kötü olduğunu ifade eder.

Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Cümlenin başındaki azamet zamirinden bu cümlede Allah ismine iltifat sanatı vardır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ  [Allah onların kalplerini mühürledi.] ifadesinde istiare sanatı vardır. Çünkü kalplere gerçek anlamıyla mühürleme olmaz. Allah on­ların kalplerini, onlara gelen resullere tabi olmadıkları, hak söze kulak vermedikleri için, kendisine yararı olan herhangi bir şeyin içeri girmesine engel olacak şekilde kapatılmış ve üzeri mühürlenmiş bir kaba benzetmiştir. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. Kalplerin mühürlenmesi ifadesinde istiare vardır. Kalp hidayetin içine konulacağı mühürlenebilen bir kaba benzetilmiştir. Kâfirlerin büyüklenme ve inanmama konusundaki inatlarının ulaştığı şiddeti ifade etmek için bu istiare yapılmıştır.

طْبَعُ , mühürledi demektir. Matbaa, tabiat kelimeleri buradan gelir. Hamdi Yazır, küfrü onların tabiatı kılmak şeklinde açıklamıştır. Aynı kökten olduğu için bu manayı da verebiliriz. Kalplerini mühürleriz, küfür onların tabiatı haline gelir.

الْكَافِر۪ينَ  ifadesindeki marifelik, cinsi tarif içindir. İstiğrak için olması da uygundur. Yani, zikredilen ve zikredilmeyen tüm kâfirler demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْكَافِر۪ينَ - كَذَّبُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

A'râf Sûresi 102. Ayet

وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ  ١٠٢


Biz onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 وَجَدْنَا bulmadık و ج د
3 لِأَكْثَرِهِمْ onların çoklarında ك ث ر
4 مِنْ hiç
5 عَهْدٍ sözünde durma ع ه د
6 وَإِنْ ve fakat
7 وَجَدْنَا bulduk و ج د
8 أَكْثَرَهُمْ onların çoklarını ك ث ر
9 لَفَاسِقِينَ yoldan çıkmış ف س ق

وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. وَجَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

لِاَكْثَرِهِمْ  car mecruru  عَهْدٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurudur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. عَهْدٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir. İsmi olan zamiri mahzuftur.

وَجَدْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَكْثَرَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi,  اِنْ ‘in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lamu’l farikadır.  

فَاسِق۪ينَ  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

فَاسِق۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ

Ayet, atıf harfi  وَ ’la  önceki ayetteki …  يَطْبَعُ اللّٰهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya, lafza-i celâlden azamet zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.

Menfi mazi fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِاَكْثَرِهِمْ  car mecruru  عَهْدٍ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mef’ûl olan  مِنْ عَهْدٍ ’e dahil olan  مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.

عَهْدٍ ’deki nekrelik ta’zim ifade eder. Çünkü, menfi siyakta nekre selbin umum ve şümulüne işarettir. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.

وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte, iltifat sanatı vardır.  

Muhaffefe  اِنَّ   ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede şan zamirinin hazf îcâz-ı hazif sanatıdır.

Buradaki  اِنْ  harfinin ismi veya Zemahşerî’ye göre şan zamiri mahzuftur. Abkari bunun  إنّي  olduğunu söylemiştir,  ي  harfi düşmüştür. (https://tafsir.app/aljadwal/7/101)

اِنْ ’in haberi mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istimrara işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

اِنْ ‘in muhaffefe olduğuna işaret eden lam-ı farikanın dahil olduğu  لَفَاسِق۪ينَ , ikinci mef’ûlun bihtir. 

وَجَدْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ  cümlesi ile  وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَكْثَرَهُمْ  ve  وَجَدْنَٓا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

وَجَدْنَٓا - مَا وَجَدْنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

İlk  جَدْنَٓا  bulmak, ikinci  جَدْنَٓا  bilmek anlamında ise aralarında tam cinas da vardır.

Ayetteki  هُمْ  zamiri, insanlara râcidir ve bu cümle, bir itiraz cümlesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)

A'râf Sûresi 103. Ayet

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ  ١٠٣


Sonra onların ardından Mûsâ’yı, apaçık mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber olarak gönderdik de onları (mucizeleri) inkâr ettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 بَعَثْنَا gönderdik ب ع ث
3 مِنْ
4 بَعْدِهِمْ ardlarından ب ع د
5 مُوسَىٰ Musa’yı
6 بِايَاتِنَا ayetlerimizle ا ي ي
7 إِلَىٰ
8 فِرْعَوْنَ Fir’avn’a
9 وَمَلَئِهِ ve onun ileri gelenlerine م ل ا
10 فَظَلَمُوا haksızlık ettiler ظ ل م
11 بِهَا (ayetlerimize)
12 فَانْظُرْ fakat bak ن ظ ر
13 كَيْفَ nasıl ك ي ف
14 كَانَ oldu ك و ن
15 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
16 الْمُفْسِدِينَ bozguncuların ف س د

Bu sûrenin 59. âyetinden 102. âyetine kadar olan bölümünde, daha önce yaşamış ve risâleti sona ermiş bulunan bazı eski peygamberler ve onların tebliğlerinde yer alan başlıca esaslar hakkında bilgiler verildikten sonra 103. âyetle, Kur’ân-ı Kerîm’in inzâli sırasında varlığını sürdüren İsrâiloğulları’nın dinî tarihine dair bilgilere geçilmektedir. 156. âyete kadar devam eden bu bilgilerden sonra Hz. Muhammed’in risâletinin kesinliğini vurgulayan iki âyetin ardından İsrâiloğulları hakkındaki açıklamalar sürdürülecektir.

 Eski Mısır dilinde “büyük ev” anlamındaki per’ao (veya per’aâ) kelimesinden gelen fir‘avn (firavun) kelimesinin İbrânîce veya Süryânîce’den Arapça’ya geçtiği sanılmaktadır. Kelime, milâttan önce 1370’lerde “kral” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Eski Mısır inancında firavun hem kral hem de tanrının oğlu ve dolayısıyla tanrı sayılıyordu.

 Eski Ahid’de firavun kelimesi otuz dokuz yerde yalın bir unvan olarak, iki yerde de Kral Neko ve Kral Hofra’nın isimleriyle birlikte geçmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş dört defa tekrarlanan firavun kelimesi sadece Hz. Mûsâ dönemindeki Mısır kralını ifade etmekle birlikte, asıl ismi verilmemektedir. Yahudi kaynaklarında, İsrâiloğulları’na zulmeden firavunlar olarak I. Seti, onun oğlu II. Ramses ve II. Ramses’in oğlu Menephtah’ın isimleri anılır. İslâmî kaynaklara göre ise firavun Amâlika krallarının unvanıdır. Bunlardan Reyyân b. Velîd, Hz. Yûsuf’un dinini kabul etmiş; fakat onun yerine geçen Kåbûs b. Mus‘ab ve daha sonra gelen Ebü’l-Abbas b. Velîd inkârcılığa sapmışlardır. Özellikle sonuncusu Hz. Mûsâ’nın mücadele ettiği kral olup firavunların en zalimi idi (ayrıntılı bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, “Firavun”, DİA, XIII, 118-121; İsrâiloğulları için bk. Bakara 2/83 vd.; Mûsâ için bk. Kasas 28/ 7 vd.).

 

 Âyette, yukarıda kıssaları anlatılan peygamberlerden sonra, onların temel öğretilerini ihya etmek üzere, mûcizelerle desteklenmiş olarak Hz. Mûsâ’nın gönderildiği; fakat Firavun ve çevresindeki vezirler, kâhinler, kumandanlar, danışmanlar vb. ileri gelenlerin, eski dönemlerdeki benzerleri gibi küfürde direndikleri bildirilmektedir. Buradaki “zalemû” (zulmettiler) kelimesi çoğunlukla “Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeleri inkâr ettiler” mânasında açıklanmaktadır. Nitekim Lokmân sûresinin 13. âyetinde “Çünkü O’na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır” buyurulmuş; diğer birçok âyette zulüm kelimesi küfür veya şirk mânasında kullanılmıştır. Bununla birlikte âyet, “Firavun ve önde gelen adamları, halkın Mûsâ’ya ve onun peygamberliğini kanıtlayan delillere inanmalarını engelleyerek onlara kötülük ettiler” anlamında da yorumlanmıştır (bk. Zemahşerî, II, 136; İbn Âşûr, IX, 35-36). Âyetin sonunda Firavun ve adamlarının “fesatçılar” şeklinde nitelenmesi de bu yorumu destekler mahiyettedir. Ancak âyette inkârcılığın, hem bireylerin ruhlarını ve amelî hayatlarını hem de toplumsal düzeni ve değerler dünyasını fesada uğratan en büyük bozgunculuk olduğuna işaret edildiği de düşünülebilir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 564-565

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِهِمْ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir.  Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مُوسٰى  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلٰى فِرْعَوْنَ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.  مَلَا۬ئِه۪  atıf harfi  وَ ’la  فِرْعَوْنَ ‘ye matuftur. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  ظَلَمُوا  fiiline mütealliktir. 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. كَيْفَ  istifham ismi  كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahalllen mansubdur. عَاقِبَةُ  kelimesi,  كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُفْسِد۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُفْسِد۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ 

 

Ayet, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki ayetteki  وَجَدْنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ثُمَّ ; birbirine bağladığı manalar arasında kısa da olsa bir süre olduğunu ifade eder. Bu atıf harfi, terâhî ifade eder, sıralama bildirir. Terahi; sözlükte sonra olmak ve gecikmek anlamındadır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

بَعَثْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِنَٓا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır.

بِاٰيَاتِنَٓا  ifadesindeki  بِ  mülâbese içindir ve Musa (as)’ın hali olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ بَعْدِهِمْ  car mecruru  مُوسٰى ‘nın mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَمَلَا۬ئِه۪  izafeti, فِرْعَوْنَ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.

ثُمَّ - بَعْدِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Sonra anlamına gelen  ثُمَّ  kelimesiyle beraber  مِنْ بَعْدِهِمْ  ibaresinin gelmesi, Musa’nın (as) ba’s edilmesinin de diğer peygamberlerin birbiri ardınca gönderilmesi şeklindeki ilâhi sünnete uygunluğunu gösterir. Firavun; Mısır’a hükümdar olan kralların genel ünvanıdır. Özellikle Firavun ve kavminin önde gelenlerinin zikredilmesi işlerin idaresinde asıl olmalarından, emir ve yasaklarda halkın kendilerine bağlı olmasındandır.  فرعن  kelimesinin kökü olan  فرع  fiili zorbalık yapmak, zalimleşmek demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الْمَلَأ ; göz dolduran kişiler, dalkavuklar demektir. Ayrıca الْمَلَأُ kelimesinin eşraf ve yöneticiler anlamı da vardır. Bunun, beraberinde kadınların olmadığı erkekler anlamında olduğu da söylenmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Aynı üslupta gelen  فَظَلَمُوا بِهَا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَظَلَمُوا بِهَا  ifadesi, ayetlerimizi inkâr ettiler anlamına gelir; zulüm, küfür yerine kullanılmıştır. Çünkü bunlar aynı vadideki fiillerdir. ‘’İnsanlara bu sebeple, yani onları korkutup hak yoldan alıkoyarak, müminlere eziyetler ederek zulmettiler’’ anlamına da gelebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ

 

فَ , istînâfiyyedir. Müstenefe olan cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

انْظُرْ  fiili, anlamak idrak etmek anlamında kullanılarak istiare sanatı yapılmıştır. Aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şeye benzetilmiştir. 

Sebep-müsebbep alakası ile mecaz-ı mürseldir. Zikredilen bakmak sebep, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ , emir sıygasındaki  انْظُرُوا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ  ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen  عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış,  كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

الْمُفْسِد۪ينَ  kelimesi ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına  işaret etmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُفْسِد۪ينَ - ظَلَمُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Onlara açıkça müfsit denmemiş, tariz yolu ile müfsid oldukları söylenmiştir.

A'râf Sûresi 104. Ayet

وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ  ١٠٤


Mûsâ dedi ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dedi ki ق و ل
2 مُوسَىٰ Musa
3 يَا فِرْعَوْنُ Fir’avn
4 إِنِّي muhakkak ben
5 رَسُولٌ bir elçiyim ر س ل
6 مِنْ tarafından
7 رَبِّ Rabbi ر ب ب
8 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م

Hz. Mûsâ, “Ben âlemlerin rabbi tarafından görevlendirilmiş bir elçiyim” demekle hem risâletle görevlendirilmiş olduğunu ilân etmiş hem de –yüce Allah âlemlerin rabbi olduğuna göre– Firavun’un tanrılık iddiasının geçersiz sayılması gerektiğini ima etmiş oluyordu. Ayrıca o, bütün peygamberler gibi kendisinin de ilk görevinin Allah hakkında gerçeği söylemek olduğunu; bildireceklerinin kuru birer iddia olmayıp bu hususta açık bir “hüccet”e yani aklî kanıtlara veya mûcizelere dayandığını açıkladı (İbn Âşûr, IX, 39). Hz. Yûsuf’un Mısır’da bir üst düzey görevde bulunduğu sırada İsrâil adıyla da bilinen Hz. Ya‘kb ve on bir oğlu da Mısır’a göçmüşler; uzun süre itibarlı bir topluluk olarak yaşamışlardı. Ancak Mısır’da yönetimin el değiştirmesi üzerine, İsrâiloğulları, giderek çoğalmaları yanında, geniş topraklara sahip olmaları ve savaşlar sırasında Mısırlılar’ı arkadan vurmaları ihtimalinin bulunması gibi siyasî ve ekonomik sebeplerle tehlikeli görülmeye başlayıp itibar kaybına uğradılar ve zamanla parya konumuna düşürülerek geri ve ağır işlerde istihdam edilir oldular. Erkek çocuklarının öldürülmesi kararı da nüfus artışının önlenmesi amacına yönelikti (bk. Çıkış, 1/8-17, 22). İşte aynı soydan bir peygamber olan Hz. Mûsâ, Tevrat’ta bildirildiğine göre (bk. Çıkış, 12/40) 400 yılı aşkın bir zamandır Mısır’da yaşayan kavmini bu alçaltıcı durumlardan kurtarmak için, Allah’ın buyruğu uyarınca (bk. Tâhâ 20/47), Firavun’dan, kavmini serbest bırakıp kendisiyle birlikte Mısır’dan Sînâ’ya dönmelerine izin vermesini istedi.

وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى  fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli, يَا فِرْعَوْنُ ‘dır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfidir. فِرْعَوْنُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı   اِنّ۪ي رَسُولٌ ‘dur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَسُولٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّ  car mecruru  رَسُولٌ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.Ayette müfred alem şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ  car-mecruru, haber olan  رَسُولٌ ‘e mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  izafetinde âlemler, Rab ismine muzâfun ileyh olmakla şan ve şeref kazanmıştır.

Allah Teâlâ’dan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın maliki olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin/5)

Musa (a.s) Firavun’un kendisine inanması için  اِنّ۪  ile tekid edilmiş bir isim cümlesiyle hitap etmiş ve  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  ifadesini kullanmıştır. Böylece Allah Teâlâ’nın Rabb ismini de vurgulamıştır.

Rab; bir şeyi kemâle ulaştırmak ve noksanlıklarını temizleyerek ve güzelleştirerek gidermek demektir. Bu; zâtî, ârizî, îtikadî, örfî, amelî, edebî, ilim yönlerinden olabilir. İnsan, hayvan ve bitki için de kullanılır. (Tahkîk)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu ayet, bundan önce icmalen zikredilen mucizeleri, izhar keyfiyeti ile bozguncuların akıbetini tafsilen anlatmaya giriştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
Allah'a iman, Allah'a karşı takvalı olmak ve günahlardan uzak durmak hayrın artışına ve rızkın bolluğuna giden bir yoldur. Mümin kişi Allah'a itaat etmekle birlikte yine de Allah'tan korkar. Günahkarlar ise hem Allah'a isyan eder hem de kendilerini huzur ve güven içinde bulurlar.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünyanın en karanlık ve en sessiz köşesi dedikleri bir yer varmış. Oraya gitmek ve bir gece boyunca kalmak, her yiğidin harcı değilmiş. Bu yüzden, gidip de kalanların sayısı çok azmış.

Yerliler, kalacakları yere bırakmadan önce, yerlerinden kıpırdamamalarını tembihlerlermiş. Burada, her ışık ve ses tanesinin yutulduğunu hatırlatırlarmış. Sesin ve ışığın olmadığı yerde, insan bedeninin ayakta durması mümkün değilmiş. Deneyenler düşer kalırmış, yerinden ayrılanlar ise bulunamazmış.

İnenler, bir süre sonra karanlık ve sessizlik tarafından yutulduklarını hissetmeye başlarmış. Tam da pişman oldukları sırada, benliklerindeki her hücrelerini dolduran bir ses duyarlarmış. Bu sese, Alemin Hakikat Çağrısı denirmiş:

‘Ey insan! Dön ve bak. Yaşadığın dünyanın içindeki ve dışındaki mesajları ara. Bakmasını bilirsen görür, dinlemesini bilirsen işitirsin. Okumasını bilirsen anlar, hakkı istersen kavuşursun. Aç kapılarını, kalbin hakikatle dolsun.

Ey insan! Rabbini bilmeden yaşanan hayat işe yarar mıdır? İmanı olmayanın değeri var mıdır? Hastalıktan ve ölümden bile kaçamayan, nesine güvenmektedir? Hakk, mağfiret ve rahmet yerine; batılı, gazabı ve azabı seçen ile. Gökten ve yerden nice bereket ve rahmet kapıları açılacakken, yüzünü dönen ahmak değil de nedir?

Ey insan! Rabbin Seni seçti, muhabbetiyle yarattı. Bedenini ve hayatını nice güzelliklerle süsledi. Dünya nimetleriyle donattı, ahiret nimetlerini de vaad etti. Seni cennetine ve mağfiretine çağırdı. Tek yapman gereken, O’na itaat etmekti. O’nun yolundayken, yaptığın hiçbir işin ve yaşadığın hiçbir anın boşa gitmediğini müjdeledi. Zaten bu alemde, O’na iman etmekten daha güzeli var mıydı?

Burada topladığın her hakikat kırıntısı seninle kalsın. Yaşadığın süre boyunca, imanını besleyenlerden ve Rabbinin rızasını kazananlardan olasın. İman ile yaşayasın, iman ile ölesin. Diriliş günü, yalnız selamı ve hayrı işitesin.’

Rabbim! Bizi: Batıldan, gazabından ve azabından korunanlardan,
Hakkı, mağfiretini ve rahmetini seçenlerden,
Sana itaate ve cennetine olan davetine icabet edenlerden,
Üzerine rahmet ve bereket kapıları açılanlardan eyle.

 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji