بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ ١٠٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | حَقِيقٌ | borçtur |
|
| 2 | عَلَىٰ | benim üzerime |
|
| 3 | أَنْ | ki |
|
| 4 | لَا | asla |
|
| 5 | أَقُولَ | söylememem |
|
| 6 | عَلَى | karşı |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 8 | إِلَّا | başkasını |
|
| 9 | الْحَقَّ | gerçekten |
|
| 10 | قَدْ | andolsun |
|
| 11 | جِئْتُكُمْ | size getirdim |
|
| 12 | بِبَيِّنَةٍ | açık bir delil |
|
| 13 | مِنْ | -den |
|
| 14 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 15 | فَأَرْسِلْ | artık gönder |
|
| 16 | مَعِيَ | benimle |
|
| 17 | بَنِي | oğullarını |
|
| 18 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ
حَق۪يقٌ kelimesi, önceki ayetteki اِنَّ ’nin ikinci haberi olup damme ile merfûdur. Veya önceki ayetteki رَسُولٌ ‘ün sıfatı olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى harfi ceriyle حَق۪يقٌ ‘e mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَقُولَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru اَقُولَ fiiline mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. الْحَقَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cümle, اِنَّ ’nin üçüncü haberi olup damme ile merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جِئْتُكُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِبَيِّنَةٍ car mecruru جِئْتُكُمْ fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بِبَيِّنَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, ان كنت بقولي مؤمنا فأرسل (Benim sözüme inanıyorsan gönder) şeklindedir.
اَرْسِلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مَعِيَ mekân zarfı, اَرْسِلْ fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَن۪ٓي mef’ûlun bih olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri اَرْسِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ
Önceki ayetin devamı olan cümlede حَق۪يقٌ kelimesi, اِنَّ ’nin ikinci haberidir.
حَق۪يقٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Gerçek oldu manasındaki حَق۪يقٌ kelimesi, عَلٰٓى harfi ceriyle gelerek zorunlu oldu anlamı kazanmıştır. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَق۪يقٌ kelimesi حريص anlamında kullanılmıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/7/105 , Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Mecrur mahaldeki masdar harfi اَنْ ve akabindeki لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ cümlesi, masdar teviliyle حَق۪يقٌ ’a mütealliktir.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkarî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nehiy harfi لَٓا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiille mef’ûlü arasındadır. اَقُولَ maksur/sıfat, الْحَقَّ maksurun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur.
Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vâki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَق۪يقٌ - الْحَقَّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette َحَق۪يقٌ kelimesi Allah hakkında doğruyu söylemeyi ve bu konuda son derece istekli olmayı tazammun etmektedir. (Celalettin Divlekci, Ali B. İsa Er-Rummânî’nin İcâz Anlayışı)
İlk gelen عَلَى harf-i ceri mecazî istila anlamında istiare olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
عَلٰٓى harf-i ceri hakkında bazı kıraat alimlerinin izahları şöyledir:
a) Araplar بِ harf-i cerini عَلٰٓى yerinde kullanarak, aynı anlamda رَمَيْتُ عَلَى القَوْسِ veya بِلقَوْسِ (yay ile attım) ve جِئْتُ عَلَى حَالٍ حَسَنَةٍ veya بِحَالٍ حَسَنَةٍ (güzel bir hal ile geldim) derler. Ahfeş şöyle demiştir: “Bu, tıpkı وَلَاتَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَطٍ ‘Her yola oturmayın.’ (Araf Suresi, 86) ayetinde olduğu gibidir. Nasıl bu ayette ب edatı عَلٰٓى yerine kullanılmış ise aynı şekilde عَلٰٓى edatı da (tefsir ettiğimiz) ayette ب edatı yerine kullanılmıştır.” Bu izahı, Abdullah b. Mesud’un (r.a.) kıraatı da tekid etmektedir.
b) Hak, sabit ve devamlı olandır. “Hakik” de bu kelimenin mübalağasıdır (tekidlisidir). Buna göre ayetin manası, “Ben, haktan başka hiçbir şey söylememe üzere sabit ve devamlıyım.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cümle, اِنَّ ’nin üçüncü haberidir. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Size geldim manasındaki جِئْتُكُمْ fiili, بِ harfi ceriyle gelerek size getirdim anlamı kazanmıştır. Bu tazmin sanatıdır.
بِبَيِّنَةٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بِبَيِّنَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Bu ayette geçen بِبَيِّنَةٍ, açık ve kesin olan mucize demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ açıklanmaya ihtiyaç duyulan, garip bir soruyu akla getirdiği için istînâfî beyaniye cümlesidir. Makam da inkâr makamıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Takdiri ان كنت بقولي مؤمنا (Eğer benim sözüme inananlarsanız…) olan şart cümlesi mahzuftur.
Cevap cümlesi فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı مَعِيَ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) âyeti buna misaldir. Bu ayette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.172)
فَاَرْسِلْ - جِئْتُكُمْ بِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
اَرْسِلْ - اِسْرَٓائ۪لَۜ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ١٠٦
Firavun, Hz. Mûsâ’nın tebliğinde gerçeği söylediği ve sağlam kanıtlara dayandığı şeklindeki açıklamalarını yeterli bulmayıp kendisinden doğruluğunu kanıtlayacak bir mûcize göstermesini isteyince Hz. Mûsâ iki mûcize sergiledi: Asânın bir anda yılana dönüşmesi ve –esmer tenli olduğu halde– elini cebinden çıkarınca renginin, olayı takip edenlerin gözleri önünde ve onları hayrete düşürecek şekilde bembeyaz hale gelmesi. Aynı mûcizeler Tevrat’ta da zikredilmektedir (Çıkış, 4/2-8).
Her ne kadar bu mûcizeleri bildiren âyetler, kelâm âlimlerince “mülhidler” diye nitelenen bir grup tarafından çeşitli şekillerde (meselâ elin beyazlanması mûcizesi, Mûsâ’nın güçlü ve açık seçik kanıtlar göstermesi tarzında) te’vil edilerek mûcizenin inkârı yoluna gidilmişse de, Sünnî müfessirler bu tür te’villeri, konuyla ilgili mütevâtir bilgilerin kabul edilmemesi ve peygamberin yalanlanması anlamına geldiğini savunarak reddetmişlerdir (bk. Râzî, XIV, 196).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 566
قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavli, اِنْ كُنْتَ جِئْتَ ‘dır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
تَ muttasıl zamiri كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. جِئْتَ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
جِئْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَةٍ car mecruru جِئْتَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
أْتِ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِهَٓا car mecruru جِئْتَ fiiline mütealliktir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamiri كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الصَّادِق۪ينَ car mecruru كُنْتَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri; فأت بها şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّادِق۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا
Fasılla gelmiş istînâf cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا , şart üslubunda gelmiştir. Şart olan كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan جِئْتَ بِاٰيَةٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَأْتِ بِهَٓا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Geldi manasındaki جاء fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manası kazanır. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِاٰيَةٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
فَأْتِ - جِئْتَ بِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“O Firavun, ‘Eğer sen bir ayet (mucize) getirdiysen…’ dedikten sonra niçin ‘Göster onu!’ demiştir?” Bunun manası, “İddianın doğru olması ve doğruluğunun kesinlik kazanması için eğer sen, seni gönderen katından bir ayet, bir belge getirdiysen onu getir bana göster.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Şart üslubundaki terkip, öncesini tekid için gelmiş istînâfiyyedir. Vuku bulma ihtimalinin şüpheli veya zayıf olduğu durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنَ الصَّادِق۪ينَ car-mecruru, كُنْتَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
الصَّادِق۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اِنْ - كُنْتَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فأت بها (Onu bize getir.) şeklindedir. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Bu ayet Firavun’un bir meydan okumasıdır.
اِنْ şart harfi bu fiilin vuku bulma ihtimalinin zayıf olduğunu ifade eder. Yani ona göre Musa’nın (a.s.) doğru söylüyor olma ihtimali zayıftır.
Musa’nın tebliğine karşı Firavun’un bu sözleri, usulünce yapılmış bir talep demektir. Bunda henüz bir haksızlık yoktur. Ancak “eğer, eğer” diyerek şart edatlarını sık sık tekrar etmesinde bir nezaketsizlik ve bir telaş eseri söz konusudur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ ١٠٧
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ
فَ atıf harfidir. Ayet, önceki ayetteki قَالَ cümlesine matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Makabline takip anlamı ihtiva eden فَ ile atfedilen isim cümlesi فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِذَا ; müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları olur.
Kur’an’da yılan için farklı kelimeler kullanılmıştır. جآن ,ثُعْبَانٌ ,حيَّ gibi. Bunun sebebi vurgulanmak istenen mananın farklı olmasıdır.
مُب۪ينٌۚ sıfatı hakiki bir ejderha olduğuna işaret eder. Sıfat, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَصَاهُ mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. اِذَا mufacee harfidir. اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur.
Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ثُعْبَانٌ haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi ثُعْبَانٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki قَالَ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Makabline takip anlamı taşıyan فَ ile atfedilen فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümleye dahil olan اِذَا , müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları olur.
مُب۪ينٌ kelimesi, ثُعْبَانٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ينٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
Kur’an’da yılan için farklı kelimeler kullanılmıştır. جآن ,ثُعْبَانٌ ,حيَّ gibi. Bunun sebebi vurgulanmak istenen mananın farklı olmasıdır.
مُب۪ينٌ sıfatı hakiki bir ejderha olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ١٠٨
نزع Nezea : نَزَعَ الشَّيْئُ Bir nesneyi yerinden çıkarmak demektir. Örneğin kalpten sevgiyi ya da düşmanlığı çekip çıkarmak için kullanılır. Bu kavram onur, şeref ve itibar kaybetme manasında da kullanılmıştır. Münâzaa ve tenâzu’ ise karşılıklı olarak çekişmek, mücadele etmek ve tartışmak hakkında kullanılır. نُزُوعٌ sözcüğü şiddetli arzu, istek ve özlemdir. Yüce Allah’ın Nâziat suresinin ilk ayetinde zikrettiği النَّازِعاتِ kavramından maksadın ruhları bedenlerinden çekip çıkaran melekler olduğu ifade edilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nizâve münâzaadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَزَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. يَدَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. اِذَا mufacee harfidir. اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur.
Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. بَيْضَٓاءُ haber olup damme ile merfûdur.
لِلنَّاظِر۪ينَ۟ car mecruru بَيْضَٓاءُ ‘ye müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَلنَّاظِر۪ينَ۟ kelimesi sülâsî mücerredi نظر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَيْضَٓاءُ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اَلْقٰى fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَنَزَعَ يَدَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Makabline takip anlamı ihtiva eden فَ ile atfedilen isim cümlesi فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümleye dahil olan اِذَا , müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman, ‘ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum’ anlamı verir.
لِلنَّاظِر۪ينَ car-mecruru, haber olan بَيْضَٓاءُ ‘ya mütealliktir.
بَيْضَٓاءُ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetteki وَنَزَعَ يَدَهُ [Elini çıkardı.] cümlesinde geçen نَزَعَ kelimesi, Arapçada bir şeyi yerinden çıkarmak demektir. Şu halde “elini çıkardı” ifadesi, “elini cebinden veya koynundan çıkardı” manasında olur. Bunun böyle olmasının delili “elini koynuna sok…” (Neml Suresi, 12) ve “Bir de elini koynuna sok da o ayıpsız ve bembeyaz bir halde çıkıversin…” (Tâ-Hâ Suresi, 22) ayetleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بَيْضَٓاءُ kelimesi, عجيبة manasındadır. (https://tafsir.app/aljadwal/7/108)
Bu beyazlığın sedef hastalığı gibi birşey değil, parlaklık ve değişik bir beyazlık olduğu söylenmiştir.
Cenab-ı Hakk’ın, فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ “ne görsünler, o da bakanlara ışık saçan pırıl pırıl bir el…” beyanına gelince İbni Abbas, bu elin gökle yer arasını aydınlatacak bir parlaklığa sahip olduğunu söylemiştir. Bil ki beyazlık bir kusur gibi olunca Cenab-ı Hakk, bu ayetin dışındaki yerlerde, onun bir kusur olmadığını beyan etmiştir.
Buna göre şayet “Cenab-ı Hakk’ın, لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ifadesindeki لِ harf-i ceri neye taalluk etmiştir?” denilirse biz deriz ki: Bu, بَيْضَٓاءُ kelimesine taalluk eder. Buna göre ayet-i kerimenin manası, “Bir de ne görsünler, o, bakan kimseler için pırıl pırıl bir şeyi” şeklinde olur. Bu beyazlık, pek tuhaf şeyleri görmek için toplananlar gibi halkın etrafına toplandığı, olağan dışı bir beyazlık ve parlaklık olmadıkça “toplanıp bakanlar için parlak” sayılmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hz. Musa’nın delili kuvvetli idi, apaçık idi ve kesin idi. Dolayısıyla o hüccet, muhaliflerin görüşlerini iptal etmiş ve onların yanlış olduğunu ortaya koymuş olması bakımından, âdeta haktan sapmış kimselerin delillerini yutan bir ejderha gibi olmuş olur. O hüccet, haddizatında çok açık ve net olduğu için de “yed-i beyzâ” diye vasıflanmıştır. Bu tıpkı örfte, “tam bir kuvveti ve apaçık bir derecesi vardır” manasında olmak üzere “falan kimsenin falanca ilimde yed-i beyzâsı vardır” denilmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ ١٠٩
Firavun’un erkânı, Hz. Mûsâ’nın belirtilen iki mûcizesini görünce, bunları ancak çok bilgili ve usta bir sihirbazın yapabileceğini söyleyip onun gerçekte Firavun ve çevresindekileri Mısır’dan çıkararak hâkimiyeti ele geçirme planı içinde olduğunu ileri sürdüler. Şuarâ sûresinde (26/34-35) bu fikirler doğrudan doğruya Firavun’a isnat edilir. Şu halde, çevresindekiler gibi Firavun da Mûsâ hakkında aynı asılsız kanaate sahipti. Zemahşerî’ye göre bu kanaate önce Firavun varmış, bunu adamlarına anlatmış, daha sonra onlar da aynı kaygıyı Firavun’un veya halkın huzurunda tekrar etmiş olabilirler (II, 139). Âyetlerin üslûbundan anlaşıldığına göre gerek Firavun gerekse danışmanları, Mûsâ’nın ortaya çıkışını hayli ciddiye almışlardı. Muhtemelen onlar, Mûsâ’da, sıradan bir yabancı olmasının ötesinde, Mısır’da Hz. Yûsuf döneminden sonra itibar kaybedip parya durumuna düşürülen İsrâiloğulları’na kendisini kabul ettirecek, onları bilinçlendirerek Firavun idaresinin siyasetine karşı harekete geçirecek bir kabiliyet sezmişlerdi; hatta Hz. Mûsâ’nın hükümdar sarayında yetiştiğini öğrenmiş ve bu sayede bir liderlik vasfı kazandığını da düşünmüşlerdi. Buna rağmen yine de başlangıçta onu öldürmeyi düşünmemeleri ilgi çekicidir. Müfessirler genellikle bunu, Mûsâ’nın sihirbazlar karşısındaki başarısından korkmalarına bağlarlar (ayrıca bk. 127. âyetin tefsiri).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 566-567
قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَلَأُ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَوْمِ car mecruru الْمَلَأُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. فِرْعَوْنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Mekulü’l kavli, اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هٰذَا işaret ismi اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
سَاحِرٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ kelimesi سَاحِرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince, cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاحِرٌ kelimesi sülâsî mücerredi سحر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbındandır.Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ismi fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemal-i ittisaldır.
Cümle mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
مِنْ قَوْمِ car mecruru الْمَلَأُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌ cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edilene verdiği önemi belirtmesinin yanında tahkir ve taaccüb ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmesi sebebiyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi لَسَاحِرٌ ‘un, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَل۪يمٌ , müsnedin sıfatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat olarak kullanılan ism-i fail, isimleşse de zaman özelliğini kaybetmez. Mesela, المدرس kelimesi ders veren anlamında bir sıfat fiildir. Bu kelime hoca anlamında kullanılsa da hocaya hoca adı ders vermesinden dolayı verildiğinden, sıfat fiil ve zaman özelliği devam eder ve muzari fiil anlamında kullanılır. İsm-i fail âdet/örf, hikmet ve ilmî kurallar gibi konularda kullanıldığında, zaman özelliği taşımaz. (Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007), s. 55-90, Arapçada İsm-i Fail ve İşlevleri)
İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.
İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbn Hişâm ve İbn Mâlik’de haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
الْمَلَأُ ; göz dolduran kişiler, dalkavuklar demektir. Ayrıca ُالْمَلَأُ eşraf ve yöneticiler demektir. Bunun, beraberinde kadınların olmadığı erkekler anlamında olduğu da söylenmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Önde gelenlerin problemi; hiç düşünmeden, aceleyle hareket etmektir. Burada düşünmeden söyledikleri sözü اِنَّ ve لَ ile tekit ederek ve isim cümlesiyle söylemişlerdir.
Onlar Firavun’un sözünü tasdik ve izah için bunu söylemişlerdi. Çünkü Şuara Suresi’nde bu söz aynen Firavun’a nispet edilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ١١٠
يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُخْرِجَكُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ اَرْضِكُمْ car mecruru يُخْرِجَكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
يُخْرِجَكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
Cümle, mahzuf bir sözün mekulü’l kavli olup mahallen mansubdur. Takdiri, فقال فرعون (Firavun dedi) şeklindedir.
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. مَاذَا istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. ذَا ism-i mevsûl olup, haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsulun sılası تَأْمُرُونَ ’dur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, تأمروننيه şeklindedir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَأْمُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ
Ayet, önceki ayetteki اِنَّ ’nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ cümlesi, masdar teviliyle يُر۪يدُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak nasb mahallindedir.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
”Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor.” şeklindeki sözleri suizandır.
فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Cümle, takdiri فقال فرعون olan mahzuf fiilin mekulü’l kavlidir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mekulü’l-kavlin amilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَمَاذَا تَأْمُرُونَ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mübteda ve haberden müteşekkil cümlenin müsnedün ileyhi soru ismiyle gelmiştir.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ ١١١
Başk âyetlerde bildirildiğine göre Firavun’un sarayına Mûsâ ile birlikte –ondan üç yaş büyük olan– kardeşi Hârûn da gitmişti (bk. Yûnus 10/75; Tâhâ 20/42-43). Firavun’un danışmanları, Mûsâ’nın bir sihirbaz olduğu kanıtlanırsa, halkının gözünde itibar kazanmasının önlenebileceğini ve böylece bu meselenin halledilebileceğini düşündükleri için Firavun’a, Mûsâ’yı Hârûn’la birlikte bir süre bekletmesini, kendi usta sihirbazlarını toplayarak onların mârifetiyle Mûsâ’nın bir şarlatandan başka bir şey olmadığını halka kanıtlamasını tavsiye ettiler.
Bu âyetler, o dönemde sihrin yaygın olduğunu ve insanların sihir yarışmalarına alışık bulunduğunu göstermektedir. Kelâm bilginleri, çeşitli devirlerdeki peygamberlerin gösterdikleri mûcizelerin, daha çok o devirlerdeki toplumların değer verip ilgi duydukları konulara ilişkin olduğunu belirtirler. Nitekim Hz. Mûsâ döneminde sihir yaygın olduğu için onun mûcizeleri sihirbazları mağlûp edecek hârikalar şeklinde, Hz. Îsâ’nın döneminde çeşitli hastalıklar yaygın olduğu için onun mûcizeleri iflâh olmaz hastaları iyileştirmesi, Hz. Muhammed döneminde ise fesâhat ve belâgata itibar edildiği için onun ortaya koyduğu en büyük mûcize de Arap şiirinin en seçkin örneklerinin bile yanında sönük kaldığı Kur’ân-ı Kerîm şeklinde tezahür etmiştir (Râzî, XIV, 200. Sihir hakkında geniş bilgi için bk. Bakara 2/102).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 567-568
قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اَرْجِهْ ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَرْجِهْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اَخَاهُ atıf harfi وَ ’la gaib muttasıl zamire matuf olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak nasb alameti eliftir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسِلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. فِي الْمَدَٓائِنِ car mecruru اَرْسِلْ fiiline mütealliktir. حَاشِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Mahzuf bir mevsufun sıfatıdır. Takdiri ; رجالا حاشرين (Toplanan adamlar) şeklindedir.
اَرْسِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
حَاشِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi حشر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرْجِهْ وَاَخَاهُ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قَالُٓوا اَرْجِهْ cümlesinin, قالَ fiilinin tekrarıyla قالَ المَلَأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ cümlesinden bedel olması mümkündür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Emir şeklinde gelen أرْجِهِ fiili; “geciktir” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mekulü’l-kavle matuf olan وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Vasıl sebebi tezattır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسِلْ fiiline müteallik olan car-mecrur olan فِي الْمَدَٓائِنِ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan حَاشِر۪ينَۙ ‘ye takdim edilmiştir
الإرْسالِ fiili إلى harfiyle değil في harf-i ceri ile tadiye olmuştur. Çünkü burada bu fiilden maksat, umumi bir tebliğ yapmak değil arayıp sihiribazlar bularak toplamak ve getirmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mef’ûl olan حَاشِر۪ينَ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
اَرْجِهْ - اَرْسِلْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Araf’ta أرْسِلْ , Şuarâ’da ise وَابْعَثْ buyurulmaktadır. Çünkü Araf Suresinde إرْسَلْ (gönderme) fiili çokça tekrarlanmaktadır. Bu fiil, türevleriyle birlikte Araf’ta 30 kez; Şuarâ’da ise 17 kez tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla إرْسَلْ ’in, Şuarâ’dan farklı olarak Araf Suresinde zikredilmesi uygun düşmüştür. Öte yandan Şuarâ’daki bağlam أرْسِلْ (Gönder) değil de, ابْعَثْ (Gönder!) fiilini gerekli kılmaktadır. Çünkü بْعَثْ kelimesi göndermenin yanı sıra bir şeyi kaldırmak, harekete geçirmek anlamlarına gelir. Şuarâ sûresindeki meydan okuma ile yüzleşmenin şiddetli olması, Firavun toplumunun önde gelenlerinin وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ (Ve şehirlere toplayıcılar gönder!) demesini gerekli kılmıştır. Onlar göndermekle yetinmediler. Aksine kendisinden elçiliğin yanında toplumu kışkırtma görevini de yürütecek toplayıcılar göndermesini istediler. Zira gönderilen bu toplayıcıların bir görevi de insanları Musa’ya karşı kışkırtmaktı. Bu anlamı أرْسِلْ lafzı vermemektedir. Dolayısıyla her bağlam, içinde zikredilen lafzı gerekli kılmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Ta’bîru’-l Kur’anî, s. 329)
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ ١١٢
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ
Fiil cümlesidir. فَ karînesi olmadan gelen يَأْتُوكَ cümlesi şartın cevabıdır.
يَأْتُوكَ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِكُلِّ car mecruru يَأْتُوكَ fiiline mütealliktir. سَاحِرٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَل۪يمٍ kelimesi سَاحِرٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاحِرٍ kelimesi sülâsî mücerredi سحر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٍ mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ismi fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ
Şart üslubunda gelen ayet, istînâfiyyedir. يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ cümlesi, takdiri … إن ترسل (Gönderirsen) olan mahzuf şartın cevabıdır. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
سَاحِرٍ ’deki nekrelik nev ve kesret içindir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
سَاحِرٍ ‘in sıfatı olan عَل۪يمٍ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfatlar, mevsûfunun bir özelliğini bildiren, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
‘Geldi’ manasındaki أتي fiili بِ harf-i ceriyle ‘getirmek’ manasını kazanır. Bu, tazmin sanatıdır.
Mübalağa manasını kastetmek için عَل۪يمٍ vasfıyla tekid edilmiştir. Çünkü عَل۪يمٍ vasfı sihri bilmedeki kuvvete delalet etmek için mübalağa kalıbıyla gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِكُلِّ ifadesindeki ب harf-i cerinin مَعَ (beraber) manasında olması muhtemel olduğu gibi, bunun geçişli kılmak için getirilmiş bir ب olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet, sihirbazların, o zamanda çok fazla olduklarına delalet eder. Bu da kelamcıların ileri sürmüş oldukları şu hususun doğruluğuna delalet eder: “Allah Teâlâ, her peygamberin mucizesini o zamanda yaşayanların çok rağbet edip üstün tuttukları şey cinsinden getirmiştir. Binaenaleyh Hz. Musa zamanındaki kimselere büyü ve sihir galip gelip revaçta olunca onun mucizesi de her ne kadar hakikat bakımından büyüye ters ise de, sihre benzer bir biçimde olmuştur. Hz. İsa zamanındakilere tıp ve hekimlik galip gelip bu revaçta olunca onun mucizesi de tıp cinsinden olmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) zamanındakilere de fesahat galip olunca hiç şüphesiz onun mucizesi de fesahat ve belagat cinsinden olmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ ١١٣
Danışmanlarının teklifi üzerine Firavun tarafından celbedilen sihirbazların ondan ödül beklediklerini açıklamaları, onların hem yüksek bir itibara sahip bulunduklarını hem de sihirdeki ustalıklarıyla Mûsâ’yı mağlûp edeceklerinden emin olduklarını (İbn Âşûr, IX, 46), Firavun’un onlara beklediklerinden daha fazlasını vaad etmesi de onun her şeye rağmen Hz. Mûsâ’nın başarılı olmasından duyduğu endişeyi gösterir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 568
وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. السَّحَرَةُ fail olup damme ile merfûdur. فِرْعَوْنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, اِنَّ لَنَا لَاَجْراً ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
لَنَا car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
اَجْراً kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنَّا ’nın dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. نَحْنُ fasıl zamiridir. الْغَالِب۪ينَ kelimesi كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; فهل لنا أجر (Bize bir ücret var mıdır?) şeklindedir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْغَالِب۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi غلب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْراً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
السَّحَرَةُ kelimesindeki tarif ahd içindir. Yani zikredilen sihirbazlar demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْراً cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ لَنَا لَاَجْراً cümlesi اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi, isnadın tekrarı ve lam-ı muzahlaka olmak üzere birden fazla tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لَنَا mahzuf mukaddem habere mütealliktir. لَاَجْراً muahhar mübtedadır.
اَجْراً kelimesindeki nekrelik padişahın makamı ve işin büyüklüğü karinesiyle tazim içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَجْراً kelimesinin belirsiz olması, çokluk ve fazlalık ifade eder. Bu tıpkı Arapların, “çokluk, fazlalık” manasını kastederek لاِبِلًا وَاِنَّ لَهُ لَغَنَمًا (onun, nice develeri vardır, onun nice koyunları vardır) demeleri gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mukadder soruya cevaptır.
Şart cümlesi olan اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ , nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Müsnedin الْ takısı ile marife olması bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğuna işarettir.
Munfasıl zamir نَحْنُ , nakıs fiil كان ‘nin ismini tekit için gelmiştir.
Munfasıl zamir, fasıl zamiri değildir. Çünkü sihirbazlar kasra ihtiyaç duymayacak kadar kendilerinin galip geleceğine inanmaktadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْغَالِب۪ينَ ism-i fail kalıbında gelmiştir.
كان ‘nin haberi olan الْغَالِب۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)
Şartın cevabı mahzuftur. Cümlenin öncesinin delaletiyle yapılan bu hazif, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesinin takdiri, فهل لنا أجر (Bize bir mükâfat var mıdır?) şeklinde olabilir.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اِنْ şart harfi vuku bulma ihtimali zayıf olan fiillerle kullanılır. Yani üstün gelme ihtimallerinin zayıf olduğuna işaret ederek alacakları ücreti, mükâfatı arttırmak istemişlerdir.
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Şart edatı اِنْ, mazi fiilin başına da gelebilir. Bu durumda, fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
Firavun sihirbazları toplayınca onlarla önce konuştu. Sihirbazlar Firavun’un kendini metheden, övünen biri olduğunu biliyorlar ve onun güvenini kazanmak ve böylece de mümkün olduğu kadar çok şey elde etmek istiyorlardı. Firavun da onların kendisine güvenmediklerini anladığı için ayet-i kerimelerde görüldüğü gibi aralarındaki konuşmalar tekitlerle pekiştirilmiş olarak geldi. Burada sihirbazlar Musa’yı (a.s.) yenmelerine karşılık çok büyük mükâfat talep etmektedirler. Çünkü bu büyük bir iştir. Firavun da onlara istediklerinden de fazlasını vereceğini sonraki ayette ifade etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ ١١٤
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. نَعَمْ cevab harfidir. Mekulül kavli, cevab harfinden sonra gelen mukadder cümledir. Takdiri; نعم إنّكم مأجورون (Evet, muhakkak ki size ücret verilecektir.) şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
مِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
الْمُقَرَّب۪ينَ kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli, mahzuftur. نَعَمْ kelimesi, takdiri إنّكم مأجورون (Muhakkak mükâfatlandırılacaksınız.) olan cümlenin yerine gelmiştir.
وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la mahzuf mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Cümle اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi, ve lam-ı muzahlaka olmak üzere birden fazla tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ’nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ ٱلۡمُقَرَّبِینَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Burada sihirbazların kalplerindeki şüpheyi gidermek için cümle اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir.
Şayet ayetteki, “Siz muhakkak ki (benim) en yakınlarımdan olacaksınız.” ifadesi, matuftur (bir başka söz üzerine atfedilmektedir). “O halde matufun aleyh olan kelime hangisidir?” denilirse mahzuf olan bir söze atfedilmiş olup cevap verme edatı olan “evet” kelimesi, o sözün yerini tutmuştur. Sanki Firavun, onların “Elbet bize bir mükâfat var değil mi?” şeklindeki sözlerine cevap vererek, “Evet, sizin için muhakkak bir mükâfat var ve siz muhakkak ki en yakınlarımdan olacaksınız.” demiştir. Yani Firavun, “Size sadece mükâfat vermekle yetinmeyip fazlasını da vereceğim. Bu fazlalık da benim sizi katımda en yakınlarımdan kılmamdır.” demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ ١١٥
Gösteri alanına, sihir aletleri olan sopaları ve ipleriyle gelen sihirbazlar, ustalıklarına güvendikleri ve kazanacaklarından emin oldukları için, gösteriye kimin önce başlayacağı hususundaki seçme hakkını, kendileri gibi bir sihirbaz olduğunu düşündükleri Hz. Mûsâ’ya bıraktılar. Buna karşılık Mûsâ’nın “Siz atın” şeklinde kesin bir cevapla mukabele etmesi de onun Allah’ın izniyle başarılı olacağına güvendiğini göstermektedir.
Bazı tefsirlerde ve kısas-ı enbiyâ kitaplarında büyücülerin sayıları hakkında, 72 ile 200 küsur bin arasında değişen rakamlar verilmekteyse de İbn Atıyye’nin de ifade ettiği gibi (VII, 131) bu açıklamaların hepsi dayanaksızdır. Bununla birlikte 112. âyet sihirbazların sayılarının çokluğuna işaret etmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 569-570
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli يَا مُوسٰٓى ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. مُوسٰٓى münadadır. Müfred alem olup, elif üzere mukadder damme ile mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ ‘dir.
اِمَّا yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf haberin mübtedası olarak mahallen merfûdur. Takdiri; مبدوء به (Başlatan) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُلْقِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf haberin mübtedası olarak mahallen merfûdur. Takdiri; مبدوء به (Başlatan) şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. نَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri نحن ‘dur. نَحْنُ fasıl zamiridir. الْمُلْق۪ينَ kelimesi نَكُونَ ’nin haberi olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
اِمَّٓا iki yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.Ayette müfred alem şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُلْقِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُلْق۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مُوسٰٓى cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muhayyerlik ifade eden اِمَّٓا harfinin dahil olduğu اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ cümlesi, nidanın cevabıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُلْقِيَ cümlesi masdar teviliyle, takdiri مبدوء به [başlanır.] olan mahzuf haberin mübtedası konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İkinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle, takdiri مبدوء به [başlanır] olan mahzuf haberin mübtedası konumundadır.
Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Munfasıl zamir نَحْنُ , nakıs fiil كان ‘nin ismini tekit için gelmiştir.
Müsnedin الْ takısı ile marife olması bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğuna işarettir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)
Müsned olan الْمُلْق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ cümlesiyle اِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
تُلْقِيَ - الْمُلْق۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr, اِمَّٓا ‘ larda reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
[Yoksa ilk ortaya koyanlar biz mi olalım?] şeklindeki sözleri kendilerinin önce başlamak istediklerine delalet etmektedir. Zira bu ifadede نَكُونَ ’deki muttasıl zamir نَحْنُ ile tekid edilmiş ve haber marife kelime ile ifade edilmiştir. Ya da buna delalet eden şey, haberin marife olarak kullanılması ve araya fasıl zamiri sokulmasıdır. Musa (a.s.) ise onları önemsemediğini, ciddiye almadığını, sahip olduğu semavî desteğe olan güveninin tam olduğunu, mucizenin hiçbir sihirle asla yenilemeyeceğini göstermek üzere isteklerine cevap vererek önceliği onlara bırakmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ferrâ ve Kisâî, اَمَّا ve اِمَّا edatı hakkında şöyle demişlerdir: “Emrettiğin, nehyettiğin, yahut da birisine haber verdiğin zaman fethalı olarak اَمَّا edatını kullanırsın. Ama şart koştuğun veya şüphe ettiğin yahut da muhayyer bıraktığın zaman kesreli olarak اِمَّا dersin.
a. اَمَّا : Fethalı olana gelince اَمَّا الَّلهُ فَاعْبُدُ ‘Allah’a gelince Allah’a ibadet ediniz.’ dersin.
b. اِمَّا : Eğer bir şeyi şart koşuyorsan اِمَّا تُعْطِيَنَّ زَيْدًا فَاِنَّهُ يَشْكُرُكَ ‘Eğer sen Zeyd’e verirsen muhakkak ki o sana teşekkür eder.’ der ve kesralı okursun. Nitekim Cenab-ı Hakk da فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ [Savaş esnasında eline düşerlerse onlara geridekilere ibret olacak şekilde davran] (Enfal Suresi, 57) buyurmuştur.
Şek ve şüphe ifade etmek istediğin zaman لَا اَدْرِى مَنْ قَامَ اِمَّا زَيْدٌ وَاِمَّا عَمْرٌ ‘Kimin kalktığını bilmiyorum, Zeyd mi Amr mı?’ dersin.
Yine muhayyerlik ifade etmek istediğin zaman da لِى بِالْكُوفَةِ دَارٌ فَاِمَّا اَنْ اَسْكُنَهَا وَ اِمَّا اَنْ اَبِيعَهَا ‘Benim Kûfe’de bir evim var, ya orada oturacağım ya da onu satacağım.’ dersin. Şek ifade etmek için kullanıldığında اِمَّا ile أو edatları arasındaki fark şudur: جَائَنِى زَيْدٌ اَوْ عَمْرٌو ‘Bana Zeyd veya Amr geldi.’ dediğin zaman senin, burada sözünü önce yakîn ve kesin bir bilgi üzerine bina edip sonra da bir şüphe arız olduğu için ‘veya Amr’ demiş olman caizdir. Böylece şüphe ve şek, ikisi hakkında da söz konusu olmuş olur. Buna göre اَوْ edatının kullanıldığı iki isimden birincisi telaffuz edildikten sonra susulması güzel ve yerinde olan bir durumda bulunup sonra bir şek ve şüphe arız olduğu için öteki isimle tekit yaparak manayı kuvvetlendirmek caizdir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki bir başka incelik de şudur: Sihirbazlar, Musa’ya (a.s.) öncelik verdikleri için nezakete riayet etmişlerdir. Bundan ötürü tasavvuf ehli şöyle demiştir: “Onlar böylesi bir edebi gözettikleri için Allah Teâlâ da bu edebe riayet etmelerinin bereketi ile onlara imanı nasip etmiştir.” Daha sonra sihirbazlar, atma işinin önce kendi taraflarından olmasına da istekli olduklarını gösteren şu sözü de söylemişlerdir: وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ [Yoksa ilk atan biz mi olalım?] Böylece hem muttasıl zamiri zikretmişler hem onu munfasıl bir zamir ile tekid etmişler hem de haberi nekre değil marife (elif-lamlı) olarak getirmişlerdir.
Bil ki sihirbazlar ilk önce edebe riayet edip sonra ilk önce kendilerinin asalarını ve iplerini atmaya da istekli olduklarını gösteren bu sözü söyleyince Hz. Musa (a.s.), “Ne atacaksanız evvela siz atın.” (Şuara Suresi, 43) demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ ١١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi |
|
| 2 | أَلْقُوا | siz atın |
|
| 3 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 4 | أَلْقَوْا | atınca |
|
| 5 | سَحَرُوا | büyülediler |
|
| 6 | أَعْيُنَ | gözlerini |
|
| 7 | النَّاسِ | insanların |
|
| 8 | وَاسْتَرْهَبُوهُمْ | ve onları ürküttüler |
|
| 9 | وَجَاءُوا | ve getirdiler |
|
| 10 | بِسِحْرٍ | bir büyü |
|
| 11 | عَظِيمٍ | büyük |
|
قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavli, اَلْقُوا ‘dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَلْقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَلْقَوْا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَلْقَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ ‘dir.
سَحَرُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَعْيُنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اسْتَرْهَبُوهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la سَحَرُٓوا ‘ye matuftur.
اسْتَرْهَبُوهُمْ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ cümlesi, atıf harfi وَ ’la سَحَرُٓوا ‘ye matuftur.
جَٓاؤُ۫ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِسِحْرٍ car mecruru جَٓاؤُ۫ fiiline mütealliktir. عَظ۪يمٍ kelimesi سِحْرٍ ‘ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اسْتَرْهَبُوهُمْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi رهب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
عَظ۪يمٍ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اَلْقُواۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَلْقُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ
Şart üslubunda gelen terkip hükümde ortaklık nedeniyle, فَ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَلْقَوْا şart cümlesi, لَمَّا ’ nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَعْيُنَ kelimesi, cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir. Sihrin gözlere nispet edilmesi mecazî isnaddır. Asıl etkilenen bakanların idrakidir.
Aynı üslupta gelen وَاسْتَرْهَبُوهُمْ ve وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ cümleleri şartın cevabına atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Matufun aleyh ile aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَظ۪يمٍ kelimesi سِحْرٍ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَلْقُواۚ - اَلْقَوْا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سِحْرٍ kelimesindeki nekrelik tazim içindir. Arkadan gelen عَظ۪يمٍ sıfatı da bu manayı tekid eder.
فَلَمّا ألْقَوْا cümlesi îcaz için hazfedilmiş فَألْقَوْا şeklinde takdir edilen bir cümleye matuftur. Çünkü فَلَمّا ألْقَوْا sözü bu mahzufa delalet eder. Açıkça anlaşıldığı için mef’ûlun bih mahzuftur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَحَرُوا أعْيُنَ النّاسِ [İnsanların gözlerini büyülediler] cümlesinin manası: “Attıkları şeyin hayal ettirmesi ve göz bağlayıcılığı dolayısıyla sihir onları etkiledi.” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الِاسْتِرْهابُ korkutmak istemektir. Yani onlar izleyenleri korkutarak etkisi altına alan başka şeylerle de sihri desteklemişlerdir. Böylece kalplerindeki hayaller daha fazla yerleşmiş, kök salmıştır. Bunlar; خُذُوا حِذْرَكم، وحاذِرُوا، ولا تَقْتَرِبُوا، وسَيَقَعُ شَيْءٌ عَظِيمٌ، وسَيَحْضُرُ كَبِيرُ السَّحَرَةِ veya dedikodular, çığlıklar ve gariplikler gibi korkunç şeylerin olacağını vehmettiren sözler ve fiillerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اسْتَرْهَبُوهم kelimesinin başındaki س ve ت harfleri tekid içindir. Yani اسْتَكْبَرَ واسْتَجابَ fiillerindeki gibi onları şiddetle korkut demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sihrin azim olmakla vasıflanması, sihirbazların yaptığı en büyük sihirlerden biri olması dolayısıyladır. Çünkü ülkede yayılmış olarak farklı yerlerde bulunan sihirbazlar bir araya toplanmış ve gizli sanrılarla sebepleri halktan gizli olan büyük bir sihir yapmışlardır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ ١١٧
Hz. Mûsâ’ya Allah tarafından “Asânı at!” buyurulması, onun sergilediği hadisenin, bizâtihî kendisinin bir gösterisi veya bir büyüsü olmayıp Allah’ın iradesi uyarınca gerçekleşen bir mûcize olduğuna; ejderha haline dönüşen asânın yuttuğu şeylerden “onların uydurdukları şeyler” diye söz edilmesi de Firavun’un sihirbazlarınca sergilenen sihrin asılsızlığına işaret eder. Nitekim 118. âyette “Böylece gerçek ortaya çıktı…” buyurulmakla da sihirbazların gösterilerinin asılsız, Mûsâ’nın mûcizesinin de gerçekten vuku bulmuş bir hadise olduğu ifade edilmiştir. Âyetteki “batala” fiili de sihirbazların yaptıklarının hem asılsız olduğunu, yani gerçekten vuku bulmuş bir olay değil, aksine bir aldatmaca olduğunu hem de Firavun’un beklediği sonucu vermediğini göstermektedir. 119. âyette bunun bir yenilgi olduğu, Firavun ve adamlarının bu yenilgiyi kabul ederek küçük düşmüş bir vaziyette gösteri alanından çekildikleri bildirilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 570
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى مُوسٰٓى car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.
اَنْ tefsiriyye harfidir. اَلْقِ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
عَصَاكَ mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.
Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْحَيْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.
اَلْقِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ‘dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile mahzuf cümleye matuftur. Takdiri; فألقاها فإذا هي تلقف (Onu attılar. Bir de ne görsünler, … yutuyor!) şeklindedir.
اِذَا mufacee harfidir. اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَلْقَفُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَلْقَفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَأْفِكُونَ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
يَأْفِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ
و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَوْحَيْنَٓا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Tefsiriyye olan اَنْ ’i takip eden اَلْقِ عَصَاكَ cümlesi masdar tevilindedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
عَصَاكَ şeklindeki izafet kısa yoldan izah ve muzafın şanı içindir.
Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ
Cümle, takdiri فألقاها (Hemen onu attı.) olan cümleye فَ ile atfedilmiştir. وَاَوْحَيْنَٓا cümlesine matuf olan mukadder cümlenin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümleye dahil olan اِذَا , müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman, ‘ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum’ anlamı verir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَلْقَفُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan يَأْفِكُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لقف fiili, becerikli bir şekilde birinin elinden almak, kapmak demektir.
التَّلَقُّفُ kelimesi, yutmak manasındaki اللَّقْفِ fiilinin mübalağalı halidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cumhur ق harfini şeddeli olarak تَلَقَّفَ şeklinde okumuştur ki bunun aslı تَتَلَقَّفُ’dur. Yani gücünüz yettiğince mübalağalı olarak onu yutun demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Muzari olarak gelen تَلَقَّفُ ve يَأْفِيكُون sıygaları muhteşem görüntünün canlanmasıyla yenilenme ve tekrara delalet eder. Yani iftiraları yenilendiğinde ve tekrarlandığında bu olay da tekrarlanır. Sihirlerinin إفْكً olarak adlandırılması, sihir olmadığının ve bunun sadece bir yanılsama ve kamuflaj olduğunun kanıtıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا يَأْفِكُونَ [onların uydurduklarını] ifadesindeki مَا, ism-i mevsūl ya da masdariyyedir. مَا يَأْفِكُونَ “Sayesinde hakkı batıla çevirdikleri, yalanı gerçek gibi gösterdikleri şeyleri” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hakk’ın, “onların uydurup düzdükleri şeyleri” buyruğuna gelince bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:
a. Arapçada أْفِكُ (ifk), bir şeyi olduğu durumdan çevirip başka türlü göstermektir. Yalana, “ifk” adının verilmesi de bundan ileri gelir. Zira yalan da hakikatin tersyüz edilmiş şeklidir. İbni Abbas (r.a.), Cenab-ı Hakk’ın يَأْفِكُونَۚ tabiriyle “yalan olarak yaptıkları o şeyi…” manasını kastettiği söylemiştir. Buna göre mana, “Asa, onların, haktan batıla döndürerek gerçekmiş gibi gösterdikleri, allayıp pulladıkları o şeyi yuttu.” şeklinde olur. Mananın böyle olması halinde مَا يَأْفِكُونَ ifadesinin başındaki مَا ism-i mevsûl olur.
b. Bu ifadenin başındaki مَا’nın, masdariyye olmasıdır. Buna göre kelamın takdiri, “Bir de ne görsünler, o ejderha onların yalanlarını yutuyor!” şeklinde olur. Böylece de ism-i mef'ûl masdar manasında kullanılmış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ ١١٨
فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْحَقُّ fail olup damme ile merfûdur. بَطَلَ atıf harfi وَ ile وَقَعَ fiiline matuftur.
بَطَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَا fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَعْمَلُونَۚ ’ dir.Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ
Ayet atıf harfi فَ ile هِيَ تَلْقَفُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
فَوَقَعَ الحَقُّ sözü تَلَقَّفُ ما يَأْفِكُونَ sözüne tefrî’ olarak gelmiştir. Aslında الوُقُوعُ kelimesi bir şeyin yukarıdan aşağı düşmesi demektir. Düşen uçak için kullanılır. Burada kadri yüce bir işin zuhuru için kullanılmıştır. Çünkü bunun zuhuru ilâhi bir teyittir ve yukarıdan bir şeyin düşmesine benzetilmiştir. Bu kelime husul manasında da kullanılır. Bu durumda hasıl olan şey yukarıdan düşen bir şeye benzetilir. Bu yaygın olarak kullanılan bir istiaredir. Allah Teâlâ’nın وإنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ (Zariyat Suresi, 6) ayeti de böyledir. Hasıl oldu demektir. Yani hak zahir ve hasıl oldu demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üsluptaki وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ cümlesi, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَطَلَ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘ nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
”Hak (gerçek) ortaya çıktı.” ibaresinde istiare vardır. وَقَعَ fiili, ثبت manasında müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَقَعَ - بَطَلَ kelimeleri arasında îhâm-ı tezâd ve الْحَقُّ - بَطَلَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Belki de نَزَلَ değil de وَقَعَ fiilinin seçilmesi الإلْقاءِ fiiline münasip olduğu içindir. Çünkü atılan şey yere düşer ve böylece asanın yere düşmesiyle hak ortaya çıkar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yaptıkları şeyin batıl olarak vasıflanması bu fiilden maksadın hudûs değil de zuhur manası olduğunu gösterir. Çünkü yaptıkları şeyin batıl oluşu sabit bir vasıftır. Musa (a.s.) sopasını atmadan önce de bu vasıf vardır. Fakat sopanın fırlatılmasıyla batıl olduğu ortaya çıkmıştır. Fiil sıygasının asıl olan varlık ve hudûs manasında değil de hudûsun zuhuru manasındaki bu kullanımı azdır ve ancak bir sebep olduğunda görülür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَوَقَعَ الْحَقُّ cümlesinden sonra وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesinin gelmesi, cümlenin içeriğini onaylatmak, yaptıklarını zemmetmek içindir. Hayal kırıklıklarını duyurmak için Müslümanlara bir teselli, müşrikler ve kâfirler için bir tehdittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ ١١٩
فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غُلِبُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
هُنَالِكَ işaret ismi, zarfı mekân olarak غُلِبُوا fiiline mütealliktir. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْقَلَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَاغِر۪ينَ kelimesi انْقَلَبُوا ‘deki failin hali olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْقَلَبُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
صَاغِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صغر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ
Ayet atıf harfi فَ ile önceki ayetteki وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
غُلِبُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur'an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mağlup oldukları yerin هُنَالِكَ ile işaret edilmesi konunun önemini vurgulamak içindir.
Aynı üsluptaki وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
غُلِبُوا - صَاغِر۪ينَۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
هُنَالِكَ ; zamanı ve mekânı birlikte bildirir. Zarftır. Genellikle doğaçlama ve aniden ortaya çıkan bir durumda kullanılır. Burada sihirbazlardaki ani değişmeyi ifade eder. Çünkü bundan sonra iman etmişlerdir.
Mekân için kullanılan ism-i işarettir. Yani o yerde yenildiler. Bu yüzden yenilgilerinin aşikâr olduğu, orada bulunan herkese göründüğü ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kelamcılar ise şöyle demiştir: Bu ayet, ilmin faziletini gösteren en büyük delillerdendir. Çünkü sihirbazlar sihrin aslını biliyorlardı ve sihrin en ileri derecesine vâkıf idiler. Bundan dolayı onlar bu durumda olup Hz. Musa’nın mucizesinin sihrin dışında birşey olduğunu görünce, bunun insanların yaptığı birtakım göz boyamalar cinsinden olmayıp ilahi bir mucize olduğunu anladılar. Eğer onlar sihir ilminde ileri derecede kimseler olmasalardı, bu delili getiremezler ve şöyle diyebilirlerdi. “Belki de o, sihir ilminde bizden ileridir ve bizim yapamadığımız bir sihir yaptı.” Binaenaleyh onların sihir ilminde zirvede oldukları anlaşılır. Onlar, bu ilimde zirvede oldukları için küfürden imana geçebilmişlerdir. (İlim olarak) sihrin bile durumu böyle olunca, tevhid ilminde mükemmel olan bir kimsenin halini artık siz düşünün. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ ١٢٠
Sihirbazlar mağlûbiyetin ardından, sihrin bütün inceliklerini bilmelerine rağmen kendilerini mağlûbiyete uğratan bu hadisenin bir sihir olamayacağını; şu halde Mûsâ’nın hak peygamber, gösterdiklerinin de ancak bir mûcize olarak kabul edilmesi gerektiğini anlayarak Allah için secdeye kapandılar. Kıptîler’de âdet olduğu üzere, Firavun için yere kapandıkları sanılmasın diye de Mûsâ ve Hârûn’un rabbi olan Allah’a iman ettiklerini açık bir dille belirtme gereğini duydular.
وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُلْقِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. السَّحَرَةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. سَاجِد۪ينَ kelimesi اُلْقِيَ ‘deki naib-i failin hali olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُلْقِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
سَاجِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ
Ayet, وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
وَاُلْقِيَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
الإلْقاءِ fiili fail açıkça ortada olduğu için meçhul gelmiştir. Takdiri, وألْقَوْا أنْفُسَهم عَلى الأرْضِ (Kendilerini yere attılar) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَاجِد۪ينَ kelimesi اُلْقِيَ ‘deki naib-i failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
سَاجِد۪ينَ kelimesi ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.
İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbni Hişam ve İbni Malik’te haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَ [İşte o an, mağlup oldular ve küçük düştüler] yenildiler ve zelil hale geldiler. وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ [Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.] Sanki biri onları secdeye fırlatmış gibi şiddetli bir şekilde hemen yere kapanıp secde ettiler. Onların, gördüklerinden dolayı kendilerini tutamayıp sanki fırlatılmış gibi secdeye kapandıkları söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Sihirbazların secdesi hal ile tekid edilmiştir.
Bu ayet, o sihirbazları, başka bir şeyin secde ettirip yere kapattığına delalet eder. Bu da âlemlerin rabbi olan Allah'tan başkası olamaz.
Mutezile ise şöyle demektedir: O sihirbazlar, büyük alametleri ve kesin mucizeleri görüp müşahede edince kendilerini secdeye kapanmaktan alıkoyamadılar. Böylece de mana, “Sanki bir atıcı, onları secdeye atıverdi…” şeklinde oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ساجِدِينَ kelimesi haldir. Secde, kişinin kendini yere atması manası için özel bir şekil olup, tazimde mübalağa için yapılır. Onların secdeleri, Musa’nın (a.s.) mucizesinin zuhurundan tanıdıkları ve Musa’nın âlemlerin Rabbi olarak tanımladığı Allah’a yapılırdı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Firavunun erişilmez gücüne yemin ederek ona yakınlaşmak isteyen sihirbazların kararlı tutumları bir anda değişmiştir. Yutma ile secdeye kapanma eylemi, arada bir zaman dilimi olmaksızın tertîb ve takîbe göre birbirinin peşi sıra gerçekleşmiştir. Bu sahne meydan okumanın şiddetiyle uygunluk arzetmektedir. Meydan okumanın şiddetinden hemen sonra kesin zaferdeki çabukluk da surenin makamına uymaktadır. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, et-Ta’bîru’l-Kur’anî, s. 333, Şuara/46)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Önde gelenlerin problemi; hiç düşünmeden, aceleyle hareket etmektir.
Ayetleri değerlendirirken Allah Teala açısından veya bizim açımızdan bakmak şeklinde iki bakış açısı söz konusudur. Allah Teala açısından bakıldığında zaman mekan ve boyut kavramları ortadan kalkar. Bunun için Kur'an; kıyamet ve ahiret hadiselerinden bahsederken çoğu zaman geçmiş zaman kipi kullanır. Bu üslup bu olayların gerçekleşmesinin kesin olduğunu ifade ederken bir taraftan da bizim açımızdan olmuş olanla olacak olanın Allah Teala açısından farklı olmadığını ifade eder.
Allah’ın kelamı Kur’an-ı Kerim, anlatım tarzıyla çok dikkat çekici bir üsluba sahiptir. Misal; Hz. Musa’nın kıssası tekrar tekrar anlatılmaktadır. Ancak istisnasız her anlatımda, en az bir fark göze çarpmaktadır. Yani, Hz. Musa’nın anlatıldığı bütün kıssalar ardarda konduğunda, hepsinde diğerlerinde olmayan farklı bir detay/detaylar sunulmaktadır. Bu detaylarla da kıssanın içinde yer alan kişilerden birine daha fazla odaklanılmaktadır. Bir hadiseye kaç farklı açıdan yaklaşılanabileceğinin müthiş bir örneğidir. Belki, bize, herhangi bir şeye tek bir açıdan bakmamayı ve tek bir açıya saplanıp kalmamayı öğretmektedir. Belki, verilen her yeni detayla, bir şeyi sadece anlatıldığı kadar bildiğimizi farkettirmektedir. Belki de, yaşanan bir hadisede farklı kişilerin, üstlendikleri farklı rollerin önemini vurgulamaktadır. Ve son olarak, bir şey anlatılırken veya yaşanırken, aslında dikkatimizi nelere vermemiz gerektiğini de göstermektedir.
Allahım! Selam olsun, Hz. Musa’ya. Bizi; cennetinde, kulun ve elçin olan Hz. Musa’yla tanışanlardan. Ve onun kıssasından alınması gereken ibretleri idrak edenlerden eyle. Dünyanın, nefsimizin, vesveselerimizin ve yolundan çıkmışların gözümüzü boyamasından ve bizi şaşırtmasından, Sana sığınırız. Her ne konuda konuşursak konuşalım, daima hakkı söyleyenlerden olmak için yardımını isteriz.
Gözü hakikati seçenlerden, kalbi hakikati sevenlerden ve öğrendiği hakikati hayatına işlemek için çaba gösterenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Tam anlamıyla bilinmeyen konularda veya hazırlıksız yakalanılan anlarda şaşırmak, yalanlara kanmak ve doğru tepkiyi verememek oldukça yaygındır. Gözler boyanır, akıllar karışır ve kalpler saflaşır.
Genellikle yanıltanlar bir takım işlerin kendilerinden dolayı olduğunu kanıtlamaya çalışanlardır. Tarih boyunca falcı ve illüzyonist gibi üstünlüklere sahip olduğunu iddia edenlerin peşinden gidilmiştir.
Falcının tutturduğu doğrular yerine yalanlarına işaret edilse, illüzyonistin sırları açıklansa veya bazı gelecek okumalarında yazılanların aynısının kaç kişiye söylendiği öğrenilse; kimi gözler açılır.
İllüzyonlara kanılması ve yalanlarına rağmen falcılara inanılmasını açıklayan farklı teoriler vardır. İnsan beyni devamlı algıladıklarında bulunan belli boşlukları doldurma ve anlamlandırma çabasındadır.
Halbuki bu çabayı doğru yerlerde göstermelidir. Sanki insanın bu hassas yönü de dikkate alınarak, içinde hile barından işlerle uğraşmak ve bu yollarla başkalarını kandırmak yasaklanmıştır.
İslam dini, belki bazı yönlerden Hz. Musa’nın asası gibidir. Hz. Musa’nın asası gözleri yanıltanları yutarken, İslam dini de kalbi yanıltanları aydınlığında yok ederek gözleri ve kalpleri uyandırmaktadır.
Ey Allahım! Bizi boş işlerden uzaklaştır. Gönüllerimize rızanı kazandıracak işleri sevdir ve doğru yapmak için ihtiyacımız olan maddi-manevi özellikleri vererek onları bize kolaylaştır. Gözlerimizi ve kalplerimizi yanıltan hallerden uzaklaştır. Kandırmaktan ve kandırılmaktan muhafaza buyur. Nurun ve muhabbetin ile benliklerimizi dünyalık uykularından uyandır ve iman gücü ile dinçleştir. Bizi, Sana taat üzere yaşayanlardan ve ölenlerden eyle.
Amin.