10 Ekim 2024
A'râf Sûresi 121-130 (164. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

A'râf Sûresi 121. Ayet

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  ١٢١


“Âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 امَنَّا inandık ا م ن
3 بِرَبِّ Rabbine ر ب ب
4 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اٰمَنَّا ’dır. قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّ  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ  cümlesi,  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Allah’a değil de âlemlerin Rabbine iman ettik demeleri, Allah Teâlâ’nın rububiyet vasfına sığınmak istemelerinin işareti olabilir.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  izafeti, الْعَالَم۪ينَ  için tazim ve teşrif ifade eder.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Allah Teâlâ’dan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın Malik’i olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin/5)

رَبّ  kelimesi her ne kadar yaygın bir kullanım alanına sahip olsa da, اَل  takısıyla veya izafetsiz kullanıldığında bütün mevcudatın maslahatına kefil olduğundan sadece Allah için kullanılır. Ancak, izafetli olduğu zaman hem Allah hem de başkaları için kullanılabilir. رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  âlemlerin rabbi, رَبُّ الفرسِ (atın sahibi) misallerinde olduğu gibi. Çağdaş alimlerden İbni Âşûr (ö.1973) yaygın olan bu kanaatin aksine  رَبّ  kelimesinin izafet olmaksızın da Allah'ın dışındaki varlıklar için kullanılabileceğini söylemiş; nitekim hem cahiliye Araplarında, hem de sonrasında bu kullanımın var olduğunu iddia etmiştir. Kanaatimizce birbirine zıt gibi görünen bu iki görüş telif edilebilir. Şöyle ki;  رَبّ  lafzının cahiliye döneminde ister اَلْ  takısıyla olsun ister olmasın mutlak manada kullanıldığı kabul edilebilir. İslâm'dan sonra ise bu kullanımın giderek azalıp yok olmaya yüz tuttuğu söylenebilir. (Murat Ataman, Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili) 

Alimler demişlerdir ki bu ayet ilmin fazileti hakkında en büyük delillerdendir. Çünkü diğerleri bilgisizliklerinden dolayı “Bu bir sihirdir.” denilince şüpheye düştüler, halbuki bu sihirbazlar sihrin sınırını ve ne demek olduğunu bilmeleri ve konuya vakıf bulunmaları sayesinde Hz. Musa’nın asası ile meydana gelen olayın sihirden bambaşka bir şey olduğunu, bunun göz boyacılığı ve insan gücüyle olabilecek bir şey olmadığını hemen anlayıp, bunun ilahi bir mucize olması lazım geldiğini anında fark ettiler. Eğer bu hususta bilgileri ve maharetleri olmasaydı ve sihrin özüne hakkıyla vakıf olmasalardı, o zaman kendi kendilerine “Belki bu bizden daha iyi biliyormuş, onun için bizim bilmediğimiz ve yapamayacağımız bir sihir yapmıştır.” diyebilirlerdi. Fakat böyle demediler ve bu hususta hiç şüphe ve tereddüde düşmediler ve kendilerini tutamayarak derhal küfürden imana geçtiler. Şu halde sihir ilminde bile ihtisas bu kadar faydalı sonuçlar verirse, Hakk’ın birliği itikadında ve tevhid inancında ihtisas, insanlığın gelişmesine ne kadar yüksek faydalar sağlar bir düşünmeli. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

”Âlemlerin Rabbine iman ettik.” dediklerini bildirmiştir. İmanın, secdeden önce olması gerektiği halde, Cenab-ı Hakk’ın bu şekilde buyurmuş olmasının sebebi ve hikmeti nedir?

Onlar, ilahî bilgiyi elde edince, o anda secdeye kapandılar ve o secdelerini, ilahî bilgi ve imanı elde etmelerine karşılık, Allah’a bir şükür; küfürden imana geçişlerine dair bir alamet ve Allah için inkıyâd ve tezellülde bulunmalarının bir göstergesi yapmışlardır. Böylece onlar, sanki o tek secdelerini, toplu halde bu üç manaya bir alamet kılmışlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Bu cümle 120. ayetteki  أُلْقِيَ السَّحَرَةُ  cümlesinden bedeli iştimaldir. Çünkü secde için yere kapanmak bu sözü de kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 122. Ayet

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ  ١٢٢


“Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبِّ Rabbine ر ب ب
2 مُوسَىٰ Musa’nın
3 وَهَارُونَ ve Harun’un

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

رَبِّ  kelimesi, önceki  بِرَبِّ الْعَالَم۪ين  ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur  مُوسٰى  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. هٰرُونَ  atıf harfi  وَ ’la  مُوسٰى ‘ya matuf olup gayri munsarif olduğundan fetha ile mecrurdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

 

Ayet, önceki ayetteki  بِرَبِّ الْعَالَم۪ين  ifadesinden bedel olarak fasılla gelmiştir. 

Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)

مُوسٰى - هٰرُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

”Harun ve Musa’nın Rabbi” şeklindeki izafet muzâfun ileyhin tazimi, gayrının tahkiri içindir.

رَبِّ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

O sihirbazlar, “Âlemlerin Rabbine... iman ettik” deyince Firavun onlara: “Sadece beni kastediyorsunuz!” dedi. Bunun üzerine onlar, “Musa’nın Rabbine...” dediklerinde yine Firavun: “Sadece beni kastediyorsunuz... Çünkü Musa’yı terbiye edip bakıp büyüten benim ben...” dedi. Bunun üzerine “ve Harun’un Rabbine...” dediklerinde her türlü şüphe ortadan kalktı ve herkes, o sihirbazların Firavun’u inkâr ettiklerini; âlemlerin Rabbine de iman etmiş olduklarını anladılar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 123. Ayet

قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَد۪ينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  ١٢٣


Firavun, “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!” dedi. “Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Göreceksiniz!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 فِرْعَوْنُ Fir’avn
3 امَنْتُمْ inandınız mı? ا م ن
4 بِهِ ona
5 قَبْلَ önce ق ب ل
6 أَنْ
7 اذَنَ ben izin vermeden ا ذ ن
8 لَكُمْ size
9 إِنَّ muhakkak ki
10 هَٰذَا bu
11 لَمَكْرٌ bir tuzaktır م ك ر
12 مَكَرْتُمُوهُ kurduğunuz م ك ر
13 فِي
14 الْمَدِينَةِ şehirde م د ن
15 لِتُخْرِجُوا çıkarmak için خ ر ج
16 مِنْهَا oradan
17 أَهْلَهَا halkını ا ه ل
18 فَسَوْفَ ama yakında
19 تَعْلَمُونَ bileceksiniz ع ل م

Sihirbazlar, Mûsâ’ya iman edip onun tarafına geçtiklerini gayet açık olarak göstermişlerdi. Bu sebeple Firavun’un, “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi!” anlamına gelen sözü, bir soru olmayıp tehditten ibarettir. Nitekim “Ama yakında göreceksiniz” deyip bunun ardından vereceği cezaları sıralamasından da bu anlaşılmaktadır. “Ben size izin vermeden…” şeklindeki sözü de Firavun’un, neye inanıp neye inanmayacaklarına varıncaya kadar, onların her türlü tutum ve davranışlarına hükmettiğini, vicdanlarını baskı altında tuttuğunu göstermektedir.

 Fahreddin er-Râzî’ye göre Firavun’un Mûsâ karşısındaki bu yenilgisi, onda aynı zamanda siyasî bir endişe de doğurdu. Zira bu olay halkın huzurunda cereyan etmişti ve bu gelişmeler karşısında halk da sihirbazları takip ederek Mûsâ’nın peygamberliğine inanıp onun peşine düşecekti. İşte bunu önlemek için onların Mûsâ’dan kuşku duymalarını sağlayacak iddialar ortaya attı. Buna göre sihirbazlar bir “tuzak” peşindeydi; yani Mûsâ’nın tebliğini kabul etmeleri, onun delilinin güçlü olmasından ileri gelmiyordu; aksine onlar, sihir gösterilerine girişmeden önce “Şu şu şartlarımızı yerine getirirsen sana inanırız” diye Mûsâ ile anlaşmışlardı. Firavun’un dile getirmediği asıl sıkıntısı ise karşılıksız iş gücünü kaybetmekti.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 570-571

قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. فِرْعَوْنُ  fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. Mekulü’l kavli,  اٰمَنْتُمْ بِه۪ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اٰمَنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  اٰمَنْتُمْ  fiiline mütealliktir.  قَبْلَ  zaman zarfı  اٰمَنْتُمْ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اٰذَنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. لَكُمْ  car mecruru  اٰذَنَ  fiiline mütealliktir.  

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَد۪ينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هٰذَا  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  

مَكْرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مَكَرْتُمُوهُ  cümlesi, مَكْرٌ  ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

مَكَرْتُمُوهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْمَد۪ينَةِ  car mecruru  مَكَرْتُمُوهُ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. 

لِ  harfi,  تُخْرِجُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  مَكَرْتُمُوهُ  fiiline mütealliktir.  

تُخْرِجُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَٓا  car mecruru  تُخْرِجُوا  fiiline mütealliktir.  اَهْلَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Cemi müzekker muhatab mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  و  harfi getirilir.  مَكَرْتُمُوهُ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.

Te’kid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ  edatı gelince, cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُخْرِجُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dır.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن فعلتم فسوف تعلمون  (Eğer yaparsanız mutlaka bileceksiniz.) şeklindedir.

سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin  başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.

تَعْلَمُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla  merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.


اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ  [Ben size izin vermeden önce iman mı ettiniz?] cümlesinin başındaki soru hemzesi hazf olmuştur. Hakiki soru manasında değildir. Tevbih ve inkâr anlamındadır. Yani mecaz-ı mürsel mürekkebtir. İnkâr manası ”Böyle yapmamanız gerekirdi.” şeklinde azarlamak manası da “Hiç böyle yapılır mı?!” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ  [Ben size izin vermeden önce iman mı ettiniz?] cümlesinin başındaki soru hemzesi hazf olmuştur. Hakiki soru manasında değildir. Tevbih ve inkâr anlamındadır. Yani mecaz-ı mürsel mürekkebtir. İnkâr manası ”Böyle yapmamanız gerekirdi.” şeklinde azarlamak manası da “Hiç böyle yapılır mı?!” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle, haber cümlesi formunda geldiği halde taaccüp, azarlama ve kınama manasına geldiğinden, muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkeptir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اٰذَنَ لَكُمْ  cümlesi, masdar tevili ile  قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اٰمَنْتُمْ بِه۪  ifadesi haber formunda olup “Bu çirkin işi yaptınız ha?!” anlamında bir kınama ve azarlamadır. Bu ifade soru harfi ile  اَاٰمَنْتُمْ  (İman ettiniz, öyle mi?) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlamı sormak değil, inkâr ve yadırgamadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ  [Ben size izin vermeden önce iman mı ettiniz?] cümlesinin başındaki soru hemzesi hazf olmuştur. Hakiki soru manasında değildir. Tevbih ve inkâr anlamındadır. Yani mecaz-ı mürsel mürekkebtir. İnkâr manası ”Böyle yapmamanız gerekirdi.” şeklinde azarlamak manası da “Hiç böyle yapılır mı?!” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz öyle mi?] cümlesi, vicdanlara baskı yapmak isteyen fakat kalplerin iman ve kanaatinin kendi hakimiyetinin sınırı dışında kaldığını gören Firavun hala hakkı kabul edip ona teslim olmuyor, sihir meselesini çözmek için yetki ve ihtisasları beğenip takdir ederek topladığı ve böylece bir bilirkişi heyeti gibi başvurduğu sihirbazların kanaatleri kendisi için ölçü olması gerekirken, bu konuda kendisinin onlara uyması gerektiğini hesaba katmıyor ve aslında onların iman etmelerine değil de bu işi kendisinden izin almadan yapmalarına karşı çıkıyormuş ve hakka iman etmek onun iznine bağlıymış gibi göstererek, iman için kendisinden izin alınmamış olmasını töhmet ve suç sebebi sayıyor. Ve böylece bütün meseleyi hükümdarlık şeref ve haysiyetinin ihlal edilmesi ve şahsi gururunun çiğnenmesi noktasına toplayıp demiş oluyor ki: “Eğer siz iyi niyetle hareket etmiş olsaydınız, benim tarafımdan davet edilmiş olmanız bakımından kanaatinizin sonucunu önce bana arz etmiş olmanız ve bunun ilanı için benden izin almanız gerekmez miydi? Halbuki siz benim iznim ve iradem olmadan birdenbire ona iman ediverdiniz. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَد۪ينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi, isnadın tekrarı ve lam-ı muzahlaka olmak üzere birden fazla tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ’nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edilene verdiği önemi ifade eder. 

İşaret isminde istiare vardır. Firavun sözlerinde  هٰذَا  ile sihirbazların kurduğunu düşündüğü tuzağa işaret etmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَد۪ينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ  cümlesi, müsned olan  لَمَكْرٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فِي الْمَد۪ينَةِ  car-mecruru, مَكَرْتُمُوهُ  fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْمَد۪ينَةِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla şehir içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü şehir hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bütün şehirlerin her yerini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

فِي الْمَد۪ينَةِ  ifadesindeki فِي  harfindeki zarfiyyet mecazidir. Fesad çıkarmanın o şehirde olması gibi hile ve tuzağın da o şehirde olduğu ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَا  cümlesi, masdar teviliyle  مَكَرْتُمُوهُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِتُخْرِجُوا  fiiline müteallik olan car-mecrur  مِنْهَٓا , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  اَهْلَهَاۚ ‘ya takdim edilmiştir

مَكَرْتُمُوهُ - لَمَكْرٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Görülüyor ki Allah’a ve peygamberine iman edilince haksızlık ve tahakküm yollarının kapanacağını anlayan Firavun, bu sözüyle kamuoyunu yanıltmak ve heyecan vermek için siyasi bir entrika çeviriyor ve tamamiyle aleyhine sonuçlanan bu yarışmayı kendi iddiasını ispat eden bir olaymış gibi göstermeye çalışıyor ve asıl kendisi sihirbazlık ve şarlatanlık yapıyor. Böylece Hz. Musa’nın peygamberliğine olduğu gibi, onu tasdik eden sihirbazların imanı ve davranışları hakkında da yok yere şüpheler uydurup ortaya atıyor ve kamuoyunu bulandırıyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

 

Mekulü’l kavle dahil olan cümle istinafiye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  إن فعلتم  (Yaparsanız) olan mukadder şartın cevap cümlesi  فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle vaîd siyakında olduğu için istikbal harfi  سَوْفَ  tekid ifade etmiştir.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Tesvif harfi  سَوْفَ ’den murad; tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ  harfinin mazi fiili tekidi gibi - müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Hile, tuzak kurma manasında karşımıza çıkan iki kelime مَكْر  ve  كيد  kelimeleridir. مَكْر, önceden planlama ve düşünme olmadan gerçekleşmemesi bakımından  كيد  gibidir. Ancak  كيد  babı  مَكْرٌ  ‘ den daha kuvvetlidir. Bunun delili de  كيد ‘ in geçişli olması, مَكْر ‘ in ise harfle geçişli olmasıdır. Bizzat geçişli olan fiil daha kuvvetlidir. Ayrıca مَكْر ‘ de, karşı tarafın bilmemesi gerekir. Birine sana şunu yapacağım dediğinde bu مَكْر olmaz. Ama  كيد  kelimesinde bu şart yoktur. Muhatap bilse de bilmese de ona verilecek meşakkat veya zarar  كيد  demektir. (Farklar Lügatı) 

Son cümle icmal yoluyla tehdit ifade eder. Tafsilatı sonraki ayette gelecektir.

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  sözüyle yapılan tehdit; inkar ve azarlamanın teferruatıdır. Mef’ûlün hazfi; korku uyandırmak içindir. Arkadan gelen cümleyle açıklanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 124. Ayet

لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ  ١٢٤


“Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da (ibret olsun diye) sizin tümünüzü elbette asacağım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَأُقَطِّعَنَّ elbette keseceğim ق ط ع
2 أَيْدِيَكُمْ ellerinizi ي د ي
3 وَأَرْجُلَكُمْ ve ayaklarınızı ر ج ل
4 مِنْ
5 خِلَافٍ çaprazlama خ ل ف
6 ثُمَّ sonra
7 لَأُصَلِّبَنَّكُمْ asacağım ص ل ب
8 أَجْمَعِينَ hepinizi ج م ع

لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

اُقَطِّعَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. اَيْدِيَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَرْجُلَكُمْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. مِنْ خِلَافٍ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

اُصَلِّبَنَّكُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَجْمَع۪ينَ  lafzî tekit muttasıl zamiri tekit eder. Cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. 

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. 

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayet manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُقَطِّعَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  قطع ‘dir. 

اُصَلِّبَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  صلب ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. 

لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ

 

Önceki ayetteki tehdidin açıklaması olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ف۪يهِۜ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üsluptaki  وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِینَ  cümlesi, kasemin cevabına tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.

لَاُقَطِّعَنَّ  ve  لَأُصَلِّبَنَّكُمۡ  fiilleri, تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

اَجْمَع۪ينَ , kelimesi manevi tekid olarak anlamı kuvvetlendirmek için gelen ıtnâbdır.

اَيْدِيَكُمْ - اَرْجُلَكُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَاُقَطِّعَنَّ - لَاُصَلِّبَنَّ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْ خِلَافٍ  sözü iki şekilde anlaşılabilir:

1. Karşı çıkmanız sebebiyle (dönekliğinizden dolayı) 

2. Çaprazlamasına, yani sağ elinle sol bacağını, sol elinle sağ bacağını) sonra sizi (topluca) hepinizi asacağım.

Sağ el ve sağ bacak kesilirse o kişinin yaşaması çok zordur. Sağ bacak kesilirse sağ el ile ve belki bastonla kuvvet alarak yürüyebilir.

Cümle lam ve şeddeli nunla tekid edilerek muhatap inandırılmak istenmiştir. 

مِن خِلافٍ  sözündeki  مِن , ibtidaiyyedir. Kesilecek yerin başlangıç noktasını gösterir. ثُمَّ  kelimesi de çarmıha gerilme için kaldırılacaklarına delalet eder. Malum olduğu üzere kişiyi öldürmek maksadıyla çarmıha germek için tahtaya bağlanması gerekir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

A'râf Sûresi 125. Ayet

قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ  ١٢٥


Dediler ki: “Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ki ق و ل
2 إِنَّا biz zaten
3 إِلَىٰ
4 رَبِّنَا Rabbimize ر ب ب
5 مُنْقَلِبُونَ döneceğiz ق ل ب

Firavun’un, öldürmeye kadar varan ağır tehditleri karşısında, eski sihirbazlar ve yeni müminler, hakikat üzere sebat gösterip inancına bağlı kalarak ölmenin, korkaklık göstererek münafıkça yaşamaktan daha şerefli bir tutum olduğunu cesaretle dile getirdiler ve bütün olacak kötü şeylere karşı metanetle direnmelerini sağlayacak bol sabırlar ihsan etmesi için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundular. Kur’an’ın vermek istediği mesajla doğrudan ilgisi bulunmadığı için, ilgili âyetlerde, Firavun’un onlara açıkladığı cezaları uygulayıp uygulamadığı hakkında bilgi verilmemiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 571

قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ

 

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا  ’dır.  قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اِلٰى رَبِّنَا  car mecruru  مُنْقَلِبُونَ ‘ye mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُنْقَلِبُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُنْقَلِبُونَ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan infiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Sihirbazların imanlarının sabit olduğunu ifade etmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ  cümle, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّنَا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere tazim ifadesinin yanında onların Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işarettir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  اِلٰى رَبِّنَا  car-mecruru, ihtimam için, amili olan  مُنْقَلِبُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

إِنَّ ’nin haberi olan  مُنقَلِبُونَ ’nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

[Biz zaten Rabbimize dönmekteyiz] ifadesi birkaç şekilde anlaşılabilir: 

*“Biz ölümü umursamıyoruz. Çünkü ölerek Rabbimize ve O’nun rahmetine kavuşup senden ve seninle yüz yüze bakmaktan kurtulacağız.” demek istemişlerdir. 

* Hesap günü Allah’a dönerek huzuruna çıkacağız ve maruz kaldığımız bu şiddetli cezanın, çaprazlama kesilme ve asılmanın ödülünü O bize orada verecek. 

* [Sen dahil] hepimiz, Allah’a döneceğiz ve O, aramızda hükmedecek. 

* Biz önünde sonunda mutlaka ölüp Allah’ın huzurunda toplanacağız; yani sen bize zaten mecburen yaşayacağımız şeyden başkasını yapamazsın. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümle şu manalara gelebilmektedir:

1. Biz nasıl olsa öleceğiz, sen istesen de istemesen de öleceğiz. Bu bakımdan başımıza gelmesi muhakkak olan ölüm, ölmek bakımından ha senin tarafından olmuş ha olmamış, bizce aynıdır. Sebepler değişik olsa da ölüm bir ve muhakkak. Senin bizi ölümden kurtaramayacağın da muhakkak. Bundan dolayı senin bu tehdidin hükümsüz ve anlamsızdır.

2. Sen bizi keser, asarsan, biz şehit olur ve muhakkak Rabbimizin rahmetine ve sevabına kavuşuruz. Binaenaleyh bu tehdidinden korkmak şöyle dursun, hak yolunda can vermeyi cana minnet sayarız.

3. Biz ölüp de sen sağ kalacak değilsin. Hiç şüphe yok ki gerek biz ve gerek sen hepimiz ölüp Rabbimizin huzuruna varacağız. Binaenaleyh o aramızda hüküm verecektir. Haklıyı haksızı, zalim ile mazlumu ayıracaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

A'râf Sûresi 126. Ayet

وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّـنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَتَوَفَّـنَا مُسْلِم۪ينَ۟  ١٢٦


“Sen sırf, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak bizim canımızı al.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 تَنْقِمُ öc almıyorsun ن ق م
3 مِنَّا bizden
4 إِلَّا dışında
5 أَنْ
6 امَنَّا inanmamız ا م ن
7 بِايَاتِ ayetlerine ا ي ي
8 رَبِّنَا Rabbimizin ر ب ب
9 لَمَّا zaman
10 جَاءَتْنَا bize geldiği ج ي ا
11 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
12 أَفْرِغْ boşalt ف ر غ
13 عَلَيْنَا üzerimize
14 صَبْرًا sabır ص ب ر
15 وَتَوَفَّنَا ve bizi öldür و ف ي
16 مُسْلِمِينَ müslümanlar olarak س ل م

نقم Nekame : نَقَمَ الشَّيْئَ Bir şeye karşı nefret duymak, düşman olmak, intikam almak demektir. Bu da ya dille ya da cezalandırmak suretiyle olur. نِقْمَةٌ ise ukûbet ve ceza demektir. Bu kökten gelen إنْتِقامٌ sözcüğü birinden intikam almak, birini cezalandırmaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli intikamdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

فرغ Ferağa : فَراغٌ Meşgul olma ve meşgalenin zıddıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fâriğ, feragat, ifrağ ve istifrağ etmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَنْقِمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مِنَّٓا  car mecruru  تَنْقِمُ  fiiline mütealliktir.  اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  تَنْقِمُ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  masdariyyedir. اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّنَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup mahzuf cevaba mütealliktir. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَتْنَا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

جَٓاءَتْنَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı öncesinin tefsiriyle mahzuftur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


رَبَّـنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَتَوَفَّـنَا مُسْلِم۪ينَ۟

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً ’dır.

أَفۡرِغۡ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. عَلَیۡنَا  car mecruru  أَفۡرِغۡ  fiiline mütealliktir. صَبْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  تَوَفَّنَا  dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مُسْلِم۪ينَ۟  kelimesi  تَوَفَّـنَا ‘daki mef’ûlun hali olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَوَفَّـنَا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وفي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اَفْرِغْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فرغ ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُسْلِم۪ينَ۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا

 

İman eden sihirbazların sözlerinin devamı olan ayet, önceki ayetteki mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.   تَنْقِمُ , maksur/sıfat, اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا  لَمَّا جَٓاءَتْنَا  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir.  Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا  cümlesi, masdar teviliyle  تَنْقِمُ  fiilinin mef’ûlu konumundadır. 

Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا  sözündeki istisna muttasıldır. Çünkü Firavun’un onlardan intikam alma sebebi imanlarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

رَبَّـنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً  [Rabbimiz üzerimize sabır yağdır] cümlesinde Bakara/250 ile iktibas vardır. 

Cümlede zemme benzeyen bir şeyle medhi tekid sanatı vardır. 

Zemme benzeyen bir şeyle medhi tekid: Bir şeyi yeriyormuş gibi görünerek medhetmektir. Bu; istisna veya istidrak edatlarıyla yapılır.

Konuşmacı veya yazarın, muhatabın zihninde bir yerme ifadesi kullanacağı izlenimini oluşturduktan sonra medh ifade eden bir sıfatla dikkat çekmesi, onun zihnini uyanık tutmasını sağlamaktadır. Ayette intikam gibi yergiye layık bir vasfın ardından gelmesi beklenen yine bir yergi vasfının yerine övgüye layık bir sıfat getirilerek övgü pekiştirilmiştir. Bu ayette övgü anlamı taşıyan bir müstesna, yergi anlamı taşıyan bir fiilin malulü olarak müferrağ istisna yapılmıştır. Bu da cümleye “sizin bizden intikam almanıza sebep olan şey bizim imanımızdır ki o zaten bizim asıl övünç kaynağımızdır” anlamı katmaktadır. Müstesnanın övgüye layık olup olmadığının tespiti ise kâfirlerin ölçütlerine göre değildir. Medhin tekidinin tespiti müminlerin inandıkları Allah’ı kabullenmeleri kendilerine zor gelen ve bunu intikam sebebi sayan kâfirlere karşı Allah tarafından yapılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ

 

Şart üslubunda gelen terkipte, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı  لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَتْنَا  şart cümlesi olup aynı zamanda  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır. 

Şartın, takdiri   اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا (Rabbimizin ayetlerine iman ettik) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. 

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şartın cevabının hazfı, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 


رَبَّـنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَتَوَفَّـنَا مُسْلِم۪ينَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Muzâfun ileyhe şan ve şeref ifade eden  رَبَّـنَٓا  izafetinin tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Ayrıca bu izafet, mütekellimin Allah Teâlâ’nın rububiyyet sıfatına sığınma isteğine işaret eder.

Nidanın cevabı olan  اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, emir kastı taşımayıp dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْنَا , ihtimam için, mef’ûl olan صَبْراً ‘e takdim edilmiştir

صَبْراً  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

صَبْراً ‘ deki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.

اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً  ifadesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ  harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Sabır, o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. Sanki sabır insanları kaplamış, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Sabrın kuvvetini mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.  

Aynı üslupta gelen  وَتَوَفَّـنَا مُسْلِم۪ينَ۟  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret eden  مُسْلِم۪ينَ۟  mef’ûlün halidir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

‘’Sabır yağdırmak’’ ibaresinde istiare vardır. Sabır, yağmur gibi yağdırılacak birşey değildir. Allah Teâlânın üzerlerine sabır döktüğü zamanki halleri vücudun üzerine su döküldüğü zamanki hallerine, yani kalbe serinlik, esenlik, sükunet ve itminan sarmasına benzetilmiştir.

Burada sabır; suya benzetilmiştir. Yani mekni istiare yoluyla akli bir şey, hissi bir şeye benzetilmiştir. Sabrın yaratılışı, Bir kaptaki suyun boşaltılmasına benzetilmiştir. Çünkü  الإفْراغَ  kapta olan şeyin tamamının boşaltılmasıdır. Bu; sabrın kuvvetinden kinayedir. Zira kabı boşaltmak; içinde hiç bir şey kalmaması demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Arapçada  إفرغ  kelimesi, “döküp boşaltmak” manasındadır. Bu kelime, kalıba dökülüp henüz sikke (para) haline getirilmemiş (gümüşe),  دِرْهَمٌ مُفْرَغٌ  denir ki bu ifadenin aslı, onun kabının boşaltılmasına dayanır. Boşaltma da içinde hiçbir şey kalmayacak şekilde kabı dökmektir. Bu kelime  فَرَاغٌ  masdarına dayanır. Binaenaleyh bir  kabın  dökülüp  iyice  boşaltılmasına  benzetmek  için  “sabır”   hakkında kullanılmıştır. Mücahid, bu ayetin “Asılma ve kesilme anında, bizim üzerimize sabır boşalt, sabır yağdır.” manasında olduğunu söylemiştir. Bu tabir ile ilgili birkaç incelik vardır: 

- “Üstümüze sabır boşalt, sabır yağdır” demek “üstümüze sabır indir” demekten daha beliğdir. Çünkü biz, kabı boşaltmanın kabın içindeki her şeyi döküp boşaltma olduğunu söylemiştik. Buna göre sanki onlar, Allah’tan sabrın bir kısmını değil hepsini üzerlerine dökmesini (kendilerine vermesini) istemişlerdir.

- Ayette “sabr” kelimesi, nekre olarak getirilmiştir. Bu nekre oluşu da mükemmelliğe ve tamlığa delalet eder. Yani “tam ve mükemmel bir sabır” demektir.

- Bu sabır, onlardan ve onların amellerindendir. Ama onlar bunu Allah’tan istemişlerdir. İşte bu da kulun fiilinin ancak Allah’ın yaratması ve takdiri ile gerçekleşip meydana geldiğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

A'râf Sûresi 127. Ayet

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ  ١٢٧


Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Sen (sihirbazları cezalandıracaksın da) Mûsâ’yı ve kavmini, bu ülkede fesat çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye bırakacak mısın?” Firavun, “Biz onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz?” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dedi ki ق و ل
2 الْمَلَأُ ileri gelen bir topluluk م ل ا
3 مِنْ -nden
4 قَوْمِ kavmi- ق و م
5 فِرْعَوْنَ Fir’avn
6 أَتَذَرُ bırakacak mısın? و ذ ر
7 مُوسَىٰ Musa’yı
8 وَقَوْمَهُ ve kavmini ق و م
9 لِيُفْسِدُوا bozgunculuk yapsınlar diye ف س د
10 فِي
11 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
12 وَيَذَرَكَ ve seni terk edip و ذ ر
13 وَالِهَتَكَ ve ilahlarını ا ل ه
14 قَالَ dedi ق و ل
15 سَنُقَتِّلُ biz öldüreceğiz ق ت ل
16 أَبْنَاءَهُمْ onların oğullarını ب ن ي
17 وَنَسْتَحْيِي ve sağ bırakacağız ح ي ي
18 نِسَاءَهُمْ kadınlarını ن س و
19 وَإِنَّا ve biz daima
20 فَوْقَهُمْ onların üstünde ف و ق
21 قَاهِرُونَ eziciler olacağız ق ه ر

“Kızlar” diye çevirdiğimiz kelime âyet metninde nisâ (kadınlar) şeklinde geçmekle birlikte bundan kız çocukların kastedildiği açıktır. Erkek çocuklar öldürüldüğü ve dolayısıyla yetişmiş adam olma imkânını kaybettikleri için onlar ebnâ (oğullar) kelimesiyle anılırken kız çocukları sağ bırakılmaları sayesinde yetişip kadın olabildikleri için olacakları duruma itibar edilerek onlar da “nisâ” kelimesiyle anılmıştır. 

Sihirbazlara karşı savurduğu tehditlerin, onları inanç ve kararlarından döndüremediğini gören Firavun, bu durum karşısında muhtemelen Mûsâ’yı serbest bırakmak istedi (Râzî, XIV, 210) veya danışmanlarıyla bundan sonra izlenmesi gereken tutumu görüştü. Çevresindekiler, onun gelişmelerden etkilenerek Mûsâ’yı serbest bırakacağını düşündükleri ve belki de sonuçta kendi konumlarının sarsılmasından kaygı duydukları için, Mûsâ ve ona inanan İsrâiloğulları’yla Kıptîler’in, ülkede fesat çıkaracaklarını yani halkı eski dinlerinden döndüreceklerini, Firavun’un kendisini de tanrılarını da reddedeceklerini belirterek, sihirbazları cezalandırırken onları serbest bırakmanın yanlış olacağı, şu halde onları da etkisiz hale getirmesi gerektiği hususunda onu uyardılar. Çünkü, âyette de ifade buyurulduğu üzere, o dönemde Mısırlılar çok tanrılı bir inanca sahip idiler; Firavun da tanrının oğlu sayılıyordu. Mûsâ’nın serbest bırakılması ise hem Firavun’un bu itibarının sarsılmasına hem de mevcut dinlerinden kopmalar olmasına yol açacaktı. Buna rağmen danışmanların Mûsâ hakkındaki önerilerinin Firavun tarafından benimsenmemesi ilgi çekicidir. Öyle görünüyor ki o, Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeden son derece etkilenmiş, şahsı adına kaygı ve korkuya kapılmıştır. Bununla birlikte görünüşte Mûsâ’dan korkmadığını ve onu ciddiye almadığını göstermek için (Râzî, XIV, 212) hapsetmek veya başka türlü bir işleme tâbi tutmak yerine, onun tarafına geçecek olanların erkek çocuklarını öldürmeyi düşündüğünü açıkladı. Bu suretle hem onları sürekli bir tehdit altında bulunduracak hem de sayılarının artmasını önleyecekti. Firavun, “Elbette biz onları ezecek güçteyiz” şeklindeki açıklamasıyla, esasen Mûsâ olayının kendisi için önemli bir mesele teşkil etmediğini, kimsenin endişeye kapılmasına da mahal olmadığını belirtmek istiyordu (İbn Atıyye, VII, 138).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 572–573

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَلَأُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَوْمِ  car mecruru  الْمَلَأُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.  Mekulü’l kavli,  اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ  ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur.

Hemze istifham harfidir. تَذَرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مُوسٰى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. قَوْمَهُ  atıf harfi  وَ ’la  مُوسٰى ‘ya matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  يُفْسِدُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  تَذَرُ  fiiline mütealliktir. 

يُفْسِدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يُفْسِدُوا  fiiline mütealliktir. يَذَرَكَ   fiili atıf harfi  وَ ‘la يُفْسِدُوا  fiiline matuftur. Veya vavul maiyye olması da caizdir.

يَذَرَكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰلِهَتَكَ  atıf harfi  وَ ‘la  يَذَرَكَ ‘deki muhatab zamirine matuftur.  Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) ikincisi vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُفْسِدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فسد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli,  سَنُقَتِّلُ  ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَنُقَتِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اَبْنَٓاءَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَسْتَحْـي۪  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

نِسَٓاءَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Cemi kıllet kipi ile gelen  اَبْنَٓاءَ  kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen  بَنُونَ  kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Abdurrahman Güney, Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri)

سَنُقَتِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قتل ‘dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

نَسْتَحْـي۪  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  حيي ’dir.

Bu bab fiile, talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.


 وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فَوْقَ  mekân zarfı, قَاهِرُونَ ‘ye  mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَاهِرُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin  haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَاهِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi قهر  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مِنْ قَوْمِ  car mecruru  الْمَلَأُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, masdar teviliyle اَتَذَرُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَ  cümlesi masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَلْمَلَأُ ‘nin, Hz. Musa ve halkını serbest bırakmama sebeplerini sıraladığı sözlerinde taksim sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  وَاٰلِهَتَكَ  izafeti, temasül nedeniyle  وَيَذَرَكَ  fiilindeki mef’ûl zamire atfedilmiştir.

يَذَرَكَ - تَذَرُ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

قَوْمِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَيَذَرَكَ  [seni terk etsin] ifadesi  لِيُفْسِدُوا  [bozgunculuk yapsınlar diye] ifadesine matuftur. Çünkü Firavun onları yanında tutmayıp bırakırsa ve bu, kendilerinin bozuculuk olduğunu iddia ettikleri sonuca ve onun, Firavun’u da ilahlarını da terk etmesine müncer olursa, o zaman Firavun, onları adeta ‘bu sebeple serbest bırakmış’ olacaktır. Ya da bu ifade, soruya  وَ  ile başlayarak verilmiş bir cevaptır. Nitekim soruya  ف  ile başlayan bir ifadeyle cevap verildiği gibi وَ  ile başlayan ifadeyle de cevap verilebilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bilindiği gibi “Marife olarak zikir ve marife olarak tekrarda ikinci kişi öncekinin aynıdır.” kuralına göre, buradaki  اَلْمَلَأُ  kelimesinin 109. ayette zikri geçen  اَلْمَلأُ kelimesiyle aynı olmasıdır. O halde Musa’nın cezalandırılmasını isteyenler, daha önce Musa hakkında:  اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌ “Muhakkak ki bu bilgili bir sihirdir.” diyerek ona sihir isnad edenlerdir. 

Burada “seni ve ilâhlarını” denilmesinde Firavun’un taptığı bir takım mabudlar varmış gibi anlaşılır. Bundan da eski Mısırlıların tanrı diye taptıkları bakara, güneş gibi ilâhlar hatıra gelebilir. Halbuki Firavun kendisinden üstün bir ilâh kabul etmiyor, “senin ilâhların” sözü senin taptığın, senin ibadet ettiğin mabudların demek değil, senin hoşlanıp, kabul ettiğin, tapılsın diye izin verdiğin mabudlar, anlamında kullanılmış demektir. (Elmalılı Hamdi Yazır)

وَيَذَرَكَ  ifadesi,  لِيُفْسِدُوا  ifadesine matuftur. Çünkü Firavun, Hz. Musa ve kavmini bırakıp, onlara mani olmayınca, bu onların hem Firavun’u hem de Firavun’un ilâhlarını bırakmaları neticesine götürür.  وَيَذَرَكَ  ifadesi, istifhama وَ  ile verilmiş bir cevaptır. Soruya  ف  ile verildiği gibi وَ  ile de cevap verilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

 

İstînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır.  

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ  cümlesi, istikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.  سَ  harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Aynı üslupta gelen  وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَالَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Kadınları, cariye olarak kullanmak veya ölen çocukları yüzünden acı çektiklerini görmek için canlı bırakıyorlar.  اَبْنَٓاءَ  hem erkek, hem kız çocuklar olabilir. Kız çocuklar için  نِسَٓاءَ  kelimesi kullanılmış, büyüyünce  نِسَٓاءَ  olacakları için bu isimle anılmıştır. Buna kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

سَنُقَتِّلُ - نَسْتَحْـي۪  kelimeleri arasında tıbak-ı îcab sanatı,  اَبْنَٓاءَ - نِسَٓاءَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ  cümlesiyle,  وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Firavun aslında Musa’yı (a.s.) alt edemeyeceğini anladığı için kendisine sorulan soruyu ustaca başka bir yöne çekmiş ve eskiden olduğu gibi zulmüne devam edeceğini ifade ederek cevap vermekten kaçınmıştır.(Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

[Oğullarını taktîl ederiz] :  تَقْتِيل /taktîl; çok çok katletmek, sık sık öldürmek demektir ki  قَتْل ’den de  ذَبْح ’den de daha kapsamlıdır. Daha önce yeni doğan oğlan çocukları boğazlatılıyordu. Bu defaki taktîl tehdidi ise bütün yetişmiş delikanlıları dahi herhangi bir suretle öldürtmek tehlikesini de içine almaktadır. (Müellif), kadınlarını da bırakırız. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  

Ayetin son cümlesi  وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ , önceki iki cümledeki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.  

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Mekan zarfı  فَوْقَهُمْ , önemine binaen amili olan  قَاهِرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır.  فَوْقِهِمْ , mecazen bir şeyin kontrolünü elde tutmak anlamında kullanılır. فَوْقِ  kelimesi hakim olmak, kontrol altında tutmak anlamında müsteardır. Çünkü bir şeye üstünlük sağlamak, o şeyin üzerinde kontrol sahibi olmaktan daha kuvvetli bir mana taşır. Bir temsil sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

إِنَّ ’nin haberi olan  قَاهِرُونَ ’nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

“Hiç şüpheniz olmasın ki biz onların üstünde kahir hükümranlarız.” Yani onlara daha önce yaptığımız gibi, dilediğimizi yine de yaparız, merak etmeyin. Güya Firavun, bu son cümle ile mağlubiyet endişesini ve ezikliğini silmek ve adamlarına moral vermek istiyor. Fakat ne kadar dikkat çekicidir ki Musa hakkında hiçbir şey söylemiyor. Zira asadan öyle gözü yılmış, Musa’dan öyle korkmuş idi ki ona saldırmak şöyle dursun, ismini bile söylemekten çekiniyordu. Musa denildiği zaman yerden göğe ağzını açmış, kendisini yutmaya hazır bir ejderhanın üzerine atıldığı hayali zihninde canlanıyordu. Lakin bu korkusunu gizlemeye ve konuyu karıştırıp başka taraflara çekmeye çalışıyor ve cevabında güya Musa’nın ismini bile anmaya tenezzül etmiyormuş gibi görünerek şu fikri ima etmeye çalışıyordu: Musa’nın şahsen hiçbir önemi yoktur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

A'râf Sûresi 128. Ayet

قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِۚ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ  ١٢٨


Mûsâ, kavmine, “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allah’ındır. Ona, kullarından dilediğini mirasçı kılar. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 مُوسَىٰ Musa
3 لِقَوْمِهِ kavmine ق و م
4 اسْتَعِينُوا yardım isteyin ع و ن
5 بِاللَّهِ Allah’tan
6 وَاصْبِرُوا ve sabredin ص ب ر
7 إِنَّ şüphesiz
8 الْأَرْضَ yeryüzü ا ر ض
9 لِلَّهِ Allah’ındır
10 يُورِثُهَا onu verir و ر ث
11 مَنْ kimseye
12 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
13 مِنْ -ndan
14 عِبَادِهِ kulları- ع ب د
15 وَالْعَاقِبَةُ ve sonuç ع ق ب
16 لِلْمُتَّقِينَ korunanlarındır و ق ي

Hz. Mûsâ, kendisine inananlara bir yandan Allah’a sığınıp dinleri ve özgürlükleri uğrunda sabırlı ve metanetli olmalarını emrederken bir yandan da dünyanın gerçek sahibinin Allah olduğunu, bütün zulümler gibi Firavun’un zulmünün de mutlaka son bulacağını, sonunda üstünlük ve başarıyı, dünya ve âhiret saadetini ancak takvâ sahiplerinin, yani Allah’a samimiyetle inanıp emirlerine karşı gelmekten sakınanların hak edeceğini anlatıyor; ümitlerini yitirmemeleri gerektiğini telkin ediyordu.

 

Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 573-574

قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى  fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. لِقَوْمِهِ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ ‘dir. قَال  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اسْتَع۪ينُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru  اسْتَع۪ينُوا  fiiline mütealliktir.  اصْبِرُوا  fiili atıf harfi  وَ ’la  اسْتَع۪ينُوا  fiiline matuftur. 

اصْبِرُواۚ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَع۪ينُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi  عون ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. 


اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِۚ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ

 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الْاَرْضَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  لِلّٰهِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. يُورِثُهَا  cümlesi, lafza-i celâlin hali olarak mahallen mansubdur.  

يُورِثُهَا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası, يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْ عِبَادِه۪  car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُورِثُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi ورث ’dır.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْعَاقِبَةُ  mübteda olup damme ile merfûdur. لِلْمُتَّق۪ينَ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

عَاقِبَةُ  kelimesi, sülâsi mücerredi  عقب  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُتَّق۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftial babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetinin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ  cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

استعان  fiili, ب  ile kullanılır.  ب  harfinin ilsak yani yapışma manası vardır.

Aynı üslupla gelen  وَاصْبِرُوا  cümlesi mekulü’l-kavle matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

“Yardım etme” manasında bir kaç kelime vardır: نصر  نصرة ; sonu zaferle biten yardım demektir. عون  ساعد  ve ظاهر  fiilleri de yardım etmek manasındadır.

Zahîr (ظهير) (59); insanın sırtında vuku bulmayı ifade eder.

Müsâade (مساعدة) (2); hayır ve fazileti ifade eder.

Nasr (نصر) (158); düşman veya muhaliflere karşı gücü ifade eder.

Avn (عون) (11); nefisteki kuvveti ifade eder.


 اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِۚ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ 

 

İstînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِۚ  car-mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

Ayette Allah lafzı iki kez zikredilmiştir. Haberi kuvvetlendirmek ve Allah’ın yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir isimle lafz-ı celâlin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪  cümlesi, lafza-i celâlden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.  

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُورِثُهَا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Mahzuf hale müteallik olan car mecrur  مِنْ عِبَادِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması  عِبَادِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır. 

 يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ  sözünde istiare sanatı vardır. Varis olmaktan murat insanlara ihsan olarak verilen ve geri alınmayan nimetlerdir. Varis için de miras böyledir. Miras, mirası veren kişiye geri dönmez. Allahın kulunu mirasçı kılması, ona kalıcı nimetler vermesi anlamında kullanılmıştır.


 وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la ,  اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِۚ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  لِلْمُتَّق۪ينَ , mahzuf habere mütealliktir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

"İyi akibet ise takva sahiplerinin olacaktır." Yani, cennet takvalılarındır, dedi. Her şeyin akıbeti, o şeyin sonu demektir. Fakat bu kelime mutlak olarak kullanılacak olursa ve; akıbet filanın oldu, denilecek olursa, örfen bunun hayırlı ve iyi akibet anlamı vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

A'râf Sûresi 129. Ayet

قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟  ١٢٩


Dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de bize işkence edildi, geldikten sonra da.” Mûsâ, “Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizi bu yerde (Mısır’da) egemen kılıp, nasıl davranacağınıza bakacaktır” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 أُوذِينَا bize işkence edildi ا ذ ي
3 مِنْ -den
4 قَبْلِ önce- ق ب ل
5 أَنْ
6 تَأْتِيَنَا sen bize gelmezden ا ت ي
7 وَمِنْ ve
8 بَعْدِ sonradan ب ع د
9 مَا
10 جِئْتَنَا sen bize geldikten ج ي ا
11 قَالَ dedi ق و ل
12 عَسَىٰ umulur ki ع س ي
13 رَبُّكُمْ Rabbiniz ر ب ب
14 أَنْ
15 يُهْلِكَ yok eder ه ل ك
16 عَدُوَّكُمْ düşmanınızı ع د و
17 وَيَسْتَخْلِفَكُمْ ve sizi hakim kılar خ ل ف
18 فِي
19 الْأَرْضِ yeryüzüne ا ر ض
20 فَيَنْظُرَ böylece bakar ن ظ ر
21 كَيْفَ nasıl ك ي ف
22 تَعْمَلُونَ hareket edeceğinize ع م ل

İsrâiloğulları, Mûsâ’nın gelmesinden önceki dönemlerde uzun yıllar acı ve sıkıntılar çektiklerini, Firavun’un tehditleri dikkate alındığında bu sıkıntılarının, Mûsâ ile tanışmalarından sonra daha da artarak devam edeceğinin ortaya çıktığını ifade ederek bu durum karşısında korku ve üzüntülerinin de arttığını dile getirdiler. Hz. Mûsâ ise Allah Teâlâ’nın düşmanlarını kahrederek kendilerine hâkimiyet kazandıracağı müjdesini verdi. Mûsâ’nın bu müjde ifadesinde “Bundan sonra Allah nasıl hareket edeceğinize bakar” anlamına gelen “nasıl hareket edeceğinizi görmesi için” şeklindeki kayıt, onların, kendisine uyup Allah’ın dinine bağlı kaldıkları sürece artık Firavun düzeninde olduğu gibi haksızlığa uğratılmayacaklarına, iyi veya kötü davranışlarının karşılığını adaletli bir şekilde bulacaklarına işaret eder ve İsrâiloğulları için bağımsızlıklarını kazanmalarından sonraki hayatları hakkında da bir uyarı anlamı taşır. Nitekim onların daha sonraki isyankâr tutumları Hz. Mûsâ’nın bu uyarısında haklı olduğunu göstermiştir (meselâ bk. âyet 148-150, 162-166).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 574

قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ  ’dır.  قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

اُو۫ذ۪ينَا  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru  اُو۫ذ۪ينَا  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَأْتِيَنَا  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اُو۫ذ۪ينَا  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur. 

جِئْتَنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavli  عَسٰى رَبُّكُمْ ‘dur. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

عَسٰى  terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ  gibi ismini ref haberini nasb eder. 

رَبُّكُمْ  kelimesi  عَسَى ’nın ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, عَسَى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُهْلِكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَدُوَّكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْتَخْلِفَكُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  يُهْلِكَ  fiiline matuftur.

يَسْتَخْلِفَكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَسْتَخْلِفَكُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil cümlesidir. يَنْظُرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. كَيْفَ  istifham ismi,  تَعْمَلُونَ۟  ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

تَعْمَلُونَ۟  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُهْلِكَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dır.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَسْتَخْلِفَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۫ذ۪ينَا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَأْتِيَنَا  cümlesi, masdar tevili ile  قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَا  car mecruru, atıf harfi  وَ ‘la  مِنْ قَبْلِ ‘ye matuftur. Atıf sebebi tezattır.

بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi olan masdar harfi  مَا ‘nın sıla cümlesi  جِئْتَنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَبْلِ - بَعْدِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

تَأْتِيَنَا - جِئْتَنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kur’an’da 549 kere geçen  أتى  fiili tabîi bir şekilde ve kolayca gelmektir. Mücerred veya mezîd, lâzım veya müteaddî olarak mekân, zaman, fail, mef’ûlun bihi için kullanılır. Hissî veya maddî konularda kullanılır. Her durumda buna uygun bir mana ifade eder (Tahkîk).

Kur’an’da 278 kere geçen  جاء  kelimesinin bir sılaya ihtiyacı yoktur. Halbuki  أتى  fiili gelenin bir şey getirmesini gerektirir. Ancak kullanım yaygınlaşmış ve bu iki kelime birbirinin yerine kullanılır olmuştur. (Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar sözlüğü)

جاء  fiili hemzeden dolayı daha zor durumları ifade eder.  أتى  ise kolayca gelinen hallerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Lemesâtu Beyâniyye)


 قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ  cümlesi , terecci manalı nakıs fiil  عَسَى ’nın dahil olduğu, gayrı talebî inşâî isnaddır.

Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

عَسَىٰ  muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle  عَسَيْتُمَا ,عَسَيْتُمْ  şekilleri kullanılır. Nitekim Hakk Teâlâ,  فَهَلْ عَسَيْتُمْ  (Muhammed Suresi, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada kesin gerçekleşecek bir durumu ifade eden fiil yerine edeben  عَسٰى (umulur ki) fiili gelmiştir. Bu tercih; takvalı olmayı ve Allah’ın rızasına ve nusretine nail olmayı arttırmak için amellere güvenmeyi bıraktırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sîbeveyhi buradaki  عَسٰى (umulur ki) kelimesinin “ümit ve korku” ifade ettiğini söylemiştir. Zeccâc da: “Allah’tan olan ümitlendirme, mutlaka yerine getirilir” demiştir. Birisi şöyle diyebilir: “Bu görüş zayıftır. Çünkü ayetteki ‘umulur ki…’ ifadesi, Allah’ın kendisine ait olmayıp Allah’ın Hz. Musa’dan (a.s.) naklettiği bir sözdür?” Ancak ne var ki biz diyoruz ki: Bu gibi sözler, nübüvveti kesin mucizelerle ortaya çıkmış bir peygamberden sadır olunca bizzat kuvveti ifade eder ve insanın nefsini bürüyen hayal kırıklığını ve zayıflığı siler götürür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki müspet muzari fiil cümlesi olan  يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ  , masdar teviliyle  عَسَى ’nın haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.

Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Aynı üsluptaki  وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ  ve  فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟  cümleleri atıf harfi  فَ  ile masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِۜ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟  cümlesi,  فَيَنْظُرَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. كَيْفَ  istifham ismi  تَعْمَلُونَ۟ ‘ deki failin mukaddem halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Sizin nasıl davrandığınıza bakacak] ifadesine, amellere göre muamale görecekleri anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve vaat anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

قَالُٓوا - قَالَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟  [Sizin nasıl davrandığınıza bakacak] böylece içinizden ameli güzel olanla çirkin olanı, nimete şükredenle nankör olanı görecek, yaptıklarınıza göre size karşılık verecektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

نظر  fiili ile bazen “ilim” (bilme) ifade eden bir bakış kastedilir ki bu Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Bazan da bu kelime ile görülmek istenen şeyi görmek için o şey tarafına gözü çevirme manası murad edilir. Bu da Allah hakkında muhaldir. Bazen de bu fiil ile “bekleme” manası kastedilir ki yine bu da Allah Teâlâ için muhaldir. Bazen de bununla, “görme” manası kastedilir. İşte bu ayetteki bu  يَنْظُرَ fiilini bu son manaya hamletmek gerekir.

Allah Teâlâ’nın “görme sıfatının hâdis (sonradan olma) bir sıfat olmasını gerektirir” denirse biz deriz ki: Allah Teâlâ’nın görmesinin, o şeye taalluk etmesi hâdis (sonradan) olan bir alâkadır. Alakaların, nispetlerin, izafetlerin âyanda varlıkları yoktur. Bundan dolayı Allah’ın zatındaki hakiki sıfatın hâdis olmasını gerektirmez. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

A'râf Sûresi 130. Ayet

وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ  ١٣٠


Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 أَخَذْنَا biz tuttuk ا خ ذ
3 الَ ailesini ا و ل
4 فِرْعَوْنَ Fir’avn
5 بِالسِّنِينَ yıllarca س ن و
6 وَنَقْصٍ ve darlığıyla ن ق ص
7 مِنَ
8 الثَّمَرَاتِ ürünlerin ث م ر
9 لَعَلَّهُمْ belki (diye)
10 يَذَّكَّرُونَ öğüt alırlar ذ ك ر

Metinde geçen sene kelimesi, başında belirlilik (el-) takısı bulunduğunda, “kuraklık” anlamına da gelir. Bu âyette de İsrâiloğulları’nın, peygamberleriyle birlikte eski yurtlarına dönmelerine izin vermeyen Firavun ve halkının –bu inatlarından vazgeçirmek üzere– şiddetli bir kuraklık ve ürün düşüklüğüyle cezalandırıldığından söz edilmekte olup senenin çoğulu olan sinîn kelimesi kuraklıkla ilişkili bir anlamda kullanılmıştır (Zemahşerî, II, 144; İbn Atıyye, VII, 140; Râzî, XIV, 214); bu sebeple anılan kelime, meâlinde “kuraklık yılları” şeklinde çevrilmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 576

نقص Nekasa : Nasip, pay ya da hissede meydana gelen eksilme, zarar veya azalma (noksanlık) demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri noksan, nâkıs ve tenkıstır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اٰلَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. 

بِالسِّن۪ينَ  car mecruru  اَخَذْنَا  fiiline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. نَقْصٍ  atıf harfi  وَ ’la  السِّن۪ينَ ‘ye matuftur. مِنَ الثَّمَرَاتِ  car mecruru  نَقْصٍ ‘e mütealliktir. 

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَذَّكَّرُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَذَّكَّرُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَذَّكَّرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ذكر ‘dir. Aslı يَتَذَكَّرُونَ  şeklindedir. ت  harfi  ذ ‘ye dönüşmüştür.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ


و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  لَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

وَلَقَدْ  ifadesi bu cümlenin anlamına ziyadesiyle ehemmiyet verildiğini ortaya koymak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

اَخَذْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بِالسِّن۪ينَ  car-mecruru, cezalandırdık manasındaki  اَخَذْنَٓا  fiiline mütealliktir.

بِالسِّن۪ينَ ‘ye matuf olan  نَقْصٍ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder. 

نَقْصٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

مِنَ الثَّمَرَاتِ  car-mecruru, نَقْصٍ ‘e mütealliktir. 

السِّن۪ينَ  azlık çoğuludur. 3-10 seneyi ifade eder.  السنوات  ise çokluk çoğulu olup 11’den fazla seneyi ifade eder. Aynı anlamdaki bol ve evrimli seneler için kullanılan  العام  kelimesine mukabil kuraklık ve kıtlık seneleri için kullanılır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sene; yıl anlamında olduğu gibi, bilhassa şiddetli kuraklık ve kıtlık yılı manasına da gelir ki burada böyle tefsir edilmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Allah Teâlâ, Firavun kavmini birdenbire helak etmemiş, kıtlıkla ve semerelerin azlığıyla uyarmak ve düşündürmek istemiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.

لَعَلَّ ‘nin haberi olan  يَذَّكَّرُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

لَعَلَّ , ümit harfidir. ادرس لعلك تنجح “Çalış, umulur ki başarırsın.” deriz. Onun başarılı olmasını ümit ederiz, ancak bu konu kesin değildir, çünkü geleceği bilemeyiz.

Bu harf Allah’ın verdiği bir haberde yer aldığında ümide değil, kesinliğe delalet eder. Çünkü Allah bir şeyin olmasını ümit etmez. O sadece kesin olarak sonuçlandırır. Zira O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği bilir. (Halidi, Vakafat, Maide/100)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Ayetin zahiri, Allah Teâlâ’nın, diretme ve inattan boyun eğmeye ve kulluğa dönmeleri için onlara bu belaları verdiğine delalet eder. Çünkü şiddetli haller, kalplere rikkat verir ve onları Allah katında olan şeye yöneltir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
Tarih boyunca mümin olmayanlar, müminlerden sadece "Rabbimiz Allah" dedikleri için intikam almaya kalkışmış, fakat bu amaçlarını birçok uydurma sebep arkasına gizlemiştir. Kralların, başkanların, liderlerin ve komutanların etrafını saran kötü danışmanlar ve yakınlar her zaman için bunları şerre yöneltir, ıslah edecek kimseler için türlü türlü tuzaklar hazırlarlar. Islah edici kişilerin kendi yönetimleri için tehlike teşkil ettiği izlenimlerini verirler. Halbuki hayırlı danışmanlar böyle yapmaz. Bunun için liderlerin yakın danışmanlarını ve yardımcılarını takvalı, salih ve hayırlı kimseler arasından seçmesi gerekir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bu hayat, kesinlikle, masallardaki gibi değil. Üzüntüler gibi mutluluklar da geçici. Hatta belki üzüntülerini mutluluklarından daha derin yaşar insan.

Başlangıçlar, her zaman, umduğumuz belki sandığımız mutlu sonlara gebe değil. Yaşadıklarımız, işin sonunda, yediğimiz yemeğin damağımızda bıraktığı tattan ibaret. Dünya, bizde kalıcı değil.

Bu hayat, aslında, hayallerdeki gibi de değil. Her başarının arkasında yatan bilinmez. Herkes kendi zamanında takdir edilmez. Belki, bir çok ağacın meyvesini, ekenin kendisine yemek nasip olmaz.

Bu hayatı, matematik denklemlerindeki gibi kesin sonuç verecek hesaplarıyla yaşamak şaşkınlık olsa gerek. Bizler, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri olarak, elimizden gelenin en iyisini yapmakla sorumluyuz. İstediğimiz sonuçları görecek kadar yaşamasak bile, o sonuca ulaşmak için attığımız her adımın boşa gitmediği bilinciyle yaşamakla sorumluyuz.

Müminin kalbinde, imanının yanında verilen en güzel nimetlerden bir tanesi; ümit etmektir. Ki onunla üzüntüye olduğu kadar mutluluğa da sarılabilir ve her nefesi için şükredebilir insan. Ve yine onunla, zaman zaman hissedemese bile, Allah’ın, kendisine ihtiyacı olan güç potansiyelini zaten verdiği inancına tutunarak, yaşadıklarıyla başa çıkabilir insan.

Yaşadığımız her üzüntü hatta mutluluk tanesinin karşılığına ve elde ettiğimiz veya edemediğimiz her şeyin daha da güzelini ahirette alacağına inananlardan,
Dünya ve dünyanın kölesi olmuş insanlar, önümüze ne atarsa atsın, gönül huzuruyla; “Biz, zaten Rabbimize döneceğiz.” diyenlerden,
Her şeyin ötesinde Rabbinin rızasına, kavuşmak umuduyla yaşayanlardan,
Kavuştuğunda ise, “dünya ve dünyadakiler neymiş ki, elhamdulillah bizi tasa ve üzüntüden kurtarana” diyen müminlerden olma duasıyla.

 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji