A'râf Sûresi 98. Ayet

اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ  ٩٨

Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَأَمِنَ Ya da emin midirler? ا م ن
2 أَهْلُ halkı ا ه ل
3 الْقُرَىٰ (o) ülkelerin ق ر ي
4 أَنْ
5 يَأْتِيَهُمْ onlara gelmeyeceğinden ا ت ي
6 بَأْسُنَا azabımızın ب ا س
7 ضُحًى kuşluk vakti ض ح و
8 وَهُمْ ve onlar
9 يَلْعَبُونَ eğlenirlerken ل ع ب
 

Müfessirler genellikle ehlü’l-kurâ ifadesini “geçmiş milletler” diye anlamışlarsa da; bunun, başta Mekkeliler olmak üzere bütün yerleşim birimlerinin insanlarını kapsadığını düşünmek Kur’ân-ı Kerîm’in maksadına daha uygun düşer (Elmalılı, III, 2220). Hatta göçebe insanları da bunun içinde düşünmek gerekir. Böylece söz konusu âyetler bütün insanlar için bir uyarı anlamı taşımaktadır. Buna göre Allah, inkârcıyı ve isyankârı vaktini haber vererek cezalandırmaz. Nitekim sözlükte “hile, tuzak” anlamına gelen mekr kelimesi, Allah’a nisbet edildiğinde “O’nun günahkârlara mühlet vermesi ve onları farkında olmadan, beklenmedik bir anda cezalandırması” veya bu şekilde “ansızın gelen ceza” mânasında kullanılır. Yukarıdaki âyetlerde bu şekilde cezaya uğrayıp yok olan, yurtları harabeye dönen, tarihe karışan eski toplumlardan birkaç örnek verildi. Bu durum karşısında, fıtratlarındaki akıl, fikir ve ibret alma yeteneklerini kullanmayıp hüsranı hak eden, kendilerine kötülük eden inkârcılar, sadece onlar, böyle bir ceza kaygısı ve beklentisi içinde olmadan, temelsiz bir güvenlik duygusuyla her türlü kötülüğü rahatlıkla işlerler. Bu âyetlerde açıkça belirtilmemekle birlikte, ifadenin gelişinden anlaşıldığına göre, müminler ise, inkârcıların aksine, yüce Allah’ın rahmeti gibi azabının da hak olduğuna inandıkları için, daima O’nun gazabına ve azabına uğrama endişesi içinde yaşarlar. Kur’ân-ı Kerîm’deki takvâ, havf, haşyet, rehbet, hazer gibi kelimelerle dile getirilen bu endişe, sarsılmaz imanın ruhlarda meydana getirdiği olumlu, yapıcı, insanı her türlü kötülüklerden alıkoyup iyilikler yapmaya sevkeden kaygı ve korku şeklindeki yüksek dinî ve ahlâkî duyguyu ifade eder. İyi mümin ve iyi insan gibi iyi ümmet ve iyi toplum da ancak bu yüce duygunun vicdanlara hâkim olmasıyla gerçekleşir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 561

 
ضحو Dahave : Duhâ الضُّحَى güneşin yayılıp günün uzamasıdır. Bu vakit dilimi de ضُحىً olarak adlandırılmıştır. ضَحَى – يَضْحَى fiili güneşe maruz kaldı demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli duhâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَهْلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرٰٓى  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  من  harfi ceriyle  اَمِنَ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتِيَهُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَأْسُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ضُحًى  zaman zarfı  يَأْتِيَهُمْ  fiiline mütealliktir. وَهُمْ يَلْعَبُونَ  cümlesi,  يَأْتِيَهُمْ ‘deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَلْعَبُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

يَلْعَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 

اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

 

Ayet  atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hemze inkârî istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması )

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, korkutma ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu istifham, vâki olmuş bir şeyin inkârı ve çirkin sayılması manasındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Bu ayet, kınamayı ağırlaştırmak için inkârdan sonra ikinci bir inkârdır. Yani onlar aşırı gafletlerinden dolayı eğlenirlerken, yahut onlar, oyun gibi kendilerine hiç faydası olmayan işlerle meşgul iken azabın gelivermesinden güvende mi idiler? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى  cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen  مِنْ  harfi ceriyle  اَمِنَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا  ifadesinde istiare sanatı vardır.  بَأْسُنَا  [azap],  يَأْتِيَهُمْ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Azap, gelmek fiiline isnad edilerek, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Ayrıca  azamet zamirine muzaf olması korkunçluğunu artırmaktadır. İstiare sanatı yoluyla, azabın büyüklüğünü, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  بَأْسُنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  بَأْسُ , tazim kazanmıştır.

ضُحًى  zaman zarfı, يَأْتِيَهُمْ  fiiline mütealliktir.

وَهُمْ يَلْعَبُونَ  cümlesi,  يَأْتِيَهُمْ  fiilindeki mef’ûl zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetle benzer olan bu ayet arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. İnkârcıya daha fazla açıklamak için bu tekrar yapılmıştır. Ayrıca bu iki ayet arasında mukabele sanatı vardır.

ضُحًى  müennes ve müzekker olabilir. Bu kelimenin Araplar ve ondan öncekilerde vakit için kullanımı yaygındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hakk'ın, ضُحًى [güpegündüz] tabiri; gündüzün ön kısmı demektir. Bu kelimenin esas manası ise, açıklık ve zuhur etmek demektir. Bu, Arapların güneşin ışığı ortaya çıktığında söylemiş oldukları deyimle­rinden gelmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)