Tevbe Sûresi 104. Ayet

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  ١٠٤

Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 يَعْلَمُوا bilmediler mi ki ع ل م
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah’tır
5 هُوَ O
6 يَقْبَلُ kabul eden ق ب ل
7 التَّوْبَةَ tevbeyi ت و ب
8 عَنْ
9 عِبَادِهِ kullarından ع ب د
10 وَيَأْخُذُ ve alan ا خ ذ
11 الصَّدَقَاتِ sadakaları ص د ق
12 وَأَنَّ ve şüphesiz
13 اللَّهَ Allah
14 هُوَ O
15 التَّوَّابُ tevbeyi çok kabul edendir ت و ب
16 الرَّحِيمُ çok esirgeyendir ر ح م
 
Gerek henüz tövbeye yönelmemiş olanlara gerekse tövbe edip de sonucu hakkında endişe duyanlara hitap edilerek, yalnız Allah’ın tövbeleri kabul etme yetkisine sahip olduğu ve başka kapılardan medet umanların hayal kırıklığına uğrayacakları hatırlatılmakta, Allah’ın engin rahmetine gönülden inanmış olanların ise samimiyetle yaptıkları tövbe ve yakarmanın, Allah katında mutlaka karşılık bulacağından şüphe etmemeleri istenmektedir. “Sadakaları kabul buyuran da O’dur” diye çevirdiğimiz cümle lafzî karşılığı, “Sadakaları da O alır” şeklindedir. Cenâb-ı Allah’ın kendisi hakkında bu ifadeyi kullanması şöyle açıklanabilir: Resûlullah’a sadakaları alması emredildikten sonra bu malî vecîbenin asıl kaynağının ilâhî irade, gerçek kabul merciinin de Allah Teâlâ olduğu belirtilerek, bu buyruğa konu olan fiilin ve buyruğa uyanların O’nun katında ne kadar değer taşıdığına işaret edilmiştir (İbn Atıyye, III, 79; Şevkânî, II, 455).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 57-58
 

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَعْلَمُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olarak mahallen mansubdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ يَقْبَلُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَقْبَلُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَقْبَلُ  damme ile merfû muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. التَّوْبَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَنْ عِبَادِه۪  car mecruru  يَقْبَلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَأْخُذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. الصَّدَقَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar: 1. Bilmek manasında olanlar. ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.  - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

 

 

İsim cümlesidir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ  ile birinci masdar-ı müevvele matuftur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ  fasıl zamiridir. التَّوَّابُ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الرَّح۪يمُ  kelimesi, ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze inkârî istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak kınama/azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebtir. اَلَمْ يَعْلَمُٓوا  şeklindeki soru “bilsinler” manasında emir hükmündedir. 

Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur. Maksat, tövbelerinin kabul olunacağını kalplerine yerleştirmektir. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi, masdar teviliyle  يَعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl  اَنَّ ‘nin ismi,  هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi haberidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi, haberdir. Muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmiş ve hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  عِبَادِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِبَادِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr, 1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Allah, gereği gibi yapıldığı takdirde tövbeleri kabul edeceğini belirtmektedir. يَقْبَلُ  fiilinin  عَنْ  harfiyle geçişli kılınması tecavüz manasını içermesindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Fahreddin er-Râzî’ye göre:  عَنْ  ve  مِنْ  harf-i cerleri, manaca biribirine yakın iki harftirler. Fakat  عَنْ  uzaklaşma manasını taşır. Mesela, “Falanca, padişahın sağ tarafına oturdu.” denildiğinde bu, o kimsenin sağ tarafta biraz uzağa oturduğunu ifade eder. O halde ayetteki  عَنْ عِبَادِه۪  lafzı da tövbe eden kimsenin o günahı sebebiyle Allah'ın kendisini kulluğuna kabulünden uzak düştüğüne inanıp efendisince kovulmuş olmadan ötürü gönlünde bir kırıklık ve burukluk olması gerektiğini ifade eder. İşte  عَنْ  edatı, tövbe eden kimsenin bu şuuru taşıması gerektiğine üstü kapalı bir uyarı ihtiva eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üslupta gelerek  اَنَّ ’nin haberine matuf olan  وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ  cümlesi, müspet muzari fiil siygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ  [Sadakaları alır] ibaresinde  أْخُذُ  fiili  قبل  fiili yerine istiare edilmiştir. “Kabul etmek” manasındadır. أْخُذُ  fiilinde mecaz-ı mürsel vardır da denilebilir. (https://tafsir.app/aljadwal/9/104) 

Bu ayet, onların tövbelerinin kabulünü, verdikleri sadakaların kendilerini temizlediğini, kalplerine huzur ve güven verdiğini tespit ve izah eder. Burada sadaka almak, temizlemek ve arındırmak, zahiren Peygambere (s.a.v) isnat ediliyorsa da gerçekte onların tövbelerini kabul eden de sadakaları alan da Allah'tır. Bu kelam, “(Resulüm) sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat ederler.” ayeti kabilinden olmak üzere Peygamberin (s.a.v) şanını yüceltir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Ayetteki ikinci masdar harfinin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl اَنَّ ‘nin ismi,  هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi haberidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin  tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  التَّوَّابُ  ve  الرَّح۪يمُ۟  vasıflarının  aralarında  وَ  olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında  و  olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الرَّح۪يمُ۟  - التَّوَّابُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.

التَّوَّابُ - التَّوْبَةَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.