Tevbe Sûresi 109. Ayet

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  ١٠٩

Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَمَنْ kimse mi?
2 أَسَّسَ kuran ا س س
3 بُنْيَانَهُ yapısını ب ن ي
4 عَلَىٰ üzerine
5 تَقْوَىٰ korku و ق ي
6 مِنَ
7 اللَّهِ Allah’tan
8 وَرِضْوَانٍ ve rıza ر ض و
9 خَيْرٌ hayırlıdır خ ي ر
10 أَمْ yoksa
11 مَنْ kimse mi?
12 أَسَّسَ kuran ا س س
13 بُنْيَانَهُ yapısını ب ن ي
14 عَلَىٰ
15 شَفَا kenarına ش ف و
16 جُرُفٍ bir uçurum ج ر ف
17 هَارٍ çökecek ه و ر
18 فَانْهَارَ ve yuvarlanan ه و ر
19 بِهِ onunla birlikte
20 فِي
21 نَارِ ateşine ن و ر
22 جَهَنَّمَ cehennem
23 وَاللَّهُ ve Allah
24 لَا
25 يَهْدِي doğru yola iletmez ه د ي
26 الْقَوْمَ topluluğunu ق و م
27 الظَّالِمِينَ zalimler ظ ل م
 

Yesrib’deki (Medine) Hazrec kabilesinin ileri gelenlerinden Ebû Âmir isimli bir şahıs Hıristiyanlığı benimsemiş ve bu alanda bilgilerini ilerletip papaz olmuştu. Resûlullah’ın Medine’ye göç etmesi bu ve benzeri kimselerin menfaatlerine ters düşüyordu. Bu yüzden Ebû Âmir, Medine’ye geldiği günden itibaren Hz. Peygamber’e muhalefet etti ve onun düşmanları olan Mekkeli müşriklerle ittifak içine girdi. Bu muhalefeti sürdürebilmek için bazı adamlarıyla birlikte Mekke’ye gitti ve Bedir Savaşı’nda müslümanlara karşı savaştı. Bedir yenilgisine müşriklerden daha fazla üzüldü ve onların intikam duygularını harekete geçirdi. Ayrıca gerek Uhud gerekse Hendek savaşlarında hazır bulunup Medineli hemşehrilerini Resûlullah ve müslümanlar aleyhine tahrik etmeye çalıştı. Bunda başarılı olamayınca Mekke’ye yerleşti. Mekke müslümanlar tarafından fethedilince Tâif’e geçti. Huneyn Savaşı’nda Hevâzin kabilesi yenilgiye uğrayınca da Şam’a kaçtı. Şam’a kaçarken münafıklara, “Olabildiğince hazırlık yapın, ben Bizans imparatoruna gidip kuvvet getireceğim, Muhammed’i ve arkadaşlarını Medine’den çıkaracağım” diye haber gönderdi. Ebû Âmir’in Medine’deki münafıklarla yaptığı iş birliği çerçevesinde hazırlanan oyunlardan biri mescid süsü verilen bir toplanma yeri inşa edilmesiydi. Münafıklar gerçekte kötü niyetle, fakat Mescid-i Kubâ ve Mescid-i Nebî’ye uzakta oturan yaşlıların cemaate yetişemediklerini, diğer insanların da soğuk ve yağmurlu gecelerde anılan mescidlere ulaşmalarındaki zorlukları bahane ederek Sâlim b. Avf kabilesinin bulunduğu yerde bir mescid inşa ettiler. Resûlullah’ın onayını alıp bu yapıya meşruiyet kazandırmak üzere kendisinden mescidi ibadete açmasını ve dua etmesini istediler. Hz. Peygamber o sırada Tebük Seferi’nin hazırlıklarıyla meşgul olduğunu belirtti ve “İnşaallah döndüğümüzde orada namaz kılarız” buyurdu. Tebük Seferi dönüşünde münafıklar tekrar aynı taleple müracaatta bulundular. İşte Resûlullah gerçekte fesat ve nifak yuvası olarak inşa edilen bu mescidde namaz kılmak üzere oraya gitmeye hazırlanırken bu âyetler nâzil oldu. Âyetteki bu uyarı üzerine Hz. Peygamber anılan mescidi yıktırdı. Âyetteki “zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere yapılmış mescid” anlamına gelen ifadeden hareketle siyer ve İslâm tarihi ile ilgili eserlerde, yıkılan bu yapı Mescid-i Dırâr adıyla anılagelmiştir (Taberî, XI, 23-26; Hüseyin Algül, “Mescid-i Dırâr”, İFAV Ans., III, 206-207). 

 

 108. âyette “daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulduğu” bildirilen mescidin hangisi olduğu hususunda ilk dönem İslâm âlimlerinden nakledilen rivayetler iki noktada toplanır. Bunlardan birine göre maksat Mescid-i Nebevî, diğerine göre Kuba Mescidi’dir. Taberî birinci görüşü destekleyen rivayetleri daha sağlam bulmaktadır (bk. XI, 26-28).

 110. âyette geçen ve “huzursuzluk kaynağı” diye çevirdiğimiz rîbe kelimesi, “kuşku, erişilmez emel, pişmanlık ve kin” gibi mânalara gelmektedir. Bunlardan hareketle şu yorumlar yapılmıştır: Münafıkların mescidi yaparken içlerinde taşıdıkları kuşku ve nifak sürüp gidecektir; o binayı yaparken gözettikleri amaç erişilmez bir hayal olarak kalacaktır; böyle bir iş yapmaktan duydukları pişmanlığı hep yaşayacaklardır; binanın yıktırılmasından dolayı duydukları kin devam edip gidecek ve bütün bu duygular sebebiyle devamlı bir huzursuzluk içinde yaşayacaklardır. Âyetin “yürekleri paramparça oluncaya kadar” diye çevirdiğimiz kısmıyla, kalplerinin bu konuyla olan bağı tamamen kopuncaya kadar devam edeceğine işaret edilmektedir. Müfessirlerin çoğunluğu bu bağın kopmasını “ölüm” olayı ile açıklamışlar ve âyete “Onlar ölmedikleri sürece bu konudaki kuşkuları sürer gider” şeklinde mâna vermişlerdir. Bununla birlikte, “Onlar yaptıkları aşırılıktan yüreklerini parçalayacak derecede pişmanlık ve üzüntü duyarak tövbe edinceye kadar kuşkuları devam eder” yorumu da yapılmıştır (Râzî, XVI, 198; Şevkânî, II, 460). 

Bu âyetler belirli bir olay vesilesiyle inmiş olmakla beraber, özellikle 109. âyette soyut bir anlatım biçimiyle ortaya konan ölçü dikkate alınırsa, burada temsilî bir örnekten hareketle şu mesaja ağırlık verildiği görülür: İki yüzlü davrananlar arasında zararlı eylemler planlayan, inkârcılığı örgütlemeye ve müminlerin arasına ayrılık sokmaya çalışanlara karşı uyanık olunmalı, onların iyi niyet iddiaları ihtiyatla karşılanmalıdır; Allah’ın rızâsına takvâ esası üzerine kurulu işlerle erişilir ve Allah kötülüklerden arınmayı samimi olarak isteyen kişileri sever; iki yüzlü davranmayı huy haline getirenlerin yürekleri kuşkunun esiri olur ve ölünceye kadar kendi kişiliklerini bulamadan bu kuşkunun girdabında bocalar dururlar; dünyada böyle bir bunalımı yaşadıkları gibi âhirette de acı bir sonla karşılaşacaklardır, zira onların akıllarınca başarı gibi görünen eylemleri aslında uçurumun kenarına yapılmış binadan farksızdır, kısa bir süre sonra bu bina onların cehenneme yuvarlanmaları sonucunu doğurur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 60-62

 

أسّ Esse : اُسٌّ üzerine bir bina inşa etmek için bir temel atmak/ kâide koymaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de yalnızca tef’il babında ve 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tesis ve müessesedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

شفا Şefâ : شَفاً kuyu, nehir ve benzeri şeyin ucu ve kenarı demektir. Helâke yakınlıkla ilgili mesel olarak kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli şefevî (harfler= dudak harfleri) dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

جرف Cerafe : Suyun/selin yiyerek yıktığı/alıp götürdüğü yere جُرُفٌ denir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de yalnızca 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli ise cüruf (çöp)tur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسَّسَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بُنْيَانَهُ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰى تَقْوٰى  car mecruru  اَسَّسَ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksûr isimdir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  تَقْوٰى  ‘ya mütealliktir. رِضْوَانٍ  atıf harfi  وَ ’la  تَقْوٰى ’ya matuftur. خَيْرٌ  kelimesi  مَنْ ’in haberi olup damme ile merfûdur.

خَيْرٌ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  şeklindedir. Çok kullanıldıklarından Arap dilinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَسَّسَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  أسس ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ 

 

İsim cümlesidir. اَمْ  atıf harfidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  İsm-i mevsûlün sılası  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسَّسَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. بُنْيَانَهُ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰى شَفَا  car mecruru  اَسَّسَ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır.  جُرُفٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هَارٍ  kelimesi  جُرُفٍ ’in sıfatı olup mahzuf  ی  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْهَارَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  بِه۪  car mecruru انْهَارَ  fiiline mütealliktir. ف۪ي نَارِ  car mecruru  انْهَارَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (  اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ  )” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de  ي  olan isimlere mankus isimler denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (  رَاعٍ  –  اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  –  اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ  –  اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir.  Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksûr isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzî olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki  ي  harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْهَارَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  هور ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 


 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لا يَهْدِي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَهْدِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.  

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ

 

فَ , istînâfiyye, hemze istifham harfidir.

Istifham üslubunda talebî inşaî isnad olan cümlede hemze takriri istifham harfidir.

Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i mevsûl  مَنْ  mübteda, خَيْرٌ  haberdir. 

Sübut ifade eden isim cümlesinde müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekme amacının yanında bahsi geçenlere tazim ifade eder.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ   cümlesi,  مَنْ ’in sılasıdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl olan  بُنْيَانَ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

مِنَ اللّٰهِ  car-mecruru,  تَقْوٰى ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَرِضْوَانٍ  car-mecruru, عَلٰى تَقْوٰى ‘ya tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  خَيْرٌ  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى  cümlesinde istiare sanatı vardır. عَلَى ; istila manası taşır. İstila; mülazemet gerektirir. İnşa edilen bina, takvayı içine almış gibi ifade edilmiştir. Takva, binanın içine konabilecek maddi bir şeye benzetilmiştir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Aynı üslüpla gelen  اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ  cümlesi,  اَمْ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Birbirine matuf bu iki cümle de istifham üslubunda olmasına rağmen, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak tevbih ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  خَيْرٌ  olan haber mahzuftur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ  cümlesi,  مَنْ ’in sılasıdır. 

Az sözle çok anlam ifade eden  شَفَا جُرُفٍ هَارٍ  izafeti, عَلٰى  harfi ile  اَسَّسَ  fiiline mütealliktir. Muzâfun ileyh olan  جُرُفٍ  ve  هَارٍ  kelimelerindeki nekrelik nev ifade eder.

فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ  cümlesi,  فَ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

 ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. Ayette ateş, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun korkunçluğu, cehennem ateşinin onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır. 

Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ  cümlesiyle  اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَمْ - مَنْ - اَسَّس - بُنْيَانَهُ - عَلٰى  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَسَّس - بُنْيَانَهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَارٍ - فَانْهَارَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır. 

فَ  harfi, istifham harfi, (öncelik) hakkı olan soru hemzesinden sonra getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayette temsîli istiare vardır. İman ehliyle nifak ve küfür ehli hakkında bir mesel getirilmiştir. Takva ve Allah korkusuyla bina yapan, Allah’ın rızasını isteyen ve sağlam bir binaya sahip olan kişi mümine, binasını bir uçurumun kenarına eğreti bir şekilde yapan ve yıkılarak sahibini de helak edecek bir evi olan kişi de münafığa benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Başka bir açıdan düşünüldüğünde  اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى  sözünde istiare-i mekniyye vardır. Zira takva ve rıza, üzerine bina yapılan sağlam ve sert bir yere benzetilmiştir. Müşebbehün bih hazfedilmiş, onun levâzımından olan “اَسَّسَ / tesis” kelimesi ile onu işaret edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Onların dini, üzerine bina ettikleri temeller batıl olmak ve çabucak ortadan kalkmak bakımından yıkılmak üzere bulunan bir uçurumun kenarına kurulan yapıya benzetilmiş ve bu teşbihi güçlendirmek için cehenneme yuvarlanma vasfı ilave edilmiştir. Bu vasfın, ilâhi rızanın karşılığı olarak zikredilmesi de şu gerçeğe dikkat çekmek içindir:

Binanın takva temeli, üzerine kurulması, onları cehennem ateşinden korur ve ilâhi rızaya eriştirir ki bunun asgari sonucu cennete girmektir. Binasını uçurumun kenarına kuranlar da her an cehenneme yuvarlanmak üzeredirler; sonra şüphesiz hepsinin varacağı yer cehennemdir. Onların zalim olmaları, haktan uzak kalmakla kendi nefislerine zulmetmelerinden dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zemahşerî, ayetteki  جُرُفٍ هَارٍ  (göçük, yar -kaymak üzere olan bir uçurumun kenarı-) ifadesinin mecazî olarak batılı nitelediğini, daha sonra “göçertme” fiiliyle terşîh edildiğini belirtir. Mecazın aynı çerçevedeki öğelerle desteklenmesi muhatabı bir bakıma sahnenin içine çekmiş ve böylece düşünce süreci derinleştirilmiş olur.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

جُرُفٍ : Dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu, bıçık (dere yatağı) üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki her an yıkılmaya hazır durumda bulunan bir yerdir. هَارٍ ’da bunun geriden çatlamış devrilmek üzere olan bir çeşididir ki, bunun üzerine yapıldığı düşünülen binanın ne kadar çürük bir yere, ne kadar çabuk göçecek bir zemine oturtulmuş olduğu ve ne kadar çabuk çökmeye mahkum bulunduğu tasavvur olunsun. İşte din işlerini nifak ve fitne üzerine bina edenlerin vaziyeti tam buna benzer. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ  [Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır.'] buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis:  بُنْيَانَ  tıpkı  غُفْرَان  gibi bir masdar olup, ism-i mef'ûl yani “bina edilen şey” manası kastedilmiştir. Masdarın, ism-i mef'ûl yerinde kullanılması, meşhur bir mecazdır. Nitekim Arapçada, “onun dövdüğü ve onun dokuduğu” anlamında olmak üzere  هَذَا ضَرْبُ الْاَمِيرِ وَ نَسْجُ زَيْدٍ  denir. Vahidî şöyle demektedir: بُنْيَانَ  kelimesi isim kabul edildiğinde  بُنْيَانَةٌ  kelimesinin çoğulu olması mümkündür. Zira Araplar, bu kelimenin müfredinde  بُنْيَانَةٌ  demektedirler.

İkinci bahis: Nâfi ve İbn Âmir, meçhul olarak,  اَفَمَنْ اُسِّسَ بُنْيَانَهُ  şeklinde okumuşlardır ki bu meçhul fiilin (hazf edilen) faili, onu yapan ve onu tesis edendir. Cenab-ı Hakk'ın, عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ  ifadesi, “Allah'ın ikâbından (azabından) korkma ve O'nun mükâfatını umma üzerine” demektir. Bu böyledir, zira taat ancak böyle bir korku ve böyle bir ümit bulunduğu zaman taat adını alır. Netice olarak diyebiliriz ki bunu yapan kimse bu binayı; Allah rızası, O'nun ikâbından korunmak ve mükâfatını da ummak için yapınca bu bina, bu yapı, Allah'ı inkâr etmeye ve kullarına zarar vermeye sebep olsun diye o kimsenin yaptığı o binadan daha üstün ve daha mükemmel olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Edebi açıdan bu ayet kadar etkilisini; batılın hakikatini, gizini bundan daha iyi anlatan bir söz bulamazsın! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)


 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned  لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ , menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Son cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, Hz.Peygambere ve dine düşmanlık ederek küfretmelerinin zulüm olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır. Zulüm, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koyarak kendi nefsini ebedi azaba maruz bırakmak demektir.

Buradaki  وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  cümlesinde mana açısından fail olan  اللّٰهُ  kelimesinin  لَا يَهْدِي  fiilinden önce mübteda olarak zikredilmesi ile Allah’ın zalim kavmi hidayete erdirmeyeceği, hidayete erdirmeme durumunun sübutuna işaret etmek üzere isim cümlesiyle ifade edilerek tekid edilmiştir. 

 تَقْوٰى - رِضْوَانٍ - خَيْرٌ - يَهْدِي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri önceki anlamı tekid etme kastıyla gelen ıtnâb sanatıdır. 

Son cümlede “Allah zalim kavme hidayet etmez.” sözünden, Peygamberin gerçekten peygamber olduğuna tanıklık ettikten sonra kendilerine tanıklar yani peygamberliği ispat eden Kur’an gibi mucizeler geldikten sonra hala nankörce inkâr eden kimselerin zalim oldukları anlaşılmaktadır. 

Dırar mescidini ve diğerlerini inşa eden bütün zalimleri kapsayan tezyîl cümlesidir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)