4 Aralık 2024
Tevbe Sûresi 107-111 (203. Sayfa)
Tevbe Sûresi 107. Ayet

وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  ١٠٧


Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ
2 اتَّخَذُوا edinenler var ا خ ذ
3 مَسْجِدًا bir mescid س ج د
4 ضِرَارًا zarar vermek (için) ض ر ر
5 وَكُفْرًا ve nankörlük etmek (için) ك ف ر
6 وَتَفْرِيقًا ve ayrılık sokmak (için) ف ر ق
7 بَيْنَ arasını ب ي ن
8 الْمُؤْمِنِينَ mü’minlerin ا م ن
9 وَإِرْصَادًا ve gözetlemek (için) ر ص د
10 لِمَنْ kimseyi
11 حَارَبَ savaşan ح ر ب
12 اللَّهَ Allah
13 وَرَسُولَهُ ve Elçisiyle ر س ل
14 مِنْ
15 قَبْلُ önceden ق ب ل
16 وَلَيَحْلِفُنَّ ve yemin edecekler ح ل ف
17 إِنْ
18 أَرَدْنَا biz istemedik ر و د
19 إِلَّا başkasını
20 الْحُسْنَىٰ iyilik(ten) ح س ن
21 وَاللَّهُ oysa Allah
22 يَشْهَدُ şahittir ش ه د
23 إِنَّهُمْ onların
24 لَكَاذِبُونَ yalan söylediklerine ك ذ ب

Yesrib’deki (Medine) Hazrec kabilesinin ileri gelenlerinden Ebû Âmir isimli bir şahıs Hıristiyanlığı benimsemiş ve bu alanda bilgilerini ilerletip papaz olmuştu. Resûlullah’ın Medine’ye göç etmesi bu ve benzeri kimselerin menfaatlerine ters düşüyordu. Bu yüzden Ebû Âmir, Medine’ye geldiği günden itibaren Hz. Peygamber’e muhalefet etti ve onun düşmanları olan Mekkeli müşriklerle ittifak içine girdi. Bu muhalefeti sürdürebilmek için bazı adamlarıyla birlikte Mekke’ye gitti ve Bedir Savaşı’nda müslümanlara karşı savaştı. Bedir yenilgisine müşriklerden daha fazla üzüldü ve onların intikam duygularını harekete geçirdi. Ayrıca gerek Uhud gerekse Hendek savaşlarında hazır bulunup Medineli hemşehrilerini Resûlullah ve müslümanlar aleyhine tahrik etmeye çalıştı. Bunda başarılı olamayınca Mekke’ye yerleşti. Mekke müslümanlar tarafından fethedilince Tâif’e geçti. Huneyn Savaşı’nda Hevâzin kabilesi yenilgiye uğrayınca da Şam’a kaçtı. Şam’a kaçarken münafıklara, “Olabildiğince hazırlık yapın, ben Bizans imparatoruna gidip kuvvet getireceğim, Muhammed’i ve arkadaşlarını Medine’den çıkaracağım” diye haber gönderdi. Ebû Âmir’in Medine’deki münafıklarla yaptığı iş birliği çerçevesinde hazırlanan oyunlardan biri mescid süsü verilen bir toplanma yeri inşa edilmesiydi. Münafıklar gerçekte kötü niyetle, fakat Mescid-i Kubâ ve Mescid-i Nebî’ye uzakta oturan yaşlıların cemaate yetişemediklerini, diğer insanların da soğuk ve yağmurlu gecelerde anılan mescidlere ulaşmalarındaki zorlukları bahane ederek Sâlim b. Avf kabilesinin bulunduğu yerde bir mescid inşa ettiler. Resûlullah’ın onayını alıp bu yapıya meşruiyet kazandırmak üzere kendisinden mescidi ibadete açmasını ve dua etmesini istediler. Hz. Peygamber o sırada Tebük Seferi’nin hazırlıklarıyla meşgul olduğunu belirtti ve “İnşaallah döndüğümüzde orada namaz kılarız” buyurdu. Tebük Seferi dönüşünde münafıklar tekrar aynı taleple müracaatta bulundular. İşte Resûlullah gerçekte fesat ve nifak yuvası olarak inşa edilen bu mescidde namaz kılmak üzere oraya gitmeye hazırlanırken bu âyetler nâzil oldu. Âyetteki bu uyarı üzerine Hz. Peygamber anılan mescidi yıktırdı. Âyetteki “zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere yapılmış mescid” anlamına gelen ifadeden hareketle siyer ve İslâm tarihi ile ilgili eserlerde, yıkılan bu yapı Mescid-i Dırâr adıyla anılagelmiştir (Taberî, XI, 23-26; Hüseyin Algül, “Mescid-i Dırâr”, İFAV Ans., III, 206-207). 

 

 108. âyette “daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulduğu” bildirilen mescidin hangisi olduğu hususunda ilk dönem İslâm âlimlerinden nakledilen rivayetler iki noktada toplanır. Bunlardan birine göre maksat Mescid-i Nebevî, diğerine göre Kuba Mescidi’dir. Taberî birinci görüşü destekleyen rivayetleri daha sağlam bulmaktadır (bk. XI, 26-28).

 110. âyette geçen ve “huzursuzluk kaynağı” diye çevirdiğimiz rîbe kelimesi, “kuşku, erişilmez emel, pişmanlık ve kin” gibi mânalara gelmektedir. Bunlardan hareketle şu yorumlar yapılmıştır: Münafıkların mescidi yaparken içlerinde taşıdıkları kuşku ve nifak sürüp gidecektir; o binayı yaparken gözettikleri amaç erişilmez bir hayal olarak kalacaktır; böyle bir iş yapmaktan duydukları pişmanlığı hep yaşayacaklardır; binanın yıktırılmasından dolayı duydukları kin devam edip gidecek ve bütün bu duygular sebebiyle devamlı bir huzursuzluk içinde yaşayacaklardır. Âyetin “yürekleri paramparça oluncaya kadar” diye çevirdiğimiz kısmıyla, kalplerinin bu konuyla olan bağı tamamen kopuncaya kadar devam edeceğine işaret edilmektedir. Müfessirlerin çoğunluğu bu bağın kopmasını “ölüm” olayı ile açıklamışlar ve âyete “Onlar ölmedikleri sürece bu konudaki kuşkuları sürer gider” şeklinde mâna vermişlerdir. Bununla birlikte, “Onlar yaptıkları aşırılıktan yüreklerini parçalayacak derecede pişmanlık ve üzüntü duyarak tövbe edinceye kadar kuşkuları devam eder” yorumu da yapılmıştır (Râzî, XVI, 198; Şevkânî, II, 460). 

Bu âyetler belirli bir olay vesilesiyle inmiş olmakla beraber, özellikle 109. âyette soyut bir anlatım biçimiyle ortaya konan ölçü dikkate alınırsa, burada temsilî bir örnekten hareketle şu mesaja ağırlık verildiği görülür: İki yüzlü davrananlar arasında zararlı eylemler planlayan, inkârcılığı örgütlemeye ve müminlerin arasına ayrılık sokmaya çalışanlara karşı uyanık olunmalı, onların iyi niyet iddiaları ihtiyatla karşılanmalıdır; Allah’ın rızâsına takvâ esası üzerine kurulu işlerle erişilir ve Allah kötülüklerden arınmayı samimi olarak isteyen kişileri sever; iki yüzlü davranmayı huy haline getirenlerin yürekleri kuşkunun esiri olur ve ölünceye kadar kendi kişiliklerini bulamadan bu kuşkunun girdabında bocalar dururlar; dünyada böyle bir bunalımı yaşadıkları gibi âhirette de acı bir sonla karşılaşacaklardır, zira onların akıllarınca başarı gibi görünen eylemleri aslında uçurumun kenarına yapılmış binadan farksızdır, kısa bir süre sonra bu bina onların cehenneme yuvarlanmaları sonucunu doğurur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 60-62

وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ 

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mahzuf mukaddem haberin muahhar mübtedası olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  منهم الذين اتّخذوا مسجدا  şeklindedir. İsm-i mevsûlün sılası  اتَّخَذُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اتَّخَذُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. مَسْجِداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  ضِرَاراً  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. 

كُفْراً وَتَفْر۪يقاً  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  ضِرَار ’e matuftur. بَيْنَ  mekân zarfı  تَفْر۪يقاً ’e mütealliktir.  الْمُؤْمِن۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ي  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

اِرْصَاداً  atıf harfi  وَ ’la  ضِرَاراً ’e matuftur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  اِرْصَاداً ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası  حَارَبَ اللّٰهَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

حَارَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  رَسُولَهُ  atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ قَبْلُ  car mecruru  حَارَبَ  fiiline mütealliktir.  قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar: 1. Bilmek manasında olanlar,   ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.  جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamulü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. Mef’ûlün lieclihi veya Mef’ûlün min eclihi de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. 2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı. Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّخَذُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

حَارَبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حرب ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَحْلِفُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و 'ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَرَدْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. الْحُسْنٰى  mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda mahzuf mevsufun sıfatıdır. Takdiri, إلّا الخصلة الحسنى şeklindedir.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Maksûr isimlerin marife halinde sonundaki elif-i maksûre kelimenin kök harflerinden biriyse (yani kelimenin üçlü kökünün üçüncü harfini oluşturuyorsa) de veya kök harflerinden biri değilse de bütün îrab halleri takdiren olur.

Maksûr isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksûre kelimenin kök harflerinden biriyse bütün îrab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün îrab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayri munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. Buradaki  الْحُسْنٰى  illet harfi ilave olunan gayri munsarif bir kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرَدْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَشْهَدُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

يَشْهَدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  cümlesi, يَشْهَدُ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

كَاذِبُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

كَاذِبُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki … وَاٰخَرُونَ ’ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , takdiri  منهم (Onlardan) olan mahzuf mukaddem haberin muahhar mübtedasıdır.  

Muahhar mübteda konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

Mef’ûl olan  مَسْجِداً ‘deki nekrelik, tahkir ve muayyen bir manasında adet ifade eder. 

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  ضِرَاراً  , وَكُفْراً  , وَتَفْر۪يقاً  , وَاِرْصَاداً  kelimeleri, mef’ûlün lieclih konumunda masdardır. Hepsi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

الْمُؤْمِن۪ينَ ‘ye muzaf olan بَيْنَ  mekan zarfı, وَتَفْر۪يقاً ‘a mütealliktir. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنِ , başındaki  لِ  harf-i ceriyle  اِرْصَاداً ’e mütealliktir. Sılası olan  حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَرَسُولَهُ  izafeti , tezayüf nedeniyle  اللّٰهَ ‘ye atfedilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَسُولِ  şan ve şeref kazanmıştır.

مِنْ قَبْلُ  car-mecruru, حَارَبَ  fiiline mütealliktir. Kelimedeki ötre mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

الَّذ۪ينَ  -  مَنْ  ile  اللّٰهَ  -  رَسُولَهُ  ve  ضِرَاراً  -  كُفْراً  -  حَارَبَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كُفْراً  -  الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.


  وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ

 

وَ , itiraziyye veya haliyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelam olan cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.

Cümledeki ikinci mahzuf kasemin cevabı olan  اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰى  cümlesi, takdiri  قائلين والله (Allah’a yemin olsun ki derler) olan mahzuf fiilin mekulü’l kavlidir. Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  إِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır. اَرَدْنَٓا, maksur/sıfat,  الْحُسْنٰى  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. 

اِنْ  ve  اِلَّا  ile yapılan kasrlar,  ما  ve  اِلَّا  ile yapılandan daha kuvvetlidir.

الْحُسْنٰى  “hayır-iyilik” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)


وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda, يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  cümlesi haberdir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, O’nun azamet ve kudretini ifade etmek ve ikazı artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede müsned olan  يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü, takviye etmiştir. 

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  cümlesi,  يَشْهَدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ  cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 2, s. 176)

لَكَاذِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayette 7 tane tekid unsuru vardır:  لَ  kasem harfi, şeddeli nun (2 tekid sayılır), kasr üslubu (2 tekid sayılır),  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka.

Mescid edinenlerin; zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasına tefrika sokmak ve daha evvel Allah ve Resulü ile savaşan kişinin yolunu gözlemek şeklinde sıfatları sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

مِنْ قَبْلُ [daha evvel] buyruğundan maksad “Dırar Mescidinin yapımından önce” demektir.Cenab-ı Hakk, bu mescidi bu dört vasıfla niteleyince, وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَا اِلَّا الْحُسْنٰى [Bununla iyilikten başka bir şey kastetmedik.] diye yemin edeceklerdir, buyurdu. Bu, “Onlar, bu mescidi yapmakla, güzel bir iş yaptıklarına yemin ederler.” demektir. Bu güzel iş de zayıflarının, hastalarının ve Allah Resulü’nün mescidine gidemeyen acizlerin işlerini kolaylaştırmak amacıyla, Müslümanlara duydukları şefkattir! Bu böyledir, zira onlar Allah'ın Resulüne, “Biz, hastalıklı ve muhtaç olanlar ile yağmurlu ve soğuk gecelerden dolayı bir mescit yaptık.” diyorlardı. Daha sonra Cenab-ı Hakk,  وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  [Allah şahitlik eder ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.] buyurmuştur. Bu, “Allah, Resulünü onların yalan yere yemin ettikleri yemine muttali kıldı.” demektir. Bil ki bu ayetin başındaki  وَالَّذٖينَ  kelimesi, mübteda olmak üzere mahallen merfû olup, haberi hazf edilmiştir. Kelamın takdiri de  وَ مِمَّنْ ذَكَرْنَا الَّذِينَ  “Mescit yapanlar da bahsettiklerimizdendir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Tevbe Sûresi 108. Ayet

لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَداًۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ  ١٠٨


Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 تَقُمْ namaza durma ق و م
3 فِيهِ orada
4 أَبَدًا asla ا ب د
5 لَمَسْجِدٌ mescid (ise) س ج د
6 أُسِّسَ kurulan ا س س
7 عَلَى üzere
8 التَّقْوَىٰ takva و ق ي
9 مِنْ
10 أَوَّلِ ilk ا و ل
11 يَوْمٍ günden ي و م
12 أَحَقُّ elbette daha uygundur ح ق ق
13 أَنْ
14 تَقُومَ (namaza) durmana ق و م
15 فِيهِ içinde
16 فِيهِ onda vardır
17 رِجَالٌ erkekler ر ج ل
18 يُحِبُّونَ seven ح ب ب
19 أَنْ
20 يَتَطَهَّرُوا temizlenmeyi ط ه ر
21 وَاللَّهُ ve Allah
22 يُحِبُّ sever ح ب ب
23 الْمُطَّهِّرِينَ temizlenenleri ط ه ر

لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَداًۜ

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. ف۪يهِ  car mecruru  لَا تَقُمْ  fiiline mütealliktir.  اَبَداً  zaman zarfı  لَا تَقُمْ  fiiline mütealliktir.


لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ 

 

İsim cümlesidir. لَ  ibtida harfidir.  مَسْجِدٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. اُسِّسَ  cümlesi, مَسْجِدٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.

اُسِّسَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَى التَّقْوٰى  car mecruru  اُسِّسَ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

مِنْ اَوَّلِ  car mecruru  اُسِّسَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  اَحَقُّ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle  اَحَقُّ ’ya mütealliktir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَقُومَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  ف۪يهِ  car mecruru  تَقُومَ  fiiline mütealliktir.

عَلَى  harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki  عَلَى  harf-i ceri istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi  ى  olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle ى  ile biter. Fakat çok az olarak  ا  ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere elif-i maksûre denir.  اَلْفَتَى  –  اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada ibtidaiyye manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُسِّسَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  أسس ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَحَقُّ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ 

 

 

İsim cümlesidir. ف۪يهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رِجَالٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يُحِبُّونَ  cümlesi, رِجَالٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

يُحِبُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يُحِبُّونَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.   

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَتَطَهَّرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فِي  harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır-mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada mekân zarfı ve “vardır/mevcuttur” manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mübteda nekre olup haber car-mecrur ve zarftan oluşursa mübteda haberden sonra gelir; bu tür cümlelerde anlam verilirken “vardır, mevcuttur” anlamları eklenir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَطَهَّرُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  طهر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

يُحِبُّونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

 

يُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الْمُطَّهِّر۪ينَ  mef’ûlün bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُطَّهِّر۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَداًۜ 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

ف۪يهِ  car-mecruru ve zaman zarfı  اَبَداًۜ , fiile mütealliktir.

Ayet-i kerimedeki kıyamdan murad namazdır. Namazın bir cüzü (parçası) olan kıyam, küllü (tamamı) olan namaz manasında kullanılmıştır. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)


 لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan lam, tekid ifade eden ibtida lamıdır. 

لَمَسْجِدٌ  mübteda,  اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ , haberdir.

Müsnedin ileyh olan  لَمَسْجِدٌ ‘deki nekrelik muayyen bir adet ve tazim ifade eder. 

اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ  cümlesi, لَمَسْجِدٌ  için sıfattır. Temekkün ve istikrar ifade eden, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

اُسِّسَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Müsned olan  اَحَقُّ  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَقُومَ ف۪يهِ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  ب  harf-i ceriyle  اَحَقُّ ’ya mütealliktir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا تَقُمْ - تَقُومَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İlk günden takva üzere kurulan mescidden kasıt Kuba Mescidi veya Resulullah'ın (s.a.v) mescididir.

Kuba Mescidi için kullanılan  اَحَقُّ (daha layık, daha doğru) ifadesinden murad, “yegâne doğru ve yegâne layık” manasıdır. Çünkü mescid-i dırar için liyakat ve doğruluk söz konusu değildir. Bunun bu şekilde tafdil kipi ile ifade edilmesi, kendisinin faziletinden dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪يهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  رِجَالٌ , muahhar mübtedadır. müsnedün ileyhteki nekrelik, bu kişileri tazim içindir.

يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ  cümlesi  رِجَالٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَتَطَهَّرُوا  cümlesi masdar teviliyle  يُحِبُّونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Cümledeki fiillerin muzari sıygada gelişleri, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen يَتَطَهَّرُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Burada art arda gelen  ف۪يهِ  ifadelerinden ikincisi, birincinin lafzî tekidiymiş vehmini uyandırmaktadır. Gerçekte ise ilk  ف۪يهِ  kelimesi,  تَقُومَ  fiilinin mef’ûlün fihi, ikinci  ف۪يهِ  ise mübteda olan  رِجَالٌ ’un öne geçmiş haberidir. (Yunus Çakır, Arap Dili ve Belâğatında Tıbâk ve Yansımaları)


وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde teberrük, muhabbet uyandırmak ve ikaz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. 

Müsned olan  يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

الْمُطَّهِّر۪ينَ, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir. 

Sıfat-ı müşebbehede, ismi faildeki gibi yapılan işin yani fiilin yenilenmesi manasında olmayıp, ‘’yapılan iş veya fiilin devamlı ve lazım olması" manasındadır. Yani o fiil, o iş, o şahıstan hiç ayrılmaz. (Sibel Dokuyucu, Arapçada Sifat-ı Müşebbehe Ve İsm-İ Fail İle İlişkisi Sibel Dokuyucu)

Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

يُحِبُّونَ - يُحِبُّ  ve  يَتَطَهَّرُوا - الْمُطَّهِّر۪ينَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Buradaki  وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ  cümlesinde mana açısından fail olan  اللّٰهُ  kelimesinin  يُحِبُّ  fiilinden önce mübteda olarak zikredilmesi ile Allah’ın tertemiz olanları sevdiği; Allah’ın onları her an sevdiği ve sevginin sübutunu ifade etmek şeklinde isim cümlesiyle ifade edilerek tekid edilmiştir.  (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Sûresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde de tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Tevbe Sûresi 109. Ayet

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  ١٠٩


Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَمَنْ kimse mi?
2 أَسَّسَ kuran ا س س
3 بُنْيَانَهُ yapısını ب ن ي
4 عَلَىٰ üzerine
5 تَقْوَىٰ korku و ق ي
6 مِنَ
7 اللَّهِ Allah’tan
8 وَرِضْوَانٍ ve rıza ر ض و
9 خَيْرٌ hayırlıdır خ ي ر
10 أَمْ yoksa
11 مَنْ kimse mi?
12 أَسَّسَ kuran ا س س
13 بُنْيَانَهُ yapısını ب ن ي
14 عَلَىٰ
15 شَفَا kenarına ش ف و
16 جُرُفٍ bir uçurum ج ر ف
17 هَارٍ çökecek ه و ر
18 فَانْهَارَ ve yuvarlanan ه و ر
19 بِهِ onunla birlikte
20 فِي
21 نَارِ ateşine ن و ر
22 جَهَنَّمَ cehennem
23 وَاللَّهُ ve Allah
24 لَا
25 يَهْدِي doğru yola iletmez ه د ي
26 الْقَوْمَ topluluğunu ق و م
27 الظَّالِمِينَ zalimler ظ ل م

أسّ Esse : اُسٌّ üzerine bir bina inşa etmek için bir temel atmak/ kâide koymaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de yalnızca tef’il babında ve 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tesis ve müessesedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

شفا Şefâ : شَفاً kuyu, nehir ve benzeri şeyin ucu ve kenarı demektir. Helâke yakınlıkla ilgili mesel olarak kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli şefevî (harfler= dudak harfleri) dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

جرف Cerafe : Suyun/selin yiyerek yıktığı/alıp götürdüğü yere جُرُفٌ denir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de yalnızca 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli ise cüruf (çöp)tur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسَّسَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بُنْيَانَهُ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰى تَقْوٰى  car mecruru  اَسَّسَ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksûr isimdir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  تَقْوٰى  ‘ya mütealliktir. رِضْوَانٍ  atıf harfi  وَ ’la  تَقْوٰى ’ya matuftur. خَيْرٌ  kelimesi  مَنْ ’in haberi olup damme ile merfûdur.

خَيْرٌ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  şeklindedir. Çok kullanıldıklarından Arap dilinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَسَّسَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  أسس ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ 

 

İsim cümlesidir. اَمْ  atıf harfidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  İsm-i mevsûlün sılası  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسَّسَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. بُنْيَانَهُ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰى شَفَا  car mecruru  اَسَّسَ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır.  جُرُفٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هَارٍ  kelimesi  جُرُفٍ ’in sıfatı olup mahzuf  ی  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْهَارَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  بِه۪  car mecruru انْهَارَ  fiiline mütealliktir. ف۪ي نَارِ  car mecruru  انْهَارَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (  اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ  )” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de  ي  olan isimlere mankus isimler denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (  رَاعٍ  –  اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  –  اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ  –  اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir.  Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksûr isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzî olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki  ي  harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْهَارَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  هور ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 


 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لا يَهْدِي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَهْدِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.  

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ

 

فَ , istînâfiyye, hemze istifham harfidir.

Istifham üslubunda talebî inşaî isnad olan cümlede hemze takriri istifham harfidir.

Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i mevsûl  مَنْ  mübteda, خَيْرٌ  haberdir. 

Sübut ifade eden isim cümlesinde müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekme amacının yanında bahsi geçenlere tazim ifade eder.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ   cümlesi,  مَنْ ’in sılasıdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl olan  بُنْيَانَ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

مِنَ اللّٰهِ  car-mecruru,  تَقْوٰى ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَرِضْوَانٍ  car-mecruru, عَلٰى تَقْوٰى ‘ya tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  خَيْرٌ  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى  cümlesinde istiare sanatı vardır. عَلَى ; istila manası taşır. İstila; mülazemet gerektirir. İnşa edilen bina, takvayı içine almış gibi ifade edilmiştir. Takva, binanın içine konabilecek maddi bir şeye benzetilmiştir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Aynı üslüpla gelen  اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ  cümlesi,  اَمْ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Birbirine matuf bu iki cümle de istifham üslubunda olmasına rağmen, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak tevbih ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  خَيْرٌ  olan haber mahzuftur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ  cümlesi,  مَنْ ’in sılasıdır. 

Az sözle çok anlam ifade eden  شَفَا جُرُفٍ هَارٍ  izafeti, عَلٰى  harfi ile  اَسَّسَ  fiiline mütealliktir. Muzâfun ileyh olan  جُرُفٍ  ve  هَارٍ  kelimelerindeki nekrelik nev ifade eder.

فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ  cümlesi,  فَ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

 ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. Ayette ateş, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun korkunçluğu, cehennem ateşinin onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır. 

Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ  cümlesiyle  اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَمْ - مَنْ - اَسَّس - بُنْيَانَهُ - عَلٰى  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَسَّس - بُنْيَانَهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَارٍ - فَانْهَارَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır. 

فَ  harfi, istifham harfi, (öncelik) hakkı olan soru hemzesinden sonra getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayette temsîli istiare vardır. İman ehliyle nifak ve küfür ehli hakkında bir mesel getirilmiştir. Takva ve Allah korkusuyla bina yapan, Allah’ın rızasını isteyen ve sağlam bir binaya sahip olan kişi mümine, binasını bir uçurumun kenarına eğreti bir şekilde yapan ve yıkılarak sahibini de helak edecek bir evi olan kişi de münafığa benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Başka bir açıdan düşünüldüğünde  اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى  sözünde istiare-i mekniyye vardır. Zira takva ve rıza, üzerine bina yapılan sağlam ve sert bir yere benzetilmiştir. Müşebbehün bih hazfedilmiş, onun levâzımından olan “اَسَّسَ / tesis” kelimesi ile onu işaret edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Onların dini, üzerine bina ettikleri temeller batıl olmak ve çabucak ortadan kalkmak bakımından yıkılmak üzere bulunan bir uçurumun kenarına kurulan yapıya benzetilmiş ve bu teşbihi güçlendirmek için cehenneme yuvarlanma vasfı ilave edilmiştir. Bu vasfın, ilâhi rızanın karşılığı olarak zikredilmesi de şu gerçeğe dikkat çekmek içindir:

Binanın takva temeli, üzerine kurulması, onları cehennem ateşinden korur ve ilâhi rızaya eriştirir ki bunun asgari sonucu cennete girmektir. Binasını uçurumun kenarına kuranlar da her an cehenneme yuvarlanmak üzeredirler; sonra şüphesiz hepsinin varacağı yer cehennemdir. Onların zalim olmaları, haktan uzak kalmakla kendi nefislerine zulmetmelerinden dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zemahşerî, ayetteki  جُرُفٍ هَارٍ  (göçük, yar -kaymak üzere olan bir uçurumun kenarı-) ifadesinin mecazî olarak batılı nitelediğini, daha sonra “göçertme” fiiliyle terşîh edildiğini belirtir. Mecazın aynı çerçevedeki öğelerle desteklenmesi muhatabı bir bakıma sahnenin içine çekmiş ve böylece düşünce süreci derinleştirilmiş olur.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

جُرُفٍ : Dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu, bıçık (dere yatağı) üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki her an yıkılmaya hazır durumda bulunan bir yerdir. هَارٍ ’da bunun geriden çatlamış devrilmek üzere olan bir çeşididir ki, bunun üzerine yapıldığı düşünülen binanın ne kadar çürük bir yere, ne kadar çabuk göçecek bir zemine oturtulmuş olduğu ve ne kadar çabuk çökmeye mahkum bulunduğu tasavvur olunsun. İşte din işlerini nifak ve fitne üzerine bina edenlerin vaziyeti tam buna benzer. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ  [Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır.'] buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis:  بُنْيَانَ  tıpkı  غُفْرَان  gibi bir masdar olup, ism-i mef'ûl yani “bina edilen şey” manası kastedilmiştir. Masdarın, ism-i mef'ûl yerinde kullanılması, meşhur bir mecazdır. Nitekim Arapçada, “onun dövdüğü ve onun dokuduğu” anlamında olmak üzere  هَذَا ضَرْبُ الْاَمِيرِ وَ نَسْجُ زَيْدٍ  denir. Vahidî şöyle demektedir: بُنْيَانَ  kelimesi isim kabul edildiğinde  بُنْيَانَةٌ  kelimesinin çoğulu olması mümkündür. Zira Araplar, bu kelimenin müfredinde  بُنْيَانَةٌ  demektedirler.

İkinci bahis: Nâfi ve İbn Âmir, meçhul olarak,  اَفَمَنْ اُسِّسَ بُنْيَانَهُ  şeklinde okumuşlardır ki bu meçhul fiilin (hazf edilen) faili, onu yapan ve onu tesis edendir. Cenab-ı Hakk'ın, عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ  ifadesi, “Allah'ın ikâbından (azabından) korkma ve O'nun mükâfatını umma üzerine” demektir. Bu böyledir, zira taat ancak böyle bir korku ve böyle bir ümit bulunduğu zaman taat adını alır. Netice olarak diyebiliriz ki bunu yapan kimse bu binayı; Allah rızası, O'nun ikâbından korunmak ve mükâfatını da ummak için yapınca bu bina, bu yapı, Allah'ı inkâr etmeye ve kullarına zarar vermeye sebep olsun diye o kimsenin yaptığı o binadan daha üstün ve daha mükemmel olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Edebi açıdan bu ayet kadar etkilisini; batılın hakikatini, gizini bundan daha iyi anlatan bir söz bulamazsın! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)


 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned  لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ , menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Son cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, Hz.Peygambere ve dine düşmanlık ederek küfretmelerinin zulüm olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır. Zulüm, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koyarak kendi nefsini ebedi azaba maruz bırakmak demektir.

Buradaki  وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  cümlesinde mana açısından fail olan  اللّٰهُ  kelimesinin  لَا يَهْدِي  fiilinden önce mübteda olarak zikredilmesi ile Allah’ın zalim kavmi hidayete erdirmeyeceği, hidayete erdirmeme durumunun sübutuna işaret etmek üzere isim cümlesiyle ifade edilerek tekid edilmiştir. 

 تَقْوٰى - رِضْوَانٍ - خَيْرٌ - يَهْدِي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri önceki anlamı tekid etme kastıyla gelen ıtnâb sanatıdır. 

Son cümlede “Allah zalim kavme hidayet etmez.” sözünden, Peygamberin gerçekten peygamber olduğuna tanıklık ettikten sonra kendilerine tanıklar yani peygamberliği ispat eden Kur’an gibi mucizeler geldikten sonra hala nankörce inkâr eden kimselerin zalim oldukları anlaşılmaktadır. 

Dırar mescidini ve diğerlerini inşa eden bütün zalimleri kapsayan tezyîl cümlesidir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

 
Tevbe Sûresi 110. Ayet

لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟  ١١٠


Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يَزَالُ ileri gitmez ز ي ل
3 بُنْيَانُهُمُ binaları ب ن ي
4 الَّذِي
5 بَنَوْا inşa ettikleri ب ن ي
6 رِيبَةً bir kuşku olmaktan ر ي ب
7 فِي
8 قُلُوبِهِمْ yüreklerinde ق ل ب
9 إِلَّا dışında
10 أَنْ
11 تَقَطَّعَ parçalanması ق ط ع
12 قُلُوبُهُمْ kalbleri ق ل ب
13 وَاللَّهُ Allah
14 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
15 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ 

 

İsim cümlesidir. لَا يَزَالُ  istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. 

لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَزَالُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. بُنْيَانُهُم kelimesi  لَا يَزَالُ ’nun ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  بُنْيَانُهُمُ  ‘ün sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  بَنَوْا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

بَنَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ر۪يبَةً  kelimesi  لَا يَزَالُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri,  سبب ريبة  şeklindedir.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru  ر۪يبَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّٓا  istisna harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel müstesna olarak mahallen mansubdur. 

تَقَطَّعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. قُلُوبُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Süreklilik bildiren nakıs fiillerin isim ve haber alabilmeleri ve devamlılık manası ifade etmeleri için kendilerinden önce nefy, nehiy, dua, istifham-ı inkârî (kınama ve sitem amaçlı soru) edatlarından birinin bulunması gerekir. Başlarındaki  مَا  menfilik harfi olmasına rağmen, fiile olumsuzluk değil, devamlılık manası kazandırır.  مَا زَالَ  fiilinin muzarisi  لَا يَزَالُ  şeklinde gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiili muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi) denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَقَطَّعَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّل  babındadır. Sülâsîsi  قطع  ’dir. Aslı تَتَقَطَّعَ ’dır.  تَ ’lerden biri hafiflik için hazf olmuştur.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

Tefe'ul babı aynı zamanda fiile teksir manası da katar. Burada teksir manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ  -  حَك۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Muzari sıygada gelen nakıs fiil  لَا يَزَالُ ‘nun dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  لَا يَزَالُ istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.  بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا  ibaresi  لَا یَزَالُونَ ‘nin ismi,  ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ  haberidir.

لَا يَزَالُ ’nun isminin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifade etme yollarından birisi olması yanında tahkir de ifade eder.

Mef’ûl olan  بُنْيَانَ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بُنْيَانُهُمُ  için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin kalplerine kuşkunun verdiği zararı, etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ  cümlesi masdar teviliyle müstesna konumundadır. 

بُنْيَانُهُمُ  -  بَنَوْا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قُلُوبُهُمْ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ  [Kalpleri parçalayıncaya kadar] ifadesiyle -pişmanlık tasvirinde abartılı anlatım üslubu kullanılarak- “kalplerini parçalayacak derecede pişman olup bundan tövbe etmelerine kadar” anlamının kastedildiği de belirtilir. Bu konudaki başka bir görüşe göre bu ifade, “tövbe edip de adeta o sapkın tutumu benimseyen kalpleri parçalanıncaya, bedenleri ve kemikleri eskiyip çürüyene kadar (kalplerinde sürekli bir kuşku ve endişe bulunacak)” anlamına gelir.(Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ  sözü tehekkümî istisnadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet, onların kurdukları binanın keyfiyetini, çürük ve temelsiz bir yapı olduğunu gösterir. Yani münafıkların bina ettikleri mescid-i dırar gerek ayakta iken gerek yıkıldıktan sonra onlar ölüp de kalpleri, idrak ve gizleme kabiliyeti kalmayacak şekilde çürüyüp parçalanıncaya kadar yüreklerinde bir şüphe kaynağı olarak kalacaktır. Kelbî diyor ki: “Bu ifade, onların kurmuş oldukları binanın, kendileri için hayıflanma ve pişmanlık kaynağı olacağı anlamına gelir.”

Bir görüşe göre ise bu ifade, işledikleri cürme, kalpleri parçalanırcasına pişmanlık ve üzüntü duyarak tövbe edinceye kadar, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ر۪يبَةً  kelimesi her türlü belirsizlik, kararsızlık, korku ve şüpheyi ifade eder. Kur’an’da 17 kere Kur’an ya da yeniden diriliş konularında yer almıştır. Yakînin tam zıddıdır. لَا ر۪يبَ  yakîn demektir. İkiden fazla ihtimal taşıyan şeyler için kullanılır. Uzaktan görünen karaltı insan, hayvan, ağaç vesaire olabilir.

شك  ihtimal ikiye düşerse kullanılır. Uzaktan görünen karaltının insan olduğu bellidir ama kadın mı erkek mi olduğu belirsizdir.

يقين  ise ihtimallerin teke indiği durumda kullanılır. Bu tek ihtimal yakîndir, nefyedilirse rayb (şüphe) olur. (İsmail Yakıt).


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı,

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟  cümlesi, muhteşem yapıya ve güzel hükme münasip bir tezyîldir. İnşa ettikleri binanın, onlara dünyada ve ahirette pişmanlık sebebi olduğunu bildirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Tevbe Sûresi 111. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ  ١١١


Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 اشْتَرَىٰ satın almıştır ش ر ي
4 مِنَ -den
5 الْمُؤْمِنِينَ mü’minler- ا م ن
6 أَنْفُسَهُمْ canlarını ن ف س
7 وَأَمْوَالَهُمْ ve mallarını م و ل
8 بِأَنَّ
9 لَهُمُ kendilerinin olmak üzere
10 الْجَنَّةَ cennet ج ن ن
11 يُقَاتِلُونَ savaşırlar ق ت ل
12 فِي
13 سَبِيلِ yolunda س ب ل
14 اللَّهِ Allah
15 فَيَقْتُلُونَ öldürürler ق ت ل
16 وَيُقْتَلُونَ ve öldürülürler ق ت ل
17 وَعْدًا bir sözdür و ع د
18 عَلَيْهِ üstlendiği
19 حَقًّا gerçek ح ق ق
20 فِي
21 التَّوْرَاةِ Tevrat’ta
22 وَالْإِنْجِيلِ ve İncil’de
23 وَالْقُرْانِ ve Kur’an’da ق ر ا
24 وَمَنْ ve kim
25 أَوْفَىٰ daha çok durabilir و ف ي
26 بِعَهْدِهِ sözünde ع ه د
27 مِنَ
28 اللَّهِ Allah’tan
29 فَاسْتَبْشِرُوا o halde sevinin ب ش ر
30 بِبَيْعِكُمُ alışverişinizden ب ي ع
31 الَّذِي
32 بَايَعْتُمْ yaptığınız ب ي ع
33 بِهِ O’nunla
34 وَذَٰلِكَ ve işte
35 هُوَ o
36 الْفَوْزُ başarıdır ف و ز
37 الْعَظِيمُ büyük ع ظ م

Bazı tefsirlerde bu âyetin Hicret’ten az önce İkinci Akabe Biatı sırasında Resûlullah ile ona destek sözü veren Medineli müslümanlar arasında geçen bir konuşma üzerine nâzil olduğuna dair bir rivayet yer almaktadır (İbn Atıyye, III, 87; Taberî iniş zamanını belirtmeksizin bu rivayetin ortak unsuru olan Abdullah b. Revâha’nın sözüne yer verir, bk. XVI, 35-36). Nakledilen bu konuşmanın anılan görüşmeler sırasında cereyan etmiş olması muhtemel olmakla beraber, âyetin içeriği ve bağlamı Tebük Seferi’ne yakın bir tarihte indiği kanaatini güçlendirici niteliktedir ve daha Mekke dönemindeyken indiğini kabul etmeye elverişli görünmemektedir (Derveze, XII, 222-223). Âyetin Medine’de Mescid-i Nebevî’de indiğini, müslümanlar tarafından büyük bir sevinçle karşılandığını ve ensardan bir kişinin yukarıda işaret edilen konuşmada geçen, “Doğrusu bu kârlı bir alışveriş! Artık ne vazgeçer ne vazgeçilmesine razı oluruz” ifadesini kullandığını belirten rivayet de bu kanaati desteklemektedir (İbn Ebû Hâtim, VI, 1886).

 Esasen evrendeki bütün varlıklar, bu arada insanların can ve malları Allah’ın hükümranlığı altında olmakla beraber, insanın yine ilâhî iradeyle tâbi tutulduğu sınavın bir uzantısı olarak yüce Allah “canlar”ı ve “mallar”ı müminlere izâfe etmiş, onların bu sınavdaki seçme özgürlüğüne dikkat çekmiştir. Âyette müminler için kâr, kazanç, başarı kavramlarının dünya ile sınırlı olamayacağı, mutluluk anlayışının dünyevî hazlar içine hapsedilemeyeceği fikri, satım sözleşmesi benzetmesinden yola çıkan edebî bir üslûp kullanılarak işlenmektedir. Müslümanların kritik bir durumda bulundukları sırada onları düşmana karşı savaşmaya özendiren bu âyette dahi ölümü ve öldürmeyi göze almanın ancak Allah’ın rızâsını kazanma amacını taşıdığı ve Allah’ın huzurunda yapılan bir antlaşma çerçevesinde, yani O’nun koyduğu ilkelere uygun biçimde cereyan ettiği takdirde bir değer ifade edeceğinin belirtilmesi, beşerî ihtiraslar ve dünyevî çıkarlar uğrunda canını ortaya koymanın budalaca bir cengâverlik veya sonuçları dünya hayatıyla sınırlı bir kumarbazlık, bu amaçla başkalarının canına kıymanın da altından kalkılamaz bir vebal olduğunu gösterir (Kur’an’ın öldürme konusundaki ifadeleriyle ilgili bir açıklama için bu sûrenin 5. âyetinin tefsirine bk.).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 

 Cilt: 3 Sayfa: 63-64

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. اشْتَرٰى  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اشْتَرٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  اشْتَرٰى  fiiline müteallik olup cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اَنْفُسَهُمْ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَمْوَالَهُمْ  atıf harfi  وَ  ’la  اَنْفُسَهُمْ  ‘e matuftur. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اشْتَرٰى  fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

لَهُم  car mecruru  أَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْجَنَّةَ  kelimesi  أَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada karşılık – bedel manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اشْتَرٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  شري  ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ 

 

Fiil cümlesidir. يُقَاتِلُونَ  fiili نَ  ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  يُقَاتِلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقْتُلُونَ  fiili  نَ  ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُقْتَلُونَ  fiili  نَ  ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. وَعْداً  mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  وعدهم وعدا (Onlara bir vaat verdi) şeklindedir. 

عَلَيْهِ  car mecruru  وَعْداً  ‘e mütealliktir.  حَقاًّ  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  حقّ ذلك الوعد حقّا  şeklindedir.  فِي التَّوْرٰيةِ  car mecruru  وَعْداً  ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ  kelimeleri atıf harfi وَ  ’la  التَّوْرٰيةِ  ‘e matuftur.

Mef’ûlü mutlakın fiili şu durumlarda hazf edilebilir: 1) Emir ve nehiy fiillerinin yerini alırsa, 2) Dua ifade eden fiilin yerini alırsa, 3) Sonucu açıklamak için getirildiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُقَاتِلُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  قتل  ’dur.

Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ 

 

وَ  itiraziyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. 

Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَوْفٰى  şart fiili olup, elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هُو  ‘dir. بِعَهْدِه۪  car mecruru  اَوْفٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  اَوْفٰى  fiiline mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن بايعتم اللَّه على الجنّة فاستبشروا ببيعكم  şeklindedir.

اسْتَبْشِرُوا  fiili  نَ  ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِبَيْعِكُمُ  car mecruru  اسْتَبْشِرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  بَيْعِكُمُ  ‘un sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası  بَايَعْتُمْ بِه۪  ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

بَايَعْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  بَايَعْتُمْ  fiiline mütealliktir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt)  ف  ‘si gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt)  ف  ‘si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt)  ف  ‘si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اسْتَبْشِرُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi بشر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

بَايَعْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  بيع  ’dur.

اَوْفٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

  وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

Munfasıl zamir  هُوَ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَوْزُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْعَظ۪يمُ  kelimesi  الْفَوْزُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْعَظ۪يمُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

وَاَمْوَالَهُمْ , tezayüf nedeniyle mef’ûl olan  اَنْفُسَهُمْ ‘e atfedilmiştir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ  cümlesi, masdar tevilinde  بِ  harfi ile  اشْتَرٰى  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim - tehir ve icazı hazif vardır.  لَهُمْ  car mecruru,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  الْجَنَّةَ , muahhar ismidir. 

Cümlenin tekid harfi  اِنَّ  ile başlaması, habere verilen öneme binaendir. İstifham-i inkârî sıygasıyla ilk olarak cihada teşviğin vurgulandığı bu ayet ile, bir işe yönelmek için niyetlenen ancak ardından bulunduğu yere yığılıp kalan kişinin halini temsilen gelen  ما لَكم إذا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا في سَبِيلِ اللَّهِ اثّاقَلْتُمْ إلى الأرْضِ  ayetinin; yaptığı cihadın mükafatının cennet olduğu hususunda kesin inanca sahip olan müminleri, bu hususta tereddüte düşen kimseler menziline koyması münasip olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müminler ifadesiyle en açık olarak kastedilen, bu ümmetin müminleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى  cümlesinde istiare-i tebeiyye vardır. Müminlerin, canlarını ve mallarını feda etmeleri ve buna karşılık olarak onlara cennetin verilmesi, alışverişe benzetilmiştir. Müminin Rabbiyle yaptığı alışverişte kâr kesin bir şekilde garantilidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu istiarede Yüce Allah, müminlere, kendi dinini ve elçisini -salat ve selam olsun- savunma uğrunda yapacakları cihadda canlarını ve mallarını feda etmelerini emredip, bunun karşılığında onlara cennet nimetleri içinde ebedi kalmayı ve cehennemden güvende olmayı garanti edince, (ayette) onların canları ve malları “satılık mal ve ticaret metaı” yerine konulmuş; bunların karşılığında ödenecek bedeller (cennet nimetleri) ise belirlenmiş fiyatlar gibi anlatılmıştır. Ödenecek bedeller, ticari metalardan daha çok hatta değer olarak kat kat fazla olduğundan, yapılan bu ticaret çok kârlı olmuştur. Sözün özü, menfaat elde etme amacı taşıması itibariyle bütün ibadetler ticaret kollarına benzer. Şu var ki; ibadetlerle ahiret menfaatleri, ticaretlerle ise dünya menfaatleri elde edilmek istenir. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

Allah Teâlâ müminleri, Kendi yolunda feda ettikleri canları ve malları karşılığında cennetle mükâfatlandırmayı, mecazî olarak satın almak şeklinde ifade ediyor. Burada akdin konusu olan şey (mebî), müminlerin canları ve malları; satılan şeyin karşılığı olan bedel de cennet olarak gösterilmiştir. Dikkati çeken şudur: "Allah, müminlere cenneti canları ve malları karşılığında satmıştır" ifadesi kullanılmamıştır. Bu da müminlerin canlarının ve mallarının son derece önemsendiğini belirtmek içindir. Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Meânî alimleri şöyle demişlerdir: Allah'ın, gerçekte herhangi bir şeyi satın alması söz konusu değildir. Çünkü müşteri, sahip olmadığı şeyi satın alır. İşte bundan ötürü, Hasan el-Basrî bu ayete: "Allah, bazı canları satın aldı ki onları zaten kendisi yaratmıştı. Yine bazı malları da satın aldı ki o malları, onlara rızık olarak veren de zaten kendisidir. Fakat Cenab-ı Hak bunu, lütufkâr bir şekilde taata çağırmak için böyle beyan buyurmuştur. Bunun özü şudur: Mümin, ne zaman Allah yolunda savaşır ve bu uğurda öldürülür, ruhu çıkar ve malı da Allah yolunda harcanırsa, ahirette Allah Teâlâ'dan, yaptığı bu şeylere karşılık cenneti alır. Böylece bu, bir değiş-tokuş ve bir alış-veriş olmuş olur ki işte ayetteki, "Allah karşılığında cenneti  بِالْجَنَّةِ  vererek canlarını ve mallarını satın almıştır" ifadesi bu manadadır" demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَهُمُ الجَنَّةَ ‘deki  لِ  harf-i ceri mülkiyet ve istihkak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Her müşterinin, mutlaka bir satıcısı bulunması gereklidir. Burada ise satan da alan da Allah Teâlâ'dır. Satanın ve alanın aynı kimse olması ancak alışverişte faydasına olan şeylere aklı ermeyen bir çocuğun işlerini yerine getiren kayyim hakkında doğru olur. Bu alışveriş, memnunluk verici olması şartına bağlıdır. Bundan dolayı ayetteki bu mesel (benzetme), kulun, adeta kendi işlerini yürütemeyen bir çocuğa; Allah Teâlâ'nın da iyi ve mükemmel bir kayyime benzetildiğini gösterir. Bundan maksat, Cenab-ı Hakk'ın müsamahakâr olup günahları affedeceğine ve kullarını her türlü hayır ve saadet mertebelerine ulaştıracağına işaret etmektir.

İkinci incelik: Allah Teâlâ, (onların canları ve malları) diye kulların kendisine izafe etmiştir. Dolayısıyla canların ve malların kullara nispet edilmesi, kulların kendilerinin dışında iki şeyin bulunmasını gerektirir. Aslında durum da böyledir. Çünkü insan, devamlı kalan aslî cevherden ibarettir. Bu beden, o aslî cevherin aleti, edevatı ve bineği durumundadır. Mal da bu bineğin faydasına olarak yaratılmıştır. İşte Hak Teâlâ insandan bu bineği ile malını, cennet karşılığında satın almıştır. Doğrusu da budur. Çünkü insanın, bu durmadan değişen maddeler âleminin faydalarına mal ve bedenle ilgili faydalara kalbi bağlı kaldığı müddetçe, yüce mutluluklara ve kıymetli derecelere ulaşması imkânsız olur. Fakat insanın bu faydalara olan ilgisi kesilir ve bu ilgi, bedeni ölüme; malı da Allah'ın rızasını kazanmak için harcama derecesine gelirse, o kimse, hidayeti heva-i hevesine; Mevlâ'yı dünyaya, ahireti ûlâ'ya (dünyaya) tercih etmiş olur. Dolayısıyla da saidlerden, iyiler (ebrâr) den, faziletli ve hayırlı kimselerden olur. O halde, burada aslında satıcı olan, (insanın) o kutsi ruh cevheridir, müşteri (satın alan) de Allah Teâlâ'dır. Bu iki bedelden birisi çürümeye mahkûm beden ile fani maldır, diğeri ise devamlı cennet ve baki mutluluklardır. O halde büyük bir kazanç elde edilmiş, gam ve keder zail olmuş olur. İşte bundan ötürü Cenab-ı Hak, "O halde (ey müminler) yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Çünkü ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Birbirine matuf  فَيَقْتُلُونَ  ve  وَيُقْتَلُونَ  cümleleri,  يُقَاتِلُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَيُقْتَلُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ  cümlesinde  وَعْداً , takdiri; وعدهم وعدا  (Onlara bir vaat verdi) olan mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. 

حَقاًّ  da aynı şekilde takdiri  حقّ  (Gerçek oldu) olan mahzuf fiilin, önceki manayı tekid eden mef’ûlü mutlakıdır. Yani cümle  حقّ ذلك الوعد حقّا  (Bu vaat gerçek olarak vuku buldu) şeklindedir. Mef’ûlü mutlakların amillerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

فِي التَّوْرٰيةِ  ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen  وَالْاِنْج۪يلِ  ve  وَالْقُرْاٰنِۜ  kelimeleri, وَعْداً  ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Tevrat, İncil, Kur’an, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü bu sayılanlar hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kitaplardakilerin hak gerçek olduğunu etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

يُقَاتِلُونَ - فَيَقْتُلُونَ - يُقْتَلُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 التَّوْرٰيةِ - الْاِنْج۪يلِ - الْقُرْاٰنِۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُقَاتِلُونَ [Savaşırlar] ifadesinde, tıpkı “Siz Allah ve Resulüne iman edersiniz; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz.” [Saf 61/11] ayetinde olduğu gibi emir anlamı vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ [Onlar Allah yolunda savaşırlar (mukatele ederler), öldürürler ve öldürülürler.] Bu kelam, makabli (kendinden öncesi) için bir izah mahiyetindedir. Fakat bu izah, satın almanın amacını beyan için olmadığı gibi kendisini beyan için de değildir. Çünkü müminlerin Allah Teâlâ yolunda savaşması, Allah'ın, onların canlarını ve mallarını satın almasından değil, fakat onların kendi canlarını ve mallarını Allah yolunda feda etmelerindendir. Sanki: "- Onlar canlarını ve mallarını cennet karşılığında nasıl satıyorlar?" diye sorulmuş da buna cevap olarak:

"- Onlar Allah yolunda savaşırlar..." denilmiştir. İşte bu, onların, canlarını ve mallarını Allah Teâlâ yolunda feda etmeleri demektir. " Öldürürler ve öldürülürler" ifadesi de bunu açıklar niteliktedir. Çünkü Allah Teâlâ yolunda savaşan kimse, sağ, salim ve ganimetlerle geri dönmüş olsa bile Allah Teâlâ yolunda canını feda etmiş sayılır. Ayetteki "öldürürler ve öldürülürler" vasıflandırması, her ikisinin veya birinin şart olduğunu belirtmek için değil, fakat küllün (bütünün), ba'zın (cüzün) vasfıyla tavsifi kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يَقْتُلُونَ  [öldürürler] kelimesinin,  يُقْتَلُونَ  (öldürülürler) kelimesinden önce zikredilmesi, savaşın, canları feda etmek demek olduğu noktasında iki sonuç arasında fark olmadığını bildirmek içindir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

‌‌المُقاتَلَةِ في سَبِيلِ اللَّهِ  ibaresinin öldürülmeye, işkenceye vb. şeylere karşı sabır manasında kullanımı mecazdır. Bu şekilde يُقاتِلُون  fiili hem gerçek hem de mecaz anlamıyla kullanılmış olur.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayette Allah Teâlâ, müminlerden istediklerini emir kalıbında değil, haber cümlesi kalıbında beyan etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَيَقْتُلُونَ - يُقْتَلُونَ  kelimeleri, şekil bakımından birbirinden farklı olduğu için burada cinas-ı nakıs vardır. Bu da edebi sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ

 

وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı babındandır.  

İstifham üslubunda gelen cümlede,  مَنْ  istifham ismi, mübtedadır.   اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ  haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَوْفٰى  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

بِعَهْدِه۪  ve  مِنَ اللّٰهِ  car-mecrurları, اَوْفٰى ‘ya mütealliktir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَعْداً - بِعَهْدِه۪  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ  [Sözünü Allah'tan daha çok yerine getiren kimdir] sorusu gerçek manada soru değildir, vaadi yerine getirmede mübalağadır ve hak olduğunu onaylatmadır. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ [Ahdinde Allah'tan daha vefalı kim olabilir?] cümlesi, makablinin mefhûmunu yani vaadin hak olduğunu, ziyadesiyle açıklar. Çünkü Allah Teâlâ’nın, ahdine herkesten daha çok bağlı olduğunu bildirir. Çünkü vaadi gözetmemek, üstün ahlak sahibi insanlardan sadır olacak bir hareket değil iken bütün kâinatın yaratıcısı ve alemlerden müstağni olan Cenab-ı Allah'tan sadır olması nasıl düşünülebilir? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مِن  harf-i ceri karşılaştırma (efdaliyet) içindir. Sîbeveyh’e göre ise ibtidaiyyedir. Yani mecazi ibtida’ içindir. Allah azze ve celle’nin kemal sıfatlarının manasının tamamının zihinde canlandırılması için zamir yerine ism-i celâl kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ 

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن بايعتم اللَّه على الجنّة  (Cennet üzerine Allah'a biat edersen) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بِبَيْعِكُمُ  için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  ‘nin sılası olan  بَايَعْتُمْ بِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayetin başındaki gaib zamirden bu cümlede hitap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır. 

بَيْعِكُمُ - اشْتَرٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بِبَيْعِكُمُ - بَايَعْتُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin  ال  ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ism-i  ذٰلِكَ  ile marife olması, işaret edilenin önemini, mertebesinin yüksekliğini belirterek tazim ve tecessüm ifade etmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara işaret eden  ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذٰلِكَ  sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir. 

الْفَوْزُ  için sıfat olan  الْعَظ۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mesel tarikinde olmayan bu tezyîl cümlesi, önceki manayı tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. 

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ - Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)

Uzak için kullanılan ve daha önceki harikulade olayları gösteren  ذٰلِكَ  ism-i işareti, bu hadiselere mazhar olanların şanının ve faziletteki mertebelerinin yüceliğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm) 

Zamir makamında gelen işaret ismi  ذٰلِكَ  bunun son derece belli, müşahede edilebilir cinsten sayıldığını bildirir. Bunun uzaklık manasını içermesi de işaret edilen davranışın derecesinin yüksek ve mertebesinin uzak olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide Suresi/32)

Bu ayette iki tezyîl vardır. Birincisi, Allah Teâlâ’nın  وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا  sözüdür. Bu sözden önce kelam tamam olmuştu. Allah, öncesini pekiştirmek için bu sözü getirmiştir.

İkincisi, Allah Teâlâ’nın  َوَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ  sözüdür. Bu söz, öncesini pekiştirmek için mesel-i sâir olarak getirilmiştir. Bu, birinci tezyîl için ikinci tezyîldir. Dr.Mustafa Aydın Arap Dili Belagatında Bedî‘ilmi Ve Sanatları) 

ذَلِكَ هو الفَوْزُ العَظِيمُ  cümlesi, az lafızla çok mana ifade eden tezyîl cümlesidir. Cümlenin başındaki işaret zamiri ise bu alışverişin tüm vasıflarını karşılıklarıyla birlikte ihtiva eder. Fasıl zamiri, isim cümlesi ve ehemmiyet manası veren  العَظِيمُ  sıfatıyla ise bu mana tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

107. ayeti kerimede zikredilen Dirâr Mescidi ifadesinde geçen dirâr kelimesi Türkçe'de zarar şeklinde kullandığımız kelimedir. Kur'an-ı Kerim bu ayetler vasıtasıyla Müslümanları münafık ve Yahudileri karşı uyanık olmayı tavsiye etmiştir.

 

Sayfadan Gönüle Düşenler

Kişi başka bir kula – popüler ifadeyle – aşık olduğunda, normalde başkaları için yap(a)mayacağı işleri seve seve yapar. Yeter ki sevdiği memnun kalsın diye. Kişi sevdiğiyle beraberken, elindeki iş ya da bulunduğu ortam, bütün sıkıntılardan sıyrılır. Zorluklar ya kolaylığa dönüşür ya da içindeki güzellik ortaya çıkar. Gösterilen çaba lezzetlenir ve tek başına bir mutluluk kaynağı haline gelir. Ve bu sadece kendisi gibi bir ölümlüye aşık olanın kapasitesidir.

Peki aynı kişi, kendisini yaratana ve kendisine sonsuz huzuru vaat edene aşık olsa, kendisine neler nasip olurdu?

Allah’ın merhameti o kadar mükemmel ve bütün eksikliklerden münezzeh ki, kişi yaptığı her işi Allah rızası için yapabilmenin sırrını keşfetse, hem yaptığı en basit görünümlü iş bile Allah katında değer kazanır, hem de etrafındaki insanların da gönlünü almış olur. Allah rızası için çabalayan kişinin nefsi bir çok zincirden (hırs, kibir vb.) özgürleşir çünkü o artık iyiliği dokunduğu kişiden karşılık beklememektedir. Mükafatını hakikatin sahibinden beklediğinde, artık kalbi ve zihni hakikatle meşguldur. Nefsani duygu ve düşünceler geri plana itilir. Hakiki huzur da, orada gizlidir.

Allahım! Yaptığım her şeyi Senin rızan için yapmam da yar ve yardımcım ol. Attığım adımlar, aldığım kararlar ve sevdiğim insanlar yalnız Senin için olsun. Başladığım ve niyet ettiğim her işte, aklıma ilk gelen Seni memnun etmek olsun. Halim; canını ve malını, Senin yolunda, Senin rızan için feda eden kullarının hali gibi güzelleşsin. Ahiret ticaretinden kazançlı çıkanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Şair ruhlu bir insan şöyle der;

Zalime sorsan, zulmünün bir kılıfı, 
Köşeye sıkıştırsan, onun da bir kalbi vardır.
Gösterdiğine baksan, zifiri karanlıktı,
Kendi elleriyle hiçliğe gidenin adı insandır.

Ey gözlerden gizlenen kalbin halini bilen Allahım! 
Senden hiçbir şey saklayamayacağımıza iman ettik. Şüphesiz ki Sen niyetlerimizin gerçek yüzünden haberdar olansın. 
Bizi Senin rızanı kazanmak niyetiyle uyananlardan,
Hakikat ve batıl arasındaki farkı görenlerden, 
Niyetlerimizin hedefini Sana kavuşmak diye belirleyenlerden,
Sahip olduğumuz her uzvumuzun dahil olduğu herhangi bir işi; doğru ve dürüstlükle yapanlardan eyle. 

Ey dilediğini rezil eden, dilediğine izzet veren Allahım!
Hakkımızda hayırsız olacak ve bize zarar getirecek işlerin kölesi olmaktan Sana sığınırız. Şüphesiz ki rızık, huzur ve izzet Senin katındandır.
Bizi maddi ve manevi anlamda rahmetinle, muhabbetinle ve bereketinle doyurduklarından,
Karanlıklardan sıyırıp, nurunla tamamladıklarından; alçaklıktan kurtarıp, katında yükselttiklerinden,
Nimetlerinin kıymetini bilip Sana şükür ile koşanlardan,
Canı yandığında ise kalkıp hemen Sana sığınanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji