اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ٦٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْمُنَافِقُونَ | münafık erkekler |
|
| 2 | وَالْمُنَافِقَاتُ | ve münafık kadınlar |
|
| 3 | بَعْضُهُمْ | onların bir kısmı |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | بَعْضٍ | diğerlerindendir |
|
| 6 | يَأْمُرُونَ | emrederler |
|
| 7 | بِالْمُنْكَرِ | kötülüğü |
|
| 8 | وَيَنْهَوْنَ | ve menederler |
|
| 9 | عَنِ |
|
|
| 10 | الْمَعْرُوفِ | iyilikten |
|
| 11 | وَيَقْبِضُونَ | ve sıkı tutarlar |
|
| 12 | أَيْدِيَهُمْ | ellerini |
|
| 13 | نَسُوا | unuttular |
|
| 14 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 15 | فَنَسِيَهُمْ | O da onları unuttu |
|
| 16 | إِنَّ | gerçekten |
|
| 17 | الْمُنَافِقِينَ | Münafıklar |
|
| 18 | هُمُ | işte onlardır |
|
| 19 | الْفَاسِقُونَ | yoldan çıkanlar |
|
Bu âyetlerde münafık karakteri ve münafıkların davranışlarıyla ilgili tasvire yeni kesitler eklenmekte, bir taraftan müslümanlar onların görünen yüzlerine aldanmamaları için uyarılmakta, diğer taraftan da Allah’ın âyetleri, peygamberi ve müslümanlarla alay eden münafıklarakendilerinden önceki inkârcı kavimlerin acı sonları hatırlatılmaktadır. Burada işaret edilen münafıklara ait söz ve davranışlar, tefsirlerde daha çok Tebük Seferi öncesinde ve bu sefer esnasında yaşanan olaylarla açıklanır; bu konudaki rivayetler âyetlerin yorumuna ışık tutmakla beraber, âyetlerin üslûbu ve sözün akışından daha çok münafık tiplemesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır (münafıklar hakkında ayrıca bk. Bakara2/8-20; Nisâ 4/138-140, 142-146; Münâfikun 63/1-8). Tefsirlerde 61. âyetin inişi ile ilişkilendirilen bazı rivayetlere yer verilir. Bunlardan biri şöyledir: Bazı münafıklar özel sohbetlerinde Resûlullah’ı çekiştiriyorlardı, sonra içlerinden biri “Aman bunlar onun kulağına gitmesin” diye ikazda bulununca, “O her söze kolayca kanar, söylediklerimizi inkâr ederiz, üstüne bir de yemin ettik mi bize inanır” şeklinde cevaplar veriyorlardı (Taberî, X, 168-169). Resûl-i Ekrem’in, münafıkların yalanlarını yüzlerine vurmadığı ve özellikle yemine çok değer verdiği gerçeğinden hareketle söz konusu rivayetlerle âyet arasında bağ kurulabilir. Fakat burada asıl amacın münafıkların tutumlarından bir kesit verip onların zihniyetini mahkûm etmek ve bu vesileyle dikkatleri Hz. Peygamber’in yüksek ahlâkına yöneltmek olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan münafıkların, “O her söylenene kulak veriyor” anlamındaki sözleriyle, Resûlullah’ın bazı sesler işitip onu vahiy olarak yansıttığı iddiasında bulunmuş oldukları yorumu da yapılmıştır. “Allah’ın resulünü incitenler” şeklinde tercüme edilen kısmı “peygamberi yerip kınayanlar” şeklinde anlamak da mümkündür (Esed, I, 366). Âyetin, “O sizin için hayırlı olana kulak veriyor” şeklinde tercüme edilen kısmı şöyle izah edilebilir: Resûlullah gelişigüzel tahminlerle insanlar hakkında yargıda bulunmaz, Allah’a olan derin imanının yanı sıra müminlere de büyük bir güven duyar ve söylenenleri böyle iyi niyet temeline dayanan bir anlayışla değerlendirir. Bu cümlede onun kulak verdiği bildirilen şeyle kastedilenin, bütün insanlığın hayrına olan “vahiy” olduğu da söylenmiştir. Allah’ın mesajını ileten elçi olması itibariyle 62. âyette Hz. Peygamber de Allah’ın yanı sıra zikredilmiş fakat kimin hoşnut kılınması gerektiğini belirten zamir tekil kullanılmıştır. Bazı müfessirler bununla ilgili olarak, resulünün rızâsını kazanmanın Allah’ın da rızâsını kazanma mânasına geldiği yönünde açıklamalar yaparken, bazıları da burada hoşnutluğuna erişilmesi hedeflenecek yegâne varlığın Cenâb-ı Allah olduğuna işaret bulunduğunu belirtmişlerdir (Şevkânî, II, 429). 63 ve 64. âyetler arasında şöyle bir bağ kurulabilir: Allah ve resulüne karşı çıkan, din özgürlüğünü yok etmek için uğraş veren kimseler, bu durumları dünyada açığa çıkmış olsa da olmasa da içinde ebedî olarak kalacakları cehennem azabına çarptırılacaklardır, en büyük rezil-rüsvâ olma aslında budur. Münafıklar bunu bilip dururken, sadece dünyada rezil olmaktan, haklarında bir sûre indirilip kalplerindekinin ortaya dökülmesinden endişe etmektedirler. Münafıkların ileri sürdükleri mazeretin geçersizliğini belirten 65. âyet, dolaylı bir tarzda müminlere yönelik olarak da dinî ve itikadî konuların şaka ve eğlence konusu edilemeyeceği hususunda ciddi bir uyarı ihtiva etmektedir. Münafıkların bir kısmı iman ile küfür arasında bocalayan, diğer bir kısmı ise bilinçli olarak ve ısrarla inkârcılığını sürdüren fakat müslümanlara karşı bunu gizlemeye çalışan kişilerdir. İşte 66. âyette, aklını ve iradesini doğru yönde kullanmayı, içindeki hak-bâtıl mücadelesini imanın galibiyetiyle sonuçlandırmayı başaranlara yüce Allah’ın bağış kapısının açık bulunduğu, inkârcılıkta ısrar edenler için ise kötü âkıbetin kaçınılmaz olduğu haber verilmektedir. 67. âyette münafık karakterine ve 68. âyette münafıkların acı âkıbetlerine değinildiği gibi, 71. âyette mümin karakterine ve 72. âyette de onların mutlu sonlarına işaret edilerek iki grup arasında bir mukayese yapılmasına imkân sağlanmıştır. 69-70. âyetlerde, gerçekte inkârcı oldukları halde iman etmiş gibi görünen münafıkların âkıbetlerinin açıktan açığa peygamberlere karşı mücadele veren inkârcılardan daha iyi olmayacağı belirtilmekte, güç ve servet sahibi olsalar da inkârcıların boş davalar uğruna yaptıklarının gerek dünyada gerekse âhirette ziyan olup gittiği (bu konuda bk. Âl-i İmrân3/10, 116-117) hatırlatılıp münafıkların da bundan ders almaları gerektiği uyarısı yapılmaktadır.
(Kuran Yolu/Diyanet tefsiri)
اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ
İsim cümlesidir. اَلْمُنَافِقُونَ mübteda olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْمُنَافِقَاتُ atıf harfi وَ ’la اَلْمُنَافِقُونَ ’ya matuftur. بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ cümlesi, اَلْمُنَافِقُونَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
بَعْضُهُمْ ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ بَعْضٍ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
اَلْمُنَافِقُونَ - الْمُنَافِقَاتُ kelimeleri, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ
Cümle, mübtedanın ikinci haberi veya بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ cümlesinden bedel olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَأْمُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْمُنْكَرِ car mecruru يَأْمُرُونَ fiiline mütealliktir. يَنْهَوْنَ atıf harfi وَ ile يَأْمُرُونَ ‘ye matuftur.
يَنْهَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَنِ الْمَعْرُوفِ car mecruru يَنْهَوْنَ fiiline mütealliktir. يَقْبِضُونَ atıf harfi وَ ile يَأْمُرُونَ ‘ye matuftur.
يَقْبِضُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْدِيَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمَعْرُوفِ kelimesi sülâsî mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûludur.
الْمُنْكَرِ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. نَسُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَسِيَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الْمُنَافِق۪ينَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. هُمُ fasıl zamiridir. الْفَاسِقُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya هُمُ الْفَاسِقُونَ cümlesi اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir هُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَاسِقُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاسِقُونَ kelimesi sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
الْمُنَافِق۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْمُنَافِقَاتُ , tezayüf nedeniyle mübteda olan اَلْمُنَافِقُونَ ‘ye atfedilmiştir.
اَلْمُنَافِقُونَ mübteda, بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ cümlesi haberdir.
Haber, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan بَعْضُهُمْ ‘un haberi mahzuftur. مِنْ بَعْضٍۢ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
مِنْ بَعْضٍۢ ‘deki nekrelik hazfe delalet eder. Hazif olunca muzâf tenvin alır. Normalde bu kelime, كل kelimesi gibi muzâf olur; çoğunlukla muzâf olarak gelir. Muzâfun ileyhi mahzuf olduğunda tenvin alır. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ cümlesi, ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Akabindeki aynı üslupla gelen وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ cümlesi bu cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ cümlesi, يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ cümlesi ile وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
بِالْمُنْكَرِ - الْمَعْرُوفِ ve يَأْمُرُونَ - يَنْهَوْنَ gruplarındaki keliemeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَلْمُنَافِقُونَ - الْمُنَافِقَاتُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve cinas-ı iştikak sanatları vardır.
بَعْضُ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
نَسُوا اللّٰهَ cümlesi, üçüncü haberdir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üsluptaki فَنَسِيَهُمْۜ cümlesi makabline فَ atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Birbirine matuf iki cümle arasında müşakele sanatı vardır. İkinci cümledeki نَسِيَ (unutma) müşakil lafzından maksat Allah’ın lütfundan mahrum kalmaktır. Daha önce bu fiil geçtiği için unutma lafzıyla ifade edilmiştir.
Ayrıca bu iki cümle arasında mukabele sanatı vardır.
فَنَسِيَهُمْۜ - نَسُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بسط اليد ibaresi cömertlikten kinaye olduğu gibi قبِضُ الْيْد de pintilik ve cimrilikten kinayedir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cenab-ı Hak, bu küllî ifadeyi zikrettikten sonra onun tafsilatını da zikrederek “Onlar kötülüğü emreder iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar, ellerini cimrilikle sımsıkı yumarlar.” buyurmuştur. Münker kelimesinin muhtevasına, çirkin ve kötü olan her şey girer. Ancak ne var ki burada bunların en büyüğü, Hz. Peygamberi yalanlamaktır. Maruf kelimesinin muhtevasına da her türlü iyilik dahildir. Ancak ne var ki burada marufun en büyüğü, Hz. Peygambere (s.a.v) iman etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ ifadesi Kur’an’da hep münafıklar için kullanılmış, müminler için birbirlerinin dostudurlar şeklinde farklı bir üslup söz konusu olmuştur. Münafıklar da müminler de birbirlerini desteklemek için gruplar oluştururlar ama münafıklar hep kişisel davranırlar. Bu, o münafıkların kepazeliklerinin ve kötülüklerinin bir başka çeşidinin açıklanmasıdır ki bunun maksadı, o kötü ameller ve çirkin fiiller hususunda, onların kadınlarının da erkekleri gibi olduğunu beyan etmektir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, “Münafık erkeklerle münafık kadınlar nifak sıfatı hususunda, birbirinin tamamlayıcı parçasıdırlar.” buyurmuştur. Bu, bir insanın tıpkı “Sen benden; ben de sendenim.” demesi gibidir Yani “İşimiz ve durumumuz aynıdır; bu hususta seninle benim aramda bir fark yok.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade, cimrinin cimriliğini ve müsrifin savurganlığını men eden bir mesel olup cimrilikle savurganlık arasında orta yolu, tutumluluğu, iktisadı emreder.
غلّ اليد ve بسط اليد ibareleri cimrilik ve cömertliği ifade eden mecazlardır. Allah’ın İsra Suresi 29 daki sözü de bunun gibidir. Bu ifadeleri kullanan biri somut eli ve bu elin açık veya kapalı olmasını kastetmez. Bu meselleri kullanan birine göre bunlarla, bunların sembolize ettiği cimrilik ve cömertlik kelimeleri arasında fark yoktur. Yani غلّ اليد derken kapalı bir el, بسط اليد derken açık bir el kastedilmez; bilakis bu ikisi ile sırasıyla cimrilik ve cömertlik kastedilir.
Beyan ilmine vakıf olmayan biri bu ve benzeri ayetlerin yorumuyla ilgili doğru kanıtları görmekten aciz kalır ve kendini, kendisiyle dalga geçenlerin elinden kurtaramaz. (Abdülcelil Bilgin, “ Kur'an'daki Deyimler Ve Zemahşeri’nin ‘Keşşaf'ı)
Allah Teâlâ onları, ancak vâcip olanı terk etmelerinden dolayı kınamıştır ki bunun hükmüne, cihat yolunda harcamada bulunmama da dahildir. Ve böylece Cenab-ı Hak bu ifadeyle de onların cihada iştirak etmediklerine dikkat çekmek istemiştir. Bu tabirin kullanılışıyla ilgili olan esas husus şudur: Bir şey veren kimse elini uzatır ve onu verirken elini açar. İşte bundan dolayı, vermeyen, cimri olan kimseye de “elini yumdu, sıktı” denilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle اِنَّ ve fasıl zamiriyle tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümle fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin الْ takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. الْمُنَافِق۪ينَ maksûr/mevsûf, الْفَاسِقُون maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların fasıklardan olduğu kesin bir dille bildirilmiştir..
Mübalağa için yapılmış iddiai bir kasırdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ‘nin ismi الْمُنَافِق۪ينَ ve haberi الْفَاسِقُون , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliklerin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Son cümlede zamir makamında الْفَاسِقُون kelimesinin zahir olarak zikredilmesi, bahsi geçenlerin amellerinin ne kadar kötü olduğuna dikkat çekmek ve onların fasık olduğunu vurgulamak için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.