كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كَيْفَ | nasıl? |
|
| 2 | وَإِنْ | eğer |
|
| 3 | يَظْهَرُوا | onlar galib gelselerdi |
|
| 4 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 5 | لَا | ne |
|
| 6 | يَرْقُبُوا | gözetirlerdi |
|
| 7 | فِيكُمْ | sizin hakkınızda |
|
| 8 | إِلًّا | bir yakınlık |
|
| 9 | وَلَا | ne de |
|
| 10 | ذِمَّةً | bir andlaşma |
|
| 11 | يُرْضُونَكُمْ | sizi razı ederler |
|
| 12 | بِأَفْوَاهِهِمْ | ağızlarıyla |
|
| 13 | وَتَأْبَىٰ | fakat (sizi) istemez |
|
| 14 | قُلُوبُهُمْ | kalbleri |
|
| 15 | وَأَكْثَرُهُمْ | ve çokları da |
|
| 16 | فَاسِقُونَ | yoldan çıkmışlardır |
|
Bu âyet grubunda ağırlıklı olarak, İslâm’a ve müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlık duygularını tatmin uğruna hiçbir değer tanımayan müşriklerin tavır ve tutumları tasvir edilmekte ve müminler kendileriyle savaş halinde bulunan bu hasımlara karşı savaşmaya özendirilmektedir. Ancak bu âyetlerde müşrikler hakkında ağır ifadelerin ve sert bir üslûbun yer almış olmasını, sebepsiz yere savaş açmanın ve sırf inançlarından ötürü başkalarına saldırmanın meşrû kılındığı biçiminde yorumlamak mümkün değildir. Bu âyetlerde üzerinde durulan hususlar, putperestlerin inançları ve dinî hayatları değil, insanlık dışı davranışları, müslümanların haklı bir konumda bulundukları ve iman mücadelesinin zaferle sonuçlanmasında kararlı bir tavır ortaya koymanın zorunlu olduğudur. Birinci âyete açıklık getiren bir üslûpla başlayan 7. âyette, putperestlerle yapılacak bir antlaşmada Allah ve resulünün taraf sayılamayacağı, bu tür bir antlaşmaya ancak –kuralları çerçevesinde– müminlerin taraf olabileceği belirtilmektedir. Sonra, ahidlerini bozmayan ve müslümanlar aleyhine başkalarına destek vermeyenler hakkında antlaşma süresine riayet edilmesi gerektiğini bir ilke ve genel anlayış tarzı olarak bildiren 4. âyete nüzûl sebebi bakımından açıklık getirilmekte, kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşma yapılan müşrikler hakkında da bu ilkenin uygulanacağı hatırlatılmaktadır (Elmalılı, IV, 2462). Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yapılanların kimler olduğu konusunda değişik görüşler bulunmakla beraber (Taberî, X, 81-82), İbn İshak tarafından yapılan şu rivayet tarihî bilgiler ışığında daha güçlü ve isabetli bulunmuştur: Hudeybiye Antlaşması’na dolaylı taraf olanlardan Kinâne’ye mensup Benî Bekir kabilesinin bazı kolları diğerlerinin aksine bu antlaşmaya bağlı kalmışlardı. İşte âyette “Mescid-i Harâm yanında” buyurularak Mekke civarında yapılan Hudeybiye Antlaşması’na ve dolaylı da olsa bu antlaşmaya taraf olup onun hükümlerini bozmayan bu topluluklara işaret edilmektedir (Taberî, X, 82-83). Burada dikkat çeken bir nokta, siyasî ve ahlâkî dayanağı ortadan kalkan ve asıl tarafına karşı fesih bildirimi yapılan bir antlaşmada dahi, buna dolaylı olarak taraf olanların antlaşma hükümlerine aykırı davranmadıkları takdirde onlara verilen sözün tutulması gerektiğidir. Âyette bu kapsamda bulunanların sözlerine sadık kaldıkları sürece onlara verilen söze de sadık kalınacağı belirtilmiştir. Kur’an’ın bu yaklaşımı yüksek bir hukuk prensibini içermektedir ve müslüman hukukçular da bu anlayış doğrultusunda olmak üzere uluslararası ilişkiler çerçevesinde şöyle bir kural geliştirmişlerdir: “Şüphe-i emân emandır” (Elmalılı, IV, 2463-2464). Bu kural, güvence verildiği ihtimali varsa, güvence verilmiş gibi davranılması gerektiğini ifade etmektedir. Âyette bu antlaşmaya dolaylı biçimde taraf olanların kastedildiği yorumu benimsendiği takdirde, hicrî 6. yılda imzalanan Hudeybiye Antlaşması’nın on yıllık bir süre için yapıldığı dikkate alınarak kendilerine daha yedi yıl süre verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Bu durumda 4. âyetin tefsirinde İbn Abbas’tan nakledilen görüşün izahında zorluk doğmaktadır. Zira orada, âyetteki bildirimden itibaren kalan en uzun antlaşma süresi dokuz ay olarak gösterilmiştir. 8-10. âyetlerde müminler, karşılarındaki müşriklerin nitelikleri konusunda uyarılmakta, basit çıkarlar uğruna Allah’ın âyetlerini bile sattıkları ve emanete hıyanet ettikleri hatırlatılarak, onların daraldıkları zaman söyledikleri sözlere ve mecbur kaldıkları veya kendi çıkarlarına gördükleri zaman yaptıkları antlaşmalara fazla güvenmemeleri istenmektedir. Müminlerin, diğer âyetlerdeki ifadelerin ve üslûbun etkisiyle artık müşriklere bütün kapıların kapatılmış olduğu ve onların ebedî düşmanlar olarak görülmesi gerektiği kanaatine kapılmamaları için 11. âyette özel bir hatırlatma yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira bütün bu olumsuz özelliklerine rağmen müşriklerin insafa gelip yaptıklarından pişmanlık duymaları ve İslâmiyet’in temel gereklerini yerine getirmeye başlamaları halinde müslümanların din kardeşleri sayılacakları bildirilmektedir. “Küfrün elebaşıları” diye tercüme edilen 12. âyetteki ifade ile, inkârcılıkta en önde olmaları sebebiyle genel olarak müşrikler kastedilmiş olabileceği gibi, müslümanlara düşmanlık ve eziyet etmede önderlik eden müşrikler de kastedilmiş olabilir; Kur’an’ın genel üslûbu her ikisinin birlikte anlaşılmasına da elverişlidir (Derveze, XII, 86-87). Müminleri yeminlerini bozanlara karşı savaşmaya teşvik eden 13. âyetin kimlerle ilgili olduğuna dair rivayetleri başlıca iki grupta toplamak mümkündür. Bazı rivayetlere göre burada Hudeybiye Antlaşması’nı bozan Kureyşliler kastedilmektedir. Başka rivayetlere göre ise burada kastedilenler, antlaşmalarını çiğnemelerinden ötürü sûrenin başında kendilerine fesih bildirimi yapılarak dört ay süre verilenlerdir. Bu kümedeki âyetlerin, Mekke fethinden sonra indiği bilinen önceki âyetlerin devamı izlenimi verdiği ve Kureyş’in tamamı veya büyük çoğunluğunun Mekke fethinden sonra müslüman olduğu dikkate alındığında, bu âyette Kureyşliler’den söz edildiği rivayetini izah etmek zorlaşmaktadır. Burada Kureyşliler’den başka toplulukların kastedildiğinin düşünülmesi halinde de başka bir soru gündeme gelmektedir: Âyette bu kimselerin Resûlullah’ı yurdundan çıkardıklarına değinildiğine göre bunlar Kureyşliler’den başkaları olabilir mi? Bu durumda şöyle bir yorum yapmak uygun olabilir: Kureyş’in müttefiki ve dolaylı olarak Hudeybiye Antlaşması’nın tarafı olan Benî Bekir kabilesinin bazı kolları –yukarıda belirtildiği üzere– antlaşma hükümlerine bağlı kalmışlar, bazı kolları ise Kureyş’in tahriki ile antlaşmayı çiğnemişlerdi. İşte burada Mekke’nin fethinden sonra da ihanet ve ahde muhalefetleri devam eden ve sûrenin başındaki bildirime muhatap olan toplulukların kastedilmiş olması muhtemeldir. Bunlar Hz. Peygamber’i yurdundan çıkaran Kureyşliler’le aynı safta yer aldıkları ve antlaşmayı önce kendileri bozdukları için âyette böyle tasvir edilmiş olmalıdırlar. Bu yorumun bir devamı olarak, 14. âyette müminlerin zaferiyle sevineceği bildirilenlerin Huzâa kabilesi mensupları olduğu söylenebilir. Zira Hudeybiye Antlaşması’na Resûlullah’ın müttefiki sıfatıyla dolaylı olarak onlar da taraf olmuşlardı ve Kureyş Huzâa’ya hasım olan Benî Bekir’e destek veriyordu (Derveze, XII, 88-89). Bu âyetlerin başında savaşa girme sebebi hakkında yapılan açıklamalarla birlikte 12, 14 ve 15. âyetlerdeki ifadeler göz önüne alınmalı ve savaşla neyin amaçlandığına da dikkat edilmelidir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaştan maksat, gözünü kan bürümüş insanların yaptığı gibi sırf karşı tarafa zarar vermek, yakıp yıkmak ve işkence etmek değildir. Aksine 12. âyetin sonunda hep bir ümidi koruyarak savaşılması istenmiş ve savaştan ne beklendiği zarif bir üslûpla ifade edilmiştir. Buna göre amaç, sözüne riayet etmeyen düşmanın caydırılması olacak ve bu yaptırım karşısında düşmanın mütecaviz davranışlardan vazgeçeceği ümidi korunarak yol alınacaktır. Bu mâna ile bağlantılı olarak 14. âyette cezayı ve rezil rüsvâ edilmeyi hak eden düşmanın gerçekte Allah tarafından cezalandırıldığına, müminlerin bunu kendileri için bir enâniyet konusu yapmamaları ve kendilerini ilâhî buyruğu yerine getiren bir vasıta olarak görmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bir başka anlatımla, müminler kendilerini kişisel arzu ve çıkarlarının akışına bırakmamaya ve daima davranışlarının meşruiyet temelleri üzerinde düşünmeye davet edilmektedir. Yine 14 ve 15. âyetlerde zafer bahşedenin, gönüllere ferahlık verenin, kalplerdeki kin ve öfkeyi giderenin ve dilediklerinin tövbesini kabul edenin hep Allah olduğu hatırlatılmakta, dolayısıyla müminlerin hareket tarzlarını bu inancı koruyarak düzenlemeleri istenmektedir. İlâhî bir sınava tâbi tutulmak üzere yaratılan insan için, Allah tarafından yapılan çağrıya uyarak haksızlıklara karşı savaşmak ve bunu da yine dinin çizdiği sınırlar içinde yapabilmek bu sınavın önemli bir parçasıdır. İşte 16. âyette, müminlerin insanî ölçüler içinde büyük bir özveri olarak nitelenebilecek böyle bir çabayı, bu imtihan sürecinin tabii bir uzantısı ve bir görev olarak telakki etmeleri, her an böyle bir çağrıya karşılık verebilmek için kendilerini ruhen hazırlamaları gerektiği bildirilmektedir.
(Diyanet Tefsiri)
أبي Ebeye : إبَاءٌ aşırı derecede sakınma, uzak durma ya da kendini tutmadır. Her ibâ ( إبَاءٌ ) bir imtinâdır ( إمْتِنَاعٌ ), fakat her imtinâ bir ibâ değildir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri aba ve abâyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فوه Fevehe : أفْوَاهٌ sözcüğü ağız anlamına gelen فَم in çoğuludur. فَم in aslı da فَوَهَ dir. Kuran-ı Kerim’de bu kelimenin geçtiği her yerde yalana bir işaret vardır ve inancın da söylenen söze uymadığına dikkat çeker. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ
كَيْفَ istifham ismi, mahzuf fiilin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri; كيف تعاهدونهم (Onlarla nasıl anlaşma yapıyorsunuz?) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَظْهَرُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru يَظْهَرُوا fiiline mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْقُبُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يكُمْ car mecruru يَرْقُبُوا fiiline mütealliktir. اِلاًّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. ذِمَّةً atıf harfi وَ ‘la اِلاًّ ‘ya matuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ
Fiil cümlesidir. يُرْضُونَكُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَفْوَاهِهِمْ car mecruru يُرْضُونَكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. تَأْبٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.
قُلُوبُهُمْ fail olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُرْضُونَكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رضو ’dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَاسِقُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
فَاسِقُونَ kelimesi sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ
Ahitleşmenin imkânsızlığını kesinleştirmek üzere tekrar yapılmıştır. Malum olduğu için de fiili hazfedilmiştir. Cümlede, icaz-ı hazif sanatı vardır. Yani “Onların halleri, yeminlerini ve ahitlerini kuvvetlendiren birtakım şeylerin geçmesinden sonra size galip gelmeleri halinde herhangi bir ahde ve antlaşmaya vefa göstermeyip sizin hakkınızda bunları devam ettirmeyecekleri bir vaziyet olduğu halde onlarla nasıl başka bir ahit yapılır?” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham ismi كَيْفَ, mahzuf bir cümlede hal konumundadır. Önceki ayetin delaletiyle yapılan takdir şöyledir: كيف يكون لهم عهد (Onlar için nasıl bir ahd vardır ki?)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
وَ , istînâfiyye veya haliyyedir. Şart üslubundaki terkipte müspet muzari fiil sıygasındaki وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ , cümlesi şarttır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةً , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümle nefy harfinin tekrarıyla tekid edilmiştir.
وَلَا ذِمَّةًۜ , tezayüf nedeniyle mef’ûl olan اِلاًّ ‘e atfedilmiştir. لَا , olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir.
ذِمَّةًۜ ve اِلاًّ kelimelerindeki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre nefyin umumuna delalettir.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ يَظْهَرُوا ifadesi şöyle açıklanmıştır: Başkasını yenen kimsede bir kemâl sıfatı meydana gelir. Böyle olan herkes, kendisini galip ve üstün görür. Mağlup olan ise noksanmış gibi olur. Noksan olan da kendisini gösteremez, noksanlığını gizler. Böylece ظْهَرُ fiili, kinaye yoluyla “galip gelmek” manasına gelir. Zira galip gelme manası da onun levazımındandır, zaruri sonuçlarındandır. Binaenaleyh, وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ tabiri “Onlar size güç yetirirlerse size galip gelirlerse…” manasını taşımaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِلاًّ kelimesi, Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. O takdirde anlam şöyle olur: “Onlar nasıl Allah Teâlâ'nın hakkına riayet ederler?” Bir diğer görüşe göre ise اِلاًّ kelimesi, “civar” demektir. Bu takdirde anlam, sonucu itibariyle antlaşma demek olur. Çünkü insanlar tokalaşıp anlaştıkları zaman bunu civara duyurmak için seslerini yükseltirlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hakk'ın [ne de bir vecîbe (gözetirler)] ifadesindeki ذِمَّةً [ahd] manasında olup cemisi ذِمًّم ve ذِمَّام şeklinde gelir. Zimmet, insanın üzerine gerekli (vacip) olan her şey manasınadır ve bu zayi etme (gereğini yapmama) halinde, ilgilinin kınanmasına sebep olacak şeydir. Ebu Abdullah şöyle demiştir: Zimmet, kendisinden dolayı utanılan yani ondan dolayı zemmedilmekten kaçınılan şey demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
بِاَفْوَاهِهِمْ car-mecruru, يُرْضُونَكُمْ fiiline mütealliktir.
يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ ifadesi, sözleriyle ikna etmeye çalışırlar manasındadır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Aynı üsluptaki وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْ cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ ifadesinde istiare vardır. قُلُوبُهُمْۚ [onların kalpleri], تَأْبٰى fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Kalbin, kibirlenmek fiiline isnad edilmesi, onların küfrünün büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Kalp, iradesi olan bir canlıya benzetilmiş ve istiare sanatı yoluyla, durumlarının kötülüğü, muhayyileyi harekete geçirerek mübalağalı bir şekilde ifade edilmiştir. Bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ cümlesiyle, تَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ cümlesi arasında ikili mukabele sanatı vardır.
اَفْوَاهِهِمْ - قُلُوبُهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُرْضُونَكُمْ - تَأْبٰى kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ [Onlar ağızlarıyla sizi hoşnut ediyorlar.] buyurulması, onların sözlerinin mücerret ağızlarından çıkan lafızlardan ibaret olup kalplerinde bunu doğrulayan bir niyet olmadığını belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’la يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan فَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)