12 Kasım 2024
Tevbe Sûresi 7-13 (187. Sayfa)
Tevbe Sûresi 7. Ayet

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ  ٧


Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَيْفَ nasıl ك ي ف
2 يَكُونُ olabilir ك و ن
3 لِلْمُشْرِكِينَ ortak koşanların ش ر ك
4 عَهْدٌ andlaşması ع ه د
5 عِنْدَ yanında ع ن د
6 اللَّهِ Allah’ın
7 وَعِنْدَ ve yanında ع ن د
8 رَسُولِهِ Elçisinin ر س ل
9 إِلَّا ancak hariçtir
10 الَّذِينَ kimseler
11 عَاهَدْتُمْ andlaştıklarınız ع ه د
12 عِنْدَ yanında ع ن د
13 الْمَسْجِدِ Mescid-i س ج د
14 الْحَرَامِ Haram ح ر م
15 فَمَا
16 اسْتَقَامُوا onlar dürüst davrandıkça ق و م
17 لَكُمْ size
18 فَاسْتَقِيمُوا siz de dürüst davranın ق و م
19 لَهُمْ onlara
20 إِنَّ çünkü
21 اللَّهَ Allah
22 يُحِبُّ sever ح ب ب
23 الْمُتَّقِينَ korunanları و ق ي

Bu âyet grubunda ağırlıklı olarak, İslâm’a ve müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlık duygularını tatmin uğruna hiçbir değer tanımayan müşriklerin tavır ve tutumları tasvir edilmekte ve müminler kendileriyle savaş halinde bulunan bu hasımlara karşı savaşmaya özendirilmektedir. Ancak bu âyetlerde müşrikler hakkında ağır ifadelerin ve sert bir üslûbun yer almış olmasını, sebepsiz yere savaş açmanın ve sırf inançlarından ötürü başkalarına saldırmanın meşrû kılındığı biçiminde yorumlamak mümkün değildir. Bu âyetlerde üzerinde durulan hususlar, putperestlerin inançları ve dinî hayatları değil, insanlık dışı davranışları, müslümanların haklı bir konumda bulundukları ve iman mücadelesinin zaferle sonuçlanmasında kararlı bir tavır ortaya koymanın zorunlu olduğudur. Birinci âyete açıklık getiren bir üslûpla başlayan 7. âyette, putperestlerle yapılacak bir antlaşmada Allah ve resulünün taraf sayılamayacağı, bu tür bir antlaşmaya ancak –kuralları çerçevesinde– müminlerin taraf olabileceği belirtilmektedir. Sonra, ahidlerini bozmayan ve müslümanlar aleyhine başkalarına destek vermeyenler hakkında antlaşma süresine riayet edilmesi gerektiğini bir ilke ve genel anlayış tarzı olarak bildiren 4. âyete nüzûl sebebi bakımından açıklık getirilmekte, kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşma yapılan müşrikler hakkında da bu ilkenin uygulanacağı hatırlatılmaktadır (Elmalılı, IV, 2462). Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yapılanların kimler olduğu konusunda değişik görüşler bulunmakla beraber (Taberî, X, 81-82), İbn İshak tarafından yapılan şu rivayet tarihî bilgiler ışığında daha güçlü ve isabetli bulunmuştur: Hudeybiye Antlaşması’na dolaylı taraf olanlardan Kinâne’ye mensup Benî Bekir kabilesinin bazı kolları diğerlerinin aksine bu antlaşmaya bağlı kalmışlardı. İşte âyette “Mescid-i Harâm yanında” buyurularak Mekke civarında yapılan Hudeybiye Antlaşması’na ve dolaylı da olsa bu antlaşmaya taraf olup onun hükümlerini bozmayan bu topluluklara işaret edilmektedir (Taberî, X, 82-83). Burada dikkat çeken bir nokta, siyasî ve ahlâkî dayanağı ortadan kalkan ve asıl tarafına karşı fesih bildirimi yapılan bir antlaşmada dahi, buna dolaylı olarak taraf olanların antlaşma hükümlerine aykırı davranmadıkları takdirde onlara verilen sözün tutulması gerektiğidir. Âyette bu kapsamda bulunanların sözlerine sadık kaldıkları sürece onlara verilen söze de sadık kalınacağı belirtilmiştir. Kur’an’ın bu yaklaşımı yüksek bir hukuk prensibini içermektedir ve müslüman hukukçular da bu anlayış doğrultusunda olmak üzere uluslararası ilişkiler çerçevesinde şöyle bir kural geliştirmişlerdir: “Şüphe-i emân emandır” (Elmalılı, IV, 2463-2464). Bu kural, güvence verildiği ihtimali varsa, güvence verilmiş gibi davranılması gerektiğini ifade etmektedir. Âyette bu antlaşmaya dolaylı biçimde taraf olanların kastedildiği yorumu benimsendiği takdirde, hicrî 6. yılda imzalanan Hudeybiye Antlaşması’nın on yıllık bir süre için yapıldığı dikkate alınarak kendilerine daha yedi yıl süre verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Bu durumda 4. âyetin tefsirinde İbn Abbas’tan nakledilen görüşün izahında zorluk doğmaktadır. Zira orada, âyetteki bildirimden itibaren kalan en uzun antlaşma süresi dokuz ay olarak gösterilmiştir. 8-10. âyetlerde müminler, karşılarındaki müşriklerin nitelikleri konusunda uyarılmakta, basit çıkarlar uğruna Allah’ın âyetlerini bile sattıkları ve emanete hıyanet ettikleri hatırlatılarak, onların daraldıkları zaman söyledikleri sözlere ve mecbur kaldıkları veya kendi çıkarlarına gördükleri zaman yaptıkları antlaşmalara fazla güvenmemeleri istenmektedir. Müminlerin, diğer âyetlerdeki ifadelerin ve üslûbun etkisiyle artık müşriklere bütün kapıların kapatılmış olduğu ve onların ebedî düşmanlar olarak görülmesi gerektiği kanaatine kapılmamaları için 11. âyette özel bir hatırlatma yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira bütün bu olumsuz özelliklerine rağmen müşriklerin insafa gelip yaptıklarından pişmanlık duymaları ve İslâmiyet’in temel gereklerini yerine getirmeye başlamaları halinde müslümanların din kardeşleri sayılacakları bildirilmektedir. “Küfrün elebaşıları” diye tercüme edilen 12. âyetteki ifade ile, inkârcılıkta en önde olmaları sebebiyle genel olarak müşrikler kastedilmiş olabileceği gibi, müslümanlara düşmanlık ve eziyet etmede önderlik eden müşrikler de kastedilmiş olabilir; Kur’an’ın genel üslûbu her ikisinin birlikte anlaşılmasına da elverişlidir (Derveze, XII, 86-87). Müminleri yeminlerini bozanlara karşı savaşmaya teşvik eden 13. âyetin kimlerle ilgili olduğuna dair rivayetleri başlıca iki grupta toplamak mümkündür. Bazı rivayetlere göre burada Hudeybiye Antlaşması’nı bozan Kureyşliler kastedilmektedir. Başka rivayetlere göre ise burada kastedilenler, antlaşmalarını çiğnemelerinden ötürü sûrenin başında kendilerine fesih bildirimi yapılarak dört ay süre verilenlerdir. Bu kümedeki âyetlerin, Mekke fethinden sonra indiği bilinen önceki âyetlerin devamı izlenimi verdiği ve Kureyş’in tamamı veya büyük çoğunluğunun Mekke fethinden sonra müslüman olduğu dikkate alındığında, bu âyette Kureyşliler’den söz edildiği rivayetini izah etmek zorlaşmaktadır. Burada Kureyşliler’den başka toplulukların kastedildiğinin düşünülmesi halinde de başka bir soru gündeme gelmektedir: Âyette bu kimselerin Resûlullah’ı yurdundan çıkardıklarına değinildiğine göre bunlar Kureyşliler’den başkaları olabilir mi? Bu durumda şöyle bir yorum yapmak uygun olabilir: Kureyş’in müttefiki ve dolaylı olarak Hudeybiye Antlaşması’nın tarafı olan Benî Bekir kabilesinin bazı kolları –yukarıda belirtildiği üzere– antlaşma hükümlerine bağlı kalmışlar, bazı kolları ise Kureyş’in tahriki ile antlaşmayı çiğnemişlerdi. İşte burada Mekke’nin fethinden sonra da ihanet ve ahde muhalefetleri devam eden ve sûrenin başındaki bildirime muhatap olan toplulukların kastedilmiş olması muhtemeldir. Bunlar Hz. Peygamber’i yurdundan çıkaran Kureyşliler’le aynı safta yer aldıkları ve antlaşmayı önce kendileri bozdukları için âyette böyle tasvir edilmiş olmalıdırlar. Bu yorumun bir devamı olarak, 14. âyette müminlerin zaferiyle sevineceği bildirilenlerin Huzâa kabilesi mensupları olduğu söylenebilir. Zira Hudeybiye Antlaşması’na Resûlullah’ın müttefiki sıfatıyla dolaylı olarak onlar da taraf olmuşlardı ve Kureyş Huzâa’ya hasım olan Benî Bekir’e destek veriyordu (Derveze, XII, 88-89). Bu âyetlerin başında savaşa girme sebebi hakkında yapılan açıklamalarla birlikte 12, 14 ve 15. âyetlerdeki ifadeler göz önüne alınmalı ve savaşla neyin amaçlandığına da dikkat edilmelidir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaştan maksat, gözünü kan bürümüş insanların yaptığı gibi sırf karşı tarafa zarar vermek, yakıp yıkmak ve işkence etmek değildir. Aksine 12. âyetin sonunda hep bir ümidi koruyarak savaşılması istenmiş ve savaştan ne beklendiği zarif bir üslûpla ifade edilmiştir. Buna göre amaç, sözüne riayet etmeyen düşmanın caydırılması olacak ve bu yaptırım karşısında düşmanın mütecaviz davranışlardan vazgeçeceği ümidi korunarak yol alınacaktır. Bu mâna ile bağlantılı olarak 14. âyette cezayı ve rezil rüsvâ edilmeyi hak eden düşmanın gerçekte Allah tarafından cezalandırıldığına, müminlerin bunu kendileri için bir enâniyet konusu yapmamaları ve kendilerini ilâhî buyruğu yerine getiren bir vasıta olarak görmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bir başka anlatımla, müminler kendilerini kişisel arzu ve çıkarlarının akışına bırakmamaya ve daima davranışlarının meşruiyet temelleri üzerinde düşünmeye davet edilmektedir. Yine 14 ve 15. âyetlerde zafer bahşedenin, gönüllere ferahlık verenin, kalplerdeki kin ve öfkeyi giderenin ve dilediklerinin tövbesini kabul edenin hep Allah olduğu hatırlatılmakta, dolayısıyla müminlerin hareket tarzlarını bu inancı koruyarak düzenlemeleri istenmektedir. İlâhî bir sınava tâbi tutulmak üzere yaratılan insan için, Allah tarafından yapılan çağrıya uyarak haksızlıklara karşı savaşmak ve bunu da yine dinin çizdiği sınırlar içinde yapabilmek bu sınavın önemli bir parçasıdır. İşte 16. âyette, müminlerin insanî ölçüler içinde büyük bir özveri olarak nitelenebilecek böyle bir çabayı, bu imtihan sürecinin tabii bir uzantısı ve bir görev olarak telakki etmeleri, her an böyle bir çağrıya karşılık verebilmek için kendilerini ruhen hazırlamaları gerektiği bildirilmektedir. 

 

(Diyanet Tefsiri)

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ 

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَيْفَ  istifham ismi  يَكُونُ ’nun mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur.  يَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. لِلْمُشْرِك۪ينَ  car mecruru  عَهْدٌ ‘ın mahzuf haline müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. عَهْدٌ  kelimesi  يَكُونُ ‘nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı  عَهْدٌ ‘e mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. İkinci  عِنْدَ  atıf harfi  وَ  ile lafza-i celâle matuftur. رَسُولِه۪ٓ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  istisnâ harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muttasıl veya munkatı’a isitisna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  عَاهَدْتُمْ ‘dür. Îrabtan mahalli yoktur.

عَاهَدْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. عِنْدَ mekân zarfı  عَاهَدْتُمْ  fiiline mütealliktir.  الْمَسْجِدِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَاهَدْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  عهد  ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُشْرِك۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ 

 

فَ  istînâfiyyedir.  مَا  şart manasında masdariyye ve zamaniyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  اسْتَقَامُوا  fiiline mütealliktir.

اسْتَقَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  اسْتَقَامُوا  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اسْتَق۪يمُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru  اسْتَق۪يمُوا  fiiline mütealliktir.

اسْتَقَامُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.


 اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ  cümlesi,  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُتَّق۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

يُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْمُتَّق۪ينَ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ 

İstînâfi beyâniyye olarak fasılla gelen cümle, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَكُونُ , tam fiildir

كَيْفَ  istifham ismi,  يَكُونُ ’nun faili olan  عَهْدٌ ‘den mukaddem haldir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

عِنْدَ اللّٰهِ  izafeti, muzâfın şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عِنْدَ رَسُولِه۪ٓ  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzâf olan Hz.Peygamber ve ona muzaf olan  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır. 

Cümlede istidrak sanatı vardır.

عِنْدَ رَسُولِه۪ٓ  izafeti, tezayüf nedeniyle  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetine atfedilmiştir.  عِنْدَ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Yakın mekan için kullanılan bir zarf olan  عِنْد۪ ‘nin muzaf olduğu bu izafetler, Allah’ın ve Hz. Peygamberin hüküm ve otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılmıştır. Hal mahal alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Müstesna konumunda cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَهْدٌ - عَاهَدْتُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayetin başındaki  كَيْفَ [nasıl?] kelimesi, istifhâm-ı inkârî'dir. Bu, senin tıpkı, “Beni geçemez, onun beni geçmesi uygun düşmez!” manasında, “Senin gibi birisi nasıl olur da beni geçebilir!” demen gibidir. Ayette bir hazf olup bunun takdiri, “Yapılmış olan ahdi bozmayı kalplerinde gizledikleri halde buna rağmen müşriklerle daha nasıl bir ahid yapılabilir? Ahdi bozmayıp ona vefasızlık göstermedikleri için Mescid-i Haram'da kendileriyle ahitleştiğiniz kimseler müstesna demektir. Bunların, Kinâne ve Damraoğulları olduğu söylenmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu kelam, daha önce geçen beraet (ihtar) ile ona terettüb eden hükümlerin hakikatini ve hikmetini açıklar. Bu ayetteki müşriklerden maksat, antlaşmalarını bozan müşriklerdir. Çünkü anılan beraet (ihtar) onlar hakkındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada  عِنْدَ  mecazî istikrar manasındadır. Devam manasındadır. Yani belirli bir vakit için geçici bir ahittir. Nitekim Kureyş, Hudeybiye Antlaşmasını bozmuştu. Benî Bekr’e, Huzaa’ya karşı silah ve adamla yardım etmişlerdi. Halbuki Huzaa, Hz. Muhammed (s.a.v) ile anlaşmıştı. Bu davranışları da Mekke’nin fethedildiği gazveye sebep olmuştu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsmi mevsûlle marife oluşu ahd içindir. Bunlar; önceki  اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً  (Tevbe Suresi, 4) ayetinde geçenlerden daha hususidir. Onların tahsis edilmesinden maksat; ahitlerini yerine getirme hasletlerine atıfta bulunmaktır. İşte o kimseler Peygamber (s.a.v) ile Mescid-i Haram’da kaza umresinde iken ahitleşmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ 

 

فَ , istînâfiyye, مَا  , zaman zarfı manası taşıyan şart harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte  مَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ  cümlesi şarttır.

Mübteda olan  مَا ‘nın haberi olan  اسْتَقَامُوا لَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil cümlesi olması, hükmü takviye etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Hakikatte istikamet olması, eğriliğin bulunmamasıdır.  سْ  ve  تَ  harfleri  اسْتَجابَ ,اسْتَحَبَّ  fiillerinde olduğu gibi mübalağa içindir. Bir şey ayağa kalktığında duruşu düzelir ve onda eğrilik olmaz. Burada ise savaşı terk etme ve güzel muamele için müstear olmuştur. Çünkü kötü muamele, yanlışlık ve eğrilik için kullanılır. Böylelikle eğrilik istikametin zıddı olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı, ٱسْتَقَمُ  fiilinde müşakele sanatı vardır. اسْتَق۪يمُوا  fiili gereği gibi davranmak manasında müşakil lafızdır.

فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ - فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ  cümleleri arasında ikili mukabele vardır.

اسْتَقَامُوا - فَاسْتَق۪يمُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-i celâl müsnedün ileyh,  يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ  cümlesi müsneddir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Mef’ûl konumundaki  الْمُتَّق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem / sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

[Muhakkak ki Allah takva sahiplerini sever.] Ahde vefalı olmak takvalı olmaktır. Lazım söylenmiş, melzum kastedilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

الْمُتَّق۪ينَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

4. ayetin fasılasıyla aynı olan bu cümle arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu fasıla gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s. 189) 

Ayetin fasılası, mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Ayetin son cümlesiyle dürüst davrananların, müttakiler olduğu anlaşılmaktadır.

Tevbe Sûresi 8. Ayet

كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ  ٨


Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَيْفَ nasıl? ك ي ف
2 وَإِنْ eğer
3 يَظْهَرُوا onlar galib gelselerdi ظ ه ر
4 عَلَيْكُمْ size
5 لَا ne
6 يَرْقُبُوا gözetirlerdi ر ق ب
7 فِيكُمْ sizin hakkınızda
8 إِلًّا bir yakınlık ا ل ل
9 وَلَا ne de
10 ذِمَّةً bir andlaşma ذ م م
11 يُرْضُونَكُمْ sizi razı ederler ر ض و
12 بِأَفْوَاهِهِمْ ağızlarıyla ف و ه
13 وَتَأْبَىٰ fakat (sizi) istemez ا ب ي
14 قُلُوبُهُمْ kalbleri ق ل ب
15 وَأَكْثَرُهُمْ ve çokları da ك ث ر
16 فَاسِقُونَ yoldan çıkmışlardır ف س ق

أبي Ebeye : إبَاءٌ aşırı derecede sakınma, uzak durma ya da kendini tutmadır. Her ibâ ( إبَاءٌ ) bir imtinâdır ( إمْتِنَاعٌ ), fakat her imtinâ bir ibâ değildir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri aba ve abâyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

فوه Fevehe : أفْوَاهٌ sözcüğü ağız anlamına gelen فَم in çoğuludur. فَم in aslı da فَوَهَ dir. Kuran-ı Kerim’de bu kelimenin geçtiği her yerde yalana bir işaret vardır ve inancın da söylenen söze uymadığına dikkat çeker. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ

 

كَيْفَ  istifham ismi, mahzuf fiilin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri; كيف تعاهدونهم (Onlarla nasıl anlaşma yapıyorsunuz?) şeklindedir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَظْهَرُوا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  يَظْهَرُوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْقُبُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يكُمْ  car mecruru  يَرْقُبُوا  fiiline mütealliktir.  اِلاًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. ذِمَّةً  atıf harfi  وَ ‘la  اِلاًّ ‘ya matuftur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. يُرْضُونَكُمْ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  يُرْضُونَكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. تَأْبٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.

قُلُوبُهُمْ  fail olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُرْضُونَكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رضو ’dir.

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَاسِقُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

فَاسِقُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ

Ahitleşmenin imkânsızlığını kesinleştirmek üzere tekrar yapılmıştır. Malum olduğu için de fiili hazfedilmiştir. Cümlede, icaz-ı hazif sanatı vardır. Yani “Onların halleri, yeminlerini ve ahitlerini kuvvetlendiren birtakım şeylerin geçmesinden sonra size galip gelmeleri halinde herhangi bir ahde ve antlaşmaya vefa göstermeyip sizin hakkınızda bunları devam ettirmeyecekleri bir vaziyet olduğu halde onlarla nasıl başka bir ahit yapılır?” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham ismi  كَيْفَ, mahzuf bir cümlede hal konumundadır. Önceki ayetin delaletiyle yapılan takdir şöyledir:  كيف يكون لهم عهد  (Onlar için nasıl bir ahd vardır ki?)

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

 

وَ , istînâfiyye veya haliyyedir. Şart üslubundaki terkipte müspet muzari fiil sıygasındaki  وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ , cümlesi şarttır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةً , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümle nefy harfinin tekrarıyla tekid edilmiştir.

وَلَا ذِمَّةًۜ , tezayüf nedeniyle mef’ûl olan  اِلاًّ ‘e atfedilmiştir.  لَا , olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir.

ذِمَّةًۜ  ve  اِلاًّ  kelimelerindeki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre nefyin umumuna delalettir.

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنْ يَظْهَرُوا  ifadesi şöyle açıklanmıştır: Başkasını yenen kimsede bir kemâl sıfatı meydana gelir. Böyle olan herkes, kendisini galip ve üstün görür. Mağlup olan ise noksanmış gibi olur. Noksan olan da kendisini gösteremez, noksanlığını gizler. Böylece  ظْهَرُ  fiili, kinaye yoluyla “galip gelmek” manasına gelir. Zira galip gelme manası da onun levazımındandır, zaruri sonuçlarındandır. Binaenaleyh,  وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ  tabiri “Onlar size güç yetirirlerse size galip gelirlerse…” manasını taşımaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اِلاًّ  kelimesi, Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. O takdirde anlam şöyle olur: “Onlar nasıl Allah Teâlâ'nın hakkına riayet ederler?” Bir diğer görüşe göre ise  اِلاًّ  kelimesi, “civar” demektir. Bu takdirde anlam, sonucu itibariyle antlaşma demek olur. Çünkü insanlar tokalaşıp anlaştıkları zaman bunu civara duyurmak için seslerini yükseltirlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk'ın [ne de bir vecîbe (gözetirler)] ifadesindeki  ذِمَّةً  [ahd] manasında olup cemisi  ذِمًّم  ve  ذِمَّام  şeklinde gelir. Zimmet, insanın üzerine gerekli (vacip) olan her şey manasınadır ve bu zayi etme (gereğini yapmama) halinde, ilgilinin kınanmasına sebep olacak şeydir. Ebu Abdullah şöyle demiştir: Zimmet, kendisinden dolayı utanılan yani ondan dolayı zemmedilmekten kaçınılan şey demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

   يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ

 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

بِاَفْوَاهِهِمْ  car-mecruru,  يُرْضُونَكُمْ  fiiline mütealliktir.

يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ  ifadesi, sözleriyle ikna etmeye çalışırlar manasındadır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Aynı üsluptaki  وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

تَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ  ifadesinde istiare vardır.  قُلُوبُهُمْۚ  [onların kalpleri], تَأْبٰى  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Kalbin, kibirlenmek fiiline isnad edilmesi, onların küfrünün büyüklüğünü ortaya koymaktadır.  Kalp, iradesi olan bir canlıya benzetilmiş ve istiare sanatı yoluyla, durumlarının kötülüğü, muhayyileyi harekete geçirerek mübalağalı bir şekilde ifade edilmiştir. Bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ  cümlesiyle,  تَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ  cümlesi arasında ikili mukabele sanatı vardır.

اَفْوَاهِهِمْ - قُلُوبُهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُرْضُونَكُمْ - تَأْبٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ  [Onlar ağızlarıyla sizi hoşnut ediyorlar.] buyurulması, onların sözlerinin mücerret ağızlarından çıkan lafızlardan ibaret olup kalplerinde bunu doğrulayan bir niyet olmadığını belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la  يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  فَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Tevbe Sûresi 9. Ayet

اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ٩


Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları O’nun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اشْتَرَوْا sattılar ش ر ي
2 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
3 اللَّهِ Allah’ın
4 ثَمَنًا bir paraya ث م ن
5 قَلِيلًا azıcık ق ل ل
6 فَصَدُّوا engel oldular ص د د
7 عَنْ -ndan
8 سَبِيلِهِ O’nun yolu- س ب ل
9 إِنَّهُمْ gerçekten
10 سَاءَ ne kötüdür س و ا
11 مَا şeyler
12 كَانُوا oldukları ك و ن
13 يَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل

اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir.  اِشْتَرَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  اِشْتَرَوْا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  ثَمَناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  قَل۪يلًا  kelimesi  ثَمَنًا ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَدُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِه۪ car mecruru  صَدُّوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِشْتَرَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  شري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

قَل۪يلًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ  ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَٓاءَ مَا كَانُوا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

سَٓاءَ  zem anlamı taşıyan camid fildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا  harfi,  سَٓاءَ  ‘nin failini tefsir eden (açıklayan) nekra-i mevsûfedir.  سَٓاءَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; عملهم هذا (Bu ameli.) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يَعْمَلُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi olan  و  cemi müzekker muttasıl zamiri mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

سَٓاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması 3. سَاءَ  Fiilinin  مَا  Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اِشْتَرَوْا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder. Lafza-i celâle muzâf olması, ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna da işaret eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

ثَمَنًا ’deki tenvin nev, kıllet ve tahkir içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  ثَمَناً ’deki nekrelik kıllet, nev ve tahkir ifade eder. 

قَل۪يلاً  kelimesi  ثَمَناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare-i tasrihiyye vardır. Çünkü Allah’ın ayetleri satın alınacak birşey değildir. Satın almak fiili, değiştirmek manasında müstear olmuştur.

Karşılık yerine aslında adeten bu şekilde kullanılmayan  ثَمَناً  kelimesinin gelmesi, hevalarından elde ettikleri menfaati, elde edilen bir gelire benzetmek şeklinde bir istiaredir. Bu itibarla hem  اِشْتَرَوْا  fiilinde hem de  ثَمَناً  lafzında olmak üzere iki istiare söz konusudur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

بِاٰيَاتِ اللّٰهِ [Allah'ın ayetleri] nden murad, antlaşmalara bağlı kalmayı ve her hususta dürüst olmayı emreden ayetlerdir. Yahut bütün ayetlerdir ve zikredilen ayetler de öncelikle buna dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بِاٰيَاتِ اللّٰه  ifadesindeki  بِ , bâu’l avddır. Bu harf; başkasının sahip olduğu şeyi almak için sahibinin yaptığı şeye bedel olarak dahil olmaktır. Böylece Allah’ın ayetleri onlara aitmiş gibi olmuştur.  Çünkü onlara göre ayetlerin delaleti sabittir ama sonra yüz çevirmişler, ayetlere değil onun yerine hevalarına tabi olmuşlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üsluptaki  فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Umum kastedildiği için  صَدُّوا ’nun mef’ûlü hazfedilmiştir. Yani niyet eden herkesi geri çevirdiler demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

سَب۪يلِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  سَب۪يلِ, şan ve şeref kazanmıştır. سَب۪يلِه۪  [O’nun yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır.  سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.


اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, gayrı talebî inşaî isnaddır. 

سَٓاءَ , mazi sıygada, nakıs zem fiilidir. Mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri,  عملهم هذا  (Bu ameli) şeklindedir. 

سَٓاءَ  zem fiili, yergi maksatlı cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Bu kelamda şiddetli bir tehdit vardır.  

سَٓاءَ ‘nin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi olan  يَعْمَلُونَ ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, zem fiili ve isnadın tekrarı sebebiyle birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.  

اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi ibtidaiyyedir. Haberin öncekinden bağımsız olduğunu göstermek için fasıl yapılmıştır. Bunun için atfa gerek yoktur. Çünkü atfedilen cümle öncekini tamamlayan menzilindedir. Tekid harfi ile başlaması da onları zemmetmenin önemi dolayısıyladır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tevbe Sûresi 10. Ayet

لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ  ١٠


Bir mü’min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يَرْقُبُونَ ne gözetirler ر ق ب
3 فِي karşı
4 مُؤْمِنٍ bir mü’mine ا م ن
5 إِلًّا bir yakınlık ا ل ل
6 وَلَا ne de
7 ذِمَّةً bir andlaşma ذ م م
8 وَأُولَٰئِكَ ve işte
9 هُمُ onlardır
10 الْمُعْتَدُونَ saldırganlar ع د و
ذَمَّ Zemme : ذَمَّ – يَذُمُّ – ذَمٌّ Fiil olarak kötülemek, zemmetmek, suçlamak, ayıplamak, yermek ve kınamak manalarına gelir. Türkçede de kullandığımız bu kökten gelen mezmum مَذْمُومٌ kelimesi zemmedilen, suçlanan ve yerilen kişi ya da şeye denir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zimmet, zemmetmek, mezmum ve zımmîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَرْقُبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي مُؤْمِنٍ  car mecruru  يَرْقُبُونَ  fiiline mütealliktir.  اِلاًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. ذِمَّةً  atıf harfi  وَ ‘la  اِلاًّ ‘ya matuftur.

مُؤْمِنٍ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.  

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir.  الْمُعْتَدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُعْتَدُونَ  haber olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الْمُعْتَدُونَ  cümlesi, işaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الْمُعْتَدُونَ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i mef’ûludur.

لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Veya zem için ta’liliyyedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle nefy harfinin tekrarıyla tekid edilmiştir.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪ي مُؤْمِنٍ , ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.

وَلَا ذِمَّةًۜ  tezayüf nedeniyle mef’ûl olan  اِلاًّ ‘e atfedilmiştir.  لَا , olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir.

ذِمَّةًۜ  ve  اِلاًّ  kelimelerindeki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre nefyin umumuna delalettir.

ف۪ي مُؤْمِنٍ ‘deki tenvin, kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre umum ifade eder.

Bu cümle, bir kelime farklılığıyla 8. ayette de geçmişti. İki cümle arasında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Cenab-ı Hakk'ın “ne de bir vecîbe (gözetirler)” ifadesindeki  ذِمَّةً  [ahd] manasında olup cemisi  ذِمًّم  ve  ذِمَّام  şeklinde gelir. Zimmet, “insanın üzerine gerekli (vacip) olan her şey” manasınadır ve bu zayi etme (gereğini yapmama) halinde ilgilinin kınanmasına sebep olacak şeydir. Ebu Abdullah şöyle demiştir: Zimmet, kendisinden dolayı utanılan, yani ondan dolayı zemmedilmekten kaçınılan şey demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةً  cümlesinin  اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (Tevbe Suresi/9) cümlesinden bedel-i iştimâl olması caizdir. Çünkü müminlerle yakınlık ve antlaşma gözetilmemesi, onların kötü amelleri kapsamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Menfî fiil cümlesinden, müspet isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  هُمُ  fasıl zamiri,  الْمُعْتَدُونَ haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi işaret edilenleri tahkir ve korkutmak ve söz konusu kişilerin kötü durumlarının mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.

Fasıl zamiri, müsnedin  الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

Buradaki kasr ya taşkınlıklarında mübalağa içindir. Çünkü onlarla ittifak ve antlaşma yapan bir kavme karşı büyük batınî bir taşkınlıktır ve buna güçleri yettiği halde onlara hiçbir zarar vermediler. Ya da kasr-ı kalptir. Yani “haddi aşan siz değil onlardır” manasındadır. Çünkü ilk olarak onlar Fetih Gazvesi’ne sebep olan Huzaa ve Benî Bekr b. Vâil meselesinde ahdi bozmuşlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

İki tekit hükmündeki kasrda,  اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  الْمُعْتَدُونَ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

الْمُعْتَدُونَ  sadece onlardır. Onlardan başka  الْمُعْتَدُونَ  yoktur, demektir.

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُعْتَدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tevbe Sûresi 11. Ayet

فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ  ١١


Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ eğer
2 تَابُوا tevbe ederlerse ت و ب
3 وَأَقَامُوا ve kılarlarsa ق و م
4 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
5 وَاتَوُا ve verirlerse ا ت ي
6 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
7 فَإِخْوَانُكُمْ sizin kardeşlerinizdirler ا خ و
8 فِي
9 الدِّينِ dinde د ي ن
10 وَنُفَصِّلُ ve uzun uzun açıklıyoruz ف ص ل
11 الْايَاتِ ayetleri ا ي ي
12 لِقَوْمٍ bir kavme ق و م
13 يَعْلَمُونَ bilen ع ل م

فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَابُوا  şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَقَامُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَقَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتَوُا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اٰتَوُا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اِخْوَانُكُمْ  mahzuf mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. Takdiri;  هم  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الدّ۪ينِ  car mecruru  اِخْوَانُكُمْ ‘e mütealliktir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقَامُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir. 

اٰتَوُا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  نُفَصِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. الْاٰيَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. لِقَوْمٍ  car mecruru  نُفَصِّلُ  fiiline mütealliktir. يَعْلَمُونَ  cümlesi,  قَوْمٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُفَصِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فصل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ 

Şart üslubundaki terkip, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart cümlesi olan  اِنْ تَابُوا  müspet mazi sıygada fiil cümlesidir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Aynı üsluptaki  وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ  ve  وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ  cümleleri, şart cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki vecibe, bütün dini vecibelerden kinayedir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَاِخْوَانُكُمْ , takdiri  هُمْ (onlar) olan mahzuf mübtedanın haberidir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

فِي الدّ۪ينِ  car-mecruru, iyilikte ve zorlukta müşareket anlamı taşıyan haber konumundaki  اِخْوَانُكُمْ ‘a mütealliktir.

فِي الدّ۪ينِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak din kardeşliğinin önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Tövbe, namaz ve zekat onların artık din kardeşi olduklarının en önemli göstergeleridir.

Sadece namaz ve zekatın zikredilmesi onların şanının yüceliğini gösterir ve bunlara dikkat etmeye teşvik eder.

فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ  ibaresi 5. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Bu iki cümle arasında tekrir ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

5. ayetteki şart cümlesiyle bu ayetteki şart cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s. 189) 

Ayet-i kerimede  فَاِنْ تَابُوا  [tövbe eder] cümlesi bütün hata ve yanlışlarından vaz geçer, Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, ahiret gününe vb. imanın tüm şartlarını yerine getirir manalarını ifade ettiğinden,  َوَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ  [namaz kılar ve zekat verirler] cümlesi de farz olan bütün amelleri emredildiği şekli ile yerine getirirlerse manalarını ifade ettiğinden bu iki cümle ile îcâz-ı kısar yapılmıştır. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Sûresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili, Yüksek Lisans Tezi)

Burada şart cümlesi olan ... فَاِنْ تَابُوا  [Eğer tevbe ederlerse…] cümlesi, daha önce 5. ayette geçen şart cümlesiyle aynıdır. Fakat her ikisinin cevapları farklıdır. Birincisinde şart cümlesi, “öldürün, yakalayın, hapsedin vs…” emrinden sonra sevk edildiği için cevabı da bunun aksine bir emir olmuştur. Buradaki şart cümlesi ise onlara düşmanlık etmek ve benzeri hükümlerden sonra sevk edildiği için cevabı da elbette bunun aksine bir hüküm olarak tezahür etmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İtiraz ve tezyîl cümlesidir.  وَ  itiraziyyedir.  اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً (Tevbe Suresi, 9) ayetini takiben gelmesi; Allah’ın ayetleriyle hidayete ermedikleri ve doğru olduğunu bildikleri halde yalanladıklarını ifade etmesi münasebetiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُفَصِّلُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُونَ  cümlesi,  لِقَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. لِقَوْمٍ ‘in nekreliği tazim içindir.

لِقَوْمٍ ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tazim ifade eder.

Ayetlerin tafsilatlı olarak açıklaması bütün insanlara müteveccih iken bunun bilen bir topluma tahsis edilmesi onların bu ayetlerden daha fazla yarar sağlayıp uygulamaya teşviktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûlunun hazfi, fiilin lâzım menzilesine konulmasındandır. Çünkü ilim ve akıl sahibi bir kavim kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu cümle, Kur’ân-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.  

Tevbe Sûresi 12. Ayet

وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ  ١٢


Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 نَكَثُوا bozarlarsa ن ك ث
3 أَيْمَانَهُمْ andlarını ي م ن
4 مِنْ
5 بَعْدِ sonra ب ع د
6 عَهْدِهِمْ andlaşma yaptıktan ع ه د
7 وَطَعَنُوا ve dil uzatırlarsa ط ع ن
8 فِي
9 دِينِكُمْ dininize د ي ن
10 فَقَاتِلُوا savaşın ق ت ل
11 أَئِمَّةَ önderleriyle ا م م
12 الْكُفْرِ küfrün ك ف ر
13 إِنَّهُمْ çünkü
14 لَا yoktur
15 أَيْمَانَ andları ي م ن
16 لَهُمْ onların
17 لَعَلَّهُمْ belki
18 يَنْتَهُونَ vazgeçerler ن ه ي

وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَكَثُٓوا  şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْمَانَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ بَعْدِ  car mecruru  نَكَثُٓوا  fiiline mütealliktir.  عَهْدِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  طَعَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي د۪ينِكُمْ  car mecruru  طَعَنُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

قَاتِلُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَئِمَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكُفْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

قَاتِلُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  قتل  ’dur.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

اَيْمَانَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. لَهُمْ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَنْتَهُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَنْتَهُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَنْتَهُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  نهي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayettteki فَاِنْ تَابُوا  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ , müspet mazi sıygada fiil cümlesidir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

اِنْ , şart cümlesinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada iki istiare vardır. Çünkü  نكث ’in asıl anlamı: “sağlam bükülmüş ipi koparmak”tır. Koparılmış ipe   نكيثة, çoğuluna da  نكاىث  denir. Yüce Allah’ın  وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ   [Pekiştirdiğiniz yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar.] sözündeki gibi yeminler pekiştirilmiş akitler, sağlam bükülmüş ipler konumunda olduğundan yemini bozmanın ve ondan dönmenin “koparma (نكث)” ve “kırma (نقض)” olarak isimlendirilmesi güzel olmuştur.

Burada  نكثوا  kelimesinde bulunan cemi  وَ ’ına  atfen  فقاتلوهم  denilebilecekken  فقاتلوا  fiilinden sonra cemiden kastedilen اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ kelimesi getirilerek başta gizli olan zamire işaret edilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi; Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâğatı, İltifat Sanatı ; Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetteki  اَيْمَانَهُمْ  ve  عَهْدِهِمْ  sözcüklerindeki [onlar] zamirinden açık isim olan  اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ  [küfür önderleri] ifadesine iltifat edilmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ilmi ve Sanatları)

Aynı üslupta gelen  وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ف۪ي د۪ينِكُمْ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak dinin önemini  belirtmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

طَعَنُ  hakikatte mızrak gibi keskin bir cisim ile delmektir. Mecazen iftira manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yüce Allah’ın  وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ  [Dininize saldırdılar.] sözü de diğer bir istiaredir.  طَعَنُ ’ın asıl anlamı, “Bir şeyin yapısını yıkmak ve bütünlüğünü bozmak için mızrak ve benzeri sivri aletle ona dürtmek”tir. Buna göre -Allahu a’lem- onların dine ta’n etmeleri anlamı iki kısma ayrılır: İlk olarak bununla onların, dinlerini yıkmak, şeriatlarını ortadan kaldırmak için müminlerle savaşmaları  kastedilmiş olur. İkinci tevil ise bu ifadeyle onların dini yermek için ona dil uzatmaları, bozukluk (el-vusub) ve kusur isnat etmeleridir. Buna anlam genişlemesi ve gerçek anlam dışılık (el-mecaz) yoluyla  طَعَنُ  ismi veriliyor. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ ; ifadesinde zamir yerine önceden bahsedilen kişilerin yeni bir sıfatı zikredilmiştir. Tecrîd sanatına bir örnektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Bedî’ilmi)

عَهْدِهِمْ -  نَكَثُٓوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَيْمَانَهُمْ - عَهْدِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَيْمَانَ  kelimesi, yemin ve kasem etmek manasında olan,  يَمِين  kelimesinin çoğuludur. Sağ elin ismi olan yemîn kelimesinin, aynı zamanda yemin hakkında kullanılmasının sebebinin ise anlaşma yapan kişilerin, bu anlaşmayı yaparken sağ ellerini birbirine uzatmış olmaları olduğu ileri sürüldüğü gibi, yeminini yerine getiren kimsenin yeminindeki bereket ve uğurdan dolayı da kaseme yemin adının verildiği de söylenmiştir. Buna göre ayetteki ifadesi, “onlar ahitlerini bozarlarsa…” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَئِمَّةَ الْكُفْرِ  [küfrün imamları, önderleri] ifadesinin kullanılması, onların bu halleri ile, küfre önderlik ettiklerini ve kendilerine karşı savaş emri verilip öldürülmeye layık olduklarını bildirmek içindir. Diğer bir görüşe göre ise küfrün imamlarından murad, onların reisleri ve ulularıdır. Özellikle bunun zikredilmesi, ya onların öldürülmesinin önemini ya hayatlarının bağışlanmamasını ya da kâfirlerin tamamiyle yok edilmesini ifade içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)


  اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle öldürme emri için ta’liliyyedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Cinsini nefyeden  لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَيْمَانَ , cinsini nefyeden  لَا ‘nın ismidir.  لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  لَهُمْ  car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

اَيْمَانَهُمْ  - لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ  ifadeleri arasında tıbâk-ı selb ve kelimenin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu kelamda nefy (olumsuzluk), yeminle kuvvetlendirilen anlaşmaya değil yemine bağlanmıştır. Çünkü anlaşmalarda esas olan yemindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.  لَعَلَّ  , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Allah Teâlâ hakkında kullanılan  لَعَلَّ  ve  عسى  ifadeleri haberin kesin olarak gerçekleşeceğini bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Muhammed Ebu Musa)

لَعَلَّ ’nin haberi olan  يَنْتَهُونَ ’nin, muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şeklinde gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tevbe Sûresi 13. Ayet

اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ١٣


Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَا
2 تُقَاتِلُونَ savaşmayacak mısınız? ق ت ل
3 قَوْمًا bir kavimle ق و م
4 نَكَثُوا bozan ن ك ث
5 أَيْمَانَهُمْ andlarını ي م ن
6 وَهَمُّوا ve yeltenen ه م م
7 بِإِخْرَاجِ çıkarmağa خ ر ج
8 الرَّسُولِ Elçiyi ر س ل
9 وَهُمْ ve kendileri
10 بَدَءُوكُمْ siz(inle savaş)a başlamış olan ب د ا
11 أَوَّلَ ilk ا و ل
12 مَرَّةٍ kez م ر ر
13 أَتَخْشَوْنَهُمْ yoksa onlardan korkuyor musunuz? خ ش ي
14 فَاللَّهُ Allah’tır ا ل ه
15 أَحَقُّ en layık olan ح ق ق
16 أَنْ
17 تَخْشَوْهُ kendisinden korkmanıza خ ش ي
18 إِنْ eğer
19 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
20 مُؤْمِنِينَ gerçekten inananlar ا م ن

اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ 

 

اَلَا  tahdîd ve arz ifade eder. Hemze ve nâfiye (olumsuzluk) lâ (لا ) ‘sının birleşmesiyle ortaya çıkan mürekkep bir edattır.  تُقَاتِلُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَكَثُٓوا  cümlesi, قَوْماً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

نَكَثُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْمَانَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf  harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَمُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاِخْرَاجِ  car mecruru  هَمُّوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الرَّسُولِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بَدَؤُ۫كُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

بَدَؤُ۫كُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اَوَّلَ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; بدءا أوّلا (İlk başlangıç) şeklindedir. مَرَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Hemze istifham harfidir.  تَخْشَوْنَهُمْ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Tahdîd ve arz ifade eden  اَلَا , hemze ve nâfiye (olumsuzluk) lâ (لا ) ‘sının birleşmesiyle ortaya çıkan mürekkep bir edattır. Rummânî edatın arz, tahdîd ve tenbîh gibi üç farklı anlamına değinmiştir. Bunun yanı sıra edatın temennî ifade ettiği de aktarılır. (Murâdî, 1992, ss. 381-383). İbn Hişâm (öl. 761/1360) bu edatın beş farklı manaya geldiğini söylemiştir. Bunlar tenbîh, tevbih-inkâr, temennî, nefyi istifhâm ve arz-tahdîddir. Edatın içerdiği bu manalardan arz ve tahdîd ifade etmesi için fiilin başına gelmesi şart koşulmuştur. (İbn Hişâm)

Genel olarak diyebiliriz ki  اَلَا  isim cümlesinin başına geldiği zaman اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ [ Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de ] (Yunus /62) ayetinde olduğu gibi tenbîh ifade eder. Fiil cümlesinin başına geldiği zaman ise arz ve tahdîd ifade eder. Edatın taşıdığı diğer anlamların da arz ve tahdîdle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu edat Kurân-ı Kerim’de en çok kullanılan tahdîd edatlarındadır. (Hüseyin Ersönmez, Arap Dilinde Tahdîd Üslûbu Ve Türkçeye Çeviri Problemi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُقَاتِلُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل  ’dur.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن خشيتم أحدا فالله أحقّ (Herhangi birinden haşyet duyuyorsanız Allah … daha hak sahibidir.) şeklindedir.

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  اَحَقُّ  haber olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdarı müevvel, lafza-i celâlden bedel-i iştimal olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَخْشَوْهُ  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’ün haberi olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır.  Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم مؤمنين فاخشوا الله (Eğer mümin iseniz Allahtan korkun.) şeklindedir.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ين  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحَقُّ  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَلَا , tahdîd ( التحضيض , teşvik ) edatı, لولا  manasındadır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

قَوْماً ’deki nekrelik, tahkir ifade eder.

Menfi muzari fiil sıygasında gelen bu istifham cümlesi, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Hükümde ortaklık nedeniyle birbirine atfedilmiş  نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ  ve  وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ  cümleleri, قَوْماً  için sıfattır. Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ  cümlesinde istiare sanatı vardır. نكث ’in asıl anlamı: “sağlam bükülmüş ipi koparmak”tır. Ayette, yeminler, sağlam bükülmüş iplere benzetilmiş, نَكَثُٓوا , yemini bozmak anlamında müstear olmuştur. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.

وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ  cümlesi,  وَ ‘la sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ ‘in mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

بَدَؤُ۫كُمْ - اَوَّلَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Fasılla gelen  اَتَخْشَوْنَهُمْۚ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Cümle, vaz edildiği anlamdan çıkarak nefî manasına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَيْمَانَ  kelimesi, yemin ve kasem etmek manasında olan,  يَمِين  kelimesinin çoğuludur. Sağ elin ismi olan yemîn kelimesinin, aynı zamanda yemin hakkında kullanılmasının sebebinin ise anlaşma yapan kişilerin, bu anlaşmayı yaparken sağ ellerini birbirine uzatmış olmaları olduğu ileri sürüldüğü gibi, yeminini yerine getiren kimsenin yeminindeki bereket ve uğurdan dolayı da kaseme yemin adının verildiği de söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَتَخْشَوْنَهُمْ  lafzının başındaki istifhâm edatı hemze, asli anlamının dışında kullanılarak  لا تخشوهم (onlardan korkmayın) şeklinde nehiy manası ifade etmektedir. Ayrıca ayetin baş tarafında yer alan  اَلَا تُقَاتِلُونَ  [Savaşmaz mısınız?] soru cümlesi teşvik (tahrîz/teşvik) anlamındadır. Zira istifham edatı hemzenin, inkâr için nefyin başına gelmesi fiilde mübalağa ifade etmektedir. Savaşı terk ettikleri için onları kınamakta ve küfrün önderleriyle savaşa teşvik etmektedir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Rummânî,  اَلَا  edatının arz, tahdîd ve tenbih gibi üç farklı anlamına değinmiştir. Bunun yanı sıra edatın temennî ifade ettiği de aktarılır. İbni Hişam bu edatın beş farklı manaya geldiğini söylemiştir. Bunlar tenbih, tevbih-inkâr, temenni, nefyi istifham ve arz-tahdîddir. Edatın içerdiği bu manalardan arz ve tahdîd ifade etmesi için fiilin başına gelmesi şart koşulmuştur. Genel olarak diyebiliriz ki:  اَلَا  isim cümlesinin başına geldiği zaman  اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ [Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de…] (Yunus  Suresi, 62) ayetinde olduğu gibi tenbih ifade eder. Fiil cümlesinin başına geldiği zaman ise arz ve tahdîd ifade eder. Edatın taşıdığı diğer anlamların da arz ve tahdîdle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu edat Kur'an-ı Kerim’de en çok kullanılan tahdîd edatlarındandır. (Hüseyin Ersönmez, Arap Dilinde Tahdîd Üslûbu ve Türkçeye Çeviri Problemi)


فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ

 

Şart üslubundaki terkip, fasılla gelmiştir.  فَ , mukadder şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri  إن خشيتم أحدا  (Eğer birinden korkacaksanız… ) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Cevap cümlesi olan  فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اللّٰهُ  mübteda,  اَحَقُّ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Savaşılması gereken kavmin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَخْشَوْهُ  cümlesi, masdar tevili ile lafza-i celâlden bedel-i iştimaldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَخْشَوْنَهُمْۚ - تَخْشَوْهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.

اِنْ , vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfidir. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

كان ‘nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Şartın, takdiri  فاتّقوا الله وأصلحوا (... Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

İmandan murad, kâmil imandır. Yani kâmil mümin iseniz... Çünkü kâmil iman, üç haslet üzerinde durur: Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat etmek, günahlardan sakınmak ve insanların arasını adalet ve ihsan ile düzeltmek. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

“Eğer gerçek müminler iseniz” ifadesi, muhatapların, emirleri acele uygulamaları için büyük bir teşvik anlamı ifade eder.

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)


Günün Mesajı
7. ayeti kerimede bahsedilen Mescid-i Haram'da anlaşma yapılmış müşriklerle, 4. ayetteki anlaşmalarına bağlı olan müşrikler aynı kişilerdir. Bu ayetler müşrikleri diğerleri ile bir tutmama ve anlaşmalarına bağlı kalan müşriklere dürüst davranma konusunda Müslümanları uyarmakta ve böyle bir davranışı takva olarak nitelemiştir. İki ayetin de fezlekesi aynıdır: Allah muttakileri sever.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ağzımızdan çıkan her kelimeden sorumlu olduğumuzu unuturcasına, maneviyatımızı zedeleyecek söylemlerden çekinmiyoruz. Bir de üstüne, insan içinde hakkı söylemekten korkar olmuşuz.

Diyor ki, bende müslümanım ama saygı duyuyorum. Saygı duymak nedir? “Değeri, üstünlüğü, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet.” Demek ki, saygı duymak için sevgiye, hayranlığa ya da en azından hangi duygudan doğarsa doğsun hürmete ihtiyaç var. Eğer böyleyse, müslüman Allah’ın haram kıldığı, Peygamberimizin uyguladığı emirleri nasıl karşısına alıp onlara aykırı olan fiillere ya da o fiilleri alenen yapana saygı duyuyorum der?

Bu acele neden? Yakandan tutup seni tehdit eden bile yokken. Konuşmak zorunda bile değilken. Susmayı seçme hakkın varken. Bu taviz neden? Bu vazgeçmişlik neden?

Düşündüm. Sorguladım. Ve dedim ki gönlümün duvarlarında yankılanan bir sesle. Peki senin Allah’a olan saygın nerede? O’nun emirlerine, haramına ve helaline ve onlara uyan, yaşayan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e olan saygın nerede? Hakikaten senin Rabbine olan saygın nerede?

Zorla soran olursa da, dilini ısır. Nefsinin ve şeytanın vesveselerinden Allah’a sığın. Eğer illa bir şey söyleyeceksen: “ben Allah’a saygı duyuyorum” de ve sus. Eğer kendinde o kuvveti bulamıyorsan, arkana bakmadan kaç git. Biz ne onun, ne de bunun merhametine muhtacız ama biz Rabbimiz Allah’ın merhametine daima muhtacız.

Rabbim! Sen bizi koru. Sonumuzu hayret. Zayıflığımızı affet. Her an, her yerde Senden sakınanlardan, hakkı konuşanlardan ve rızana uygun davrananlardan olmamızı nasip et. Benim sözlerim ve hareketlerim, beni Senin yolundan uzaklaştıranlardan değil, Sana yaklaşmama vesile olanlardan olsun.

Amin.

***

Bir kalbe, nefsi sarsan şöyle bir ilham geldi: övülmek için övme, büyüklenmek için küçümseme, susturmak için konuşma, anılmak için çalışma. Kısacası nefsini doyurmak niyetiyle yola çıkma. Zira nefsin amacı doymak değil ki doyurasın. Onun peşinden sürüklenirsen eğer, eninde sonunda kaybeder ve tamamen unutulursun. 

Sıklıkla yeryüzünün basit ve ciddi meselelerinde, dilin söyledikleriyle kalpten geçenler arasındaki zıtlığa şahit olunur. Bir kısmına alışılmıştır, dedikodu ortamlarında açıkça konuşulur. Bir kısmı sadece aşırıya kaçan belli kesimlerin yanında itiraf edilir. Bir kısmı ise hem kendini, hem de yanındakileri kandıranların sırrıdır. 

Söylenenlerle hissedilenler arasındaki ufak tefek uyumsuzluklar mümkündür ve genellikle zararsız kalabilir. Ancak o uyumsuzlukları besleyecek şekilde yani yalan söylemek, kin duymak, haset etmek, gösteriş yapmak ve gıybet etmek gibi alışkanlıklarla hareket ettikçe zıtlıklar derinleşir ve çeşitli zararlarla sonuçlanır. 

Ahlakı yozlaştıran hallerin hepsinde olduğu gibi bu tür uyumsuzlukların temelinde de nefsani hevesler yatar. Tedavisinin yolu kalbi güçlendirmekten ve ahlakı güzelleştirmekten geçer. Allah’ı daha çok anmakla ve dualarla O’nun yardımını istemekle kolaylaşır. Böylece kişi her türlü aşırılıktan kaçınır ve asıl hedefini hatırlar.

Ey Allahım! İç ve dış dünyamız arasındaki uyumsuzlukların sebep olduğu gafletten, kötü ahlaktan ve çirkin alışkanlıklardan; rahmetine sığınır ve yardımını isteriz. Eksikliklerimizi tamamlamak, yanlışlarımızı düzeltmek, aşırılıklardan uzaklaşmak, niyetlerimizi samimileştirmek, kalplerimizi temizlemek ve ahlaklarımızı güzelleştirmek için Senin rızanı gözeterek doğru şekilde çaba gösterenlerden ve çabası hayırla başarıyla sonuçlananlardan eyle. Bizi salih kulların zümresine yaz ve iki cihanda da bizi sevdiklerine komşu eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji