Diğer sûrelerden farklı olarak bu sûrenin başında “besmele”nin olmaması şu iki sebeple açıklanmaktadır: a) Bu sûrenin, aralarındaki anlam ve içerik yakınlığı itibariyle Enfâl sûresinin devamı olma ihtimali. Hz. Peygamber’den bu sûrenin Enfâl veya başka bir sûrenin parçası olduğuna dair bir açıklama nakledilmiş olmadığı için bu ihtimal zayıf bulunmuştur. Bu görüş şu açıdan da eleştirilmiştir: Eğer sebep bu olsaydı sadece Enfâl sûresinden bu sûreye geçerken besmele okunmaması gerekirdi, oysa bu sûreye başlarken de besmele okunmaz (Elmalılı, IV, 2442-2443). b) Sûrenin müşriklere ağır bir ihtarla ve –âyetin tefsiri sırasında açıklanacak sebeplere binaen– onlarla yapılmış antlaşmanın bozulup savaş ilân edilmesi tâlimatıyla başlaması. Bu izaha göre, besmele güven ve rahmetin ifadesi olduğundan iki zıt ifadenin birlikte okunması uygun görülmemiştir. Başka bazı sûrelerin de savaş buyruğu içerdiği (Derveze, XII, 66) veya “yazıklar olsun” gibi ifadelerle başladığı (Âlûsî, X, 61) gerekçesiyle bu izah eleştirilmişse de, başka bir sûrenin başında böyle şiddetli bir uyarı ve ahdi bozma ifadesi yer almamaktadır. Bu konudaki izah farklılıkları bir yana, İslâm âlimleri bu sûrenin başında besmelenin yazılmaması ve okunmaması gerektiği hususunda fikir birliği içindedirler. Bunun herkesçe kabul edilen ortak sebebi Resûlullah’ın bu sûrenin başında besmeleyi yazdırmamış olmasıdır. Bu durum, Kur’an’ın hiçbir değişikliğe uğratılmaksızın, aynen Hz. Peygamber’den öğrenildiği biçimde sonraki nesillere aktarılması konusunda sahâbenin büyük bir titizlik gösterdiğini ve bu ulvî emanetin nesiller boyu özenle korunduğunu açıkça ortaya koyan kanıtlardan biri sayılmalıdır (Râzî, XV, 216; Mevdûdî, II, 179). Şu hususa da işaret edilmelidir ki, Tevbe sûresinde besmele çekilmemesi bu sûrenin başıyla ilgilidir. Şayet Kur’an okumaya bu sûrenin başından başlanacaksa sadece “eûzü” çekilir; daha sonraki bir âyetinden başlanacaksa eûzü ile birlikte besmele de okunur. Enfâl sûresinden Tevbe sûresine geçilirken ise eûzübesmele okumaksızın kıraate devam edilir.
9. yılda nazil olmuştur.
Nüzul sırası: 110. Sure olarak nazil olan son sure olduğu söylenir. (Farklı rivayetler) Bu sureye mukaşkışe denir: Kışkışlama. Şirk koşmaya, kafirlere kışkışlama. İhlas’a, Kâfirun’a ve bu sureye mukaşkışe sureleri denmiş.بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ ١
Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekiri hac emiri olarak göndermişti. Hz. Peygambere “bu ayetleri ilan için Hz. Ebubekire verseydin” denildi. O, şöyle buyurdu: “Benimle alakalı bir şeyi ancak benden biri edâ edebilir.”
Ve inen bu ayetleri Hz. Ali ile gönderdi. Hz. Ali yaklaştığında Hz. Ebu Bekir deve sesini işitti ve durdu. “Bu, Hz. Peygamberin devesinin sesi” dedi. Hz. Ali yanlarına geldiğinde “emîr olarak mı geldin, yoksa me’mur olarak mı?” diye sordu.
Hz. Ali me’mur olarak geldiğini bildirdi. Hz. Ebubekir arefeden bir gün önce hac için orada bulunan insanlara hitap etti, haccın menasikini anlattı. Ardından Hz. Ali Cemretü’l- Akabe’de kurban bayramı günü ayağa kalktı, şöyle dedi:
“Ey insanlar! Allah rasulünün rasulü (elçisi) olarak size geldim.”
Dediler: “Buyur, bize ne getirdin?”
Bunun üzerine Hz. Ali, Tevbe sûresinden otuz veya kırk ayeti onlara okudu. Ardından şöyle dedi:
“Dört şeyi bildirmem emredildi:
1-Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullaha (Ka’beye) yaklaşmayacak.
2-Ka’be, çıplak olarak tavaf edilmeyecek.
3-Cennete ancak iman etmiş nefis girecek.
4-Müslümanlarla sözleşme yapanların sözleşmeleri ne kadar süre ile yapılmışsa, o zamana kadar geçerlidir.”
(Buhari, Tefsir 2; Müslim, Hac 435; Tirmizi, Hac 44)
بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ
İsim cümlesidir. بَرَٓاءَةٌ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; هذه şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru بَرَٓاءَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. رَسُولِه۪ٓ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûlu اِلَى harfi ceriyle بَرَٓاءَةٌ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَاهَدْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
عَاهَدْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
عَاهَدْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ
Ayet ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بَرَٓاءَةٌ kelimesi takdiri هذه olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَرَٓاءَةٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مِنَ اللّٰهِ car mecruru ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen وَرَسُولِه۪ٓ mecruru, بَرَٓاءَةٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنَ ibtidaiyye, اِلَى intihâ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
اللّٰهِ - رَسُولِه۪ٓ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولِه۪ٓ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولِ , yani Hz. Peygamber tazim ve şeref kazanmıştır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ başındaki اِلَى harf-i ceriyle بَرَٓاءَةٌ kelimesine mütealliktir. Sılası olan عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Surenin ilk ayeti, konusuyla ilgili ifadelerle başlayarak beraat-i istihlal sanatına, ayrıca güzel lafızların seçilmesi, ağır lafızlardan ve tenâfürden uzak durulması, en güzel nazmın tercih edilmesi, muktezây-ı halin gözetilmesi özellikleriyle de hüsn-i ibtida sanatına güzel bir örnek teşkil etmiştir.
Bu sure müşriklerin ahidlerini bozması ve onlarla savaş hakkındadır. Bununla ilgili olarak da “müşriklerle ilişkinin kesilmesinin ilanıyla” başlamıştır ve surede bunun detayları anlatılmaktadır. Allah Teâlânın rahmetine işaret olarak da besmele hazfedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Bedî’ilmi)
بَرَٓاءَةٌ kelimesinin tenvini, olayın büyüklüğünü ifade eder. مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ kaydı ise bu büyüklüğü daha da artırmak içindir. (Sâbûnî,Safvetu’t Tefasir) İhtarın, Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi, O’nun şanını tenzih, tazim ve korkunçluğunu ifade; kâfirlerin zelil, değersiz, perişan ve zavallı olduklarını tescil eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بَرَٓاءَةٌ kelimesinin asıl kök manası, Müfredat ve Basair’de açıklandığına göre, herhangi bir çirkin şeyden kurtulmak ve uzaklaşmaktır. Ebubekir Râzî bunu açıklayarak “Ahkâm-ı Kur'an”da der ki: “ بَرَٓاءَةٌ, dostluk antlaşmasının kesilmesi, dokunulmazlığın kaldırılması ve sağlanmış olan eman (güvence)ın sona erdirilmesidir.” Fahreddin Razî de tefsirinde der ki: “ بَرَٓاءَةٌ ’in manası dokunulmazlığın kaldırılmasıdır.” İşte burada بَرَٓاءَةٌ herhangi bir çirkinlikten ve noksanlıktan salim olmak ve uzaklaşmak demek olan aslî manasını korumakla birlikte bilhassa siyaset hukuku ve milletlerarası hukuk dilindeki ıstılahî anlamı geçerlidir: “Savaş çıkmasını gerektiren bir ilişki kesme” demektir. İşte böylece surenin ilk ayeti bir ültimatom ve ondan sonrası da bunun gerekçesi ve bu gerekçenin herkese duyurulması ve açıklanmasıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayet-i kerimede bu ültimatomun Allah Teâlâdan olduğunda muhatabın yani Peygamber (s.a.v)’in hiçbir şüphesi ve tereddüdü olmadığından Allah Teâlâ bu haberi tekitsiz bildirmiştir. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)
Bu sure müşriklerin akitlerini bozması ve onlarla savaş hakkındadır. Bununla ilgili olarak müşriklerle alakanın kesilmesinin ilanıyla başlamıştır. Surede bunun detayları anlatılmaktadır. Allah Teâlâ’nın rahmetine işaret olarak da besmele hazfedilmiştir.
Müslümanlar, Allah Teâlâ'nın izniyle ve Resulullah’ın onayı ile Mekkeli müşrikler ve diğerleriyle muahede yani yeminli ittifak yapmışlardı. Sonra o müşriklerden Benî Damre ile Benî Kinane dışında diğerleri ahitleri bozdular verdikleri sözlerde durmadılar. İşte bunun üzerine Müslümanlara da antlaşmayı feshetmeleri ve arada bir antlaşma kalmadığını onlara bildirmeleri emredildi ve o müşriklere dört ay süre verildi ki istedikleri yere gitsinler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ müşriklerle müminlerin arasında bir söz ve anlaşmanın kalmadığını haber vermiştir. Yani müşrikler, müminler ile aralarında anlaşmanın olduğunu zannederken Allah Teâlâ onların bilmediği yani aralarında bir anlaşma veya söz olamayacağı haberini vererek bu ayet-i kerimede fâide-i haber yapılmıştır. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)
Ayet-i kerimesinin siyakına binaen muhatabı antlaşma yapılmış olan müşrikler olarak kabul edersek; Allah Teâlâ o inkârcıların zahiri haline uygun olan inkari haber yerine onların iyice düşündüklerinde bu ihtarın Allah (c.c) ve onun Resulünden olduğunda hiçbir şüpheleri kalmayacağından inkârî yerine herhangi bir tekit edatı kullanmadan ibtidâî haber getirmiştir. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)
فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ ٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَسِيحُوا | dolaşın |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 4 | أَرْبَعَةَ | dört |
|
| 5 | أَشْهُرٍ | ay |
|
| 6 | وَاعْلَمُوا | ve bilin ki |
|
| 7 | أَنَّكُمْ | siz |
|
| 8 | غَيْرُ | değilsiniz |
|
| 9 | مُعْجِزِي | aciz bırakacak |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ı |
|
| 11 | وَأَنَّ | ve şüphesiz |
|
| 12 | اللَّهَ | Allah |
|
| 13 | مُخْزِي | rezil, perişan edecektir |
|
| 14 | الْكَافِرِينَ | kafirleri |
|
فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ
Fiil cümlesidir. فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. س۪يحُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru س۪يحُوا fiiline mütealliktir. اَرْبَعَةَ zaman zarfı س۪يحُوا fiiline mütealliktir. اَشْهُرٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اعْلَمُٓوا fiili atıf harfi وَ ile س۪يحُوا ‘ya matuftur.
اعْلَمُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
كُم muttasıl zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. غَيْرُ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مُعْجِزِي muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima اِنَّ kullanılırken, cümle ortasında اَنَّ kullanılır. أَنَّ iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُعْجِزِي sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ ile birinci masdar-ı müevvele matuftur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مُخْزِي kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup ی üzere mukadder damme ile merfûdur. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. الْكَافِر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
مُخْزِي sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ
Ayete dahil olan ف , sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfi, atfa işaret eder. Yani bu cümleden önce hazf edilen bir cümle vardır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
س۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ cümlesi, takdiri فقل لهم (Onlara söyle..) olan fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mekulü’l-kavl cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır
Aynı üslupta gelen وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Her iki cümle de emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehaddî manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ilk cümledeki gaib zamirden وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ cümlesindeki muhatap zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِ cümlesi, masdar teviliyle اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِ , izafetle gelerek az sözle çok anlam ve muzâfı tahkir ifade etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
Aynı üslupta gelen ikinci masdar-ı müevvel cümlesi olan وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ cümlesi, birinci masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil اللّٰهِ isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, tehditte mübalağa, azap vaîdini ağırlaştırmak ve O’nun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مُعْجِزِي , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ cümlesi, وإنَّ اللَّهَ مُخْزِيكم şeklinde gelmesi gerekirken, muktezayı zahirin hilafına gelmiştir. الخِزْيِ ' nin sebebinin küfür olduğuna delalet etmek üzere kafirler ayrıca zikredilmiştir. Yani kâfirler, kâfirlik sıfatını taşıdıkları sürece, öldürmekle, esaretle ve ahiret azabıyla zillete mahkumdurlar. مُعْجِزِي , bir kimseyi belli bir işi yapmaktan aciz hale getiren yani galip demektir. Cümlede bilmek, farkındalık manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede zamir makamında الْكَافِر۪ينَ kelimesinin, Allah’a karşı gelenlerin kâfir olduğuna dikkat çekmek için, zahir olarak zikredilmesinde iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.
اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِ cümlesiyle وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bu dört ayın şevvalden itibaren muharrem sonuna kadar olan dört ay olduğu hakkında Zührî'den bir kavil varsa da diğer tefsir alimleri, bu tebliğin yapıldığı Zilhicce’nin onuncu gününden itibaren Rebiül-ahir’in onuna kadar geçen dört aylık süre olduğunu söylemişlerdir ki doğrusu da budur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu, bir emir değildir. Aksine bundan maksat, mübahlık, mutlaklık ve emânın tahakkuk edip korkunun da zail olduğunu bildirmektir. Yani “Bu müddet içinde siz, öldürülmekten ve savaşmaktan eminsiniz.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada Allah Teâlâ müşriklere yeryüzünde dört ay daha dolaşın ve bilin ki elbette Allah'ı aciz bırakamayacak, yaptığınızın cezasını göreceksiniz manasında kâfirleri emir fiilini tehdit manasında kullanarak tehdit etmiştir.(Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)
Ayetin وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ bölümünde muhataptan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. Bu iltifat sanatı dolayısıyla insanlara direkt olarak “kâfirsiniz” denmemiş ama kâfir oldukları zımnen ifade edilmiştir.
Bu kelamda zahir ismin, zamir yerinde kullanılması (onları değil de kâfirleri denmesi), onların şirk ile vasıflandırılmaları, sonra küfür ile zemmedilmeleri ve hezimete uğratılmalarının sebebinin küfürleri olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Seyahat, suyun akması gibi kolayına geldiği şekilde yeryüzünde gezip dolaşmaktır, şehirlerden ve beldelerden uzaklara varıncaya kadar istediği yere gitmek ve seyr ü sefer etmektir. Bu suretle seyahat anlamı içinde serbestçe dolaşmak ve genişçe hareket etmek manası vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
“Bilin ki siz Allah'ı aciz bırakabilecek değilsiniz.” buyruğuna gelince bunun, “Bu zaman tanımanın herhangi bir acziyetten dolayı olmadığını; tövbe edenler tövbe etsinler diye bir maslahat ve lütuftan dolayı olduğunu biliniz!” manasında olduğu ileri sürüldüğü gibi bunun, “Allah'ı, hiçbir surette acze düşüremeyeceğinizi bilerek geziniz, dolaşınız.” manasında olduğu da ileri sürülmüştür ki bunun gayesi, “Ben size mühlet tanıdım ve sizi serbest bıraktım, salıverdim. O halde teçhizat ve hazırlık yapmaya dair yapılması mümkün olabilecek her şeyi yapınız. Zira sizler Allah'ı acze düşüremezsiniz. Aksine Allah, sizi aciz bırakır ve sizin üzerinizde hükmünü yürütür.” manasıdır. Bu ifadeye, “Bu mühlet, sizin Allah'ın elinden kaçıp kurtulamayacağınız hususunda asla endişe duyulmadığını bilmeniz için verilmiştir. Zira siz, nerede olursanız olun, Allah'ın mülkünde ve O'nun hükümranlığı altındasınız.” manası da verilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَذَانٌ | ve duyurudur |
|
| 2 | مِنَ | -tan |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 4 | وَرَسُولِهِ | ve Elçisinden |
|
| 5 | إِلَى |
|
|
| 6 | النَّاسِ | insanlara |
|
| 7 | يَوْمَ | günü |
|
| 8 | الْحَجِّ | Hac |
|
| 9 | الْأَكْبَرِ | en büyük |
|
| 10 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah |
|
| 12 | بَرِيءٌ | uzaktır |
|
| 13 | مِنَ | -dan |
|
| 14 | الْمُشْرِكِينَ | puta tapanlar- |
|
| 15 | وَرَسُولُهُ | ve Elçisi |
|
| 16 | فَإِنْ | eğer |
|
| 17 | تُبْتُمْ | tevbe ederseniz |
|
| 18 | فَهُوَ | bu |
|
| 19 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 20 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 21 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 22 | تَوَلَّيْتُمْ | dönerseniz |
|
| 23 | فَاعْلَمُوا | bilin ki |
|
| 24 | أَنَّكُمْ | siz |
|
| 25 | غَيْرُ | değilsiniz |
|
| 26 | مُعْجِزِي | aciz bırakacak |
|
| 27 | اللَّهِ | Allah’ı |
|
| 28 | وَبَشِّرِ | ve müjdele |
|
| 29 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 30 | كَفَرُوا | inkar eden(lere) |
|
| 31 | بِعَذَابٍ | bir azabı |
|
| 32 | أَلِيمٍ | acı |
|
وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَذَانٌ mübteda olup damme ile merfûdur. Veya mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri ; هذا أذان ... أو هذه الآيات أذان (Bu bir ilandır veya bu ayetler bir ilandır.) şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru اَذَانٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
رَسُولِه۪ٓ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى النَّاسِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
يَوْمَ zaman zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الْحَجِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَكْبَرِ kelimesi الْحَجِّ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf ب harf-i cer ile اَذَانٌ ‘nun mahzuf sıfatına veya haberine mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. بَر۪ٓيءٌ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru بَر۪ٓيءٌ ‘e müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
وَ atıf harfidir. رَسُولُهُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri; بريء şeklindedir.
Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima اِنَّ kullanılırken, cümle ortasında اَنَّ kullanılır. أَنَّ iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ
فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru خَيْرٌ ‘e mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرٌ kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ
وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّيْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
كُم muttasıl zamir اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. غَيْرُ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مُعْجِزِي muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar: 1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّيْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُعْجِزِي sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. بَشِّرِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَذَابٍ car mecruru بَشِّرِ ‘e mütealliktir. اَل۪يمٍ kelimesi عَذَابٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
بَشِّرِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَل۪يمٍۙ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la surenin ilk ayetine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَذَانٌ kelimesi takdiri هذَا olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَذَانٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مِنَ اللّٰهِ car mecruru ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen وَرَسُولِه۪ٓ car-mecruru, اَذَانٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Lafza-i celâlin zikri, konunun önemini de vurgulamaktadır.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولِه۪ٓ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولِ , yani Hz. Peygamber tazim ve şeref kazanmıştır.
اللّٰهِ - رَسُولِه۪ٓ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِلَى النَّاسِ car-mecruru ve izafetle gelen يَوْمَ الْحَجِّ zaman zarfı, اَذَانٌ ‘a mütealliktir.
الْاَكْبَرِ kelimesi الْحَجِّ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْاَكْبَرِ , bir vasfın, bir varlıkta diğer bir varlıklardan daha fazla olduğunu ifade eden ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesi, masdar tevilinde mahzuf ب harf-i cer ile اَذَانٌ ‘a mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil اللّٰهِ isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِنَ اللّٰهِ car-mecruru, بَر۪ٓيءٌ ‘a mütealliktir.
Müsned olan بَر۪ٓيءٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
وَرَسُولُهُۜ , takdiri بَر۪ٓيءٌ olan mahzuf haber için mübtedadır. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رَسُولُهُۜ ‘nun tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Baştaki berâet “o kimselere” diye henüz ulaşmak üzere bulunan mutlak anlamda bir berâattir. Bu ikinci ise bilfiil gerçekleşmeye başlamış olan berâettir. Ve her ikisinde de berâetin müteallakı (ilgi alanı) müşrikler, ilanın müteallakı ise gerek kâfir gerek mümin bütün insanlardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Hac, ekber (büyük) vasfıyla vasıflandırılmıştır. Çünkü umreye hacc-ı asgar (küçük hac) denir. Yahut hacdan murad, o gün ifa edilen hac-c menâsikidir (ibadetleridir). Zira o gün ifa edilen hac menâsiki, diğerlerinden daha büyüktür. Yahut Müslümanlar ile müşrikler o hacda bir araya gelmişlerdi. Yahut Müslümanların azizliği ve müşriklerin zelilliği o hacda ortaya çıkmıştı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَذَانٌ kelimesinin tenvini, olayın büyüklüğünü ifade eder. مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ kaydı ise bu büyüklüğü daha da arttırmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَرَسُولُهُ kelimesinin Allah ve Resulü anlamını taşıması için ötreli olması gerekir. Aksi takdirde رَسُول kelimesi esreli okunursa “Allah, müşriklerden ve resulünden uzaktır.” gibi bir mana anlaşılır ki bu ayetin maksadına muhaliftir. O yüzden bu ayetten sonra harekeleme hareketi başlamıştır.
فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ
فَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan اِنْ تُبْتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَكُمْ car-mecrurunun müteallakı olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Bu ifade, Allah tarafından tövbeye ve Allah ile Resulullah'ın kendilerinden berî olmalarına sebep olan şirkten sıyrılıp çıkmalarına bir teşviktir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ
Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart cümlesi تَوَلَّيْتُمْ, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِ cümlesi, masdar teviliyle اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi ve muzâfı tahkir içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, اللّٰهِ isminin hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir olarak üçüncü kez zikredilmesinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُبْتُمْ - تَوَلَّيْتُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ cümlesiyle, وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِ ibaresi önceki ayette de geçmişti. İki cümle arasında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin.
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
وَ istînâfiyyedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. بَشِّرِ fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَذَابٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mef’ûl olan بِعَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
بِعَذَابٍ ‘in sıfatı olan اَل۪يمٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Burada muhataptan gaibe dönüş şeklinde iltifat sanatı vardır. Allah insanlara uyarısını onları muhatap alarak yapmış, ancak bu uyarı sonrasında inkârı seçenleri muhatabı olmaktan çıkarmıştır. Bu durum kâfirler için alçaltıcı bir durumdur. İşte bu tahkir anlamının ortaya çıkması için ayette iltifat sanatı yapılmıştır.
Azapla müjdelemek ifadesinde istiare vardır. Uyarmak, ikaz etmek; müjdelemeye benzetilmiş, tehekküm ve alay maksadıyla bu istiare yapılmıştır. Câmi’; her ikisinde de sürura kavuşmak olmasıdır. İnzar masdarı tebşir masdarına benzetilmiş, sonra bu masdarlardan fiil türetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Tehekküm, “kibirli kimselere karşı hakaret anlamında yüceltme, korkutma/uyarma anlamında müjde, tehdit anlamında vaad, alay anlamında övgü lafzı getirmek suretiyle onlarla alay etmedir. (Dr.Mustafa Aydın Arap Dili Belagatında Bedî‘ilmi Ve Sanatları)
كَفَرُوا - الْمُشْرِك۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عذاب: Hale ve tabiata münasip demektir. Mekruh şeyler ve ceza için kullanılması da o kişinin haline cezanın uygun olması sebebiyledir. Kökünde şiddet manası olmadığı için Kur’an’da çoğunlukla makama uygun bir sıfatla gelmiştir (et-Tahkîk). Kur’an’da 373 kez geçer (Kur’an-ı Kerim Lügatı).
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve tahkir manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ibaresinde edebiyatta ‘alaylı üslup’denilen bir üslup sözkonusudur. Çünkü bir kimseyi azap ile müjdelemek onunla alay etmek demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِلَّا | ancak hariç |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | عَاهَدْتُمْ | andlaşma yaptığınız |
|
| 4 | مِنَ | -den |
|
| 5 | الْمُشْرِكِينَ | müşrikler- |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | لَمْ |
|
|
| 8 | يَنْقُصُوكُمْ | size eksik bırakmayan |
|
| 9 | شَيْئًا | hiçbir şeyi |
|
| 10 | وَلَمْ | ve |
|
| 11 | يُظَاهِرُوا | arka çıkmayanlar |
|
| 12 | عَلَيْكُمْ | size karşı |
|
| 13 | أَحَدًا | hiç kimseye |
|
| 14 | فَأَتِمُّوا | tamamlayın |
|
| 15 | إِلَيْهِمْ | onların |
|
| 16 | عَهْدَهُمْ | andlaşmalarını |
|
| 17 | إِلَىٰ | kadar |
|
| 18 | مُدَّتِهِمْ | tanıdığınız süreye |
|
| 19 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 20 | اللَّهَ | Allah |
|
| 21 | يُحِبُّ | sever |
|
| 22 | الْمُتَّقِينَ | korunanları |
|
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
اِلَّا istisnâ harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muttasıl istisna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası عَاهَدْتُمْ ‘dür. Îrabtan mahalli yoktur.
عَاهَدْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru عَاهَدْتُمْ fiiline müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
.İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَاهَدْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَنْقُصُوكُمْ fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَيْـٔاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُظَاهِرُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru يُظَاهِرُوا fiiline mütealliktir. اَحَداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كانوا فعلوا ذلك فأتمّوا (Eğer bunu yaparlarsa tamamlayın.) şeklindedir.
اَتِمُّٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِمْ car mecruru اَتِمُّٓوا fiiline mütealliktir. عَهْدَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰى مُدَّتِهِمْ car mecruru عَهْدَهُمْ ‘ün mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتِمُّٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi تمم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُظَاهِرُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ظهر ’dir.
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُتَّق۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
الْمُتَّق۪ينَ sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً
İstînafiyye olarak fasılla gelen ayette اِلَّا istisna edatıdır.
Önceki ayetten istisna edilenleri bildiren müstesna konumundaki ٱلَّذِینَ ’nin sıla cümlesi عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً cümlesi, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle, وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً cümlesi وَ ‘la, sıla cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi sıygadan menfî muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.
اَحَداً ve شَيْـٔاً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre umuma işaret eder.
Hükmün dışında kalma şartlarının sayıldığı cümlede taksim sanatı vardır.
فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, … إن كانوا فعلوا ذلك (Eğer bunu yaparlarsa...) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim tehir sanatı vardır.
اِلٰى مُدَّتِهِمْ car mecruru عَهْدَهُمْ ‘ün mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَتِمُّٓوا - يَنْقُصُوكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Rivayet olunduğuna göre Resulullah ile müşrikler arasında “Kâbe'yi tavaftan kimseyi engellememek ve Mekke şehrinde kimse tehdit edilmemek ve korkutulmamak” üzere bir genel sözleşme, ayrıca Huzaa, Müdlic vs. Arap kabileleri ile o kabilelerin özelliklerine göre yapılmış olan ve belli süreleri içeren ikili sözleşmeler vardı. Ne zaman ki Hz Peygamber Tebük Seferi’ne çıktı, o zaman savaşa katılmayıp Medine'de kalan münafıklar, etrafa çeşitli yalan haberler yaymaya başladılar. Bunun üzerine de müşrikler ahitlerini bozmaya başladılar. Öyle ki Hz. Peygamber Tebük'ten döndüğünde onların birçoğu ahitlerini bozmuş bulunuyorlardı. Bunun üzerine yukarıda da anlatıldığı şekilde bu sure nazil olmuş, ahitleri yüzlerine fırlatılıp atılmış ve “nebz” edilmiş oldu. Ancak Beni Damra ve Beni Kinâne gibi pek az kabile ahitlerini bozmamıştı. İşte genel bir “nebz”den sonra bu ayette özel ve ikili anlaşmalara temas edilerek ahitlerine riayet etmiş olan bu gibi kimselere, anlaşmaların özelliğine göre o anlaşmalarda belirtilen sürenin sonuna kadar süre tanınması istisnai bir durum olarak bildirilmektedir. Onlar bir noksan iş yapmadıkça antlaşmada belirlenen sürenin sonuna kadar onlara mühlet tanınması emrolunmaktadır. Yukarıda geçtiği üzere Hz. Ali tarafından dördüncü madde olarak ilan edilen ve “Her ahit sahibine ahd-i itmam olunacaktır.” fıkrası da bunu içermekteydi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ cümlesi müsneddir.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Mef’ûl konumundaki الْمُتَّق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
[Muhakkak ki Allah takva sahiplerini sever.] : Ahde vefalı olmak takvalı olmaktır. Lazım söylenmiş, melzum kastedilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem / sağlam cümlelerdir.(Elmalılı, Kadr/1)
عَاهَدْتُمْ - عَهْدَهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin son cümlesiyle ahde vefa gösterenlerin müttakiler olduğu anlaşılmaktadır.
Bu kelam, ilâhî buyruğa uyma zaruretinin sebebini açıklar.
Antlaşma hukukunu gözetmek takvadandır. Karşı taraf müşrik bile olsa, ahde vefa etmelidir. Ahde vefa edenle etmeyen hiçbir zaman bir değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَإِذَا | zaman |
|
| 2 | انْسَلَخَ | geçtiği |
|
| 3 | الْأَشْهُرُ | aylar |
|
| 4 | الْحُرُمُ | haram |
|
| 5 | فَاقْتُلُوا | öldürün |
|
| 6 | الْمُشْرِكِينَ | ortak koşanları |
|
| 7 | حَيْثُ | nerede |
|
| 8 | وَجَدْتُمُوهُمْ | bulursanız onları |
|
| 9 | وَخُذُوهُمْ | ve onları yakalayın |
|
| 10 | وَاحْصُرُوهُمْ | ve hapsedin |
|
| 11 | وَاقْعُدُوا | ve otur(up) bekleyin |
|
| 12 | لَهُمْ | onları |
|
| 13 | كُلَّ | her |
|
| 14 | مَرْصَدٍ | gözetleme yerinde |
|
| 15 | فَإِنْ | eğer |
|
| 16 | تَابُوا | tevbe ederlerse |
|
| 17 | وَأَقَامُوا | ve kılarlarsa |
|
| 18 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 19 | وَاتَوُا | ve verirlerse |
|
| 20 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 21 | فَخَلُّوا | serbest bırakın |
|
| 22 | سَبِيلَهُمْ | yollarını |
|
| 23 | إِنَّ | çünkü |
|
| 24 | اللَّهَ | Allah |
|
| 25 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 26 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ
فَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. انْسَلَخَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
انْسَلَخَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْاَشْهُرُ fail olup damme ile merfûdur. الْحُرُمُ kelimesi الْاَشْهُرُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اقْتُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمُشْرِك۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
حَيْثُ mekân zarfı, damme üzere mebnidir. Cümleye muzâf olur. وَجَدْتُمُوهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَجَدْتُمُوهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمُ muttasıl zamir fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خُذُوهُمْ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
خُذُوهُمْ fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. احْصُرُوهُمْ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
احْصُرُوهُمْ fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اقْعُدُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اقْعُدُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَهُمْ car mecruru اقْعُدُوا fiiline mütealliktir. كُلَّ mekân zarfı, masdardan naib mef’ûlu fihi olarak اقْعُدُوا fiiline mütealliktir. مَرْصَدٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
حَيْثُ mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker muhatap mazi fiiller, mansub muttasıl zamirle kullanıldığında fiil ile zamir arasına bir و harfi getirilir. وَجَدْتُمُوهُمْ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı /işbâ edatı denilir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْسَلَخَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi سلخ ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَابُوا şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَقَامُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَقَامُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. اٰتَوُا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
خَلُّوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzafıtr. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَقَامُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
اٰتَوُا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَلُّوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi خلو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ haber olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ
فَ istînâfiyyedir.
اِذَا , şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.
Şart üslubundaki terkipte, mazi fiil sıygasında gelen şart cümlesi انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ , aynı zamanda اِذَا ‘nın muzâfun ileyhidir. Şart manalı zaman zarfı اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.
الْحُرُمُ kelimesi الْاَشْهُرُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَ karînesiyle gelen فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُ cümlesi şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَجَدْتُمُوهُمْ cümlesi, اقْتُلُوا fiiline müteallik mekân zarfı حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَخُذُوهُمْ ve وَاحْصُرُوهُمْ cümleleri, cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ cümlesi de aynı üslupta gelerek hükümde ortaklık nedeniyle cevap cümlesine atfedilmiştir.
كُلَّ , takdir edilen على harfi cerinin hazfi ile mansub kılınmıştır. Harf-i cerin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. كُلَّ ‘nin muzafun ileyhi olan ismi mekan مَرْصَدٍۚ ‘deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
Bu aylardan sonra yapılması istenenlerin sayılması taksim sanatıdır.
انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ ifadesinde güzel bir istiare vardır. سَلَخَ ’nın aslı hayvan derisini, eti ortaya çıkıncaya kadar çekip soymaktır. انْسَلَخَ bu ayette tasrîhi istiare yoluyla “geçti, sona erdi” manasında kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şerîf er-Radî bu istiareyi şöyle açıklamıştır: “سَلَخَ ’nın asıl anlamı, ‘bir şeyi birleştiği ve karıştığı şeyin içerisinden sıyırıp çıkarmak’tır. Görmez misin sen, koyunu derisinden sıyırıp çıkardığında سَلَخْتُ الشاةَ ‘koyunu yüzdüm’dersin ama gömleğini üzerinden çıkardığında سَلَخْتُ القميص ‘gömleği yüzdüm’demezsin. Çünkü gömlekle bedenin arasında birbirine kaynama ve birleşme durumu söz konusu değildir. Bu yüzden burada haram ayların ‘sıyrılıp çıkması’nı انْسَلَخَ -diğer ayların aksine- ‘haram ayların sona ermeleriyle öbür aylardan meşhur ve maruf halde sıyrılıp çıkmaları’ şeklinde anlamak caizdir. Çünkü (haram aylar) başlangıçları ve sonlarıyla birbirini izler. Önleri ve sonları meşhur ve maruftur; o yüzden başlamaları meşhur olduğu gibi sona ermeleri de aynı şekilde apaçık bilinir.” (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)
سَلَخَ, bir şeyin belli bir mekândan ayrılıp çıkmasıdır. Binaenaleyh bu, o şeyin, belli bir zamandan çıkıp ayrılması hakkında da kullanılmıştır. Zira mekân ile zaman arasında çok sıkı ve tam bir ilgi vardır. Binaenaleyh bir şey derisinden sıyrılıp çıktığında, o derinin iç yüzeyinden, o satıhtan sıyrılıp çıkmış olur ki işte bu yüzey gerçekte onun mekânıdır. Tıpkı bunun gibi bir ay tamam olduğunda, kendisini kuşatan şeyden sıyrılıp başka bir aya girilmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ, bu aylar sona erince şu dört şeye müsade etmiştir: a) “Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün.” Bu ayet mutlak manada yani nerede ve ne zaman olursa olsun müşriklerin öldürülmelerini emretmektedir.
b) “Onları esir olarak yakalayın.” c) “Onları hapsedin.” “Hasr”, bir şeyi, kendini kuşatan şeyin dışına çıkmaktan men etmektir. İbni Abbas (r.a.), Cenab-ı Hakk'ın bu tabir ile “Eğer kendinizi koruyabilirseniz onları engelleyin, muhasara edin.” manasını kastettiğini söylemiştir. Ferrâ da onların “hasr”ının (احْصُرُو), Beytullah'tan uzak tutulmaları ve men edilmeleri olduğunu söylemiştir.
d) “Onların bütün geçit yerlerini tutun.” مَرْصَدٍۚ, düşmanın rasat edildiği (gözetildiği) yer demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ
Ayetin bu cümlesi atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan تَابُوا müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üsluptaki وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ ve وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ cümleleri, şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْ , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ cümlesiyle, فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Serbest bırakma sebeplerinin sayılması taksim sanatıdır.
Tövbe, namaz ve zekat onların artık din kardeşi olduklarının en önemli göstergeleridir.
Allah, tövbe edip iman edenleri bağışlar ve onlara rahmet eder. Burada şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ, bütün hayır yollarını onlar için daraltmış ve onları çeşitli belaların içine atmış, sonra da onların küfürden tövbe etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri halinde dünyevî her türlü afetten kurtulacaklarını beyan etmiştir. Binaenaleyh biz de kıyamet günü durumumuzun böyle olmasını fazl-ı ilahîden umarız. Dolayısıyla tövbe, nazarî (fikri) kuvveti, cehaletten; namaz ile zekat da amelî kuvveti uygun olmayan şeylerden temizlemektir. Bu da en mükemmel saadetin bunlara bağlı olduğunu gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri, anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Müslümanları, müşriklerden İslam'ı kabul edenlere zarar vermemeye teşvik etmek için tezyildir. Gafletle yaptıklarından dolayı onları sorumlu tutmamak demektir. Anlamı şudur: Onları bağışlayın, çünkü Allah onları bağışlamıştır ve O, bağışlayan ve esirgeyendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | أَحَدٌ | birisi |
|
| 3 | مِنَ | -dan |
|
| 4 | الْمُشْرِكِينَ | ortak koşanlar- |
|
| 5 | اسْتَجَارَكَ | aman dilerse |
|
| 6 | فَأَجِرْهُ | onu yanına al |
|
| 7 | حَتَّىٰ | ta ki |
|
| 8 | يَسْمَعَ | işitsin |
|
| 9 | كَلَامَ | sözünü |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | ثُمَّ | sonra |
|
| 12 | أَبْلِغْهُ | onu ulaştır |
|
| 13 | مَأْمَنَهُ | güvenli bir yere |
|
| 14 | ذَٰلِكَ | böyle (yap) |
|
| 15 | بِأَنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 16 | قَوْمٌ | bir topluluktur |
|
| 17 | لَا |
|
|
| 18 | يَعْلَمُونَ | bilmez |
|
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحَدٌ onu tefsir eden mahzuf fiilin faili olup damme ile merfûdur. Takdiri; استجارك (Sana sığınırsa) şeklindedir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru اَحَدٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir.
اسْتَجَارَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَجِرْهُ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَسْمَعَ fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel اَجِرْهُ fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.
يَسْمَعَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. كَلَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَبْلِغْهُ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَأْمَنَهُ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَجَارَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جور ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
اَبْلِغْهُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بلغ ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olup mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle ذَ ٰلِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik mahallen mecrurdur.. بِ harf-i ceri, sebebiyyedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَوْمٌ kelimesi أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. لَا يَعْلَمُونَ۟ cümlesi, قَوْمٌ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima اِنَّ kullanılırken, cümle ortasında اَنَّ kullanılır. أَنَّ iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ
Şart üslubunda gelen ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …فَاِنْ تَابُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan اِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ‘de îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَحَدٌ , takdiri اسْتَجَارَكَ (Senden sığınma isterse) olan mahzuf fiilin failidir.
اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart cümlesini takib eden اسْتَجَارَكَ cümlesi, tefsiriye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَحَدٌ lafzının müsnedine takdim edilmesi önemine binaendir. Buradaki nekre nev içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, فَاَجِرْهُ fiiline mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَلَامَ اللّٰهِ izafetinde Allah lafzına muzâf olan كَلَامَ , şan ve şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ cümlesinde ‘işitme duyusuyla’ kastedilen, islam davetini tasavvur ve tefekkürdür. Bu ifadede işitme duyusu, manayı tasavvur ve tefekkürün sebebi olduğu için sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
اسْتَجَارَكَ - اَجِرْهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ cümlesi, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle şartın cevabına atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri, anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
ذٰلِكَ mübteda, بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟ car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini vurgulamıştır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekit harfi بِاَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟ cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren بِ harfi ile birlikte ذٰلِكَ ‘nin mahzuf haberine müteallıktır. Masdar-ı müevvel olan cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
لَا يَعْلَمُونَ۟ cümlesi müsned olan قَوْمٌ için sıfattır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)
İman, sabır, cesaret, merhamet, muhabbet ve dua. Gittiğin her yere onları da götür, gönül bavulunda. Düştüğünde, elinden tutup kaldırırlar. Ağladığında, gözyaşlarını silerler. Sıkıldığında, dudaklarına bir tebessüm misali otururlar. Yapamayacağını düşündüğünde, seni cesaretlendirirler. Endişelendiğinde, vesveseleri tek tek sustururlar. Kararsız kaldığında, sana bünyelerindeki ilimlerini sunarlar. Kalbini yumuşatırlar. Azimle doldururlar.
Arkandan çarpan kapıların sesine, tıka kulaklarını. Gerekirse, gönlünü tatile çıkar, kabullenip iyileşene kadar. İstersen, güneş batımının renklerine saklan, gözyaşlarına sardığın dualarınla. Ama asla ümitsizliğin karanlığına sürükleme kendini.
Kaldır başını, sana el uzatan imanının elini tut ve ayağa kalk Allah’ın adıyla. Sabrın açılan yaralarını sarıyor. Cesaretin sırtına vuruyor. Muhabbetin yükünü hafifletiyor. İmanın önüne bakmanı hatırlatıyor. Yolların dua ve salavatlarla süsleniyor. Hepsi kulağına fısıldıyor: “Başarabilirsin. Gelene hoşgeldin, gidene eyvallah diyebilir ve yeni şartları sırtlanarak devam edebilirsin.”
Rabbim! Her an, her yerde yanımda olan Sensin. Her anımdan haberdar olan Sensin. İhtiyacım olanı en iyi bilen Sensin. Mekke’yi müşriklerden temizlediğin gibi; kalbimi ve zihnimi her türlü şüphe ve faydasız hallerden temizle. Rabbim! Senin adınla çıktığım bu yolu, Senin adınla bitirmemi nasip et. Hayırlara götür beni. İmanımı güçlendirerek, ilmimi arttırarak ilerlememde yardımcım ol. Attığım her adımda, aldığım her nefeste ve verdiğim her kararda Sana emanetim.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji