8 Kasım 2024
Enfâl Sûresi 70-75 (185. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enfâl Sûresi 70. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ٧٠


Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّبِيُّ peygamber ن ب ا
3 قُلْ söyle ق و ل
4 لِمَنْ kimselere
5 فِي bulunan
6 أَيْدِيكُمْ ellerinizde ي د ي
7 مِنَ -den
8 الْأَسْرَىٰ esirler- ا س ر
9 إِنْ eğer
10 يَعْلَمِ bilirse ع ل م
11 اللَّهُ Allah
12 فِي olduğunu
13 قُلُوبِكُمْ sizin kalblerinizde ق ل ب
14 خَيْرًا bir hayır خ ي ر
15 يُؤْتِكُمْ size verir ا ت ي
16 خَيْرًا daha hayırlısını خ ي ر
17 مِمَّا (fidye)den
18 أُخِذَ alınan ا خ ذ
19 مِنْكُمْ sizden
20 وَيَغْفِرْ ve bağışlar غ ف ر
21 لَكُمْ sizi
22 وَاللَّهُ Allah
23 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
24 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

Peygamberimizin amcası Abbas gibi bir kısım esirler gizlice müslüman olmuşlardı, bir kısmının İslâm’a meyli vardı. Bazıları savaşa razı değildi, ar veya zor belâsı gelmişlerdi, bazıları da amansız İslâm düşmanıydılar, söz verseler bile buna sadık kalmayacak, ilk fırsatta yine müslümanlara karşı hareket edeceklerdi. Bağlı olarak Medine’ye getirilen, içlerinde Hz. Peygamber’in, sabaha kadar iniltisini duyduğu için uyuyamadığı amcasının da bulunduğu esirler perişandı. İç dünyaları bakımından hepsi aynı muameleyi hak etmiyordu; dışa vuran halleri, savaşçı konumları bakımındansa hepsine eşit davranmak gerekiyordu. Fidye karşılığı salınmalarına karar verilince Resûlullah, amcası Abbas’a kendisinin ve bazı yakınlarının fidyelerini vermesini teklif etti. Amcası bu kadar meblağa gücünün yetmeyeceğini, verirse yoksul, dilenci durumuna düşeceğini ileri sürünce ona yakında başka servetlere kavuşacağı müjdesini verdi ve âyetin “sizden alınandan daha iyisini size verir ve sizi bağışlar” şeklinde çevrilen kısmını okudu. Hz. Abbas müslüman olduktan sonra bu olaya atıf yaparak “Allah bana maddî olarak, ödediğim fidyeden daha fazlasını lutfetti; ikinci vaadi günahlarımı bağışlamaktı, onu da umuyorum” demiştir (İbn Kesîr, IV, 35-36; Zemahşerî, II, 186). Bu yoruma göre Allah’ın vereceği daha hayırlı karşılık mal ve bağışlama olmaktadır. Bu karşılığı iman olarak anlayan müfessirler de vardır. Gizli iman taşıyanlar bakımından Allah’ın vereceğini, dünyada mal, âhirette oraya uygun ödül olarak anlamak da mümkündür.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

 

Cilt: 2 Sayfa: 710

سري Seraye : سُرَى gece yolculuk yapmak veya yürümek demektir. Bu anlamda fiil olarak سَرَى ve أسْرَى formlarında gelir. Meryem suresi 24. ayette geçen سَرِيٌّ sözcüğü gece akıp giden bir nehir demektir. Başka bir görüşe göre de ayetteki bu kelime yükseklik veya yüksek anlamına gelen سَرْوٌ sözcüğünden gelir. Bu durumda Allahu Teala burada Hz. İsa’ya ve ona has kıldığı yüce ve yüksek paye, asalet, onur ve şerefe işaret etmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Esra (gece yürüyüşü), sâri ve sirayettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. النَّبِيُّ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ ‘dur. 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harfi ceriyle  قُلْ  fiiline mütealliktir. ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ  car mecruru mahzuf sılaya müteallik olup  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَ الْاَسْرٰٓى  car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir. Mekulü’l kavli,  اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ‘dur.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْلَمِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. ف۪ي قُلُوبِكُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَيْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen يُؤْتِكُمْ خَيْراً  cümlesi şartın cevabıdır.  

يُؤْتِكُمْ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خَيْراً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  خَيْراً ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُخِذَ مِنْكُمْ  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اُخِذَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْكُمْ  car mecruru  اُخِذَ  fiiline mütealliktir. يَغْفِرْ لَكُمْ  atıf harfi  وَ ’la  يُؤْتِكُمْ  fiiline matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَغْفِرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  لَكُمْۜ  car mecruru يَغْفِرْ  fiiline mütealliktir. 

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) 

Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi),  b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi),  c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) irab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْتِكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

خَيْراً  kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir.

İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

   وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ  haber olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ -  رَح۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir.  اَيُّهَا  münada, النَّبِيُّ , ondan bedeldir.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ  nidasıyla, konunun önemine dikkat çekilmiştir.

Nidanın cevabı olan  قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  başındaki harf-i cerle  قُلْ  fiiline mütealliktir.  ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ  car-mecruru, mahzuf sıladaki zamirin mahzuf haline mütealliktir.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ  terkibi şart üslubunda gelmiştir.

اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً  cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve emre teşvik içindir.

ف۪ي قُلُوبِكُمْ  car-mecruru, mahzuf mef’ûle mütealliktir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İkinci mef’ûl olan  خَيْراً ‘daki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine birşey konulabilen kaba benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki hayrı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

خَيْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ف  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Ayetteki bu ikinci  خَيْراً  kelimesi, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kelimenin tekrarında ıtnâb, tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın başındaki  مِنْ  harf-i ceriyle  خَيْراً ‘ e mütealliktir. Sılası olan  اُخِذَ مِنْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

يُؤْتِكُمْ  - اُخِذَ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.

اُخِذَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır.  Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayetteki şart ve cevap cümleleri arasında müzâvece ve müşakele sanatları vardır.

Müzâvece : Zevc kelimesi eş, tezevvüc ise evlenmek demektir. Istılah olarak da seci, vezin veya bir konuda birbirine benzeyen lafızların kelamda yer almasıdır. Bir diğer tarifi de “Şart ve ceza cümlelerinde iki mananın eşleşmesi” dir. Müzâvece sadece cezada vuku bulur. Buna tezâvüc de denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî' İlmi)

وَيَغْفِرْ لَكُمْ  cümlesi,  وَ ’la, يُؤْتِكُمْ خَيْراً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müfessirler bu ayetin, sadece Hazret-i Abbas hakkında mı, yoksa bütün (Bedir) esirleri hakkında mı olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, bunun sadece Abbas (r.a) hakkında nazil olduğunu söylerken, diğer bazıları bunun, bütün esirler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Bu ikinci görüş daha makbuldür. Çünkü ayetin zahiri, şu altı sebepten dolayı, umumi olmasını gerektirir: 1) Ayetteki, اَيْد۪يكُمْ  [ellerinizdeki]  kelimesi; 2) الْاَسْرٰٓى [Esirlere] kelimesi; 3) قُلُوبِكُمْ [Kalpleriniz] lafzı 4) يُؤْتِكُمْ خَيْراً [Size daha hayırlısını verir…] ifadesi; 5) اُخِذَ مِنْكُمْ [Sizden alınanlardan ] tabiri; 6) يَغْفِرْ لَكُمْ  [Sizi bağışlar] ifadesi... Bu altı ifade, ayetin umumi olduğuna delalet ederken, ayetin hususu olmasını gerektiren şey nedir? Bu konuda söylenecek son söz şudur: Ayetin nüzul sebebi, Hazret-i Abbas hadisesi olsa bile sebebin hususiliğine bakılmaz, aksine lafzın umumiliği nazar-ı itibara alınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

63, 64 ve 70. ayet arasında reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

Allah Teâlâ'nın, اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً [Eğer Allah kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, şöyle şöyle yapar.] şeklindeki buyruğu, bir şart-ceza cümlesidir. (Burada) şart bu bilmenin meydana gelmesidir. Halbuki şart ve cezanın (yani onun neticesi) gelecekle ilgilidir ki bu da Allah'ın ilminin hâdis (sonradan) olmasını gerektirir, " Buna şöyle cevap verilir: "Ayetin lafzının zahiri her ne kadar Hişâm'ın ileri sürdüğü şeyi iktiza ediyorsa da deliller Allah'ın ilminin muhdes (sonradan meydana gelen) bir ilim olmasının imkânsız olduğuna delalet ettiği için şöyle denilmesi gerekir: Allah Teâlâ, ilmin mevcut olması, malumun (yani bilinen şeyin) mevcut olmasına delalet edeceği için ayette ilmi zikretmiş ve bununla malumu (bilinen şeyi) murad etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil  اللّٰهِ  isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin  tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

يَغْفِرْ - غَفُورٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle mağfiret vadeder.

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, C. 2, s. 189)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Allah  وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ [Allah Gafûr ve Rahîmdir] buyurmuştur.

Bu daha önce geçen  يَغْفِرْ لَكُمْ [Ve sizi bağışlar.]  ifadesini tekid etmektedir. Buna göre mana, "Allah Gafûr ve Rahîm iken, nasıl mağfiret vaadini tutmaz " şeklindedir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

Enfâl Sûresi 71. Ayet

وَاِنْ يُر۪يدُوا خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ فَاَمْكَنَ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  ٧١


Eğer sana hainlik etmek isterlerse, (bil ki) onlar daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı (sana) imkân vermişti. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ eğer
2 يُرِيدُوا isterlerse ر و د
3 خِيَانَتَكَ sana hainlik yapmak خ و ن
4 فَقَدْ muhakkak
5 خَانُوا hainlik yapmışlardı خ و ن
6 اللَّهَ Allah’a da
7 مِنْ
8 قَبْلُ daha önce ق ب ل
9 فَأَمْكَنَ bu yüzden imkan verdi م ك ن
10 مِنْهُمْ onlara karşı
11 وَاللَّهُ Allah
12 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
13 حَكِيمٌ yerli yerince yapandır ح ك م

Esirler salınırken kendilerinden, bir daha müslümanlar aleyhine hareket etmeyeceklerine dair söz alınırdı. Erdemli kişilerin sözlerinde durma ihtimali yüksek olduğu için bunun da bir faydası vardı. Ancak bir kısmının sözünden cayması, yine müslümanlar aleyhine mücadele vermesi ihtimali yok değildi. Gerçekleşmediği halde böyle bir ihtimal var diye ele geçen esirleri öldürmek, “Allah’a kulluk ve O’nun yarattıklarına şefkat” dini olan İslâm’a yakışır mıydı! Kur’an’ın bu soruya verdiği cevap açıktır: Vehim ve ihtimale dayanılarak insan hakları çiğnenemez. Yaşama hakkı bunların başında gelir. Hıyanet ihtimali gerçekleşirse hainler er geç yine yakalanır ve hak ettikleri cezayı görürler.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 710

وَاِنْ يُر۪يدُوا خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ فَاَمْكَنَ مِنْهُمْۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُوا  şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خِيَانَتَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

خَانُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مِنْ قَبْلُ  car mecruru  خَانُوا  fiiline mütealliktir.  قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْكَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْهُمْ  car mecruru  اَمْكَنَ  fiiline mütealliktir.

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ  zarfı, hem cümleye  hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

اَمْكَنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  مكن ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

  وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ -  حَك۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ يُر۪يدُوا خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ فَاَمْكَنَ مِنْهُمْۜ 

Şart üslubundaki ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart cümlesi olan  اِنْ يُر۪يدُوا خِيَانَتَكَ  müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Mef’ûl olan  خِيَانَتَكَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları  içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدْ خَانُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مِنْ قَبْلُ  tabirinde  قَبْلُ ‘dan sonra genellikle gelen muzâfun ileyh mahzuftur. Bunun için  قَبْلُ  kelimesi esreyi kabul etmemiştir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

خَانُوا  kelimesinde müşakele, şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı vardır.

خِيَانَتَكَ - خَانُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.  

فَاَمْكَنَ مِنْهُمْ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile …اِنْ يُر۪يدُوا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Bu kelam, Peygamberi (sav) teselli için, ona mükâfat, kâfirlere azap vadederek doğrudan Allah Teâlâ tarafından söylenmiştir. Yani : -Ey Resulüm, eğer o esirler İslam üzere sana yaptıkları biati bozarlarsa üzülme! Çünkü daha önce küfürleri ve Allah Teâlâ'nın her akıl sahibinden aldığı misakı bozmakla O'na da hıyanet etmişlerdi de Allah (c.c), seni onlara karşı muktedir kılmıştı. Nitekim Bedir Savaşında bunu gördün. Eğer onlar hıyanetlerini tekrarlarlarsa, bil ki senin Rabbin, yine seni onlara karşı üstün çıkaracaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Allah,  فَاَمْكَنَ مِنْهُمْ  [O (sana) onlara karşı imkân ve kudret vermişti.] buyurmuştur. Ezherî şöyle der: Arapça'da,  أمكنني الأمر يمكنني فهو ممكن (İş bana el verdi.) denir. Ayette  اَمْكَنَ /imkân fiilinin mef'ûlu hazfedilmiştir. Buna göre mana,  فأمكن المؤمنين منهم  ‘’Allah onlara karşı, müminlere fırsat verdi" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesinde idmâc sanatı vardır. [Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyi bildiğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

İdmâc, bir mana için gelen kelamın içine başka bir mana daha sokmaktır. Muhatabın dikkatini toplamasına yardımcı olur. İstitbâdan daha umumidir. Çünkü istitbâ sadece medh için olur. İdmâc ise hem medhi hem de başka amaçları kapsar. Böylece iki mesele birbiri içinde belîğ bir surette anlatılmış olur. Türkçe’de “bir taşla iki kuş vurmak” dediğimiz şeydir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  tezyîl cümlesidir. Kalplerinde olanı bilendir. Bildiği şeylere göre onlara muamelede bulunan hikmet sahibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Enfâl Sûresi 72. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ  ٧٢


İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ onlar ki
3 امَنُوا inandılar ا م ن
4 وَهَاجَرُوا ve hicret ettiler ه ج ر
5 وَجَاهَدُوا ve savaştılar ج ه د
6 بِأَمْوَالِهِمْ mallarıyla م و ل
7 وَأَنْفُسِهِمْ ve canlarıyla ن ف س
8 فِي
9 سَبِيلِ yolunda س ب ل
10 اللَّهِ Allah
11 وَالَّذِينَ ve onlar ki
12 اوَوْا barındırdılar ا و ي
13 وَنَصَرُوا ve yardım ettiler ن ص ر
14 أُولَٰئِكَ işte onlar
15 بَعْضُهُمْ bir kısmı ب ع ض
16 أَوْلِيَاءُ velisidir و ل ي
17 بَعْضٍ bir kısmının ب ع ض
18 وَالَّذِينَ ve kimseler
19 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
20 وَلَمْ ve
21 يُهَاجِرُوا hicret etmeyenler ه ج ر
22 مَا yoktur
23 لَكُمْ size
24 مِنْ -nden
25 وَلَايَتِهِمْ onların velayeti- و ل ي
26 مِنْ
27 شَيْءٍ bir şey ش ي ا
28 حَتَّىٰ kadar
29 يُهَاجِرُوا onlar hicret edinceye ه ج ر
30 وَإِنِ fakat
31 اسْتَنْصَرُوكُمْ yardım isterlerse ن ص ر
32 فِي
33 الدِّينِ dinde د ي ن
34 فَعَلَيْكُمُ sizin üzerinize borçtur
35 النَّصْرُ yardım etmeniz ن ص ر
36 إِلَّا yalnız olmaz
37 عَلَىٰ karşı
38 قَوْمٍ bir topluma ق و م
39 بَيْنَكُمْ aranızda ب ي ن
40 وَبَيْنَهُمْ ve aralarında ب ي ن
41 مِيثَاقٌ andlaşma bulunan و ث ق
42 وَاللَّهُ Allah
43 بِمَا
44 تَعْمَلُونَ yaptıklarınızı ع م ل
45 بَصِيرٌ görmektedir ب ص ر

Burada “yâr ve yakınlar” diye tercüme edilen evliyâ kelimesi vely mastarından gelen velî isminin çoğuludur. Bu kökten gelen vilâyet şeklindeki okunuşun yönetim ilişkisini, velâyet şeklindeki okunuşun ise fert ve gruplar arasındaki yakınlık, dayanışma, taraf ve yardımcı olmayı ifade ettiği hususunda daha önce birkaç yerde açıklama yapılmıştı (el-Bakara 2/257; en-Nisâ 4/2, 138-140, 144; el-En‘âm 6/14). Bazı müfessirler burada açıklanan velâyet ilişkisinin mirasla alâkalı olduğunu ileri sürmüşlerse de âyetlerin geniş kapsamlı olduğu açıktır. Çeşitli asırlarda, kültürlerde, coğrafya ve topluluklarda toplumu birleştiren, kaynaşma ve dayanışmayı sağlayan temel bağlar farklı olmuştur. Bunlar arasında klan ve totem, din, bölge veya yerleşim alanı, ırk, akrabalık, vatandaşlık öne çıkmaktadır. İslâm’a göre akrabalığa ve yerleşim yakınlığına da (komşuluğa, aynı köy veya şehirde oturma) bazı hak ve imtiyazlar tanınmış olmakla beraber temel, belirleyici, baskın siyasî ve sosyal birlik ve dayanışma bağı (velâyet) dine dayanmaktadır, fert ve grupların aynı dine bağlı bulunmasıdır. Bu sebepledir ki, yakın akraba olsalar bile, dinleri farklı olanlar arasında miras ilişkisi yürümemektedir.

 Din bağına dayalı yardımlaşma ve dayanışmanın kâmil mânada gerçekleşmesinin –en azından o çağda ve bölgedeki– şartı, müminlerin bir arada bulunmaları, belli bir toprak parçası üzerinde bir sosyal ve siyasî “bağımsız birlik” oluşturmalarıdır. Hz. Peygamber ve Mekke’deki müslümanlar, dinlerini seçme ve yaşama hürriyeti tehlikeye düşünce Medine’ye hicret ettiler. Bu muhacirleri, Yesrib’in (Medine) müslümanları topraklarına ve evlerine yerleştirdiler, mallarına ortak ettiler, ellerinden gelen bütün yardımı yaptılar ve bu sebeple “yardımcılar” mânasında ensar diye anıldılar. Bu bağın daha da güçlenmesi için Peygamberimiz, muhacirlerle ensarı bire bir kardeş yaptı, bu kardeşlerin birbirine vâris olmaya varıncaya kadar dayanışmalarını sağladı. Muhacirlerle ensar arasında hem genel hem de özel mânada (birbirine vâris olmaları anlamında) kurulan ve işleyen velâyet ilişkisinin, başka topluluklar içinde yaşayan müslümanlara da aynıyla uygulanması mümkün değildi, uygun da görülmedi. Ancak onlar da temel bağ olan dini paylaşıyorlardı, bunun dayanışma ve yardımlaşma bakımından bir etkisi olmalıydı. Bu etki, bir şarta bağlı olarak, temel bağ olan dinin, dinî hayatın, din özgürlüğünün tehlikeye düşmesine özgü kılındı; o şart da, kendilerine karşı müslümanlara yardım edilerek savaşılacak toplulukla müslüman topluluk (devlet) arasında bir saldırmazlık antlaşmasının bulunmamasıdır. Böyle bir antlaşmanın bulunması halinde buna sadık kalınacak, göç etmeyip başkalarının arasında azınlık olarak yaşamayı tercih eden müminlere yardım edilemeyecek, yani velâyet ilişkisi bu noktada işlerliğini kaybedecektir.

 

 Medine dönemi sosyal yapısında görüldüğü şekliyle velâyet ilişkisinin dine bağlı olarak yürümesi müslüman olmayan topluluklar için de geçerlidir; yani onlar da kendi dinlerine mensup olanlara öncelik verirler, birbirlerini korurlar, aralarında yardımlaşırlar. İnsan tabiatına ve sosyal realiteye uygun bulunan bu kural değiştirilir de, dini farklı olan kimselerle velâyet ilişkisi kurulursa, âyette bundan iki kötü sonuç doğacağı bildirilmektedir: Fitne ve fesat. Fitne birey ve toplumun dinî ve ahlâkî hayatının bozulması, kirlenmesi, değişmesi tehlikesidir. Fesat ise din birliğine dayalı dayanışma düzeninin değişmesi, dinleri farklı kimselerle –onlara, yukarıda açıklanan çerçevede velâyet yetkisi vererek– yardımlaşan grupların ortaya çıkması sonucu sosyal düzenin bozulması, asayişin sarsılması, hatta iç karışıklıkların çıkmasıdır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 2 Sayfa: 712-713

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  آمَنُوا ‘dur.Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. هَاجَرُوا  fiili atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine matuftur.  

هَاجَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. جَاهَدُوا fiili atıf harfi  وَ  ’la sıla cümlesine matuftur.  

جَاهَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْوَالِهِمْ car mecruru  جَاهَدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسِهِمْ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  جَاهَدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

هَاجَرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dur. 

جَاهَدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ‘dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ ’la birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰوَوْا  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰوَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نَصَرُٓوا  atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur.  

نَصَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

بَعْضُهُمْ  ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. بَعْضٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَوْلِيَٓاءُ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰوَوْا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أوي ‘dir.

 

 وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَمْ يُهَاجِرُوا  atıf harfi  وَ  ile sıla cümlesine matuftur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يُهَاجِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir.  مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ وَلَايَتِهِمْ  car mecruru  شَيْءٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ  harf-iceri zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يُهَاجِرُوا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  حَتّٰى  ile birlikte  تَتَّخِذُوا  fiiline mütealliktir.  

يُهَاجِرُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَنْصَرُو  şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الدّ۪ينِ  car mecruru  اسْتَنْصَرُوكُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

İsim cümlesidir. عَلَيْكُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. النَّصْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اِلَّا  istisna edatıdır.  عَلٰى قَوْمٍ  car mecruru mahzuf müstesnaya mütealliktir. Takdiri;  إلا النصر على قوم (Kavme karşı zafer haricinde) şeklindedir.  بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ  cümlesi, قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

İsim cümlesidir. بَيْنَكُمْ  mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  م۪يثَاقٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette şibhi cümle şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَنْصَرُو  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  نصر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi ceriyle  بَصِیرٌ ’ e mütealliktir.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَصِیرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

بَص۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ismi fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  müsnedün ileyh,  اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ  cümlesi müsneddir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir. Ayrıca onların bilinen bir grup olduğuna ve sonradan gelecek habere dikkat çeker.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

وَهَاجَرُوا  ve  وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümleleri, sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cihat konularının mal ve can şeklinde belirtilmesi, taksim sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. 

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Ayetteki ikinci ism-i mevsul, اِنَّ ’nin ismi olan birinci mevsûle atfedilmiştir. Mevsûlün sıla cümlesi olan  اٰوَوْا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَنَصَرُٓوا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

الَّذ۪ينَ ‘nin iman edenleri yüceltmek için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ ’nin haberi olan  اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tazim ifadesinin yanında konunun önemini vurgular.

بَعْضُهُمْ  ikinci mübtedadır. Müsned olan  اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ , izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اٰمَنُوا - هَاجَرُوا - جَاهَدُوا  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

هَاجَرُوا۟ -  جَاهَدُوا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اٰوَوْا - نَصَرُٓوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Bahsi geçen kimselerin özelliklerinin iman etmek, hicret etmek ve cihat etmek şeklinde sayılması taksim, özellikleri sayılan bu kimselerin, birbiriyle dost olmakta toplanması cem’ sanatıdır. 

هَاجَرُوا۟ -  جَاهَدُوا  fiilleri sülasi mezid mufâale babından gelmiştir. Burada müşareket, gayret ve devamlılık manasındadır.

اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ  sözündeki ism-i işaret, haklarındaki haberle onların ayırt etmelerinin önemini ifade eder. Onların şanını yücelterek tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette,  بِاَمْوَالِهِمْ [mallar]  ifadesi,  اَنْفُسِهِمْ [nefisler] ifadesinden önce zikredilmiştir. Bu durum, cihadın, daha ziyade mallarla yapıldığına işaret eder. Malla mücadele vermeden, nefisle mücadele verilemez.  ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  [Allah yolu] ndan maksat, Allah'ın sevabına, cennetine, yakınlığına götüren ve manevî derecelere ulaştıran yol demektir. Buna da ihlasla ulaşılır. Gösteriş için mal ve canı feda etmek insanı Allah'ın rızasına ulaştırmaz. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

  وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la öncesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek içindir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Menfi muzari fiil sıygasında gelen  وَلَمْ يُهَاجِرُوا  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi sıygadan menfî muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.

مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مَا  nafiyedir.  لَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan  شَيْءٍ  , zaid  مِنْ  sebebiyle lafzen mecrur, mahallen merfûdur. 

شَيْءٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.

مِنْ وَلَايَتِهِمْ  car mecruru  شَيْءٍ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يُهَاجِرُوا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile  شَيْءٍ  ‘in mahzuf haberine mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَمْ يُهَاجِرُوا - هَاجَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَلَايَتِهِمْ - اَوْلِيَٓاءُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ  cümlesiyle,   وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ  sözü, taksim üslubunda gelmiştir. Arkasından gelen cümleler gibi atıfla gelmiştir. Bununla birlikte, kendisinden önce bahsedilen topluluğun hükmünü tamamlamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart cümlesi olan  اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ  müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için takdim edilen  عَلَيْكُمُ , mahzuf mukaddem habere müteallıktır. النَّصْرُ , muahhar mübtedadır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلَيْ  harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Yardım, o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki yardım insanların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

النَّصْرُ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları  içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

عَلَيْكُمُ النَّصْرُ  sözü vücûb sıygasıyla gelmiştir. Onlara yardım etmek size vâciptir demektir. 

Cümledeki  اِلَّا , istisna edatıdır. Takdiri  النَّصْرُ  olan müstesna mahzuftur. عَلٰى قَوْمٍ  car-mecruru, bu mahzuf müstesnaya mütealliktir. İstisna muttasıldır. Genel yardımdan, bahsedilen kavme olan yardım istisna edilmiştir.

قَوْمٍ ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.

بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ  cümlesi  قَوْمٍ  için sıfattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. cümlesinde de takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. 

Birbirine matuf mekan zarfları  بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  م۪يثَاقٌ  muahhar mübtedadır. 

الَّذ۪ينَ - اٰمَنُوا - بَعْضٍۜ - بَيْنَ - يُهَاجِرُواۚ  kelimelerinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

نَصَرُٓوا - اسْتَنْصَرُوكُمْ - النَّصْرُ   kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَلَيْكم  şeklindeki haberin takdim edilmesi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

النَّصْرُ  kelimesindeki marifelik, ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَللّٰهُ  mübteda,  بَص۪يرٌ  haberidir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  بِمَا تَعْمَلُونَ , ihtimam için amili olan  بَص۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûlü mecrur mahalde olup, başındaki harfi cerle  بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. 

Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsned olan  بَص۪يرٌ  mübalağalı ismi fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün amellerden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

النَّصْرُ - بَص۪يرٌ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


Enfâl Sûresi 73. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ اِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ وَفَسَادٌ كَب۪يرٌۜ  ٧٣


İnkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ kimseler
2 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
3 بَعْضُهُمْ bazıları ب ع ض
4 أَوْلِيَاءُ velisidirler و ل ي
5 بَعْضٍ diğerlerinin ب ع ض
6 إِلَّا
7 تَفْعَلُوهُ eğer bunu yapmazsanız ف ع ل
8 تَكُنْ olur ك و ن
9 فِتْنَةٌ fitne ف ت ن
10 فِي
11 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
12 وَفَسَادٌ ve bir kargaşa ف س د
13 كَبِيرٌ büyük ك ب ر
“Size, ahlak ve dininden hoşlandığınız biri gelirse onu evlendiriniz. Eğer evlendirmezseniz yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat olur.” (İbni Mace, Nikâh, 46)
“Dini ve ahlakı sizi memnun eden birisi kız istemek üzere size gelirse onu evlendirin. Böyle yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat olur.”  (Tirmizi, Nikâh 3)

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ  cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

بَعْضُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءُ  kelimesi  بَعْضُهُمْ ‘un haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. بَعْضٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَوْلِيَٓاءُ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 

 اِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ وَفَسَادٌ كَب۪يرٌۜ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَفْعَلُوهُ  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  تَكُنْ فِتْنَةٌ  cümlesi şartın cevabıdır.

تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. فِتْنَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  فِتْنَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. فَسَادٌ  atıf harfi  وَ ’la  فِتْنَةٌ ‘e matuftur.  كَب۪يرٌۜ  kelimesi  فَسَادٌ  ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَب۪يرٌۜ  kelimesi  فَعِيلٌ  vezninden sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir. 

Müsnedün ileyh olarak gelmiş has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ  ve müsnedün ileyh  بَعْضُهُمْ , izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

Önceki ayetteki  اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ  cümlesiyle  وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

بَعْضٍ ‘deki nekrelik nev ve tahkir içindir.

بَعْضُ -  بَعْضٍ  kelimelerinin tekrarında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

 

 اِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ وَفَسَادٌ كَب۪يرٌۜ

 

 

İstînâfiyye olan cümledeki  اِلَّا  kelimesi  اِنْ  ve لَّا ’nın idgamından müteşekkildir. 

Şart üslubunda gelen terkipte menfi muzari fiil sıygasındaki  لَّا تَفْعَلُوهُ  cümlesi şarttır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ وَفَسَادٌ كَب۪يرٌ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

تَكُنْ , bu cümlede tam fiildir.  وَفَسَادٌ كَب۪يرٌۜ , fail olan  فِتْنَةٌ ‘e matuftur. Atıf sebebi tezâyüftür. 

كَب۪يرٌ  kelimesi  فَسَادٌ  için sıfattır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

فَسَادٌ ‘nin maddi bir varlık sıfatı olan büyük manasındaki  كَب۪يرٌۜ  ile sıfatlanması istiaredir. Büyük olmakla tavsifi, onun korkunçluğunu artırmak  için mübalağadır. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı vardır.

فِتْنَةٌ  ve  فَسَادٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْاَرْضِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  yeryüzü , içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Sanki dünya bir kutu, fitne onun içine konmuştur. الْاَرْضِ ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

الْاَرْضِ  kelimesindeki marifelik, ahd içindir. Müslümanların toprakları kastedilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

كَب۪يرٌ  kelimesi hakikatte bedenin büyüklüğüdür. Burada bir nevdeki kuvvetin şiddeti manasında müsteardır.  كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِن أفْواهِهِمْ  Kehf/5 ayetinde de böyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 
Enfâl Sûresi 74. Ayet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقاًّۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ  ٧٤


İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ onlar ki
2 امَنُوا inandılar ا م ن
3 وَهَاجَرُوا ve hicret ettiler ه ج ر
4 وَجَاهَدُوا ve savaştılar ج ه د
5 فِي
6 سَبِيلِ yolunda س ب ل
7 اللَّهِ Allah
8 وَالَّذِينَ ve onlar ki
9 اوَوْا barındırdılar ا و ي
10 وَنَصَرُوا ve yardım ettiler ن ص ر
11 أُولَٰئِكَ işte
12 هُمُ onlardır
13 الْمُؤْمِنُونَ mü’minler ا م ن
14 حَقًّا gerçek ح ق ق
15 لَهُمْ onlar için vardır
16 مَغْفِرَةٌ bağışlanma غ ف ر
17 وَرِزْقٌ ve rızık ر ز ق
18 كَرِيمٌ bol ك ر م

İman zihinde ve kalpte olan psikolojik bir durum olduğu için dışa vuran işaretleri, delil ve belirtileri olmadan bir kimsede var olup olmadığı bilinemez. İnsanların inanmadıkları halde inanıyormuş gibi görünmeleri mümkündür. Ancak öyle belirti ve deliller vardır ki, bunların bulunması halinde imanın gerçek olduğuna hükmedilir. İnancına göre yaşayabilmek için yurdunu yuvasını bırakıp bir başka ülkeye göç etmek, orada müslümanların safına katılarak düşmanla savaşmak, muhacirlere kucak açarak her şeylerini onlarla paylaşmak samimi imanın dışa vuran güçlü belirtileridir; bunlar bir kimsede görüldüğünde onun mümin olduğuna hükmeden kişi, objektif delillere dayanmış olmaktadır. Âyette geçen “gerçek” niteliği, diğerlerinin, meselâ hicret etmeyenlerin imanlarının asılsız veya geçersiz olduğunu değil, objektif delillerle sabit olmadığını, başka bir deyişle gerçekte var olsa bile, başkalarına göre varlığının sabit olmadığını veya şüpheli bulunduğunu ifade etmektedir. Arkadan gelen âyet ise bu eksiğin nasıl giderilebileceğinin yolunu göstermektedir. Gizli iman da Allah ile kul arasında muteber olmakla beraber müminlerin kuracakları ilişki bakımından bunun söz veya fiil ile açıklanması gerekmektedir. İmanını objektif delillerle ortaya koyan herkese mümin muamelesi yapılır, şartlarını yerine getiren herkes velâyet hakkından istifade eder ve böyle kimseler bütün müminlerin kardeşidir.

 

 Son âyetin son cümlesi, genel olan iman bağına ek olarak, bulunması halinde kandan ve doğumdan yakınlığın, akrabalığın ayrı bir yeri ve değeri bulunduğunu, bu ilişkinin hukukî sonuçlarının da bulunabileceğini ifade etmektedir. Bütün fakih ve müfessirler, akrabadan olan müminlerin ilgi, yardım ve dayanışmada önceliği bulunduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bu yakınlığın miras hukukuna etkisi konusunda ise görüş ayrılığı vardır. “Mirasla alâkası yoktur; buradaki velâyet önceliği, genel yardımlaşma ve dayanışma ile ilgilidir” diyenlere karşı, içlerinde Ebû Hanîfe’nin de bulunduğu bir gruba göre bu cümle miras hukukunda da önceliği ifade etmektedir, miras âyetlerine yeni bir kayıt getirmekte, hicretin ilk yıllarında uygulanan “muhacir-ensar kardeşlemesine” dayalı miras hakkını kaldırmaktadır. Bu anlayış ve yoruma dayalı olarak Ebû Hanîfe’nin dahil bulunduğu birçok müctehide göre “zevi’l-erhâm” diye bilinen, kızın ve kız kardeşin çocukları, dayı, teyze gibi “kızdan ve anadan olma yakın akraba”, asabe ve belli pay sahibi vârisler (eshâbü’lferâiz) bulunmadığında vâris olurlar (bk. Cessâs, III, 76). Bu hüküm, miras hukuku bakımından akraba olan müminlere, diğerlerine nisbetle bir öncelik bahşedildiğini göstermekte, açıklamakta olduğumuz âyetin de bir uygulamasını teşkil etmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 2 Sayfa: 714-715

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. هَاجَرُوا  fiili atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur.

هَاجَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. جَاهَدُوا fiili atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur.  

جَاهَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru  جَاهَدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

هَاجَرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dur. 

جَاهَدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ‘dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقاًّۜ 

 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ ’la birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰوَوْا  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰوَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نَصَرُٓوا  atıf harfi وَ  ’la sıla cümlesine matuftur.  نَصَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir. الْمُؤْمِنُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْمُؤْمِنُونَ  haberi olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الْمُؤْمِنُونَ  cümlesi işaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. حَـقاًّ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, المؤمنون إيمانا حقّا (Hakiki bir imanla inananlar.) şeklindedir. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰوَوْا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أوي ‘dır.

الْمُؤْمِنُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.  

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَغْفِرَةٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  رِزْقٌ  atıf harfi  وَ ’la  مَغْفِرَةٌ  ’e matuftur. كَر۪يمٌ  kelimesi  رِزْقٌ  ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَر۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقاًّۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ‘la önceki ayetteki  وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الَّذ۪ينَ  müsnedün ileyh,  اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقاًّ  cümlesi müsneddir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek ve bilinen bir grup olan bahsi geçenleri tazim içindir. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

وَهَاجَرُوا  ve  وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümleleri, sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هَاجَرُو - جَاهَدُوا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cihat konularının mal ve can şeklinde belirtilmesi, taksim sanatıdır.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Ayetteki, ikinci ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ‘la birinci ism-i mevsûle atfedilmiştir. Mevsûlün sıla cümlesi olan  اٰوَوْا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَنَصَرُٓوا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

الَّذ۪ينَ ‘nin iman edenleri yüceltmek için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الَّذ۪ينَ  için haber olan  اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقاًّ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.  

هُمُ , fasıl zamiri, الْمُؤْمِنُونَ  müsneddir. حَـقاًّۜ  ise cümlenin mazmununu tekit eden mef’ûlü mutlaktır.

Cümle fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  الْمُؤْمِنُونَ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların gerçek müminler olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi, müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi ve mef’ûlü mutlak olmak üzere çok sayıda tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Haber olan  الْمُؤْمِنُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَقاًّ  kelimesi; mahzuf fiilin, önceki manayı tekid eden mef’ûlu mutlakıdır. Takdiri, المؤمنون إيمانا حقّا (Hakiki bir imanla inanmışlardır.)  şeklindedir. Mef’ûlu mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Özellikleri sayılan kimseler, mümin olmakta cem edilmişlerdir.

72. ayetle bu ayet arasında reddü'l-acüz ale's-sadr ve mukabele sanatı vardır.

اٰوَوْا - نَصَرُٓوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ’nin ikinci haberidir. Hal olması da caizdir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَغْفِرَةٌ , muahhar mübtedadır. Mübtedanın ve ona matuf olan  رِزْقٌ  ’un nekre gelişi kesret ve tazim ifade eder. 

رِزْقٌ  ‘un sıfatı olan  كَر۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Birinci ayet, onlar hakkındaki miras hükmünü ve birbirlerine karşı davranış durumlarını açıklıyor. Bu ayette ise, imanda tam zirveye ulaşanların, ilk olarak hicret edenler ve ensar olduğu açıklanıyor. Burada ayet tekrarı yoktur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Allah Teâlâ burada onları şu üç yönden medh-ü sena etmiş olmaktadır:

1) Ayetteki,  اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقاًّ  [İşte gerçek mümin olanlar bunlardır.] ifadesi ile yapılan medih... Buradaki, "İşte mümin olanlar bunlardır" ifadesi hasr manasını ifade eder. Ayetteki,  حَقاًّ / gerçek sözü de onların, dinleri yolunda haklı ve muhakkik olmakla iyice mevsuf olduklarını ifade eder. Durum hakikatte böyledir. Çünkü dini hususunda muhik (doğruyu yerine getiren) olmayan, geçmiş dinlerini terk etmeye, çoluk çocuğundan ve vatanından ayrılmaya, bu uğurda canını ve malını harcamaya katlanamaz, bütün bu hususlarda yarışanlardan ve ileri gidenlerden olamaz.

2) Ayetteki,  لَهُمْ مَغْفِرَةٌ [Mağfiret onlarındır.] kısmının ifade ettiği medih... Bu ifadede  مَغْفِرَةٌ / mağfiret lafzının nekre getirilmesi tıpkı,  وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍ  [Andolsun sen o yahudileri hayata, insanlardan daha düşkün bulursun.]  (Bakara/96) ayetindeki,  حَيٰوةٍ / hayat  kelimesinin, o yahudilerce dünya hayatının mükemmel kabul edildiğine delalet edişi gibi, bu mağfiretin de mükemmel olacağını gösterir. Buna göre mana, "Onlar için bütün günahlardan ve kovuşturmalardan uzak, tam ve mükemmel bir mağfiret vardır" şeklindedir.

3) Ayetteki  وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ [Kerîm (uçsuz bucaksız bir) rızık da onlarındır.]  kısmının ifade ettiği medih. Bu ifade ile, çok yüce ve kıymetli mükâfatlar kastedilmiştir. Netice olarak diyebiliriz ki Allah Teâlâ onların gerek dünyevî, gerekse uhrevî hususlardaki hallerini anlatıp ortaya koymuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 75. Ayet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ  ٧٥


Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir. Allah’ın kitabınca, kan akrabaları birbirlerine (varis olmaya) daha lâyıktırlar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve onlar ki
2 امَنُوا inandılar ا م ن
3 مِنْ -dan
4 بَعْدُ sonra- ب ع د
5 وَهَاجَرُوا ve hicret ettiler ه ج ر
6 وَجَاهَدُوا ve savaştılar ج ه د
7 مَعَكُمْ sizinle beraber
8 فَأُولَٰئِكَ işte onlar
9 مِنْكُمْ sizdendir
10 وَأُولُو ve sahipleri ا و ل
11 الْأَرْحَامِ rahim (akrabalar) ر ح م
12 بَعْضُهُمْ birbirlerine ب ع ض
13 أَوْلَىٰ daha yakındırlar و ل ي
14 بِبَعْضٍ birbirlerine ب ع ض
15 فِي göre
16 كِتَابِ Kitabına ك ت ب
17 اللَّهِ Allah’ın
18 إِنَّ şüphesiz
19 اللَّهَ Allah
20 بِكُلِّ her ك ل ل
21 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
22 عَلِيمٌ bilir ع ل م

 

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدُ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline müteallik olup cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. هَاجَرُوا  fiili, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur.  

هَاجَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. جَاهَدُوا fiili, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur.  

جَاهَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ mekân zarfı  جَاهَدُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

فَ  zaid harftir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنْكُمْ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ  zarfı, hem cümleye  hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

هَاجَرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  هجر ’dir. 

جَاهَدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ‘dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اُو۬لُوا  mübteda olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْحَامِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بَعْضُهُمْ اَوْلٰى  cümlesi,  اُو۬لُوا ‘nun haberi olarak mahallen merfûdur.

بَعْضُهُمْ  ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلٰى  haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. بِبَعْضٍ car mecruru  اَوْلٰى  ‘ya mütealliktir. 

ف۪ي كِتَابِ  car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri;  هذا الحكم المذكور موجود في كتاب الله (Bu hüküm Allah’ın kitabında mevcuttur.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَوْلٰى  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَل۪يمٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olarak damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la 73. ayetteki  وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

اٰمَنُوا  fiiline müteallik olan  بَعْدُ , cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

وَهَاجَرُوا  ve  جَاهَدُوا مَعَكُمْ  cümleleri aynı üslupta gelerek hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Haberin başındaki zaid  فَ  sebebiyle faide-i haber inkârî kelamdır. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  مِنْكُمْ  mahzuf habere mütealliktir.

مِنْكُمْ  sözündeki  مِنْ  harf-i ceri teb’iz manasındadır.  مِنْ  ile gelen mecrur zamir, muhacir topluluğa ait kabul edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Alimler, Hak Teâlâ'nın  مِنْ بَعْدُ  ifadesiyle neyin murad edildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Vahidî, İbn Abbas'ın bu ifadeye, "Hudeybiye'den sonra..." manasını verdiğini nakletmiştir ki bu da ikinci hicrettir. Bu ifadeye, "Bu ayet indikten sonra.." ve, "Bedir Gününden sonra..." manaları da verilmiştir ki en doğru olan, bundan muradın, birinci hicretten sonra hicret eden kimseler olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayette hitabın değiştirilerek onlara tevcih edilmesi onların şerefini ve yüksek mevkilerini açıkça göstermektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hak Teâlâ'nın  فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْ  [onlar da sizdendir.] ifadesi, bu kimselerin derecesinin, önceden hicret eden ilk muhacirlerin derecesinden düşük olduğuna delalet eder. Çünkü, Allah Teâlâ bunları onlara katmış ve onları şereflendirme sadedinde, bu ikincileri birincilerden saymıştır. Şayet, birinci kısmı teşkil edenlerin dereceleri daha üstün olmasaydı, böyle bir mana doğru olmazdı. Allah Teâlâ'nın bu ayetlerde zikretmiş olduğu dört kısmın izahı bundan ibarettir.

                                         وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la önceki istînâfa yani 73. ayete atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ  mübteda,   بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ  cümlesi, haberdir.

Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifade kastına matuftur. 

Müsned olan cümlede  بَعْضُهُمْ  mübteda, اَوْلٰى  haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِبَعْضٍ  ve  ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ car-mecrurları,  اَوْلٰى ‘ya müteallikdir.

ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ  car mecrurunun, takdiri  هذا  olan mahzuf mübtedanın haberine müteallik olduğu da söylenmiştir.

اَوْلٰى , bir vasfın, bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eden ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  كِتَابِ اللّٰهِۜ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  كِتَابِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كِتَابِ اللّٰهِۜ  ifadesinde istiâre vardır. Burada Allah’ın kitabı ile kastedilen, Allah’ın hükmü ve yargısıdır. Allah Teâla, hükmünü, yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla niteleyerek, mübalağa için kitabı, hükümden kinaye olarak zikretmiştir.

Allahın hükmü manasındaki  ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِۜ  ibaresine dahil olan ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  hüküm , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah’ın hükmü, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

بَعْضُ -  بَعْضٍ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

اُو۬لُوا - اَوْلٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اُو۬لُوا - الْاَرْحَامِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

   اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

 

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil  اللّٰهِ  isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin  tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan  عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir. 

شَيْء ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

عَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Surenin son ayetleri hüsn-i intehâ sanatının güzel örnekleridir.

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi )

Surenin çoğunluktaki fasılaları olan  ي - نَ  , و- نَ , ي - مَ  harflerinde lüzum mâ la yelzem sanatı vardır. Bu harflerle oluşan ahenk, muhatabın sanat zevkine hitap etmektedir.

Günün Mesajı
Allah Rasülü aleyhissalâtü vesselâm, Medine'yi teşriflerinde ayrı bir pazar kurup, Medine ekonomisini yahudi kabilelerin hakimiyetinden kurtardı. Bir de, müminler arasında kardeşlik tesis etti ve bu kardeşlik öylesine bir dayanışma getirdi ki, kardeşler birbirlerine akraba olmasalar da, bu kardeşlik sebebiyle mirasçı olabiliyorlardı. Daha sonra indirilen 75'inci âyet bunu neshetmiş ve miras hükmünü sadece kan bağına mahsus kılmıştır. Resulullah ile müşrikler arasında bazı anlaşmalar olmakla beraber onlar bu anlaşmaları bozmuştur. Onların anlaşmayı bozmaları üzerine Müslümanların bu anlaşmalara bağlı kalması uygun olmazdı. Tevbe suresi bu anlaşmaların sona erdiğini ilan ederek başlamış, bu konuda hükümler koymuştur.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Mekke sokaklarında, en güzel sestir, kulaklarına çarpan ezan. Hareketliliğin ve gürültünün ortasında, sükunetiyle en güzel manzaradır, gözlere yansıyan Kabe.

Kabe’yi seyretmeye çalışırken, yaşlı bir amca giriyor sahneye. Yıpranmış bedeniyle, minik adımlarıyla yürüyor tavaf mahallinde. Bulunduğu yerden memnun, bedeni yorgun ama belli, ruhu bambaşka hallerde.

Kalbimden kopan bir duayla, konuyorum omuzlarına. Farkından olmadan kapılıyorum, dualarındaki muhabbete. Yaşlı amcaya yoldaş olmak isterken, artık onun bana yoldaş olmasını diliyorum. Semalara yükselmek ümidiyle, dualarına tutunuyorum:

“Rabbim! İman ederim ki; Senin benim kulluğuma ve sevgime ihtiyacın yoktur ama şüphesiz ki ben Seni sevmeye ve Sana kulluk etmeye muhtacım. Müjdeler olsun; Sana muhtaç olduğunu itiraf eden kula. Sana kulluk için çabalayan bedene. Rızanı umarak terbiye olan nefse. Seni sevmekle huzurla buluşan kalbe.

Rabbim! Ben Sana muhtacım. Merhametine, zikrine ve sevgine muhtacım. Beni; nefsinden kalbine hicret edenlerden, dünyalık isteklerinden sıyrılarak ahireti için cihad edenlerden, hicretiyle cihadı kabul olunanlardan, affedilenlerden, sevdiklerini sevenlerden ve sevdiklerin tarafından sevilenlerden eyle.”

 

Amin.

***

Müslüman toplulukların en temel dertlerinden biri ne yazık ki çoğunluğun taşıdığı aşağılık kompleksidir. Bu kompleksin sebeplerinin başında, yıllar boyu süren ırkçılık ve sömürgecilik sonucu içeride ve dışarıda gerçekleştirilen beyin yıkamaları gösterilebilir. 

Bir zamanlar ilimde ve bilimde ipleri elinde tutanlar; Batı’nın üstünlüğünü kabul eder, dostluğunu ister ve onun kendisini onaylaması için elinden geleni yapar haldedir. Batı dünyasının tarzı ‘modern’ diye tanımlanırken, diğerlerine burun kıvırma eşliğinde ‘geleneksel’ denilmiştir.

Irkçılığın temelini oluşturan düşünceler derinlere işlendiği için nesilden nesile aktarılmaya devam etmektedir. Farklı müslüman toplulukları birbirlerine yaklaşmak ve desteklemek yerine, Batı dünyasına karışma çabasındadır. Kökenlerini yok sayanlar çoktur. 

Kimi müslümanlar, ‘müslümanız ama moderniz’ gayretiyle Batı’nın desteklediği alanlarda buluşma çabasındadır. Halbuki her an değişime uğrayabilecek hiçbir şey kişileri hakiki manada bir arada tutacak kadar sağlam değildir. Zira, akımın asıl sahibi kendisinden saymadığını birden ortada bırakıverir. 

Allah’a teslim olan kulların buluşma noktası İslam’dır. Allah’a kulluktur. Aradaki zararsız farklılıklar, ırkçılığın yerleştirdiği güvensizlikler ve kötü reklam kampanyalarının hepsini bir kenara bırakarak kalplerden kini, zihinlerden aşağılık duygusunu ve hayatlardan alıştırılmış çaresizliği söküp atmalıdır. 

Ey Allahım! Bizi doğru insanlarla dostluk kuranlardan, doğru ortamlarda çaba gösterenlerden ve doğru kişilere, doğru işler için yardımcı olanlardan eyle. Kalplerimizi kinden ve zihinlerimizi ırkçılıktan arındır. Kabullendiğimiz çaresizlik ve ümitsizlik halinden kurtar. Gönüllerimizi sevdiklerinin sevgisiyle ve sevdiklerine yardım etme azmiyle doldur. Bizi iki dünyası için de çalışanlardan ve hayırlı işlerle hem yaşadığı topluma, hem de dünyanın her yerindeki müslüman kardeşlerine faydası dokunanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji