قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَاتِلُوهُمْ | onlarla savaşın (ki) |
|
| 2 | يُعَذِّبْهُمُ | onlara azabetsin |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | بِأَيْدِيكُمْ | sizin ellerinizle |
|
| 5 | وَيُخْزِهِمْ | ve onları rezil etsin |
|
| 6 | وَيَنْصُرْكُمْ | ve sizi üstün getirsin |
|
| 7 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 8 | وَيَشْفِ | ve şifa versin |
|
| 9 | صُدُورَ | göğüslerine |
|
| 10 | قَوْمٍ | toplumunun |
|
| 11 | مُؤْمِنِينَ | inananlar |
|
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. قَاتِلُوهُمْ fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ cümlesi mukadder şartın cevabıdır.Takdiri; إن تقاتلوهم يعذّبهم الله (Onlarla savaşırsanız Allah onlara azab eder.) şeklindedir.
يُعَذِّبْهُمُ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
بِاَيْد۪يكُمْ car mecruru يُعَذِّبْهُمُ fiiline müteallik olup ی üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mankus isimdir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُخْزِهِمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la يُعَذِّبْهُمُ fiiline matuftur.
يُخْزِهِمْ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَنْصُرْكُمْ fiili, atıf harfi وَ ’la يُعَذِّبْهُمُ fiiline matuftur. يَنْصُرْكُمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْهِمْ car mecruru يَنْصُرْكُمْ fiiline mütealliktir. يَشْفِ صُدُورَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la يُعَذِّبْهُمُ fiiline matuftur.
يَشْفِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. صُدُورَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi قَوْمٍ ‘nin sıfatı olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ألأيدي kelimesi mankus isimlerdendir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda ي harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد kelimesinin bir diğer çoğulu أياد şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz.
قَاتِلُوهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَذِّبْهُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يُخْزِهِمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خزي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart üslubundaki terkip, fasılla gelmiştir. يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْدٖيكُمْ cümlesi, mahzuf şartın cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Takdiri, إن تقاتلوهم (Onlarla savaşırsanız) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يُعَذِّبْهُمُ fiili, تفعيل babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
بِاَيْد۪يكُمْ [sizin ellerinizle] ibaresinde birçok iş ellerle yapıldığından cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
اَيْدٖيكُمْ izafetinde iki tarafı da tazim manası vardır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Müteakip وَيُخْزِهِمْ cümlesi وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ ve وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَ cümleleri atıf harfi وَ ‘la يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Üçü de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَ cümlesinde, önceden bahsedilen kişilerin zamir makamında, mümin kavim şeklinde zikredilmesinde tecrît, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır. Ayrıca bu üslup onlara tazim ifade eder.
صُدُورَ kelimesiyle kalpler kastedilmiştir. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
Veciz ifade kastına matuf izafette muzafun ileyh olan قَوْمٍ ‘deki nekrelik tazim içindir. قَوْمٍ için sıfat olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الصُّدُورِ kelimesinin muhatap zamirine değil de قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ terkibine (tamlamasına) muzâf olması, Allah’ın müminlerin yardımıyla kalplerini ferahlattığı kişilerin savaş (kıtal) ile muhatap kılınan bir grup mümin olduğuna işaret etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Kafir kavimle savaşanlara vaad edilenlerin sayılması taksim sanatıdır.
يُخْزِهِمْ - يَنْصُرْكُمْ kelimeleri arasında îhâm-ı tezâd sanatı vardır.
Bundan önce savaştan geri durmamak konusunda yapılan uyarıdan sonra bu ayet de savaş emrini yineler, mü'minlere zafer, düşmanlara hezimet vadeder ve müminlerin kalplerini şüphe, tereddüt ve korku yerine güven ve cesaretle doldurur. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيُذْهِبْ | ve gidersin |
|
| 2 | غَيْظَ | öfkesini |
|
| 3 | قُلُوبِهِمْ | yüreklerinin |
|
| 4 | وَيَتُوبُ | ve tevbesini kabul eder |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | عَلَىٰ |
|
|
| 7 | مَنْ | kişinin |
|
| 8 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 9 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 10 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
| 11 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُذْهِبْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. غَيْظَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قُلُوبِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُذْهِبْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذهب ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَتُوبُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harfi ceriyle يَتُوبُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ haber olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ
Ayetin ilk cümlesi atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْدٖيكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenabı Hakk'ın, [Müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın] ifadesi, Allah'ın gayzdan (öfkeden) doğan eleme şifa verdiğini ifade eder. Dolayısıyla bu, gayzı gidermenin ta kendisidir. O halde ayetteki, “Ve kalplerinden gayzı gidersin.” tabiri, bir tekrardır. Buna şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ, bu fethin (Mekke Fethi) onlara nasip ve müyesser olacağını vadetmişti. Bundan dolayı onlar, bunun ne zaman olacağını beklemekten ötürü bir sıkıntı içindeydiler. Nitekim “İntizar (beklemek), kırmızı ölümdür.” denilir. İşte Cenab-ı Hakk, onların kalplerinde, bu beklemeden doğan zahmet ve sıkıntıyı gidermiş, ferahlık vermiştir. Bu izaha göre ayetteki, “Müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın.” ifadesi ile “Kalplerinden gayzı gidersin.” ifadesi arasındaki fark ortaya çıkar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kalplerindeki gayzı, kin ve öfkeyi gidersin. Yani gönüllere öyle bir şifa versin ki ihtirasları artıracak, yeni yeni öfkelere sebebiyet verecek, saldırgan bir intikam şeklinde olmasın; tam aksine hakkın yerini bulmasından zevk alacak olan müminlerin kalplerindeki kinleri silsin, haklı öfkelere sebep olan zulüm ve haksızlığı, saldırganlığı ortadan kaldıracak şekilde gayzdan azade (bağımsız) bir hayat yaşatsın, gönülleri huzura kavuştursun.Görülüyor ki burada savaş emri üzerine beş ayrı hikmet ve fayda bina edilmiştir. Ve bunlar وَ harfi ile birbiri üzerine atfedilerek beşi birden “Savaşınız!” emrine cevap yapılmıştır. Şöyle ki:
1. Tâzib: Yani cezalandırma, suçluyu ve saldırganı hak ettiği cezaya çarptırmak,
2. İhza’: Saldırganı zelil ve perişan edip baş kaldıramaz duruma sokmak,
3. Nusret: Müminlerin şan ve şerefini yüceltmek,
4. Şifa-i sadr: Ezilmiş ve acı çekmiş olan Müslümanların gönüllerine su serpip ferahlık vermek,
5. Öfkeleri giderme: Hakkın yerini bulmasından dolayı galip tarafı da mağlup tarafı da yeni kin ve öfkeden korumak. Bu beş maddelik gerekçenin hepsi birden, meşru bir savaşın gayelerini beyan etmekte ve hedefin gerçekleşmesini vadetmektedir. Demek oluyor ki savaşta en başta bir cezalandırma hikmeti vardır. Savaşın esas gayesi, Allah'ın yardımını, nusretini ve rızasını kazanmaktır. Bu da gönüllerdeki kin ve öfke ateşini silecek, gönüllere huzur ve ferahlık getirecek nihai bir hedefi gerçekleştirmiş olmalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَنْ başındaki عَلٰى harf-i ceriyle يَتُوبُ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَشَٓاءُ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Genel olarak يَشَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Aslında يَتُوبُ cümlesi makablinin (kendinden öncesinin) devamıdır. يَتُوبَ şeklinde de okunmuştur. Savaş, müşriklerin gücünü dağıtma ve azimlerini kırma sebebi olduğu gibi, kendi durumlarını değerlendirerek gurur, kibir, ve günahlarından tevbe etmelerinin de nedeni olabilir. Ancak sebep olma şekli farklı olduğu için makablinden farklı bir uslubla gelmiştir. (Yani meczum değil merfu olarak gelmiştir.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ, “... dilediği kimseye” buyurmuştur. Çünkü insanın dünya malına nail olması ve ona dünyanın kapılarının açılması, bazen kalbin dünyadan yüz çevirmesine sebep olur ki bu ancak Allah Teâlâ'nın kendisi hakkında hayrı murad ettiği kimse için söz konusudur. Bazen de bu hal, insanın dünyaya iyice dalmasına, onun için kendisini adeta helak etmesine, bu sebeple Allah yolundan uzaklaşmasına da sebep olabilir. İşte zikrettiğimiz şekilde insanların durumu farklı farklı olduğu için Allah Teâlâ, “Allah dilediği kimseye tövbe nasip eder.” buyurmuştur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
وَ istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)
وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ [Allah alimdir, hakimdir.] Her yaptığı iş nice hikmetleri içerir. Genellikle bu gibi “zeyl (ilave)” ifadeleri zamir ile yetinmeyip Allah ism-i celâli ile birlikte gelir ki bu daha çok ilâhi heybet ve korkuyu muhatabın ruhuna telkin içindir. Yani o şan ve azametine sınır olmayan Allah Teâlâ bu kıtal (savaşma) emrini, bir hikmet ve bilgiye dayanarak vermiştir. Şu halde bu gibi emirler, kemâl-i dikkat ve itina ile uygulandığı zaman bu hikmet ve faydaların neler olduğu görülecektir. Bunun sonunda birtakım hayırlar bulunduğu hakkında şüphe ve tereddüde düşülmemelidir. Ve bu ilâhi emirlere karşı gelmekten son derece sakınılmalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ cümlesinde zamir yerine Allah lafzının gelmesi, konunun heybetini artırmak ve kalplere korku salmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu tezyil cümlesi, Allah'ın insanlara, onların niyetlerini bildiği şekilde muamele ettiğini, hikmet sahibi olduğunu ve sadece hikmete ulaşmak için gerekli olanı emrettiğini ispat etmek için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟ ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمْ | yoksa |
|
| 2 | حَسِبْتُمْ | siz sandınız mı? |
|
| 3 | أَنْ |
|
|
| 4 | تُتْرَكُوا | bırakılacağınızı |
|
| 5 | وَلَمَّا |
|
|
| 6 | يَعْلَمِ | bilmeden |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 9 | جَاهَدُوا | cihad eden(leri) |
|
| 10 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 11 | وَلَمْ | ve |
|
| 12 | يَتَّخِذُوا | edinmeyen(leri) |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | دُونِ | başkasını |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah(’tan) |
|
| 16 | وَلَا | ve |
|
| 17 | رَسُولِهِ | Elçisin(den) |
|
| 18 | وَلَا | ve |
|
| 19 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minler(den) |
|
| 20 | وَلِيجَةً | sırdaş |
|
| 21 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 22 | خَبِيرٌ | haber almaktadır |
|
| 23 | بِمَا | şeyleri |
|
| 24 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınızı |
|
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. Yani, بل أحسبتم demektir.
حَسِبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, حَسِبْتُمْ fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur. Sanmak anlamında kalp fiilidir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُتْرَكُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
وَ haliyyedir. لَمَّا cahdı-müstağraktır. Fiil-i muzariyi cezm eder. يَعْلَمِ sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası جَاهَدُوا مِنْكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
جَاهَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru جَاهَدُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. Bu ayette حَسِبْتُمْ fiili sanmak manasına gelen fiillerdendir ve iki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak almıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاهَدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَتَّخِذُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru يَتَّخِذُوا fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlu bihine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. رَسُولِه۪ atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْمُؤْمِن۪ينَ atıf harfi وَ ile رَسُولِه۪ ‘ne matuf olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. وَل۪يجَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَتَّخِذُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
İsim cümlesidir. و istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَب۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur. مَٓا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle خَب۪يرٌ ‘a mütealliktir.
تَعْمَلُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَب۪يرٌ kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfat-ı müşebbehe, “benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَمِ ; hemze ve بَلْ manası taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkârî manadadır.
Cümle, mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve inkâr manasında olan cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-i inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
Buradaki munkatı’ أمْ edatı kelamdaki maksadın değiştiğini ifade eden idrâb harfidir. Munkatı’ أمْ ’den sonra gelen sözlerde ise daima istifham hükmü vardır. Yani حَسِبْتُمْ sözü أحَسِبْتُمْ kuvvetindedir. Takdir edilen bu istifham inkârîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Masdar harfi أَن ve akabindeki تُتْرَكُوا cümlesi masdar teviliyle حَسِبۡتُمۡ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. İkinci mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُتْرَكُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Hal وَ ’ıyla gelen وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذٖينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
يَعْلَمِ fiilinin mef’ûlu konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan جَاهَدُوا مِنْكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede nefy harflerinin tekrarı tekid ifade etmiştir.
وَلَا رَسُولِه۪ ve وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ car-mecrurları tezayüf nedeniyle مِنْ دُونِ اللّٰهِ ‘ye nedeniyle atfedilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَمْ يَتَّخِذُوا fiiline müteallik olan مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ car-mecrurları konudaki önemine binaen, mef’ûl olan وَل۪يجَةًۜ ‘e takdim edilmiştir
وَل۪يجَةًۜ ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umum ve şumûlüne işaret eder.
دُونِ اللّٰهِ izafeti gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
رَسُولِهٖ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولِ, şan ve şeref kazanmıştır.
Allah’ın bilmek istediği kimselerin, Allah, Resûlü ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenler ve cihad edenler olmak üzere açıklanması taksim sanatıdır.
دُونِه۪ tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah’la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü-l Kur’ân, c. 8, s. 723)
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car-mecruru, ولِيجَةً kelimesinin müteallıkıdır. مِن harf-i ceri ibtidaîyyedir, yani ولِيجَةً ’nin bulunduğu hal; Allah’tan, Resulünden ve müminlerden uzaklığın başladığı yere benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلٖيجَةً kelimesi müsteardır. Çünkü وَلٖيجَةً , الدخيلة ve البطانة , aynı anlama gelen kelimelerdir. Bunlar; insanın sırdaş edindiği, hüznünü gideren ve işlerinde kendisine danıştığı kimseyi ifade eder. الوليجة ve الدخيلة asıl olarak, bir topluluk içinden çıkıp başka bir topluluğa dahil olan ve adeta onların içine girip kaynaşan kimseyi ifade eder. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)
وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, اللّٰهِ isminin hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir olarak üçüncü kez zikredilmesinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle خَب۪يرٌ ’e mütealliktir.
تَعْمَلُونَ müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi olup hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
خَب۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
[Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.] ifadesinde idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken lâzım-melzûm alakasıyla “yaptıklarınızın karşılığı verilecektir” manası idmac edilmiştir. Lâzım zikredilmiş, “yaptıklarınıza karşılık verir” manasındaki melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürseldir.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah, kullarının bütün hallerini hakkıyla bilir. Bu cümle, bir öncesi için bir zeyl (ilave) olup vaat ve vaîd (ceza vaadi) ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا | yoktur |
|
| 2 | كَانَ | yoktur |
|
| 3 | لِلْمُشْرِكِينَ | müşrikler için |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يَعْمُرُوا | imar etmeleri |
|
| 6 | مَسَاجِدَ | mescidlerini |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | شَاهِدِينَ | şahitler iken |
|
| 9 | عَلَىٰ |
|
|
| 10 | أَنْفُسِهِمْ | kendi nefislerinin |
|
| 11 | بِالْكُفْرِ | küfrüne |
|
| 12 | أُولَٰئِكَ | onların |
|
| 13 | حَبِطَتْ | boşa çıkmıştır |
|
| 14 | أَعْمَالُهُمْ | yaptıkları işler |
|
| 15 | وَفِي | ve |
|
| 16 | النَّارِ | ateşte |
|
| 17 | هُمْ | onlar |
|
| 18 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
Bu âyetlerde, sağlam bir inanç üzerine temellendirilmemiş dinî davranışların Allah katında bir değere sahip olmadığı açıklanmaktadır.Bunun iyi anlaşılması için somut bir örneğe yer verilmiş, o günkü muhatap kitlenin yakından bildiği ve dine hizmet konusunda sembol haline gelmiş olan Kâbe ile ilgili bazı görevlere değinilmiştir. Âyetlerin iniş sebebiyle ilgili değişik rivayetler bulunmakla beraber, bunların içerdiği bazı bilgilerle âyetlerin nüzûl zamanı arasında uyumsuzluklar bulunmaktadır. Bu rivayetlerdeki bilgilerden hareketle âyetlerin, müslümanlar arasında çıkan bir tartışmada, hacılara su verme hizmetini üstlenen ve Mescid-i Harâm’ın onarım ve bakımı ile meşgul olan müşriklerin müminler gibi sevap alıp alamayacaklarının konuşulması ve durumun Resûlullah’a sorulması üzerine indiği söylenebilir (Taberî, X, 94-97; İbn Atıyye, III, 16-17; Şevkânî, II, 392-394). Bununla birlikte, âyetlerin ifadesi mutlaktır ve hedefi geneldir; içeriği de, birçok âyette değişik vesilelerle ve farklı üslûplarla ortaya konan iman-amel arasında güçlü bir ilişki bulunduğu fikriyle ve davranışlarda sırf Allah’ın hoşnutluğunu gözetmenin önemli olduğu ilkesiyle örtüşmektedir. Bütün bu anlatımların ortak noktası şudur: Aklî ölçülere ve geleneklere göre ne kadar yararlı ve önemli sayılırsa sayılsın, bir işin Allah katında değer kazanmasının ön koşulu, Allah’a ortak koşmamak ve O’nun hoşnutluğunu kazanma iradesine sahip olmaktır. Câhiliye döneminde Kâbe’nin bakımı ve hacılara yardımcı olmak için oluşmuş hizmet birimleri ve bu hizmetlerin yürütülmesine ilişkin gelenekler vardı. Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında (İslâm’dan yaklaşık 150 yıl önce) Kureyş’e geçen bu hizmetlerin sorumluluğunu üstlenmek onurlu bir görev sayıldığı gibi bir yandan da ekonomik faydalar sağlıyordu. 19. âyette iki önemli hizmete (sikåye ve imâre) değinilmiş olmakla beraber burada sadece bu iki işin değil, genel olarak Mescid-i Harâm’a ve hacılara verilen hizmetlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Sikåye, hacılara içecek su temin etme görevini, imâre ise Kâbe’nin bakım ve onarılması görevini ifade etmektedir. Bu ikinci görevin süreklilik taşıyan yönü sidâne ve hicâbe şeklinde anılır; Kâbe’nin perdedarlığı, Kâbe anahtarının muhafaza edilmesi demektir. Âyette bu iki görevin (sikåye ve imâre) zikri ile yetinilmesinin sebebi, Resûlullah’ın Mekke’nin fethinden sonra Câhiliye âdetlerinin kaldırıldığını ve sadece sikåye ile sidânenin bırakıldığını bildirmiş olmasıyla izah edilebilir. Âyetlerin iniş sebebini gösteren rivayetlerde –müşrik olduğu halde yaptığı hizmetten ötürü Allah katında sevap kazanıp kazanamayacağı tartışılan kişiler için– söz konusu edilen görevlerin bu iki hizmet olması da muhtemeldir (Derveze, XII, 93-94). Yukarıda belirtilen konuya hazırlık olmak üzere 17-18. âyetlerde, mescidlerin imar edilmesi konusuna ve kendi inkârcılıklarını görüp bildikleri halde putperestlerin Allah’a ibadet yeri olan mescidleri imar edemeyeceklerine değinilmiştir. 17. âyetin “inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururlarken” şeklinde çevrilen kısmı, “Resûlullah’ın peygamberliğini açıkça inkâr ettikleri, Kâbe’ye putlar dikip onlara tapındıkları ve Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ettikleri halde” gibi mânalarla açıklanmıştır (Râzî, XVI, 8). Burada “imar etme” ile mescidlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa mânevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyet her iki mânaya açık durmakla beraber, mescidlere gereken ilgiyi gösterme, Resûlullah’ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah’a kulluk ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur. Cami inşası faaliyetlerinde nicelik ve nitelik yönlerinden birtakım aşırılıkların bulunduğu bir gerçektir. Fakat bu konu değerlendirilirken basit mukayeseler yapılarak dindar insanların Allah’a kulluk edilen mekânlara ihtimam gösterme duyguları rencide edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Resûlullah zamanındaki sadelik sadece mescidlere özgü bir özellik değildi. Sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle kişisel yaşantılarında refah düzeyini yükselten, kendi meskenleri ve diğer sosyal faaliyet mekânları için büyük harcamalar yapan müslümanların mâbedlerini eski sadelik ve basitliği içinde korumaları beklenemezdi. Kaldı ki cami ve mescidlerin ibadetin yanı sıra eğitim ve benzeri alanlarla ilgili önemli fonksiyonları da vardı. Öte yandan dikkatten kaçırılmaması gereken bir husus şudur: Estetik düşüncesinin her şeyden önce günlük hayatın en çok ilgili olduğu mekânlara yansıtılmaya çalışılması çok doğaldır ve cami mimarisi müslümanlar için sanatı geliştirme ve sanat ruhunu topluma aşılama açısından çok verimli bir alan oluşturmuştur.Günümüzde bu konunun sağlıklı bir planlamaya kavuşturulamamış ve disipline edilememiş olması ise maalesef bu alandaki faaliyetlerin ehil olmayan ellerde kalmasına, dolayısıyla dine karşı haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmaktadır.
Kuran Yolu Tefsiri ( Diyanet)
مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ
İsim cümlesidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
لِلْمُشْرِك۪ينَ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَعْمُرُوا fiili ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَسَاجِدَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
شَاهِد۪ينَ kelimesi يَعْمُرُوا ‘deki failin hali olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ car mecruru شَاهِد۪ينَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْكُفْرِ car mecruru شَاهِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَاهِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi شهد olan fiilin ism-i failidir.
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
حَبِطَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. اَعْمَالُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فِي النَّارِ car mecruru خَالِدُونَ ‘ye mütealliktir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَالِدُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
خَالِدُونَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِلْمُشْرِك۪ينَ car mecruru, كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf مَسَاجِدَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan مَسَاجِدَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
شَاهِد۪ينَ kelimesi يَعْمُرُوا ‘deki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ ve بِالْكُفْرِ car mecrurları, ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden شَاهِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.
بِالْكُفْرِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79)
Buradaki olumsuzluk manası, [Onlar oraya ancak korkarak girebilirler.] ayetindeki olumsuzluk kabilinden bir cevazla değil fakat vukuun gerçekleşmesiyle ilgilidir. Allah'a ortak koşanlar, Beytullah'ın etrafına putları dikmek ve onlara tapmak suretiyle şirki nasıl yaşadıklarını apaçık gösterirken, Mescid-i Haram'ı imar etmeleri söz konusu olamaz. Onlar, ağızlarıyla, “Biz, kâfiriz!” demeseler bile onların bu davranışları, küfürlerine sarahatle (apaçık) şehadet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada Mescid-i Haram kastedildiği halde çoğul kipi ile مَسَاجِدَ (mescitler) buyurulması Mescid-i Haram'ın, bütün mescidlerin kıblesi ve imamı olmasından dolayıdır. Bu itibarla Mescid-i Haram'ı imar eden, bütün mescidleri imar etmiş sayılır. Yahut Mescid-i Haram'ın cihetlerinden her biri müstakil bir mescit sayılır. Diğer mescitler ise böyle değildir. Çünkü diğer mescitlerde değişik cihetlerde kıble değişmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İbni Kesir, Ebu Amr ve Yakub مَسْجِدَ اللَّهِ diye tekil olarak okumuşlardır. Bundan maksat Mescid-i Haram’dır. Veya izafetle marife olması cins içindir. Diğerleri ise “مَساجِدَ اللَّهِ ” diye okumuşlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onlar, çırılçıplak bir vaziyette Kâbe'yi tavaf ediyorlar ve: “Biz, içinde bulunuyorken Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle Kâbe'yi tavaf edemeyiz.” diyorlardı. Kâbe'yi her tavaf edişlerinde de putlarına secde ediyorlardı. İşte bu, onların, kendilerinin küfür ve şirklerine şahitlik etmeleri demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ
Cümle ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve küfürde çok ileri gittiklerini ifade eder.
Müsned olan حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ cümlesi, onları zemmetmek (yermek) için ism-i işaret getirilerek başlamıştır. Çünkü onlar inkârlarına bizzat kendileri şahitlik etme vasıflarıyla ayırt edilmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Dilciler حَبْطٌ kelimesinin asıl manasının, “devenin kendisine zarar veren bir şeyi yiyip bundan dolayı karnı şişerek ölmesi” olduğunu söylemişlerdir. Amellerin boşa gitmesi de حَبْطٌ kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü bu, ifsat edici şeyin kendisine arız olması (ortaya çıkması) sebebiyle bir şeyin bozulmasına benzer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara Suresi/217)
Fesat ortak yönüyle kâfirlerin amellerine istiare yoluyla benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân ilmi)
وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُمْ mübteda, خَالِدُونَ haberdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِي النَّارِ car mecruru önemine binaen amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak kalıcı anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
فِي النَّارِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen النَّارِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Kafirlerin cehennemde ateşe maruz kalmaları, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فِي النَّارِ kelimesinin خَالِدُونَ kelimesine takdimi, fasılaya uygun olması ve kâfirlere kötü sonucu bir an önce bildirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yaşadıkları küfürle beraber, Mescid-i Haram'ı imar etmenin ve benzeri hayır işleri yapmanın hiçbir değeri yoktur. Onların amelleri küfürleri sebebiyle boşa gitmiş ve rüzgârda savrulmuş toz olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّمَا | ancak |
|
| 2 | يَعْمُرُ | imar ederler |
|
| 3 | مَسَاجِدَ | mescidlerini |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 5 | مَنْ | kimseler |
|
| 6 | امَنَ | inanan |
|
| 7 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 8 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 9 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 10 | وَأَقَامَ | ve kılan |
|
| 11 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 12 | وَاتَى | ve veren |
|
| 13 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 14 | وَلَمْ | ve |
|
| 15 | يَخْشَ | korkmayan |
|
| 16 | إِلَّا | başkasından |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 18 | فَعَسَىٰ | umulur |
|
| 19 | أُولَٰئِكَ | onların |
|
| 20 | أَنْ |
|
|
| 21 | يَكُونُوا | olmaları |
|
| 22 | مِنَ | -dan |
|
| 23 | الْمُهْتَدِينَ | doğru yolu bulanlar- |
|
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ
Fiil cümlesidir. اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki مَا harfidir. اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.
يَعْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. مَسَاجِدَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنَ بِاللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنَ fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ الْاٰخِرِ atıf harfi و ’la بِاللّٰهِ ‘ye matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَقَامَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. ٱلصَّلَوٰةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتَى الزَّكٰوةَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اٰتَى fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
أَقَامَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ‘dir.
اٰتَى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَخْشَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَّا hasr edatıdır. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
اُو۬لٰٓئِكَ işaret ismi عَسٰٓى ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَسٰٓى ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكُونُوا nakıs, ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı يَكُونُوا ’nun ismi olup mahallen merfûdur. مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ car mecruru يَكُونُوا ’nun mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُهْتَد۪ينَ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. يَعْمُرُ maksûr/sıfat مَنْ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Veciz ifade kastına matuf مَسَاجِدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan مَسَاجِدَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Fail konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘nin sılası olan اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlere tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla ayetteki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı, işin önemini bildirmek ve kalplerde haşyet duygularını artırmak için zamir makamında zahir ismin zikriyle yapılan tekrarında ise iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ car-mecruru, اٰمَنَ fiiline müteallik olan بِاللّٰهِ ‘ye tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müteakip وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ ve وَاٰتَى الزَّكٰوةَ cümleleri, atıf harfi وَ ‘la, … اٰمَنَ بِاللّٰه cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sılaya matuf olan وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ cümlesi ise menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İki tekit hükmündeki kasırla mana tekid edilmiştir.
لَمْ ve اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille mef’ûl arasındadır. يَخْشَ maksûr/sıfat, اللّٰهَ maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. Allah’tan başkasından korkmazlar. Yani, sadece Allah’tan korkarlar.
Allah’ın mescidlerini mamur edenlerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy ve istisna ile gelen kasr cümlesi (وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ) muhatabın kabul etmediği ya da kuşku duyduğu konularda gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
… اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ cümlesinin kasr üslubuyla gelmesinden maksat, müşriklerin dışındaki diğer grupları da Allah’ın mescitlerini imar etmekten uzaklaştırmaktır. Müşrikler zaten açıkça uzaklaştırılmışlardır. İsm-i mevsûlden ve sılasından murad ise özellikle Müslümanlardır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada murad olunan mana, imarı gerçekleştirme vasfını müminlere tahsis etmektir. Yani Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, vahiyde yer aldığı haliyle ahiret gününün ebediliğine, mükâfat ve mücazatına iman eden; dinde tarif edildiği gibi namazı dosdoğru kılan ve zekâtı da veren; Allah Teâlâ'dan başkasından korkmayan, O'nun emir ve yasaklarının gereklerini yerine getiren, yaşadığı dini hayat sebebiyle hiç kimsenin kınamasından ve ayıplamasından etkilenmeyen ve hiçbir zalimden korkmayan kimse ancak Allah Teâlâ'nın mescitlerini imar edebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Burada وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ buyurularak sadece namaz ile zekatın anılması bu ibadetlerin şanının yüceliğini gösterir ve bunlara dikkat etmeye teşvik eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ
Cümle, atıf harfi فَ ile يَعْمُرُ مَسَاجِدَ cümlesine atfedilmiştir. Terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. İnşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
عَسٰى fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıkıp haberî manaya gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
عَسٰٓى ‘nın isminin işaret ismiyle marife olması, bahsi geçen kişilere tazim ifade eder.
Onlardan ism-i işaretle bahsedilmesi, sayılan amelleri sebebiyle bu ümidi hakettiklerine tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ cümlesi, عَسٰٓى fiilinin haberi konumundadır. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُهْتَدٖينَ car mecruru كانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Ebu Hayyan şöyle der: عَسٰٓى fiili, Kur’an’ın neresinde gelirse gelsin, Allah için kullanılmışsa kesinlik ifade eder. Burada عَسٰٓى fiilinin kullanılmış olması, müşriklerin hidayete erenlerden olma ümidini tamamen ortadan kaldırır. Çünkü kimde bu dört haslet bulunursa onun durumu, hidayete ermesi ümit edilen kimsenin durumuna getirilmiştir. Bu hasletlerden yoksun olanın durumu nasıl olur?! Bu ayet, korkunun ümide tercih edilmesini ve salih amellere aldanılmamasını ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es- Suyûtî, c. 1, s. 53)
Burada önemli bir nokta vardır ki yüksek vasıflı müminlerin mazhar olacakları bu sonucun umulabilir bir sonuç olarak ifade edilmiş olması, hidayet üzere olduklarını zanneden kâfirleri kınamak ve onların bütün ümitlerini yok etmek içindir. Çünkü müminlerde bunca kemâlât (kâmil vasıflar) var iken onların akıbetleri “عَسٰٓى / umulur, muhtemeldir” ifadeleri arasında dönüyorsa kâfirlerin halleri nasıl olabilir?
Ancak bu beyan, müminler için lütuf olmakla beraber korkuyu ümide tercih etmeye teşvik demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَجَعَلْتُمْ | bir mi tuttunuz? |
|
| 2 | سِقَايَةَ | su vermeyi |
|
| 3 | الْحَاجِّ | hacılara |
|
| 4 | وَعِمَارَةَ | ve imar etmeyi |
|
| 5 | الْمَسْجِدِ | Mescid-i |
|
| 6 | الْحَرَامِ | Haram’ı |
|
| 7 | كَمَنْ | kimse gibi |
|
| 8 | امَنَ | inanan |
|
| 9 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 10 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 11 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 12 | وَجَاهَدَ | ve cihadeden |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah |
|
| 16 | لَا | olmaz(lar) |
|
| 17 | يَسْتَوُونَ | eşit |
|
| 18 | عِنْدَ | katında |
|
| 19 | اللَّهِ | Allah |
|
| 20 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 21 | لَا |
|
|
| 22 | يَهْدِي | yol göstermez |
|
| 23 | الْقَوْمَ | topluluğuna |
|
| 24 | الظَّالِمِينَ | zalimler |
|
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. جَعَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمۡ fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. سِقَايَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَٓاجِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عِمَارَةَ atıf harfi وَ ile سِقَايَةَ ‘e matuf olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَسْجِدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle جَعَلْتُمْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlune mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنَ بِاللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنَ fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ الْاٰخِرِ atıf harfi و ’la بِاللّٰهِ ‘ye matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ‘ün sıfatı olup kesra ile mecrurdur. جَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
جَاهَدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru جَاهَدَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek, Bir halden başka bir hale geçmek, Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek.Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاهَدَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir.(sonuçlandırandır) Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْحَٓاجِّ kelimesi sülâsî mücerredi حجج olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَوُ۫نَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عِنْدَ mekân zarfı يَسْتَوُ۫نَ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يَسْتَوُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لا يَهْدِي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanr.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümlede hemze, inkârî istifham harfidir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
سِقَايَةَ ve عِمَارَةَ kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
كَمَنْ car mecruru, جَعَلْتُمْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlune mütealliktir.
Teşbih harfi sebebiyle mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ car-mecruru tezayüf nedeniyle اٰمَنَ fiiline müteallik بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَجَاهَدَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan سَبٖيلِ , şeref kazanmıştır.
سَبٖيلِ اللّٰهِ (Allah’ın yolu) ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ibaresinde فِی harfi de إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Cami’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu mübalağalı ifadede tecessüm sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmeldir.
السِّقايَةِ ve العِمارَةِ kelimelerinin zikredilmesi müşebbehe, iman eden ve cihad eden kimselerin zikredilmesi müşebbehün bihe delalet eder. Sikâye ve imâre işi ve bunu yapanlarla, iman etmek ve cihad etmek ve iman edenlerle cihat edenler eşit değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الحاجِّ kelimesinin başındaki elif-lâm cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Az sözle çok anlam ifade kastına matuf olan عِنْدَ اللّٰهِ izafeti, muzâfın şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zamir makamında tekrar zikredilmesi iltifat, ıtnâb ve tecrîd sanatıdır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında zahir isimle üçüncü kez tekrarlanması, mehabet duyguları uyandırmak ve ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Hidayet kelimesinin, istenen hususlardaki şeylere irşad (rehberlik) manasında istiare olarak kullanımı yaygındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ ifadesinde önceden bahsedilen kişilerin zamir yerine zalim kavim şeklinde zikredilmesi iltifat, ıtnâb ve tecrîd sanatıdır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ [Allah zalim kavme hidayet etmez.] sözünden, hacıları sulayan, mescidi imar eden şeklindeki vasıfları taksim sanatı üslubuyla belirtilen kimselerin zalim oldukları anlaşılmaktadır.
Cümle, mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.
واللَّهُ لا يَهْدِي القَوْمَ الظّالِمِينَ cümlesi أجَعَلْتُمْ سِقايَةَ الحاجِّ cümlesi için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Bu cümle kâfirlerin, Allah'a ortak koşmak ve Resulullah'a (s.a.v) düşmanlık etmek, hakkı hak olarak tanımamak, tercihe şayan olanla olmayanı ayıramamak suretiyle doğru yolu bulamadıklarını ve nihayet, dalalete ve zulmeder duruma düştüklerini ve söz konusu iki grubun Allah katında eşit olamayacaklarını apaçık belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 3 | وَهَاجَرُوا | ve hicret eden(ler) |
|
| 4 | وَجَاهَدُوا | ve cihad eden(ler) |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah |
|
| 8 | بِأَمْوَالِهِمْ | mallarıyla |
|
| 9 | وَأَنْفُسِهِمْ | ve canlarıyla |
|
| 10 | أَعْظَمُ | daha büyüktür |
|
| 11 | دَرَجَةً | dereceleri |
|
| 12 | عِنْدَ | katında |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah |
|
| 14 | وَأُولَٰئِكَ | ve işte |
|
| 15 | هُمُ | onlardır |
|
| 16 | الْفَائِزُونَ | kurtuluşa erenler |
|
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. هَاجَرُوا fiili atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
هَاجَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. جَاهَدُوا fiili atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
جَاهَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru جَاهَدُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بِاَمْوَالِهِمْ car mecruru جَاهَدُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسِهِمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
هَاجَرُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dir.
جَاهَدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ‘dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ
Cümle, اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. دَرَجَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
عِنْدَ mekân zarfı اَعْظَمُ ‘ye mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْظَمُ kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْفَٓائِزُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَٓائِزُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الْفَٓائِزُونَ cümlesi, işaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَٓائِزُونَ kelimesi sülâsî mücerredi فوز olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الَّذ۪ينَ müsnedün ileyh, اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir.
Ayrıca onların bilinen bir grup olduğuna ve sonradan gelecek habere dikkat çeker.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَهَاجَرُوا ve وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ cümleleri aynı üslupla gelerek hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هَاجَرُو - جَاهَدُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cihat konularının mal ve can şeklinde belirtilmesi, taksim sanatıdır.
فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ ibaresindeki فٖي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada فٖي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَبٖيلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَبٖيلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَبٖيلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَبٖيلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır.
اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ ibaresi, اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberidir.
اَعْظَمُ , bir vasfın, bir varlıkta diğer varlıklardan daha fazla olduğunu ifade eder ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
دَرَجَةً temyiz olarak mansubdur. Temyiz, anlamı güçlendirip tamamlamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV, Tekid)
عِنْدَ mekan zarfı, اَعْظَمُ ‘ya mütealliktir.
Az sözle çok anlam ifade eden عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması عِنْدَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Enam/57)
Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Özellikleri sayılan kimseler, mertebe yüksekliğinde cem edilmişlerdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Derecelerden başka ayetlerde de bahsedilmişti. Bakara Suresi’nde, “Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır.” yine Enfal Suresi’nin başlarında “Onlar için Rabbleri katında dereceler vardır.” buyrulmuştu. Tüm bu ayetlerde dereceler; müstear olarak kullanılmıştır. Nitekim عند الله sözü de derecelerin yüksekliğinin Allah indindeki rıza makamındaki yüksekliğe işaret ettiğini ve faziletin de Allah'ın şereflendirmesiyle meydana geldiğini göstermektedir. Çünkü عند kelimesinin aslı takrîb (yakınlaştırma) zarfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada, fazilet itibariyle mufaddalun aleyh (kendisine üstün olarak görülenler) mahzuf olup zikredilmemektedir. Yani iman edip de hicret eden, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler Allah katında; iman ettiği halde sikâye (Kâbe’yi ziyaret için gelenlerin su ihtiyaçlarının karşılanması görevi) ve imâre (Kâbe'nin bakım ve îmârını yapma görevi) vazifeleriyle memur olup da hicret etmemiş ve küfür ehli arasında bulundukları sürede Müslümanlar kadar cihat etmemiş kişilere kıyasla büyük dereceye sahiptirler. Yani burada maksat ilk grubun ikinci gruba olan üstünlük ve faziletinin belirtilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ fasıl zamiri, الْفَٓائِزُونَ haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilenlerin önemini vurgulayarak, tazim ifade etmiştir.
Fasıl zamiri kasr ifade eder. اُو۬لٰٓئِكَ maksûr/mevsûf, الْفَٓائِزُونَ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onlar sadece kurtulmuş olmaya tahsis edilmiştir.
Müsnedin elif-lam ile marife yapılması burada kasr olduğunu gösterir. Bu kasr kasr-ı iddiâî olup, ermiş oldukları başarının azamet ve yüceliğindeki mübalağa manasını sağlar. Öyle ki başkalarının başarısı, onların başarısı yanında yok hükmünde görülmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
الْفَٓائِزُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Bu kimselerin özellikleri, iman edip hicret etmek, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmek, derece bakımından yüksek olmak şeklinde sıralanarak taksim yapılmış, kurtuluşa erenler olmaları açısından cem edilmiştir.
Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ cümlesi hasr ifade eder. Yani kazananlar başkaları değil, sadece onlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Onların elde ettikleri başarıyı haketmelerinin, onları diğerlerinden ayıran belli vasıfları sebebiyle olduğuna işaret etmek için burada tenbih manasında ism-i işaret kullanılmıştır. Bu vasıflarsa; iman etmiş olmaları, hicret etmeleri ve son olarak mallarıyla ve canlarıyla cihat etmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i faillerdeki elif-lâmlar, ism-i mevsûl olduklarından sılaları fiil manasındadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Âdiyat Suresi, 1-5)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)
Yıllar önce, 17 yaşındayken demişim ki;
İnsanın hatalarından biri;
Keşkelerle şimdiyi boşa harcamak.
Cevabı olmayan acabalı sorularını sorup,
Kaybettiği her şeyden şiddetle korkmak.
Geçmişini korku dolu gözleriyle tararken,
Sahibim sandığı şimdiyi, geçmişin arasında görmek.
Geçmiş zamana zincirlenip,
Bir anda kendini ileri gelecekte bulmak.
Yine keşke ve acabalarının ortasında oturup,
Aynı hatayı bir daha ve yeniden tekrarlamak,
Kısacası bir kısır döngüye saplanıp kalmak.
Neden devamlı büyümek ister insan? Neden devamlı önündeki hedeflere ulaşma derdindedir? Hangi işi yapıyorsa, hangi hal içindeyse, hep gözü bitiş çizgisindedir.
Halbuki, anı yaşamak, bulunduğu anın değerini bilebilmek ve bulunduğu an için Rabbine şükredebilmek olsa gerek.
Ey her halimizden ve hareketimizden haberdar olan Allahım! Senin izninle; Yaşadığı anların değerini bilenlerden, Şükredenlerden, Yalnız Seni ve razı olduğun kullarını sırdaş edinenlerden, Ellerindeki işleri hayırla bitirip, hedeflerine hayırla ulaşanlardan olalım. Ey bağışlamasını seven ve dilediğini bağışlayan Allahım! Bizi de affettiklerinden, yüreklerini ferahlattıklarından ve kalplerindeki kini giderdiklerinden eyle. Yarınlarımızla bugünlerimizi aratma. Keşkelerle ve acabalarla zamanımızı boşa harcatma.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji