يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ ٢١
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ
Fiil cümlesidir. يُبَشِّرُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِرَحْمَةٍ car mecruru يُبَشِّرُهُمْ fiiline mütealliktir. مِنْهُ car mecruru رَحْمَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. رِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ kelimeleri, atıf harfi وَ ’la رَحْمَةٍ ‘e matuftur. لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌ cümlesi, جَنَّاتٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَع۪يمٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُق۪يمٌ kelimesi نَع۪يمٌ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبَشِّرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُق۪يمٌ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ
Beyânî istînâf olan ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُمْ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla, هُمْ zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.
مِنْهُ car mecruru, fiile müteallik olan بِرَحْمَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَرِضْوَانٍ ve وَجَنَّاتٍ car-mecrurları tezayüf nedeniyle بِرَحْمَةٍ ‘e atfedilmiştir.
بِرَحْمَةٍ - رِضْوَانٍ - جَنَّاتٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerdeki nekrelik tazim ve tahayyülü mümkün olmayan nev ifade eder. Bu nimetlerle birlikte Rab isminin zikri de münasiptir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Müminlere üç müjde olan rahmet, rıdvan ve cennet, يُبَشِّرُهُمْ fiilinde cem’ edilmiştir.
لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌ cümlesi, جَنَّاتٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَع۪يمٌ , muahhar mübtedadır.
ف۪يهَا car-mecruru önemine binaen amili olan نَع۪يمٌ ’a takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyh olan نَع۪يمٌ ‘daki nekrelik, kesret, tazim ve tarifi mümkün olmayan nev içindir.
مُق۪يمٌ kelimesi نَع۪يمٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُق۪يمٌ , sülasî mezid افعال babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
بِرَحْمَةٍ , ورَضْوانٍ , وجَنّاتٍ , ونَعِيمٍ ibarelerindeki tenkir, makamın, مِنهُ sözünün ve bu müjdenin karinesiyle tazim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رِضْوَانٍ: Hem razı olan hem de razı olunan olarak huzuru izzetine kabul buyuracak bir büyük rızadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
نَع۪يمٌ nimetin ileri derecede olanıdır. Nimetin ileri derecede oluşu ise onun bulanıklıklardan ve içine birşey karışmasından uzak olmasıdır. Çünkü نَع۪يمٌ, kelimesi نعمة ‘in mübalağa sıygasıdır. Ayetteki, مُق۪يمٌ kaydı da o nimetlerin sona ermeden devam edeceğini gösterir. Allah Teâlâ, bu ayette, kendisi için, رَبُّهُمْ ifadesini kullandı. Bu kelime, تربية ‘ un masdarından müştaktır. Buna göre Cenab-ı Hakk sanki “Sizi dünyada sınırsız nimetlerle terbiye eden o zât, sizi, çok yüksek hayırlar ve mükemmel hayırlarla müjdeler.” demek istemiştir. Allah Teâlâ, رَبُّهُمْ sıfatını kullanarak, kendisini onlara izafe etmiş, ama onları kendisine izafe etmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ٢٢
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
خَالِد۪ينَ kelimesi يُبَشِّرُهُمْ ‘deki mef’ûlun hali olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır. ف۪يهَٓا car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. اَبَدًا zaman zarfı خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عِنْدَهُٓ اَجْرٌ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
عِنْدَ mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَجْرٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ۟ kelimesi اَجْرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ۟ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
خَالِد۪ينَ , önceki ayetteki يُبَشِّرُهُمْ fiilinin mef’ûlünden müekked hal olarak ıtnâbtır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların cennette kalışlarının, hal-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela: هذا اخوك عطوف “Bu, çok şefkatli kardeşindir.” cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ‘sız gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Car mecrur ve zaman zarfı خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
خَالِد۪ينَ , ism-i fail olarak gelmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır. خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı ’anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, car mecrur ف۪يهَا ve zaman zarfı اَبَداًۜ ‘e müteallak olmasını sağlamıştır.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَا [Orada (ebedi) kalıcıdırlar.] sözünden sonra اَبَداًۜ ‘nin söylenmesi tetmim ıtnâbıdır.
ف۪يهَا ’daki zamir cennete aittir. Onlar cennetin içinde ebedi kalacaklardır. Bu ifadedeki ف۪ي harfinde zarfiyet anlamı dolayısıyla istiare vardır. Onları her yönden kuşattığını mübalağalı bir şekilde ifade etmek için cennet, içi olan kapalı bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
خَالِد۪ينَ sıfatı zaten ebediyet manasındadır. Ayrıca اَبَداً kelimesinin gelmesi manayı ziyadesiyle ortaya koymak içindir. Çünkü bu kelime bazı hallerde uzun kalmak manasına da gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
İstinâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ cümlesi اِنَّ ‘nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve icaz-ı hazif sanatları vardır. عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ muahhar mübtedadır.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَهُٓ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِنْدَ için şan ve şeref ifade eder.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57)
Müsnedün ileyh olan اَجْرٌ kelimesinin nekre gelişi tazim ve kesret içindir, arkasından gelen sıfat da bu manayı tekid eder.
اَجْرٌ kelimesinde istiare sanatı vardır. Cennetle müjdelenenlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.
اَجْرٌ ‘un sıfatı olan عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetin son cümlesi tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (İsmail Durmuş, TDV)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَتَّخِذُوا | edinmeyin |
|
| 6 | ابَاءَكُمْ | babalarınızı |
|
| 7 | وَإِخْوَانَكُمْ | ve kardeşlerinizi |
|
| 8 | أَوْلِيَاءَ | veliler |
|
| 9 | إِنِ | eğer |
|
| 10 | اسْتَحَبُّوا | seviyorlarsa |
|
| 11 | الْكُفْرَ | küfrü |
|
| 12 | عَلَى | karşı |
|
| 13 | الْإِيمَانِ | imana |
|
| 14 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 15 | يَتَوَلَّهُمْ | onları veli tanırsa |
|
| 16 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 17 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 18 | هُمُ | onlardır |
|
| 19 | الظَّالِمُونَ | zalimler |
|
Bu âyetlerin Mekke fethinden önce yakınlarından ve mallarından kopmamak için hicret etmek istemeyenler hakkında veya müslümanlardan dokuz kişinin dinden dönüp Mekke’ye sığınmaları üzerine onlarla dostluk yapılmamasını bildirmek üzere indiği yönünde rivayetler vardır (Zemahşerî, II, 144-145; Râzî, XVI, 18). Fakat bunlar, ancak âyetlerin Mekke fethinden önce indiğinin kabul edilmesi halinde tutarlı olabilmektedir. Oysa bunların ardından gelen âyetler Huneyn Savaşı’ndan söz etmektedir ve bu savaş Mekke fethinden sonra olmuştur. Derveze şöyle bir yorumun âyetlerin içeriğine daha uygun düşeceğini belirtir: Mekke’nin fethinden sonra bazı müslümanlar hâlâ müşrik olan akrabalarıyla sıkı ilişkilerini sürdürüyorlardı. Âyet onları uyarmak için inmiş olmalıdır. Râzî de yukarıdaki rivayetlerin, sûrenin iniş zamanı açısından problemli olduğuna işaret ettikten sonra benzer bir yorum yaparak şöyle der: Bazı müslümanlar, “Bir müminin çok yakın akrabaları arasında inkârcı kimseler bulunabilir. Bunlarla ilişkileri tamamen kesmek mümkün değildir” gibi sözler söylüyorlardı; işte âyet bu tereddüdü ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Yine Derveze, âyetlerin sert üslûbu dikkate alınarak şu ihtimal üzerinde de durulabileceğini kaydeder: Şartlar Resûlullah’ın Medine çevresinde müslüman olmamış kabileler üzerine bazı askerî seriyyeler düzenlemesini gerektirmiş, bunun üzerine onların müslüman olan akrabalarınca itirazda bulunulmuştu; işte âyetler bunu eleştirmek üzere inmiş olabilir. Her ne olursa olsun âyetlerin ifadesi mutlak ve hedefi geneldir. Bunlardan çıkan ana fikir, bir mümin için hiçbir dünyevî amacın Allah ve resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önemli, değerli ve cazip olamayacağıdır. Ayrıca bu âyetler müslüman varlığını güçlendirme ve müminler arasındaki dayanışmayı arttırma hedefinin diğer bütün insanî ilişki ve düşüncelerden önce geldiğini hatırlatmaktadır (XII, 95-97; müminlerin başka din mensuplarıyla ilişkileri ve inkârcıları dost edinmeleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/28).
23. âyet Mücâdele sûresinin 22. âyeti ile karşılaştırıldığında, orada “Allah ve resulüne savaş açanlardan” söz edilirken burada “inkârcılığı imana tercih edenler”i dost edinmenin yasaklandığı görülür. Bu farklılık, İslâm tebliğinin geldiği aşama ve müslümanların ulaştıkları gücün seviyesi ile izah edilebilir. Fakat bu âyetler üzerinde, Mücâdele sûresinin 22. âyetinin yanı sıra, anne-baba ve yakınlara ilgi ve sevgi gösterip onlara yardım etmeyi buyuran âyetlerle birlikte düşünüldüğünde, buradan mümin olmayan yakınlarla her türlü ilişkiyi kesme mânasının çıkarılması mümkün değildir. Gerek bu âyette gerekse başka âyetlerde, inkârcı da olsalar İslâm’a ve müslümanlara zarar vermeyen, onlara sevgi ve saygıyla muamele eden insanlara, hele bu nitelikteki yakınlara iyi ve âdil davranmayı engelleyen bir anlam bulunmamaktadır (Derveze, XII, 95-97).
İnsanın sahip olduğu en yüksek duygulardan biri olan sevginin dereceleri, Gazzâlî tarafından şöyle sıralanmıştır: 1. İnsan öncelikle kendisini, kendi varlığına katkıda bulunan şeyleri sever. 2. Sevginin ikinci derecesi, kendisine iyilik ve ikramda bulunanları sevmektir. 3. Sevginin en yüksek mertebesi, herhangi bir yararlanma düşüncesine ve kişisel isteklere bağlı olmaksızın, sırf sevilendeki iyilik, güzellik ve yetkinlik gibi olumlu ve üstün nitelikler dolayısıyla sevmektir. İnsanda sevgi, maddî olanı sevmekle başlar, mânevî olanı sevmekle kemale ulaşır; kendini ve kendine ait olanları sevmekle başlar, kendisinin dışındakileri, doğadaki güzellikleri ve nihayet bütün bu güzelliklerin yaratıcısı olan Allah’ı sevmekle kemale ulaşır. İslâm düşüncesinde hakiki sevgi Allah sevgisidir. Çünkü bütün iyilikler ve güzellikler O’ndan gelir. “Yaratılanı yaratandan ötürü sevme” düşüncesine yükselebilen ve sevgiyi bu şekilde kavrayan insan, herkesi ve her şeyi sever: İyileri olduğu gibi, kötüleri de kötülükten kurtulmalarını isteyerek sever (geniş bilgi için bk. İhyâ, IV, 296 vd.). İşte 24. âyette Allah sevgisinden üstün tutulmaması istenen sevgiyle ilgili ifadeyi bu açıdan değerlendirmek ve Kur’an’ın kişiyi dünyadaki sevdiklerinden uzaklaştırmayı değil, bu sevginin daha yüce mertebedeki sevgiye eriştirmeye vesile olmasını hedeflediğine dikkat etmek gerekir. Bir başka anlatımla, insanın yakınlarını, kazanmayı ve kazancın sağladığı nimetlerden yararlanmayı sevmesi zaten onun doğasında bulunan bir gerçektir; Kur’ân-ı Kerîm ise bu gerçeğe atıfta bulunarak, kişinin anılan sevgiden vazgeçmeksizin onu daha yücelere tırmanmanın vasıtası olarak görmesini istemektedir. Bu da ancak kişinin kendisini belirli bir kontrol altında tutmasıyla mümkündür ki, bu kontrolün ölçütü, hiçbir sevginin Allah sevgisinden ve O’nun değerli saydıklarından daha üstün görülmemesidir. Bu anlayışa erişebilen insan bir yandan dünyevî istek ve bağların esiri olmaktan kurtulup gerçek özgürlüğe kavuşur, diğer yandan da bütün sevgilerini anlamlı hale getirmiş olur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 142-144
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰبَٓاءَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِخْوَانَكُمْ atıf harfi وَ ’la اٰبَٓاءَكُمْ ‘e matuftur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَوْلِيَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir. اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ cümlesi, اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ kelimelerinin hali olarak mahallen mansubdur.
اِنِ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَحَبُّوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكُفْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلَى الْا۪يمَانِ car mecruru اسْتَحَبُّوا fiiline mütealliktir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن استحبّ آباؤكم وإخوانكم الكفر فلا تتّخذوهم أولياء.(Babanız ve kardeşiniz küfrü tercih ederse onları dost edinmeyin.) şeklindedir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَتَّخِذُٓوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اسْتَحَبُّوا fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حبب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَوَلَّهُمْ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru يَتَوَلَّهُمْ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الظَّالِمُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الظَّالِمُونَ haberi olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الظَّالِمُونَ cümlesi, işaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّهُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الظَّالِمُونَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve tazim içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Nidanın cevabı olan لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
وَاِخْوَانَكُمْ temasül nedeniyle mef’ûl olan اٰبَٓاءَكُمْ ‘a atfedilmiştir. اَوْلِيَٓاءَ , ikinci mef’ûldür.
اٰبَٓاءَكُمْ - اِخْوَانَكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ ’dan hal olan اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِ cümlesi şart üslubunda gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Takdiri فلا تتّخذوهم أولياء (...onları dost edinmeyin.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
الْكُفْرَ ve الْا۪يمَانِ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
الْكُفْرَ - الْا۪يمَانِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْا۪يمَانِ - اٰمَنُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اسْتَحَبُّوا - اَوْلِيَٓاءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Onları dost edinme yasağı küfrü imana tercih ve bunda ısrar etmeleri şartına bağlanmıştır. Çünkü bu duruma gelmeden önce onları dost edinmek, belki dinin güzelliklerini idrak etmelerine ve Müslüman olmalarına sebep olabilecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اسْتَحَبُّوا الكُفْرَ ifadesi; kalplerindeki pekişmiş, sapasağlam bir sevgiyle sevdiler manasındadır. سْ ve تَ harfleri اسْتَقامَ واسْتَبْشَرَ kelimelerindeki gibi tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu, Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim.) der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara, “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ , şarttır. Şart ismi olan مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ الظَّالِمُونَ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olan هُمُ الظَّالِمُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.
هُمُ için haber olan الظَّالِمُونَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Bunun manası, zalim olma özelliğinin onlarda sabit olduğudur.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, zamirin tekrarı, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنْ | eğer |
|
| 3 | كَانَ | ise |
|
| 4 | ابَاؤُكُمْ | babalarınız |
|
| 5 | وَأَبْنَاؤُكُمْ | ve oğullarınız |
|
| 6 | وَإِخْوَانُكُمْ | ve kardeşleriniz |
|
| 7 | وَأَزْوَاجُكُمْ | ve eşleriniz |
|
| 8 | وَعَشِيرَتُكُمْ | ve hısım akrabanız |
|
| 9 | وَأَمْوَالٌ | ve mallar |
|
| 10 | اقْتَرَفْتُمُوهَا | kazandığınız |
|
| 11 | وَتِجَارَةٌ | ve ticaret(iniz) |
|
| 12 | تَخْشَوْنَ | korktuğunuz |
|
| 13 | كَسَادَهَا | düşmesinden |
|
| 14 | وَمَسَاكِنُ | ve konutlar |
|
| 15 | تَرْضَوْنَهَا | hoşlandığınız |
|
| 16 | أَحَبَّ | daha sevgili (ise) |
|
| 17 | إِلَيْكُمْ | size |
|
| 18 | مِنَ | -tan |
|
| 19 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 20 | وَرَسُولِهِ | ve Elçisi(nden) |
|
| 21 | وَجِهَادٍ | ve cihad etmekten |
|
| 22 | فِي |
|
|
| 23 | سَبِيلِهِ | O’nun yolunda |
|
| 24 | فَتَرَبَّصُوا | o halde gözetleyin |
|
| 25 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 26 | يَأْتِيَ | getirinceye |
|
| 27 | اللَّهُ | Allah |
|
| 28 | بِأَمْرِهِ | emrini |
|
| 29 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 30 | لَا |
|
|
| 31 | يَهْدِي | (doğru) yola iletmez |
|
| 32 | الْقَوْمَ | topluluğu |
|
| 33 | الْفَاسِقِينَ | yoldan çıkmış |
|
Bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz Hz. Ömer’in elini tutmuştu. Hz. Ömer (ra):
-Ey Allah’ın Resûlü! Kendim hariç Seni her şeyden çok seviyorum, deyince Hz. Peygamber:
“Hayır, bu Olmadı. Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki , beni canından da çok sevmelisin” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra):
Seni canımdan da fazla seviyorum, dedi. Resûlullah:
-İşte şimdi oldu ya Ömer, buyurdu.
(Buhari, Eymân ve’n-nüzûr 3; Ahmed b. Hanbel , Müsned, V, 293)
Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmustur:” Sizden biriniz; Ben kendisine babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamaz.”
(Buhari, İman 8; Müslim, İman 69)
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü'l-kavli, اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
اٰبَٓاؤُ۬كُمْ kelimesi كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ kelimeleri atıf harfi وَ ’la اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘e matuftur. اَمْوَالٌ atıf harfi وَ ’la اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘e matuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪
اقْتَرَفْتُمُوهَا cümlesi, اَمْوَالٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. اقْتَرَفْتُمُوهَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تِجَارَةٌ atıf harfi وَ ’la اَمْوَالٌ ‘e matuftur. تَخْشَوْنَ cümlesi, تِجَارَةٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَخْشَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَسَادَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَسَاكِنُ atıf harfi وَ ’la تِجَارَةٌ ‘e matuftur. تَرْضَوْنَـهَٓا cümlesi, مَسَاكِنُ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَرْضَوْنَـهَٓا fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَحَبَّ اِلَيْكُمْ cümlesi, كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اِلَيْكُمْ car mecruru اَحَبَّ ‘ye mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru اَحَبَّ ‘ye mütealliktir. رَسُولِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جِهَادٍ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. ف۪ي سَب۪يلِه۪ car mecruru جِهَادٍ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi müzekker muhatab mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. اقْتَرَفْتُمُوهَا fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اقْتَرَفْتُمُوهَا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi قرف ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَحَبَّ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَرَبَّصُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَاْتِىَ muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel تَرَبَّصُوا fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
يَاْتِىَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِاَمْرِ car mecruru يَاْتِىَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرَبَّصُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ربص ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْفَاسِق۪ينَ۟ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır.
الْفَاسِق۪ينَ۟ kelimesi sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli ise şart üslubunda gelmiştir.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ , şarttır.
Birbirine atfedilmiş اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ kelimeleri, كَانَ ‘nin ismi olan اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘a atfedilmiştir. Cihet-i câmia temasüldür.
Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ cümlesi اَمْوَالٌ için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ cümlesi وَتِجَارَةٌ için, تَرْضَوْنَـهَٓا cümlesi ise وَمَسَاكِنُ için sıfattır. Her iki sıfat cümlesi de, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatlar arasında و atıf harfinin zikri, mevsûfun bu sıfatla kemâl manada vasıflandığına delalet ederken; atıf harfinin terki, mevsûfta zikredilen bütün sıfatların toplandığına delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ , nakıs fiil كَانَ ’nin haberidir.
اِلَيْكُمْ ve مِنَ اللّٰهِ car-mecrurları, اَحَبَّ ‘ye mütealliktir. وَرَسُولِه۪ ve وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ car-mecrurları مِنَ اللّٰهِ ‘ye matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولِه۪ ve سَب۪يلِه۪ izafetlerinde lafz-ı celâle ait zamire muzâf olması رَسُولِ ve سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِه۪ ifadesinde istiare sanatı vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِه۪ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Allah, resulü ve onun yolunda cihad edenlerden daha fazla muhabbet duyulmaması istenenlerin, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ cümlesi şartın cevabıdır. Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şartın cevabı emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde فَتَرَبَّصُوا fiiline mütealliktir.
Bu cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde mehabet duyguları uyandırıp korku salmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, tehdidi arttırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Geldi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Az sözle çok anlam ifade eden اَمْرِه۪ izafetinde lafzâ-i celâle ait zamire muzâf olması اَمْرِ için tazim ve şeref ifade eder.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اٰبَٓاؤُ۬كُمْ - اَبْنَٓاؤُ۬كُمْ - اِخْوَانُكُمْ - اَزْوَاجُكُمْ - عَش۪يرَتُكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ (Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin) cümlesindeki fiilin sıygası, emir olmakla birlikte tehdit ifade eder. Bu, إعملوا ما شئتم (istediğinizi yapın) Fussilet Suresi 40. ayeti gibidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Bundan önceki ayette oğullar ve eşler zikredilmemiştir. Çünkü cari olan âdete göre oğullar ve eşler hakkında dostluk değil, sevgi ve muhabbet kelimeleri kullanılır.
اقْتَرَفْ ; iktisab anlamındadır. İktisab ettiğiniz mallar ifadesi onların kazananlar tarafından çok kıymetli olduğuna işaret eder. Çünkü bu mallar emekle kazanılmıştır.
Burada kınanan sevgi; kişinin hür iradesiyle seçtiği, bağlılık ve tutkunluk duyduğu sevgidir. Yoksa beşerin uzak kalamadığı fıtrî sevgi değildir.
Burada istenilen mana أحَبَّ ifadesiyle verilmektedir. Zira sevgi ve muhabbette üstünlük, sevilenlerin en güçlüsünü memnun etmeyi gerektirir. Üstelik bu ifadede dinin gerekliliklerine karşı olan kayıtsızlığın, insanın zikredilen şeylere karşı olan sevgisinin, Allah’a olan sevgisinin önüne geçmesinin nedeni olabileceği ima edilerek (kinaye), dini yükümlülüklerin ihmaline karşı bir uyarıda da bulunulmuştur. Son olarak burada dinde hevaya uymaya karşı, en beliğ ifadelerden biriyle ikaz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Dünyalıkların bu şekilde vasıflandırılması ve onların dünya zinetlerini sevmelerinden dolayı kınanması, dünya nimetlerine karşı duydukları sevgi ve rağbeti tamamen unutmaya çalışmaları için değil fakat bunlara olan sevginin,
Allah ve Resulünün sevgisine tercih edilmemesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah yolunda yapılan cihadın, Allah Teâlâ'nın ve Resulullah'ın (s.a.v) sevgisi ile bir arada zikredilmesi, onun şanının yüceliğine, cihadı sevmenin vücûbuna, cihat sevgisinin, Allah ve Resulünün (s.a.v) sevgisinden kaynaklandığına işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Görülüyor ki önceki ayet imana karşı küfrün velayetinden uzak durmayı, ondan teberriyi emretmektedir. Bu ayet de Allah ve Peygamber sevgisine aykırı düşen ve dini görevlerin yerine getirilmesini engelleyen her türlü sevgi ve ilişkiden uzak durmayı emrediyor. Bundan dolayı önceki ayette yalnızca baba ve kardeşler zikredilmiş olduğu halde bu ayette eşler, çocuklar ve hatta hısım akraba ve aşiret dahi zikredilmiştir. Çünkü sevgi ve muhabbet bunların hepsinde geçerli olduğu halde velayet işi yalnızca baba ve kardeşlere mahsustur, hatta zevce ve oğullar için bile velayet mutad değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اقْتَرَفْتُمُوهَا lafzı, “iktisab ettiğiniz, kazandığınız (mallar)” demektir.
Bil ki Allah Teâlâ, kâfirlerle içli-dışlı olmaya sevk eden şeyleri zikretmiş ve bunların da şu dört şey olduğunu belirtmiştir:
1. Akrabalarla beraber olma. Allah Teâlâ, çok akraba arasında şu dört kısmı zikretmiştir: Babalar, oğullar, kardeşler ve eşler. Daha sonra da bunların hepsini içine alan, “aşiretiniz” lafzını getirmiştir.
2. Kazanılmış malları elde tutma temayülü,
3. Ticaret yoluyla mal kazanma arzusu,
4. Evlere bağlı olma arzusu. Bunun çok güzel bir sıralama olduğunda şüphe yok. Çünkü içli-dışlı olmaya sevk eden en büyük sebep akrabalıktır. Bu sayede elde olan malları muhafaza etme sağlanır. Daha sonra bu içli-dışlı oluştan, elde mevcut olmayan şeyleri kazanmaya ulaşılır. Bu sıralamanın en sonunda, yurtlarda ve diyarlarda oturmak için yapılmış olan binalarla ilgili arzuya yer verilmiştir. Böylece Allah Teâlâ, bu şeyleri, gerekli bir tertibe göre zikretmiş ve en sonunda da din ile imanı nazar-ı itibara almanın bütün bunları nazar-ı dikkate almaktan daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hitaba قُلْ ile başlanması hitabın sertliğine ve içerdiği kınama manasına işaret eder. Muhatap ise bazı yükümlülüklerini veya kendilerinden beklenen bazı şeyleri ihmal eden muhatap çoğul zamiridir. Nasıl ki vuku bulma ihtimalindeki şüpheye delalet için إنْ harfi geliyorsa bundan da anlaşılan kendini ayette zikredilenlere adayanların nifak ehli olduğudur. İşte onlar söz konusu tehdit ile karşı karşıyadırlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ şeklindeki müsned, menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca ıtnâb, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Yukarıda sayılanları, Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda savaşmaktan daha üstün görüp sevenlerin fasıklar olduğu anlaşılıyor.
Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
اتَّقُوا - يَخَافُٓوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَيْمَانٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ [Allah fasıklar (güruhunu) hidayete erdirmez.] yani “O’na itaattan çıkıp O’na karşı günaha girenlere hidayet etmez.” buyurmuştur ki bu bir tehdittir. Bu ayet, dinî meselelerden herhangi biri ile, dünyevî işlerin bütünü arasında bir çelişki meydana geldiğinde, Müslümanın, dinini dünyasına tercih etmesinin farz olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَقَدْ | andolsun |
|
| 2 | نَصَرَكُمُ | size yardım etmişti |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | مَوَاطِنَ | yerlerde |
|
| 6 | كَثِيرَةٍ | birçok |
|
| 7 | وَيَوْمَ | ve gününde |
|
| 8 | حُنَيْنٍ | Huneyn |
|
| 9 | إِذْ | hani |
|
| 10 | أَعْجَبَتْكُمْ | sizi böbürlendirmişti |
|
| 11 | كَثْرَتُكُمْ | çokluğunuz |
|
| 12 | فَلَمْ | fakat |
|
| 13 | تُغْنِ | sağlamamıştı |
|
| 14 | عَنْكُمْ | size |
|
| 15 | شَيْئًا | hiçbir yarar |
|
| 16 | وَضَاقَتْ | ve dar gelmişti |
|
| 17 | عَلَيْكُمُ | başınıza |
|
| 18 | الْأَرْضُ | yeryüzü |
|
| 19 | بِمَا | rağmen |
|
| 20 | رَحُبَتْ | bütün genişliğine |
|
| 21 | ثُمَّ | nihayet |
|
| 22 | وَلَّيْتُمْ | dönmüştünüz |
|
| 23 | مُدْبِرِينَ | gerisin geri |
|
Yüce Allah’ın birçok yerde olduğu gibi Huneyn Savaşı’nda da müminlere yardım ettiği ve anılan savaşta müslümanların gurura kapılarak ilâhî nusreti göz ardı etmelerinin nasıl bir sonuç getirdiği hatırlatılmakta, daha sonra kazanılan zaferin Allah’ın lutfuyla gerçekleştiği, bununla birlikte yaptıkları yanlışlıklardan ötürü yürekten pişmanlık duyanlar için bağışlanma kapısının açık tutulduğu, bunu değerlendirme yetkisinin ise Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. Hz. Peygamber Mekke’nin fethinden sonra oranın idarî işlerini tanzim ederken, hâlâ putperestlikte devam eden Hevâzin kabilesi bir taraftan telâş, bir taraftan da Kureyş’in başaramadığını başarma hevesine kapılmıştı. Telâşın sebebi, Mekke’dekilerden sonra kendi putlarının da kırılacağı ve bağımsızlıklarını kaybedecekleri endişesiydi. Öte yandan, Kureyş’in başaramadığı işi başarmaları yani müslümanları hezimete uğratmaları halinde bu onlara büyük bir prestij sağlayabilirdi. Kabilenin reisi ve genç bir şair olan Mâlik b. Avf elini çabuk tutarak müslümanlarla savaşa girerse, çocuklarına sürekli olarak övünebilecekleri bir zafer armağan etmiş olacağını düşünüyordu. Arap yarımadasında cengâverlikleriyle ün yapmış olan Hevâzinliler oldukça iddialıydılar. Nitekim törelerindeki en şiddetli savaş usulünü tercih ettiler. “Ölüm-kalım savaşı” denilen bu usule göre kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve kıymetli eşyalar savaş alanının yakınına getiriliyordu. Böylece önem verdikleri değerleri koruma arzusuyla savaş gücünü ve ordunun moralini en üst düzeye çıkarmayı amaçlıyorlardı. Bazı tecrübeli ve yaşlı kişilerin uyarılarını dikkate almayan Mâlik, askerî hazırlıklarını tamamlamış, okçularını Huneyn Geçidi’nin iki yanına mevzilendirmişti. Âyette de Huneyn olarak anılan bu yer tam ve doğru olarak tesbit edilememiştir. Bazı araştırmacılara göre Huneyn, Mekke ile Tâif arasında Mekke’ye 10 mil mesafede bir vadinin adıdır. Bir tesbite göre ise Huneyn, Tâif’in 30-40 mil doğusunda bir yer olup Mekke’ye olan uzaklığı da yaklaşık o kadardır. Muhammed Hamîdullah, Huneyn’i Tâif yönünde yani Mekke’nin güneydoğusunda değil kuzeydoğusunda aramanın daha doğru olacağı kanaatindedir. Âyette değinilen savaş, cereyan ettiği yerin adıyla anıldığı gibi, buna sebebiyet veren kabileden ötürü Hevâzin Savaşı diye de bilinir. 6 Şevval 8 (27 Ocak 630) tarihinde Hz. Peygamber, yeni müslüman olmuş Mekkeli 2000 kişiyi de alarak 12.000 kişiye ulaşan ordusuyla Huneyn’e doğru hareket etmişti. Hareket halindeyken müslümanlardan bazıları ordunun kalabalıklığından dolayı gurura kapılıp, “Bu ordu asla yenilgiye uğratılamaz!” gibi sözler söylemeye başladılar. Bunları söyleyenler daha önce kazanılan zaferlerin sayı gücüyle değil iman gücü ve Cenâb-ı Allah’ın yardımıyla gerçekleştiğini unutmuş gibiydiler. İslâm ordusu Huneyn Geçidi’ne girdiğinde yamaçlara kümelenmiş bedevî okçuların ok yağmuruna uğradı. Müslümanlar pusuya düşürülmüşlerdi. Herkes korunacak bir yer aramaya başlayınca bozgun ortaya çıktı. Yaygın kanaate göre bu bozgun, özellikle ilk saflarda bulunan Mekkeli 2000 kişide başlamıştır. Bu konudaki rivayetlere göre, 100 kadar müslüman sebat göstermişler ve Hz. Peygamber’in etrafından ayrılmamışlardı. Sahâbenin ileri gelenleri bunlar arasındaydı. Resûlullah müslümanlara hitaben “Kaçmayın, buraya gelin, ben Allah’ın resulüyüm!” diye çağrıda bulunuyor, hemen yanı başındaki Abbas’tan Bey‘atürrıdvân’da söz verenlere seslenmesini istiyordu. Resûlullah’ın bu davetini duyan müslümanlar hemen toplanıp savaş düzenine girdiler. Hz. Peygamber buna çok sevindi, bineği üzerinde çevreyi süzdükten sonra “Yâ rabbi! Zafer vaadini yerine getir, yardımını gönder!” diye dua etti, yerden bir avuç çakıl alarak müşriklerin üzerine doğru attı, “Yüzler kara olsun!” dedi. Sonra “Muhammed’in rabbine yemin olsun, inkârcılar hezimete uğradılar” buyurdu. Böylece savaşta yeni bir aşama başladı. Toparlanan İslâm ordusu, Hz. Peygamber’in gösterdiği hedeflere sistemli saldırılar gerçekleştirdi. Müslümanlar bozguna uğradılar diye mevzilerinden ayrılan düşman askerleri dalgalar halinde üzerlerine gelen bu yeni hücum karşısında şaşkına döndüler ve geleneksel savaş kurallarını da unutarak mallarının yanı sıra, kadın ve çocuklarını dahi bırakıp kaçmaya başladılar. Savaşın ilk kısmı iki aşamalı olarak Huneyn Geçidi civarında tamamlandı. Ancak, savaş müşriklerin firarı ve müslümanların takibi tarzında olmak üzere Evtâs’ta ve Tâif’te devam etti. Daha Tâif Seferi’ne giderken İslâm ordusundaki dinî bilgisi zayıf bazı bedevîler Hz. Peygamber’den mevcut ganimetin paylaştırılmasını istemişler, Resûlullah ise bunu ertelemişti. Tâif Seferi’nden dönünce Hz. Peygamber esirler arasında süt kardeşi Şeymâ’yı gördü, ona ikramda bulunup Medine’ye gelme veya kendi beldesine dönme hususunda onu serbest bıraktı. Şeymâ ikinci şıkkı tercih edince hediyeler vererek ve can güvenliğini sağlayarak onu uğurladı. Resûlullah bu jestten sonra Hevâzinliler’in gelip müslüman olacaklarını ve esirlerle ganimetleri geri isteyeceklerini düşünüyordu. Bu yüzden taksim işini biraz daha erteledi. Fakat diğer taraftan bu istek gelmeyince taksimatı başlattı. Hurkus b. Züheyr adlı kendini bilmez birinin Resûlullah’ı adaletsizlikle itham etmesi onu çok üzdü. Yine, ganimet taksimi sırasında Hz. Peygamber’in bazı ileri gelen kişileri İslâm’a ısındırmak için onlara fazla pay vermesi ensar arasında, “Resûlullah kendi kavmine kavuştu, onlara farklı muamele yapıyor” kabilinden söylentilere yol açtığı için üzüntü duydu (müellefe-i kulûb hakkında bk. âyet 60). Onları toplayıp bir konuşma yaptı. Daha çok soru-cevap şeklinde cereyan eden bu duygu yüklü ve etkileyici konuşma Hz. Peygamber’in ensara karşı duyduğu sevgiyi ve vefakârlığı, ensarın da ona olan derin sevgi, saygı ve bağlılığını açıkça ifade etmeleri için güzel bir vesile oldu. Ensarın gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslatıyordu; Resûl-i Ekrem onlar için hayır dualarda bulundu, onlar da hep birlikte Resûlullah’ın her yaptığına gönülden razı olduklarını söyleyip onu hoşnut ettiler. Bir süre sonra Hz. Peygamber’in beklediği sevindirici gelişme de gerçekleşti: Hevâzinliler Resûlullah’a başvurup kendisinin küçükken onların beldelerinden olan Benî Saîd yurdunda dört yıl kaldığını, esirler arasında süt akrabaları bulunduğunu hatırlattılar ve esirlerin serbest bırakılmasını, mümkünse mallarının da geri verilmesini rica ettiler. Bu teklif gecikmeli olarak gelmişti; fakat Resûlullah hiç değilse esirlerin âzadı için bir yol düşündü: Abdülmuttaliboğulları’nın payına düşen esirleri âzat etti. Bunun üzerine diğer müslümanlar da esirleri serbest bıraktılar. Bir anda bütün Hevâzinliler serbest kalınca, topluca müslüman oldular (Taberî, X, 100-104; Muhammed Hamîdullah, “Huneyn Gazvesi”, DİA, XVIII, 376-377; Hüseyin Algül, “Huneyn Savaşı”, İFAV Ans., II, 299-300; a.mlf., “Hz. Muhammed”, a.g.e., III, 303-304; Derveze, XII,100-102). “Güven duygusu” diye çevirdiğimiz 26. âyetteki sekîne kelimesini, başka Kur’an âyetleri ışığında, yüce Allah’ın, peygamberine ve müminlere lutfettiği ve onların yaşadıkları sarsıntıyı unutturacak bir hâlet-i rûhiye ve özgüven duygusu şeklinde anlamak mümkündür (Taberî, X, 104; krş. Âl-i İmrân 3/154; Enfâl 8/11). Bazı müfessirler bu kelimeyi gönül huzuru sağlayan ilâhî “rahmet” (Zemahşerî, II, 146) ve “zafer” (İbn Atıyye, III, 20) şeklinde de açıklamışlardır (bu kelimeyle ilgili başka bir izah için bk. Bakara 2/248). Müfessirler, benzer konudaki âyetlerde (bk. Âl-i İmrân3/124; Enfâl 8/9) yer alan bilgileri ve ilgili rivayetleri dikkate alarak, 26. âyette İslâm ordusunu desteklemek üzere indirildiği ve müminlerin görmediği bildirilen askerlerin melekler olduğu kanaatine varmışlardır (Râzî, XVI, 22). Bu âyette inkâr edenlerin azaba çarptırıldıkları ifade edilmekle beraber bunun mahiyeti hakkında bir açıklama yapılmamıştır; tefsir âlimleri bunu genellikle, savaşa katılan inkârcıların hezimete uğratılması ve esir alınmaları veya öldürülmeleri şeklinde yorumlamışlardır (Taberî, X, 104; Zemahşerî, II, 146). Muhammed Esed, müfessirlerin çoğunluğuna göre 27. âyetin daha çok inanmayanlarla ilgili olduğunu ve genel bir mahiyet taşıdığını, Râzî’nin ise âyetin Huneyn Savaşı’nın başında hatalı davranan müminlerle ilgili olduğunu söylediğini ileri sürmektedir (I, 354). Halbuki Râzî, âyetin müminlerle ilgili olduğunu söylememekte, sadece bu konudaki bazı yorumları âyette geçen “tevbe”nin nasıl anlaşılması gerekeceği açısından eleştirmektedir; Râzî’nin açıklamalarında, Huneyn Savaşı’nın başında hatalı davranan müminlerden ise hiç söz edilmemektedir (XVI, 23).
Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
نَصَرَكُمُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
ف۪ي مَوَاطِنَ car mecruru نَصَرَكُمُ fiiline müteallik olup, müntehel cumû’ siygasında gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. كَث۪يرَةٍ kelimesi مَوَاطِنَ ‘nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يرَةٍ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. حُنَيْنٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِذْ zaman zarfı يَوْمَ ‘den bedel olup mahallen mansubdur. اَعْجَبَتْكُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَعْجَبَتْكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir كُمۡ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كَـثْرَتُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْجَبَتْكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi عجب ’dır.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تُغْنِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. عَنْكُمْ car mecruru تُغْنِ fiiline mütealliktir. شَيْـٔاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; إغناء ما şeklindedir.
وَ atıf harfidir. ضَاقَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. عَلَيْكُمُ car mecruru ضَاقَتْ fiiline mütealliktir. الْاَرْضُ fail olup damme ile merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harfi ceriyle الْاَرْضُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. بِ harf-i ceri mülabeset içindir. Takdiri; ضاقت ملتبسة برحبها şeklindedir.
رَحُبَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’dir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. وَلَّيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مُدْبِر۪ينَ hal-i müekkide olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır.
ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُغْنِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غني ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَّيْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُدْبِر۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Kasem üslubunda gelen terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
كَث۪يرَةٍ kelimesi مَوَاطِنَ için sıfattır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ zaman zarfı, مَوَاطِنَ ‘nin mahalline matuftur.
Burada mef’ûl olan كم zamiri, لقد َنصركم şeklinde fiile bitişerek fail konumundaki Allah lafzından önce gelmiştir. Bu da zaferin sadece müminlere has bir durum olduğunu göstermekte, ayrıca onların konumlarının yüceltildiğini ve onlara merhamet edildiğini ifade etmektedir. (Şeyma Çetinkaya, Cihâd ve Kıtâl Ayetlerinde Te’kîd)
وَيَوْمَ حُنَيْنٍ [Huneyn gününde] ifadesi, hususi olanın umumi olan üzerine atfı kabilindendir. Yardımın büyüklüğünü ifade eder. Çünkü yardım, ümitsizliğe düşmelerinden sonra gelmiş ve sıkıntıda iken ferahlamışlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مَوَاطِنَ, kelimesi مَوْطِن 'un çoğuludur. مَوْطِن, insanın herhangi bir sebeple durduğu her yere verilen isimdir. Bu izaha göre مَوَاطِنُ الْحَرْبِ ifadesi, “savaşın yapıldığı yerler, harp sahneleri” anlamına gelir. Bu kelimenin gayri munsarif olması ise müfredin kullanılmadığı bir manada cemi olmasıdır. مَوَاطِنَ كَثٖيرَةٍ kelimesi, Allah’ın Resulünün savaştığı birçok yere işaret eder. Bu yerlerin seksen adet olduğu söylenmiştir. Böylece Allah, müminlere yardım edenin kendisi olduğunu bildirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Huneyn savaşının özellikle zikredilmesi, herhalde bu savaşın ilk aşamasında Müslümanların sebattaki zayıflığına işaret içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Dünyalık bazı nimetler elden kaçırılsa bile nusreti (yardım ve muzafferiyeti) açıkça Allah Teâlâ’ya isnad etmek, müminlerin Allah’a olan sevgisinin üstün tutulduğunun (yeğlendiğinin) beyanı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ
Cümleye dahil olan اِذْ zaman zarfı, يَوْمَ حُنَيْنٍ ‘den bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. ((Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
كَث۪يرَةٍۙ - كَـثْرَتُكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari sıygada, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ’deki nekrelik, kıllet, nev ve umum ifade eder.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ cümlesi وَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
ضَاقَتْ fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan رَحُبَتْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ضَاقَتْ (dar oldu) رَحُبَتْ (geniş oldu) kelimeleri arasında tıbak-ı icab sanatı vardır.
ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَ cümlesi tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ cümlesine atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلَّيْتُمْ - مُدْبِر۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Müminlerin savaştaki hallerinin sayılması taksim sanatıdır.
وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ [Yeryüzü size dar oldu.] ifadesinde yeryüzü, duvarları olan bir mekâna benzetilmiştir. Temsîli istiare vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân ilmi)
Buradaki “darlık” بِما رَحُبَتْ kavli karinesince gerçek manasında olmayıp fikrî kargaşa ve bozukluk sebebiyle yaşadığı ıstırap neticesinde kurtuluş yolu bulamayan kişinin misalindeki gibi “...yeryüzünü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti.” ﴾ وضاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِما رَحُبَتْ﴿ ifadesi de temsîli istiaredir. Bu durum yeryüzünde dar bir mekâna sıkışıp kalmış, oradan çıkmak isteyen ancak çıkamayan veya başka bir yere geçemeyen kişinin durumuna benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ [Bütün genişliğine rağmen….] cümlesi, içinde bulundukları duruma karşı duyulan şaşkınlığı ifade eden bir meseldir. Sanki içinde bulundukları sıkıntı ve endişe nedeniyle yeryüzünde yerleşebilecekleri bir mekân bulamamaktadırlar. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | أَنْزَلَ | indirdi |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | سَكِينَتَهُ | sekinetini |
|
| 5 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 6 | رَسُولِهِ | Elçisinin |
|
| 7 | وَعَلَى | ve üzerine |
|
| 8 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlerin |
|
| 9 | وَأَنْزَلَ | ve indirdi |
|
| 10 | جُنُودًا | askerler |
|
| 11 | لَمْ |
|
|
| 12 | تَرَوْهَا | sizin görmediğiniz |
|
| 13 | وَعَذَّبَ | ve azab etti |
|
| 14 | الَّذِينَ | olanlara |
|
| 15 | كَفَرُوا | kafirlere |
|
| 16 | وَذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 17 | جَزَاءُ | cezası |
|
| 18 | الْكَافِرِينَ | kafirlerin |
|
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. سَك۪ينَتَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَلٰى رَسُولِه۪ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru atıf harfi وَ ’la عَلٰى رَسُولِه۪ ‘ye matuf olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. جُنُوداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَمْ تَرَوْهَا cümlesi, جُنُوداً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَوْهَا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. عَذَّبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَذَّبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْمُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İsaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. جَزَٓاءُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكَافِر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ
Ayet tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle önceki ayetteki وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
رَسُولِه۪ ve سَك۪ينَتَهُ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olmaları رَسُولِ ve سَك۪ينَتَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ harflerinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. sekine, o kimseleri kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki sükunet, insanların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Kelam önceki ayette muhatap zamiri ile gelmişken, burada الْمُؤْمِن۪ينَ şeklinde açık ismin gelişi; bu sıfatın yani mümin olmanın açıkça ilan edilmesi, onların tazimi ve tekrimi için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاَنْزَلَ جُنُوداً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جُنُوداً ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
اَنْزَلَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَمْ تَرَوْهَا cümlesi, جُنُوداً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sekîne, kalbin ve nefsin kendisiyle sükûnete erdiği, emniyeti ve itminanı veren şeydir. Bu husustaki istiare vechinin şu olduğunu zannediyorum: İnsan, korktuğu zaman kalbi çarparak kaçar. Ama emniyete kavuştuğunda telaşı sona erer ve sükûnete kavuşur. Emniyet sükûnete ermeyi gerektirince, “sekîne” kelimesi emniyetten kinaye kılınmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hakk’ın, “Sonra Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi.” buyruğu, fiilin (işin), dâînin (sebebin) bulunmasına dayandığına delalet eder. Bu da daî’nin ancak Allah tarafından meydana getirildiğini gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada Müslümanların iman vasfıyla zikredilmiş olmaları (الْمُؤْمِن۪ينَ), Allah Teâlâ'nın yardım indirmesindeki illet ve sebebin iman olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثُمَّ kelimesi aşamalı bir rahatlama ve ferahlamaya işaret eder. Zira yeryüzüne meleklerin ve kalplere sekinetin indirilmesi, Huneyn günü gerçekleşen ilk muzafferiyetten (galibiyetten) daha büyüktür. Her ne kadar istenilen (murad edilen) zamansal bir rahatlama-ferahlama olsa da musibetin büyüklüğü ve dehşeti onun müddetinin uzunluğu mesabesinde görülmektedir. Nitekim bela ve felaketler süreleri kısa da olsa uzun olarak hissedilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayrıca atıf harfinden sonra (عَلى) harfinin tekrar edilmesi, fiilin ikinci bir mecrura yeniden bağlanarak iki farklı sekînetin ayrıştırıldığına dikkat çekmektir. Burada Rasulullah’ın (s.a.v) sekîneti, kendisiyle birlikte olan Müslümanlar üzerindeki endişesinin izalesi, onlar hakkında gönül rahatlığına kavuşması ve Allah’ın yardımına olan kesin inancı (güveni) iken müminlerin sekîneti ise kaygı ve korkudan sonra kendilerine lütfedilen azim ve cesaretleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la … ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عَذَّبَ fiilinin mef’ûlu konumunda gelen cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle anılması tahkir içindir.
الْمُؤْمِن۪ينَ - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, عَذَّبَ - سَك۪ينَتَهُ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا cümlesiyle, ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ذٰلِكَ mübteda, جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ izafeti, haberdir. Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten uzağı işaret eden özelliğiyle onların cezalarının büyüklüğünü vurgular ve tahkir ifade eder.
Kâfirlerin cezasına işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’ her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
الْكَافِر۪ينَ - كَفَرُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
ذٰلِكَ sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, 57, s. 190)
Ayetin fasılası, önceki manayı kuvvetlendiren tezyîl cümlesi şeklinde gelmiştir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)
Sınır kapısından geçmek üzere bekliyordu. Arada sırada geri gönderilenleri izliyor ya da bağrış çağrışları anlamlandırmaya çalışıyordu. Etrafındakilerin çoğu, kendi derdindeydi çünkü hepsinin de bu kapıdan geri gönderilme ihtimali vardı.
Önündeki adamın da sınırdan geçmesiyle, sıra kendisine geldi. Görevliye tedirgin bir şekilde selam verdi. Eşyalarını, incelenmeleri için bandın üzerine koydu ve kontrol kapısından geçti. Duymaktan korktuğu sesi duyunca, çenesini kasarak görevliye baktı.
Görevli ise ona bakmıyordu. Ekranda beliren sonuçlara göre, bazı notlar alıyordu. İşi bittikten sonra, gözlüklerinin üzerinden baktı. ‘Sınırı geçmek için bırakmanız gerekenler var.’ dedi. ‘Olur.’ diyerek çantalarını açmaya yeltenince, görevli kolunu uzatarak durdurdu. ‘Bırakmanız gerekenler onların içinde değil. Kalbinizde taşıdıklarınızdan bahsediyorum. Öncelikleriniz yanlış.’
Görevlinin sorgulayan bakışları altında ezildikçe eziliyordu. Ancak, neyi nasıl yapması gerektiğini bilmediğini söylemeyi de nefsine yediremiyordu. Arkadan yükselen şikayet seslerini dinlerken, bir mucize için dua ediyordu. O sırada, sınırın ötesinden bir adam belirdi. Elinde davuluyla mani benzeri sözler söylüyordu:
‘Ardında bırakamadıklarına bağlanma,
Hakikati dinle, nefsin asla doymayacak.
Bacağına sarılan dünyalıkları silkele,
Sınırdan geçtiğinde, onlara hasretin kalmayacak.
Cennete koş, en güzel dualarla müjdelerin Sahibine sığınarak:
Yardımını gönder, ey Rabbim. Kalbimi faydasız sevgilerden arındır. Senin ve sevdiklerininkini yerleştir. Dünyalık yüklerimden kurtar. Yolunda yürüyüşümü kolaylaştır. Sevdiklerinle yolumu kesiştir. Ömrümü bereketinle doldur. Müjdelediğin hayırlara ulaştır. Rahmetine ve rızana kavuştur. Cennet nimetlerini tattır. Sonsuz huzurunla buluştur.’
Dualarla hafifleyen kalbiyle, kendinden emin bir şekilde kontrol kapısından tekrar geçti. Durmamıştı ama görevlinin sesiyle arkasına baktığında, geride bıraktığı eşyalarını gördü. Gülümseyerek elini kalbine götürdü ve ihtiyacım olan her şey burada diyerek sınırın ötesinde, yoluna devam etti.
Allah’ın rahmetine, rızasına ve cennetine kavuşan kullarından olmak duasıyla.
Amin.
***
Uhrevi meselelerdense, kontrol duygusuyla yanıltan dünyalıklar uğruna endişelenmek sanki bir zorunluluktur. Yeryüzünde huzuru yakalamak için ahiretteki halinden taviz vermek kabul edilirdir.
Önceliklerin karışmasının sebebi ise rıza makamından uzaklaşan nefsin şımarıklığıdır. Yani Allah’ın imtihan dünyasında koyduğu sınırlardan razı olmamanın sonucunda bir gün kesinlikle kaybedeceği dünyalıklara: ‘dünyaya bir kere geliniyor’ bakış açısıyla sıkıca tutunmaktır.
[Yahya bin Muaz’a sorarlar:
-Kul ne zaman rıza makamına ulaşır?
-Rabbinin kendisine muamelesi hususunda kendinde dört prensibi uygulayınca ve:
‘Bana verirsen kabul ederim,
Vermezsen razı olurum,
Beni terk edersen Sana ibadet ederim,
Beni çağırırsan icabet ederim’ deyince.]
Ey Allahım! Bizim ve sevdiklerimizin ayaklarını yolunda sağlam kıl. Yolunu şaşıran kullarına gerçeği göster ve şaşkınlıklarını gider. Kalplerimizi, Sana itaat halinden uzaklaştıran hallerden arındır. Hayatlarımızı, iki cihanda da gönüllerimize ferahlık getirecek nice hayırlarla doldur. Gönüllerimizi ve zihinlerimizi, hem dünyada hem de ahiretteki halimize hayırlara vesile olacaklarla meşgul eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji