اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ٨٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اسْتَغْفِرْ | (ister) af dile |
|
| 2 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 3 | أَوْ | veya |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَسْتَغْفِرْ | (ister) dileme |
|
| 6 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 7 | إِنْ | şayet |
|
| 8 | تَسْتَغْفِرْ | af dilesen |
|
| 9 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 10 | سَبْعِينَ | yetmiş |
|
| 11 | مَرَّةً | defa |
|
| 12 | فَلَنْ | asla |
|
| 13 | يَغْفِرَ | affetmez |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | لَهُمْ | onları |
|
| 16 | ذَٰلِكَ | böyledir |
|
| 17 | بِأَنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 18 | كَفَرُوا | inkar ettiler |
|
| 19 | بِاللَّهِ | Allah’ı |
|
| 20 | وَرَسُولِهِ | ve Elçisini |
|
| 21 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 22 | لَا |
|
|
| 23 | يَهْدِي | yola iletmez |
|
| 24 | الْقَوْمَ | kavmi |
|
| 25 | الْفَاسِقِينَ | yoldan çıkan |
|
Hz. Peygamber münafıkların bağışlanması için yetmiş defa yalvarsa da Allah’ın onları bağışlamayacağının bildirilmesi değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Hâkim kanaate göre belirtilen sayı çokluktan kinaye olup bununla, Resûlullah ne kadar dua ederse etsin, artık âyette işaret edilen münafıklar için bağışlanma ümidi taşımaması istenmektedir (Zemahşerî, II, 164-165; Şevkânî, II, 441). Münafıklardan Hz. Peygamber’e gelip özür dileyenler için onun Allah’a yalvarması, onların samimi olabilecekleri ihtimaline dayanıyordu. Âyet ise onların dürüst ve samimi davranmadıklarını haber vermiş olmaktadır. Tefsirlerde, münafıkların başı Abdullah b. Übeyy’in ölümü ve iyi bir mümin olan oğlunun ricası üzerine Hz. Peygamber’in onun cenaze namazını kılmasına Hz. Ömer’in itiraz ettiği, Resûlullah’ın bu âyete dayanarak istiğfar sayısını arttırma hakkını kullandığını söylediği, bunun üzerine de 84. âyetin nâzil olduğu yönünde bir rivayet yer almaktadır (Taberî, X, 198-200; Şevkânî, II, 443).
Kanaatimizce bu ve benzeri rivayetlerde geçen ifadelerle ilgili tartışmalardan çok, âyetten kolayca anlaşılan şu iki hususun üzerinde durulması âyetin sağlıklı anlaşılması bakımından daha önemli görünmektedir: Birincisi, Resûlullah’ın, yıllarca gösterdiği engin hoşgörü ve iyi niyete türlü entrikalarla karşılık veren, kuyusunu kazmak için her fırsatı değerlendiren münafıklar hakkında dahi ümidini yitirmemeye ve kendisinin herkes için rahmet olduğu hitabının (Enbiyâ 21/107) gerektirdiği biçimde davranmaya çalışmasıdır. Münafıkların cehennemin en derinlerine atılacağını bildiren âyetlerde dahi istisna yapıldığını, bunlardan tövbe edip kendini düzelten ve gönülden teslimiyet içine girenlerin Allah’ın büyük mükâfatlara lâyık gördüğü müminlerle beraber olacaklarının bildirildiğini (Nisâ 4/146-147) dikkate alan Hz. Peygamber’in bu tutumu, müslümanlara şu mesajı vermektedir: Asıl erdemlilik, güçlü olduğu halde yanlış yoldaki insanları dışlama yönüne gitmeyip, onların ıslahı ve kazanılması için çaba harcamaktır.
Âyetten anlaşılan ikinci husus da, kendilerinden söz edilen münafıkların affedilme şanslarını tamamen yitirmiş olduklarıdır. Bunun gerekçesi âyette şöyle açıklanmıştır: “Çünkü onlar Allah ve resulünü inkâr etmişlerdir. Allah (böylesine) kötülüğe saplanmış kimseleri doğru yola iletmez.” Öyle görünüyor ki bu istisnaî bir durumdur. Zira âyette işaret edilen kimselerin, Hz. Peygamber’in Medine’de dış düşmanlara karşı verdiği mücadelede ne büyük bir kambur oluşturduğu herkes tarafından biliniyor, onlar da ilâhî vahyi insanlara tebliğ eden Resûlullah’ın hak peygamber olduğunu ayan beyan görüyorlardı. Böylesine büyük bir imkânı değerlendirmeyen ve gönüllerini imana bütünüyle kapatmış olan bu kimselerin durumu Allah tarafından Hz. Peygamber’e haber verilmekte ve artık dış görüntülerine göre muamele gören bu kesime karşı açık bir tavır ortaya konması istenmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 41-42
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. اِسْتَغْفِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمْ car mecruru اِسْتَغْفِرْ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَسْتَغْفِرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنتَ ’dir. لَهُمْ car mecruru تَسْتَغْفِرْ fiiline mütealliktir.
اَوْ Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleri olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِسْتَغْفِرْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi غفر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَسْتَغْفِرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri َأنت ’dir. لَهُمْ car mecruru تَسْتَغْفِرْ fiiline mütealliktir. سَبْع۪ينَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için harf ile irablanır. مَرَّةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَغْفِرَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُمْ car mecruru يَغْفِرَ fiiline mütealliktir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “....bakımından, ...yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. 11’den 99 ‘a kadar olan sayıların temyizi müfred mansub gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olup mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle ذَ ٰلِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
أنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَفَرُوا cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru كَفَرُوا fiiline mütealliktir. رَسُولِه۪ atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْفَاسِق۪ينَ۟ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاسِق۪ينَ۟ kelimesi sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir, geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümlesi اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muhayyerlik bildiren atıf harfi اَوْ ’in dahil olduğu لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ cümlesi aynı üslupta gelmiştir. Makabline matuf cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Emir fiiller sonraki فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ cümlesinin delaletiyle haber manalıdır. Emir üslubunda olmasına rağmen cümle, emir anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak haber cümlesi anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ cümlesiyle, اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اِسْتَغْفِرْ - لَا تَسْتَغْفِرْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Nehiy sıygası tesviye (eşitleme) manasında kullanılmış olabilir, çünkü işaret edilen emirler, tesviye (eşitleme) amacıyla mukayese edilmiş olup; “Onlar hakkında istiğfarda bulunup bulunmaman arasında hiçbir fark yoktur.” manasındadır. İşte bu, bu konudaki emir veya nehyin onların üzerindeki hükmü değiştirmeyeceği hususunda kinayedir. Emredilen de nehyedilen de yapılsa netice birdir, değişmez. Bununla birlikte mahzuf olan sözün fiili olarak iki fiil de kabul edilebilir. Yani takdiren, نَقُولُ لَكَ : اسْتَغْفِرْ لَهم veya نَقُولُ : لا تَسْتَغْفِرْ لَهم şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً , cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
سَبْع۪ينَ , mef’ûlü mutlaktan naibdir. مَرَّةً ise temyizdir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اِسْتَغْفِرْ - لَا تَسْتَغْفِرْ - لَنْ يَغْفِرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَنْ يَغْفِرَ - تَسْتَغْفِرْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
تَسْتَغْفِرْ- لَهُمْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu ayette zikredilen sayıdan maksat men etmeyi sınırlamak, (yani “Yetmiş defadan fazla dua edersen kabul ederim.” demek) değildir; aksine bu ifade tıpkı kendisinden bir ihtiyacının yerine getirilmesini isteyen kimseye, o kimsenin: “Bunu benden, yetmiş defa dahi istesen, ben onu yapmam!” demesi gibidir. Bu kimse bu ifadesiyle o kimsenin, yetmişden fazla talepte bulunması halinde onu yapacağı manasını kasdetmemiştir. İşte burada da böyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette münafıklar hakkında istiğfar etmeme konusunda mübalağa vardır. Yetmiş sayısı kesret belirtir. Onlar hakkındaki istiğfar önemli sayıda olsa da Allah onları asla affetmeyecektir. Bu üslup nefyin tekididir. Sınırın olmadığı mübalağa yoluyla belirtilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ mübteda, haber mahzuftur.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini vurgulamış ve ona tahkir ifade etmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile istiğfarlarının kabul edilmediğine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekit harfi بِاَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ cümlesi, masdar tevilinde, harfi cerle birlikte mahzuf habere mütealliktir.
Masdar-ı müevvel olan cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
وَرَسُولِه۪ izafeti, كَفَرُوا fiiline müteallik olan بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.
Allah’ı inkârın zikrinden sonra resulünün inkârı, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Allah'ı inkâr eden, resulünü de inkâr etmiş olur.
اللّٰهَ - رَسُولَهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولَهُ izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.
Lafza-i celâlin kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için zamir makamında yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ذَلِكَ بِأنَّهم كَفَرُوا ifadesinde فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ ayetinde açıkça belirtildiği üzere, umulabilecek bağışlanmanın küfürleri sebebiyle yok olduğuna işaret vardır. Bu yüzden ب harf-i ceri sebebiyyedir ve Allah’a karşı olan küfürleri, ona şirk koşmalarıdır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında zahir isimle üçüncü kez tekrarlanması, mehabet duyguları uyandırmak ve ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned olan لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Son cümlede bahsi geçenlerin, zamir makamında fasık kavim şeklinde zahir olarak zikredilmesi, küfrün fasıklık olduğuna ve onların durumlarının kötülüğüne dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَفَرُوا - يَهْدِي kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu, Allah’ın hükmüne ve emirlerine muhalefet edenler hakkında bir tehdit ve uyarı ifade etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âl-i İmran/24; Maide/108)
Arapçada فَ harfiyle başlayan fiillerin çoğunda ayrılma, çıkma, kopma anlamları vardır.
Arap dilinde فِسْق [fısk], “çirkin bir çıkış” anlamına gelir. Buradan hareketle, deliğinden fesat yapmak üzere çıktığı için fareye, فُوَيْسِقَ diye isim verilmiştir. Hurma kabuğundan dışarı çıktığında, فَسَقَتِ الرَّطْبَة (taze hurma kabuğundan çıktı) denmiştir. Çünkü bu durum, hurmaların fesada uğradığını (bozulduğunu) gösterir. Bu anlamdan hareketle, büyük bir günah işleyerek Allah’a itaatten çıkmaya fısk ismi verilmiştir. (Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar Sözlüğü)
Üslubu ḥakîm sanatı olan bu ayette efendimizin dualarının karşılığı onun beklentisine göre değil, kendisi için daha hayırlısını bilen Allah’ın muradına göre tecelli etmiş ve O’nun تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً emriyle istiğfarda çokluk kastedilmiştir. Nitekim Peygamberimiz bundan sonra günde yetmişin üzerinde istiğfar eder olmuştur. (Hasan Uçar, Doktora Tezi, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
Fısk, yoldan çıkmak, isyan, inkâr ve günahta temerrüt ve haddi aşmaktan ibarettir.
Bu kelam, makablindeki hükmü pekiştiren bir zeyl mahiyetindedir. Zira kâfirin bağışlanması, ancak küfürden tamamen sıyrılmak ve hakka yönelmekle olur. Küfre tamamen batmış ve kalbi küfürle mühürlenmiş olan kimse ise bundan çok uzaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)