Tevbe Sûresi 81. Ayet

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَراًّۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ  ٨١

Allah’ın Resûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَرِحَ sevindiler ف ر ح
2 الْمُخَلَّفُونَ muhalefet ederek خ ل ف
3 بِمَقْعَدِهِمْ oturup kalmalarına ق ع د
4 خِلَافَ geride kalanlar خ ل ف
5 رَسُولِ Peygamberine ر س ل
6 اللَّهِ Allah’ın
7 وَكَرِهُوا ve hoşlanmadılar ك ر ه
8 أَنْ
9 يُجَاهِدُوا cihadetmekten ج ه د
10 بِأَمْوَالِهِمْ mallarıyle م و ل
11 وَأَنْفُسِهِمْ ve canlarıyle ن ف س
12 فِي
13 سَبِيلِ yolunda س ب ل
14 اللَّهِ Allah
15 وَقَالُوا ve dediler ق و ل
16 لَا
17 تَنْفِرُوا sefere çıkmayın ن ف ر
18 فِي
19 الْحَرِّ sıcakta ح ر ر
20 قُلْ de ki ق و ل
21 نَارُ ateşi ن و ر
22 جَهَنَّمَ cehennemin
23 أَشَدُّ daha ش د د
24 حَرًّا sıcaktır ح ر ر
25 لَوْ keşke
26 كَانُوا olsalardı ك و ن
27 يَفْقَهُونَ anlıyor(lar) ف ق ه
 

Tebük Seferi’ne katılmamak için bahaneler uyduran, özellikle havaların aşırı sıcak olduğu gerekçesine sığınan, fakat aynı zamanda müminleri de sefere çıkmaktan caydırmaya çalışan münafıkların âkıbetinin çok acı olacağı belirtilmekte; Hz. Peygamber’in bu kişilerden sağ kalanlarla karşılaşması halinde onların kendi maiyetinde bir sefere çıkmalarına müsaade etmemesi istenmekte, ölenlerinin ise imansız olarak can verdikleri bildirilip onlar için bir dinî vecîbe ifa etme cihetine gitmemesi emrolunmaktadır. Müslümanların ölen din kardeşlerine karşı ifa etmeleri gereken dinî vecîbelerin başında cenaze namazı kılınması ve bunun için gerekli hazırlıkların yapılması gelmektedir. Âyette bu hususa işaret edildikten sonra yer alan, “mezarı başında da durma” ifadesini Hz. Peygamber’in cenazenin defninden sonraki tatbikatına göre açıklamak uygun olur. Resûl-i Ekrem bir müslümanın cenazesi defnedildikten sonra kabri başında bir süre durur ve etrafındakilere şöyle derdi:“Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz ve sorulanlara şaşırmadan cevap verebilmesi için dua ediniz; zira şu anda o sorguya çekilmektedir” (Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 69; krş. Tirmizî, “Cenâiz”, 70). (Münafıkların malları ve evlâtlarının dünyada eziyet vesilesi kılındığını ve Allah’ın onların canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ettiğini belirten 85. âyetin açıklaması için 55. âyetin tefsirine bk.). 87. “Geride kalanlar” diye tercüme edilen havâlif kelimesi, Arap dilinde daha çok kadınları ifade etmek üzere kullanılır; fakat belirli bir işte kendisinden verim alınamayacak olanlar anlamına da gelir. Kelimenin yer aldığı bağlamda sadece kadınların değil, kadınlarla birlikte yaşlı erkekler, çocuklar, engelliler gibi savaşa katılamayacak kimselerin kastedildiği anlaşıldığından, meâlinde bu geniş anlam tercih edilmiştir. Bazı müfessirlere göre kadınlara benzetmek onların ağırına giden bir ifade olduğu için kelime bu anlamıyla kullanılmıştır. Öte yandan bu kelimenin, “karşı çıkanlar” şeklinde tercüme edilmesi de mümkündür (İbn Atıyye, III, 68; Râzî, XVI, 151, 156-157). Yine bu âyette geçen “kalpleri mühürlendi” ifadesinde edebî sanatlardan istiare türü kullanılmış olup, onların kalplerinin inkârcılık ve sapkınlıkla kaplanmış olduğunu, bu durumun da imanın ve hidayet ışığının girmesini engellediğini belirtmektedir (İbn Atıyye, III, 68; bu sonucun insanın irade hürriyeti açısından değerlendirilmesi için bk. Bakara 2/7). 

 

Kaynak :Kuran Yolu/ Diyanet tefsiri

 

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
 
“Yaktığınız ateş var ya, bu cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür!” buyurmuştu.
(Yanındakiler): “Zaten bu ateş, vallahi (asileri cezalandırmaya ahirette) yeterliydi” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:
“Cehennem ateşi öbürüne altmış dokuz kat üstün kılındı. Her bir katın harareti, bunun mislindedir.”
(Buhârî, Bed’ü’l-Halk 10; Müslim, Cennet 29, (2843); Muvatta, Cehennem 1, (2, 994); Tirmizî, Cehennem 7, (2592).)

“Cehennemliklerin kıyamet gününde en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarının tabanının altına bir ateş közü konulup da bu yüzden beyni, tencere ve gümgüm gibi kaynayan adamdır!” (Buharî, Rikak, 51)

 

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ

 

Fiil cümlesidir.  فَرِحَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُخَلَّفُونَ  fail olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. بِمَقْعَدِهِمْ  car mecruru  فَرِحَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

خِلَافَ  zaman veya mekân zarfı, masdar  مَقْعَدِ ’ye mütealliktir.  رَسُولِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الْمُخَلَّفُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’îl babının ism-i mef’ûludur. 

وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَرِهُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُجَاهِدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْوَالِهِمْ  car mecruru  يُجَاهِدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْفُسِهِمْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  يُجَاهِدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.    

Fiili muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi) denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُجَاهِدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  لَا تَنْفِرُوا ’dur. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنْفِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْحَرّ  car mecruru  تَنْفِرُوا  fiiline mütealliktir.


 قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَراًّۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

نَارُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. اَشَدُّ  haber olup damme ile merfûdur.  حَراًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler kesra yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “...bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَشَدُّ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ


 

 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْقَهُونَ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَفْقَهُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  ما تخلّفوا (geri kalmazlardı.) şeklindedir.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

 

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle  فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Veciz ifade kastına matuf  خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ  izafetinde muzaf olan  خِلَافَ , zarf manasındadır.

خِلَافَ  ve  بِمَقْعَدِهِمْ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

رَسُولِ  kelimesinin Allah lafzına izafeti veciz ifade yanında, resulün şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. 

رَسُولِ - اللّٰهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ‘la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar tevili ile  كَرِهُٓوا fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

وَاَنْفُسِهِمْ , tezayüf nedeniyle  بِاَمْوَالِهِمْ  car-mecruruna atfedilmiştir. 

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu, hakiki manada zarfiyeye yani  içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

İstînâfiyyeye matuf olan  وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرّ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli  لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرّ  cümlesi ise menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فِي الْحَرّ  ibaresinde istiare sanatı vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْحَرّ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü sıcaklık, hakiki manada zarfiyeye yani  içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

الْحَرّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

فَرِحَ - كَرِهُٓوا  ve  بِمَقْعَدِهِمْ - تَنْفِرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

خِلَافَ - الْمُخَلَّفُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ  cümlesiyle  وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَرِحَ  ve  وَكَرِهُٓوا  şeklindeki haber cümlelerinin müsnedün ileyhleri aynıdır ve iki fiil birbirinin zıddıdır, bunun için vasıl yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette münafıklar Allah yolunda cihada çıkmaktan hoşlanmadıkları için yerilirken, Beyzâvî’nin yorumuna göre bir taraftan da malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmeyi evlerinde oturmaya tercih eden ve Allah’ın rızasını kazanmak için büyük fedakârlıklar yapan müminler, tariz yoluyla övülmektedirler. Ayetin devamında ise sıcaklığı bahane ederek savaştan geri kalanların cezalandırılacakları hususu yine ima yollu anlatılmaktadır. Burada cehennem ateşinin daha şiddetli olduğu ifade edilmekle birlikte, asıl anlatılmak istenen, dünyanın geçici sıcaklığını bahane ederek savaştan geri kalanların, sıcaklığı daha şiddetli olan cehennem ateşine girecekleri gerçeğidir. Genel kabule göre tariz sanatına tenkit, alay, yerme, iğneleme, dokundurma gibi maksatlarla başvurulurken müfessirimizin anlayışına göre zaman zaman övme ve doğruyu gösterme gibi amaçlarla da bu sanat icra edilmektedir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Bu ayette münafıkların cihattan geri kalmaya sevinmelerine -ki  قعود  cihadın zıddı bir anlam taşımaktadır- cihada çıkılmasından hoşlanmamaları ve buna üzülmeleriyle muḳabele edilmiştir. Yani  فرح  ve  قعود  kelimeleriyle  كره  ve  جهاد kelimeleri arasında muḳabele vardır. (Dr. Besyûnî Abdü’l Fettah Feyyûd, İlmu’l Bedî’, s. 154)

نْفِرُ  fiilinde hem nefret etmek, hem de ürküp kaçmak manası vardır. Grup ve birey anlamındaki nefer kelimesi de bu kökten türemiştir.

الْمُخَلَّفُونَ  kelimesi, gidenlerden geri kalan kimse anlamına gelir.(Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l- Gayb

Bu ayette münafıklar, küfür ve dalaletin üç hasletini kendi nefislerinde toplamış oldular. Bu üç haslet de şunlardır: Evlerinde oturup kalmalarına sevinmek ,cihattan nefret etmek, başkalarını da cihattan alıkoymak. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَراًّۜ 

 

Beyânî istînâf olan cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَراًّ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsned olan  اَشَدُّ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

حَراًّ  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

نَارُ - حَراًّۜ - جَهَنَّمَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قُلْ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَراًّ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Cehennem ateşinin sıcağının, kurak yaz sıcağından daha şiddetli olduğu malum olduğundan burada amaç bunu bildirme-haber verme değildir. Malum olan bu durumun görmezden-bilmezden gelindiği kinayeli şekilde belirtilerek hatırlatma yapılmıştır. Nitekim onlar az olan bir sıcaklıktan sakınıp kendilerini (kıyas dahi edilemeyecek) çok daha şiddetli bir sıcaklığın içine sürüklemişlerdir. Yani seferde olacak olan sıcaklığa katlanmazlarsa cehennem ateşinin sıcaklığına katlanmak zorunda olacakları kinayeli bir şekilde hatırlatılmıştır. Ayrıca cehennem ateşine doğru bu şekilde yol alışlarında da kinaye vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi  لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ  nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

كان ’nin haberi olan  يَفْقَهُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Muzari fiil ayrıca hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Kur’an’da  كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler) Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri, ما تخلّفوا (Geride kalmazlardı) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

لَوْ كانُوا يَفْقَهُونَ  cümlesi, görmezden-bilmezden gelme ve hatırlatma hususunda tetmim cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)