هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هُنَالِكَ | işte orada |
|
| 2 | تَبْلُو | hesabını verir |
|
| 3 | كُلُّ | her |
|
| 4 | نَفْسٍ | can |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | أَسْلَفَتْ | önceden işlemiş olduğunun |
|
| 7 | وَرُدُّوا | ve döndürülmüşlerdir |
|
| 8 | إِلَى |
|
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 10 | مَوْلَاهُمُ | mevlaları olan |
|
| 11 | الْحَقِّ | gerçek |
|
| 12 | وَضَلَّ | ve kaybolmuştur |
|
| 13 | عَنْهُمْ | kendilerinden |
|
| 14 | مَا | şeyler ise |
|
| 15 | كَانُوا | oldukları |
|
| 16 | يَفْتَرُونَ | uyduruyor(lar) |
|
Allah kullarını “esenlik yurdu”na, âyetteki ifade ile “dârüsselâm”a çağırmaktadır, dinin amacı insanlara ebedî mutluluğu sağlamaktır. Dünya hayatında peygamberleri dinleyenlere, akıl ve iradelerini doğru kullananlara Allah doğru yolu göstermektedir. Bu yolun sonu cennettir, cemaldir, insanlara eşsiz saadet bahşeden Allah rızâsıdır (rıdvandır). Böylesine bir mutluluktan mahrum olanlar, olmadık hayallerin peşine düşerek, hurafelere kapılarak kendi sonlarını hazırlamış olmaktadırlar. Hz. Peygamber’in vazifesi onları uyarmaktır, o da vahyi tebliğ ederek, gerekli açıklamaları yaparak vazifesini hakkıyla yerine getirmiştir, kimsenin “Bizi uyaran olmadı, biraz yardım görseydik böyle olmazdık” demeye hakkı yoktur. 28. âyetin meâlinde yer alan “Siz bize tapmıyordunuz” cümlesi, Allah’tan başkasına tapanların amaç ve ruh hallerini yansıtması bakımından dikkat çekicidir. Allah’tan başka bir varlık insanlar için din koyamaz, din öğretemez. Bunlara tapanlar aynı zamanda gerçek bir dinin insan için yararlı olan tâlimat ve sınırlamalarından da uzak kalmakta, dünya hayatını nefislerinin arzu ettiği gibi yaşamakta, kendi arzularını meşrulaştırmak üzere tanrı adına kurallar koymaktadırlar. Putperestlerin peygamberleri dinlememelerinin, inkârcılıkta ısrar etmelerinin arkasında yatan sebeplerden biri de hak dinin disiplininden kaçmak,dünya hayatını kendi arzularına göre yaşamaktır; yani onlar görünüşte putlara, fakat gerçekte kendi menfaat ve arzularına tapmaktadırlar.
Kaynak :Diyanet Tefsiri
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ
هُنَالِكَ işaret ismi, mekân zarfı olarak تَبْلُوا fiiline mütealliktir. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir.
تَبْلُوا fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. كُلُّ fail olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَسْلَفَتْ ’tir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَسْلَفَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. رُدُّٓوا fiili atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
رُدُّٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى اللّٰهِ car mecruru رُدُّٓوا fiiline mütealliktir. مَوْلٰيهُمُ lafza-i celâlden bedel olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَقِّ kelimesi مَوْلٰي ’nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْلَفَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سلف ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ضَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَنْهُمْ car mecruru ضَلَّ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası, كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْتَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَفْتَرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi فري ’dir.
İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı هُنَالِكَ , ihtimam için amili olan تَبْلُوا ‘ ya takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf gelen müsnedün ileyh كُلُّ نَفْسٍ izafetinde, muzafun ileyh olan نَفْسٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.
تَبْلُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan اَسْلَفَتْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bil ki bu ayet, daha önceki ayetlerin adeta bir tamamlayıcısı gibidir. Ayetin başındaki, “هُنَالِكَ/Orada” kelimesi, “O yerde, o durakta, o (kıyamet) vakfesinde” demektir. Yahut da yer isminin, zaman için kullanılması manasında, “o vakitte” demektir.
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ [Orada her nefis önceden yaptığı şeyin imtihanını verir.] cümlesi burada; faydasını ve zararını görür demektir.
İbtila: denemek, imtihan etmek demektir. Nitekim Cenab-ı Hakk, “Onları, iyiliklerle ve kötülüklerle ibtila ettik.” (Araf Suresi/168) buyurmuştur. Arapçada “بلي , sonra إبتلي ” denir. “Denemenin, ibtiladan önce olması gerekir.” demektir. Birisi şöyle diyebilir: “O vakitte amellerin neticeleri ve fiillerin eserleri ortaya çıkar. O halde bu yeni bilgiyi “إبتلي (imtihan)” diye ifade etmek nasıl caiz olur?” Cevap: إبتلي , yeni bilgiyi elde etmenin sebebidir. Sebebin isminin, müsebbebe (neticeye) verilmesi ise meşhur bir mecazdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
O dehşetli makamda veya zamanda kâfir veya mümin, saîd veya şakî herkes, geçmişte yaptıklarının imtihanını verecek; sonuçlarını karşısında bulacak; yaptıklarını gerçek yüzleriyle fayda veya zararları, hayır veya şerleri ile bizzat görecek; zevk veya ve acısını tadacaktır.
Ölümden itibaren bilinen haller ve berzah âleminde (ölümle kıyamet arasında) düçar olacakları azap ise mücmel olup bu nitelikte değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
İstînâfiyeye matuf cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)
رُدُّٓوا , kelimesi, bir şeyin daha önce gelmiş olduğu yere geri çevrilip gönderilmesi manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
رُدُّٓوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مَوْلٰيهُمُ kelimesi, lafza-ı celalden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْحَقِّ kelimesi مَوْلٰيهُمُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْحَقِّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Yine istînâfiyyeye matuf olan aynı üsluptaki وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
ضَلَّ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ cümlesi, nakıs fiil كَان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَفْتَرُونَ۟ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ [Uydurdukları şeyler onlardan saptı] zayi oldu cümlesi; ilâhlarının yahut ilâh dedikleri şeylerin kendilerine şefaat edeceği beklentisi yok oldu manasındadır. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayetteki, وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ [Uydurmakta oldukları şeyler de onlardan ayrılıp kaybolmuşlardır.] ifadesi, “Onlar, ibadet ettikleri putların kendilerine (Allah yanında) şefaatçi olduklarını ve o putlara ibadet etmenin, kendilerini Allah'a yaklaştırdığını iddia ederlerdi. Bundan dolayı Allah Teâlâ, bunun ahirette zail olacağına dikkat çekmiştir. Onlar da bunun bir yanlış, bir uydurma olduğunu anlayacaklardır.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)