16 Aralık 2024
Yunus Sûresi 26-33 (211. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 26. Ayet

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٢٦


Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلَّذِينَ kimselere vardır
2 أَحْسَنُوا iyilik eden(lere) ح س ن
3 الْحُسْنَىٰ daha iyisi ح س ن
4 وَزِيَادَةٌ ve fazlası ز ي د
5 وَلَا
6 يَرْهَقُ bürümez ر ه ق
7 وُجُوهَهُمْ onların yüzlerini و ج ه
8 قَتَرٌ karalık ق ت ر
9 وَلَا
10 ذِلَّةٌ ve aşağılık ذ ل ل
11 أُولَٰئِكَ işte bunlar
12 أَصْحَابُ ehlidirler ص ح ب
13 الْجَنَّةِ cennet ج ن ن
14 هُمْ onlar
15 فِيهَا orada
16 خَالِدُونَ sürekli kalıcıdırlar خ ل د
رهق Raheqa: رَهِقَ fiili şu mesele ya da iş onu zorla sarıp bürüdü manasına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ

 

İsim cümlesidir. اَلَّذِينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَحْسَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اَحْسَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحُسْنٰى muahhar mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.  زِيَادَةٌ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

الْحُسْنٰى  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْسَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حسن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْهَقُ   damme ile merfû muzari fiildir. وُجُوهَهُمْ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ   muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَتَرٌ  muahhar fail olup damme ile merfûdur.

لَا  zaid harftir. Nefy harfinin tekrarı, olumsuzluğu tekid içindir. ذِلَّةٌ  atıf harfi  وَ ’la  قَتَرٌ ’e matuftur.

 

 اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْجَنَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ ‘nün ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir.  هُمْ  munfasıl zamir mübteda olarak mahallen merfûdur.  فٖيهَا  car mecruru  خَالِدُونَ kelimesine mütealliktir. خَالِدُونَ  haber olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

خَالِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin çoğul ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لِلَّذ۪ينَ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُسْنٰى  muahhar mübtedadır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذِينَ  ‘nin sılası olan  اَحْسَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الْحُسْنٰى , ismi tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

وَزِيَادَةٌۜ , mübtedaya atfedilmiştir. Ciheti camiâ temasüldür.

زِيَادَةٌۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

اَحْسَنُوا - الْحُسْنٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْحُسْنٰى ’daki marifelik istiğrak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu  الْحُسْنٰى  kelimesi için İbnu'l-Enbarî şöyle demiştir: "الْحُسْنٰى  kelimesi Arapçada, أحسن  kelimesinin müennesi (dişisi)dir. Araplar, bu kelimeyi, sevilen ve arzu duyulan şeyler hakkında kullanırlar. İşte bundan dolayı bu kelime tekidlenmez ve herhangi bir şeyle de sıfatlanmaz. Keşşâf sahibi ise “Bu ifadeyle en güzel mükâfat kasdedilmiş olup bunun bir benzeri de Cenab-ı Hakk'ın, ‘iyiliğin mükâfatı iyilikten başka mıdır?’ (Rahman Suresi, 60) ayetidir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Resul-i Ekrem (s.a.v), ihsanın tarifinde “İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir, her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da kesinkes O seni görmektedir.” buyurmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

الْحُسْنٰى  kelimesi, başına harf-i tarifin gelmiş olduğu tekil bir kelimedir. Dolayısıyla, daha önce bilinen ve geçen bir şeye hamledilmesi gerekir ki bu da “Dâru's Selam - Esenlik yurdu” kelimesidir. Müslümanlar arasında bu lafızla alakalı olarak kabul edilen yerleşik olan ve müslümanlarca bilinen mana, bununla cennet ve o cennetteki faydalarla, cennetliklere gösterilecek izzet ve ikramın murad edilmesi olduğudur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bu ayette bahsedilen “ziyade”den maksadın, cennette meydana gelecek faydalarla onlara gösterilecek izzet ve ikramdan başka birşey olması gerekir. Aksi halde bir tekrar olmuş olur. Böylece bu, bu ziyadeden muradın, “Ruyetullah (Allah'ı görmek)” olduğunu gösterir. Allah Teâlâ, “Bazı yüzler vardır, o gün ter-u tazedir. Rablerine bakacaktır.” (Kıyamet Suresi, 22-23) buyurmuştur. [Bir kötülüğün cezası, bir misliyledir.]buyruğunun maksadı, hasenat ve seyyiat (günahlar) arasındaki farka dikkat çekmektir. Zira Allah Teâlâ, iyi ameller hakkında onlarla meşgul olanlara fazlasıyla beraber mükâfat vereceğini belirtmiş, kötü ameller hususunda ise günah işleyenlere sadece günahlarının misliyle karşılık vereceğini zikretmiştir. Buradaki fark şudur: Mükâfata ilavede bulunmak, bir lütuf olur ki bu güzeldir. Ve bu, taata teşvik etmeyi de tekid etmedir. Ama kötü amellerde hak edilen miktardan fazlasını vermeye gelince bu bir zulümdür. Şayet Cenab-ı Hakk bunu yapmış olsaydı, o zaman vaat ve vaîd, terhib ve tahzir (korkutma ve sakındırma) batıl olur, boşa çıkardı. Çünkü bütün bunlara güvenmek, Cenab-ı Hakk'ın bunlardaki hikmetinin sabit olduğu zaman tahakkuk eder. Halbuki Allah zulmetmiş olsaydı, O'nun hikmeti batıl olurdu ki Allah bundan münezzehtir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى  ayet-i kerimesi, insanları güzel işler yapmaya teşvik etmek için gelmiştir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  وُجُوهَهُمْ , ihtimam için faile takdim edilmiştir.

وَلَا ذِلَّةٌ , tezayüf nedeniyle fail olan  قَتَرٌ ‘a atfedilmiştir. Kelimeye dahil olan nefiy harfi  لَا , olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir.

قَتَرٌ  ve  ذِلَّةٌ  kelimelerindeki nekrelik, nev ve kıllet anlamındadır. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.

ذِلَّةٌ  kelimesinin tekrar nefyedilmesi, tek başına da قَتَرٌ  ile birlikte de cennet ehlinin yüzünü kaplayamayacağını ifade eder.

قَتَرٌ - ذِلَّةٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ  “Yüzü cimrilik ve zillet kaplaması” ifadesinde istiare sanatı vardır. Sıkıntı ve acının yüze yansıyan görüntüsü, insanın yüzüne bulaşmış maddi bir şeye benzetilmiştir. Aynı zamanda cümlede tecessüm sanatı vardır. 

ذِلَّةٌۜ  ve قَتَرٌ  kelimeleri, يَرْهَقُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Zillet ve karanlığın bir şahsa benzetilerek nefyedilmesi, olumsuzluğu mübalağalı olarak ifade etmiştir. Ayrıca bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.

وُجُوهَهُمْ , cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir. Yüz söylenmiş, yüzün sahibi kastedilmiştir.

Allah Teâlâ, cennetlikler için sözkonusu olan mutlulukları açıklayınca bundan sonra da lütfu ile müminleri koruduğu belaları açıklayarak “Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır ne de bir horluk kaplar.” buyurmuştur. Bu, “O yüzleri ne kater yani kendisinde siyahlık bulunan bir toz ne de -zillet- yani bir aşağılanma ve sararıp solma eseri kaplamaz.” demektir. O halde birinci sıfat, Cenab-ı Hakk'ın “O gün bazı yüzler de vardır: Üzerlerini toz toprak (bürümüştür). Onu bir karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.” (Abese Suresi, 40-41) ayetinde ifade edilen husustur. İkinci sıfat, Cenab-ı Hakk'ın, “Yüzler (vardır), o gün zelil ve hakirdir. Yorucu işler yapandır.” (Ğaşiye Suresi, 2-3) ayetinde ifade edilen husustur. Bu iki sıfatın, müminlerden nefyedilmesinden maksat, Allah Teâlâ'nın bahsettiği kendilerine verilmiş olan o nimetlerin, istenmeyen şeylerle karışık olmayıp mahza nimet ve lezzet olduğunu ve meydana geldiğinde, o yüzün halini değiştirecek ve ondaki parlaklık ve sevinci giderecek şeylerin, o müminler hakkında vaki olmayacağını bildirmek için korku, hüzün ve zillete düşme sebeplerini onlardan nefyetmektir. Daha sonra da Cenab-ı Hakk, onların o cennette ebedi olarak kalacaklarını, hayatlarının sona ermesinden korkmamaları gerektiğini beyan etmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, tazim ifadesinin yanında işaret edilenin önemini belirterek, cennet ehlinin derecesinin yüksekliğine işaret eder.

Müsned olan  اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ ‘nin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  [Cennet ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cennette kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  [Cennet ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmak şeklinde Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  

اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ  ifadesi bize arkadaşlarımızı iyi seçmemiz gerektiğini hatırlatır.

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ  için ikinci haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهَا , amili olan  خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir. 

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

İsm-i fail, mef’ûl ve masdar zamandan bağımsızdır. Aslında uzun bir zaman dilimi demektir ama daha çok, çokluktan kinaye olarak “kalıcı” anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların cennette kalışlarının, hâl-i müekkide olduğunu ifade eden ıtnâb sanatıdır. Yani bu onların sabit bir vasfıdır.

ف۪يهَا  ibaresinde cennete ait zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  cennet, kapalı bir mekana benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Onların cennet halkı olması ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Haberî isnad formunda gelen ayet, tenşîd (harekete geçirme) kastı taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz etmiştir. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet-i kerime, insanları güzel işler yapmaya teşvik etmek için gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela: هذا اخوك عطوف ''bu, çok şefkatli kardeşindir'' cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman ''و '' sız gelir.

Ayrıca  ف۪ي  harfinde tecrîd vardır. Cennetin derinliklerine, iç içe oluşuna delalet eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Yunus Sûresi 27. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٢٧


Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ kimselere gelince
2 كَسَبُوا kazanan(lara) ك س ب
3 السَّيِّئَاتِ kötülükler س و ا
4 جَزَاءُ ceza verilir ج ز ي
5 سَيِّئَةٍ bir kötülüğe س و ا
6 بِمِثْلِهَا aynıyla م ث ل
7 وَتَرْهَقُهُمْ ve bürür ر ه ق
8 ذِلَّةٌ bir aşağılık ذ ل ل
9 مَا yoktur
10 لَهُمْ onlar için
11 مِنَ -tan
12 اللَّهِ Allah-
13 مِنْ
14 عَاصِمٍ kurtaracak ع ص م
15 كَأَنَّمَا gibidir
16 أُغْشِيَتْ kaplanmış غ ش و
17 وُجُوهُهُمْ yüzleri و ج ه
18 قِطَعًا parçalarıyla ق ط ع
19 مِنَ
20 اللَّيْلِ bir gecenin ل ي ل
21 مُظْلِمًا kapkaranlık ظ ل م
22 أُولَٰئِكَ bunlar
23 أَصْحَابُ ehlidirler ص ح ب
24 النَّارِ cehennem ن و ر
25 هُمْ onlar
26 فِيهَا orada
27 خَالِدُونَ sürekli kalıcıdırlar خ ل د

وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ 

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الَّذٖينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَسَبُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَسَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  السَّيِّـَٔاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا  cümlesi,  الَّذٖينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَزَٓاءُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  سَيِّئَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِمِثْلِهَا  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, مستقرّ،  أو مقدّر  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


 وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  تَرْهَقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ذِلَّةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  عَاصِمٍ ’e mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  عَاصِمٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir.Ayette zaid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَاصِمٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  عصم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ 

 

Fiil cümlesidir. كَاَنَّـمَٓا, kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir.  اَنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اَنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir. 

اُغْشِيَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. وُجُوهُهُمْ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قِطَعاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الَّيْلِ  car mecruru  قِطَعاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

مُظْلِماً  kelimesi  مِنَ الَّيْلِ ’in hali olup fetha ile mansubdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُغْشِيَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi غشي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُظْلِماً  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ cümlesi , اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. Munfasıl zamiri  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  فٖيهَا  car mecruru  خَالِدُونَ ‘ye mütealliktir. خَالِدُونَ  haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

خَالِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ 

 

Ayetin ilk cümlesi atıf harfi  وَ ’la  26. ayetteki  لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır.  جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ  cümlesi mübtedanın haberidir.

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onlar için tahkir ifade eder.

Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsned olan  جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müsnedün ileyh olan  جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ ‘un haberi mahzuftur. بِمِثْلِهَاۙ  car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi içindir.

Mübteda ve haber arasında müşakele sanatı vardır.  سَيِّئَ  kelimesi, müşakil lafızdır. İkinci cümledeki  سَيِّئَةٍ (kötülük) müşakil lafzından maksat, Allah’ın onların davranışlarına vereceği azaptır. Daha önce bu fiil geçtiği için kötülük lafzıyla ifade edilmiştir.

السَّيِّـَٔاتِ - سَيِّئَةٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Bir kötülüğün cezası, bir misliyledir.] buyruğunun maksadı, hasenat ve seyyiat (günahlar) arasındaki farka dikkat çekmektir. Zira Allah Teâlâ iyi ameller hakkında onlarla meşgul olanlara fazlasıyla beraber mükafat vereceğini belirtmiş, kötü ameller hususunda ise günah işleyenlere sadece günahlarının misliyle karşılık vereceğini zikretmiştir. Buradaki fark şudur: Mükâfata ilavede bulunmak, bir lütuf olur ki bu güzeldir. Ve bu, taata teşvik etmeyi de tekid etmedir. Ama kötü amellerde hak edilen miktardan fazlasını vermeye gelince bu bir zulümdür. Şayet Cenab-ı Hakk bunu yapmış olsaydı, o zaman vaat ve vaîd, terhib ve tahzir (korkutma ve sakındırma) batıl olur, boşa çıkardı. Çünkü bütün bunlara güvenmek, Cenab-ı Hakk'ın bunlardaki hikmetinin sabit olduğu zaman tahakkuk eder. Halbuki Allah zulmetmiş olsaydı, O'nun hikmeti batıl olurdu ki Allah bundan münezzehtir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


  وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ

 

وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ  cümlesi,  وَ atıf harfiyle  جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine, iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )

ذِلَّةٌ ’daki nekrelik kesret ve tahkir ifade eder.

Burada zilletin onların yüzlerini kaplayacağı zikredilmemiştir. Çünkü zillet bütün vücutlarını kaplayacaktır. 

وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ  cümlesinde istiare sanatı vardır. ذِلَّةٌۜ  kelimesi, yakalamak manasındaki  تَرْهَقُهُمْ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Zilletin bir şahıs gibi onları yakalaması, zilletin şiddetini, azametini artırmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

سَيِّئَةٍ - ذِلَّةٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ [Kendilerini bir horluktur kaplayacak] vasfı, aşağılanmaktan ve hakarete uğramaktan bir kinayedir. Bil ki kemâl zatı gereği sevilir; noksanlık da yine zatı gereği yadırganır. Binaenaleyh nakıs, kemâle ermemiş insan öldüğü zaman mükemmelliklerden hâlî ve uzak kalmış olur. O zaman onun, kendisinin noksanlığını hissetmesi de zillet, horluk, hakirlik ve cezanın meydana gelmesine bir sebep olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ 

 

Fasılla gelen cümlede  مَا  nafiyedir. Sübut ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkâri kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  مِنْ عَاصِمٍ  muahhar mübtedadır.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru, عَاصِمٍ ’e mütealliktir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsm-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden  عَاصِمٍ ‘deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ  [Onları Allah'tan (yakalamasından koruyacak) hiçbir kurtarıcı da yoktur.] tavsifinin ifade ettiği husus şudur: Bil ki ne dünyada ne de ahirette kişileri Allah'ın azabından koruyacak hiç kimse yoktur. Zira Allah'ın hükmü, kazası bütün kâinatı kuşatmış olup kaderi de bütün varlıklarda geçerlidir. Ancak ne var ki asi karakterlerde baskın olan vasıf, onların bu dünyada kendi amel ve muratlarıyla meşgul olmalarıdır. Ama öldükten sonra herkes kendisine Allah'tan gelecek şeylere karşı bir koruyucu olmadığını kabul ve ikrar eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi  fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.   Teşbih harfinin dahil olduğu  كَاَنَّمَا , kâffe ve mekfûfedir.  مَا  kelimesi  اَنَّ ’yi amelden düşürmüştür.  

اُغْشِيَتْ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Mef’ûl olan  قِطَعاً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

مِنَ الَّيْلِ  car mecruru  قِطَعاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مُظْلِماً  kelimesi  مِنَ الَّيْلِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ  cümlesinde mürsel ve mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماً  ibaresindeki  قِطَعاً  kelimesindeki  طَ  harfini, hareketli (fetha) okuyanların kıraatine göre bu da istiaredir. Çünkü gerçekte gece, ayrı ayrı parçaları ve bölünmüş cüzleri bulunmakla nitelenemez. Allahu a’lem, bununla “Şayet gece, parçalara bölünen, bölüklere ayrılan türden bir şey olsaydı, onların yüzlerinin siyahlığı gece bölüklerine ve gece parçalarına benzerdi.” şeklinde bir anlam kastedilmiştir. Burada Yüce Allah, (gece anlamındaki)  الَّيْلِ ’den hal olmak üzere, karanlık anlamındaki  مُظْلِماً  kelimesini mansub kılmıştır. Bunda da ziyade mana vardır. Çünkü mehtaplı da olsa geceye gece adı verilir. Yüce Allah  مُظْلِماًۜ  [karanlık haldeki gece] demekle örtüsü alabildiğince kara, giysileri olabildiğince siyah olan geceye benzetme yapmış oluyor. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

اُغْشِيَتْ - تَرْهَقُهُمْ  ve الَّيْلِ - مُظْلِماًۜ  ve  سَيِّئَةٍ - ذِلَّةٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ  [Sanki yüzleri, karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür onların…] buyruğunun maksadı, Cenab-ı Hakk'ın, saîd (mutlu) kimselerden nefyettiği şeyi, bu kimseler için ispat etmektir. Çünkü O, müminler hakkında, “Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de bir horluk kaplar.” buyurmuştur. İlmin karakteri, nurun tabiatı; cehlin karakteri de zulmetin, karanlığın tabiatıdır. O halde Cenab-ı Hakk'ın, “O gün bazı yüzler vardır parıl parıl parlayacak, gülecek, sevinecektir.” (Abese Suresi, 38-39) ayetinden murad edilen, ilmin nuru, onun rahatlığı, onun beşareti ve temin ettiği güleçlik ve parlaklıktır. Cenab-ı Hakk'ın, “O gün bazı yüzler de vardır, üzerlerini toz toprak (bürümüştür). Onu bir karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.” (Abese Suresi, 40-41) tavsifinden murad ise cehaletin zulmeti ile dalaletin bulanıklığıdır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması veciz ifade yanında tahkir ve kınama ifade eder. 

Müsnedin, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ  için ikinci haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهَا , amili olan  خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir. 

Ateşe aid zamirin dahil olduğu  ف۪يهَا ’daki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail olarak gelmiştir. İsm-i fail, mef’ûl ve masdar zamandan bağımsızdır. Aslında uzun bir zaman dilimi demektir ama daha çok, çokluktan kinaye olarak “kalıcı” anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

Onların cennet halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Bu ayet-i kerime, insanları güzel işler yapmaya teşvik etmek için gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haberî isnad formunda gelen ayet, tenşîd (harekete geçirme) kastı taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz etmiştir. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru 501)

أُولَئِكَ أصْحابُ النّارِ  ifadesindeki kasr üslubu dolayısıyla onların nâr içinde devamlı kalacakları ifade edilmiştir. Çünkü  أصْحابُ  kelimesi mülâzeme (yakınlık, yapışma, ayrılmama) manalarını ifade eder.  هم فيها خالدون  ifadesinin isim cümlesi olması da devamlılık ve sübuta delalet eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, A’raf/36)

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟  cümlesi aynen, اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ  cümlesi ufak değişikliklerle Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bu ayetin son cümlesiyle, bir önceki ayetin son cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Yunus Sûresi 28. Ayet

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ  ٢٨


Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara, “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: “Siz bize ibadet etmiyordunuz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَوْمَ ve o gün ي و م
2 نَحْشُرُهُمْ onları biraraya toplarız ح ش ر
3 جَمِيعًا tümünü ج م ع
4 ثُمَّ sonra
5 نَقُولُ deriz ق و ل
6 لِلَّذِينَ kimselere
7 أَشْرَكُوا ortak koşan(lara) ش ر ك
8 مَكَانَكُمْ (haydi) yerlerinize! ك و ن
9 أَنْتُمْ siz
10 وَشُرَكَاؤُكُمْ ve ortak koştuklarınız ش ر ك
11 فَزَيَّلْنَا böylece ayırırız ز ي ل
12 بَيْنَهُمْ onları birbirlerinden ب ي ن
13 وَقَالَ ve (şöyle) derler ق و ل
14 شُرَكَاؤُهُمْ koştukları ortaklar ش ر ك
15 مَا
16 كُنْتُمْ siz değildiniz ك و ن
17 إِيَّانَا bize
18 تَعْبُدُونَ ibadet ediyor ع ب د

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  يَوْمَ  takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. نَحْشُرُهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

نَحْشُرُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  جَمٖيعاً  kelimesi  نَحْشُرُهُمْ ’deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. الَّذٖينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  نَقُولُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَشْرَكُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَشْرَكُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli,  مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْ ’dur.  نَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَكَانَكُمْ  emir için kullanılan isim fiillerden olup,  اثبتوا  (bekle, yerinde kal) manasındadır. Faili müstetir olup takdiri  اَنْتُمْ ’dür. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  isim fiildeki faili tekid içindir. Mahallen merfûdur.  شُرَكَٓاؤُ۬كُمْ  atıf harfi  وَ ’la gizli zamire matuf olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَشْرَكُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  شرك ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder. 


فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  زَيَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı  زَيَّلْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli  مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ  ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. اِيَّانَا تَعْبُدُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ‘ün haberi olarak mahallen mansubdur.

Munfasıl zamir  اِيَّانَا  mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

زَيَّلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زيل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri اذكر  (Zikret) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan  نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَم۪يعاً  kelimesi  هُمْ  zamirinden haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Aynı üsluptaki  ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ  cümlesi, rütbe ve terahî ifade eden  ثُمَّ  ile muzâfun ileyhe atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

نَحْشُرُهُمْ  ve  نَقُولُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki  لِ  harf-i ceriyle  نَقُولُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan   اَشْرَكُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

نَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مَكَانَ , emir için kullanılan isim fiillerden olup  اثبتوا  (bekle, yerinde kal) manasındadır. اَنْتُمْ  munfasıl zamiri  مَكَانَكُمْ  ’daki faili tekid etmiştir. 

مَكَانَكُمْ  emir isim fiili, korkutma, gözdağı verme, zarar göreceğini bildirme anlamında kullanılarak tehdit manasında gelmiştir. Dolayısıyla cümle mecâz-ı mürsel mürekkeptir. 

نَحْشُرُهُمْ - جَم۪يعاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ - اَشْرَكُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شُرَكَٓاؤُ۬كُمْ ’daki muhatap zamire izafet tehekküm içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَكَانَكُمْ  ibaresi, müşriklere ve taptıklarına yönelik bir hitaptır ve azarlayarak, kızarak, kınayarak; durun yerinizde, olduğunuz yerden ayrılmayın gibi anlamlara gelmektedir.

Bil ki ayetteki  مَكَانَكُمْ [Yerinizi alın!] ifadesi, tehdit ve vaîd için kullanılan bir kelimedir ve bundan maksat, Allah Teâlâ'nın hem tapılanlara hem de tapanlara hitaben, “Hesabınız görülünceye kadar, yerinizde durun!” demesidir. Bunun bir benzeri de “O zulmedenleri, onlara eş olanları ve onların Allah'ı bırakıp tapmakta ısrar ettikleri şeyleri toplayın, cehennem yoluna götürün. Onları hapsedin. Çünkü onlar sorguya çekilecekler.” (Saffat Suresi, 22-24) ayetleridir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ

 

فَ , istînâfiyyedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

زَيَّلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بَيْنَهُمْ  mekan zarfı, فَزَيَّلْنَا  fiiline mütealliktir.

Yani “Onların dünyada putlarıyla aralarında bulunan bağları da keseceğiz.” demektir. Ancak bu, her iki taraftan değil fakat yalnız onlara tapanlar tarafından bir ayırma ve ilgi kesmedir. Böylece müşriklerin, koştukları ortaklardan bütün ümidi kesilecek ve tam bir ümitsizlik içine düşeceklerdir. Bu durum azaba uğramalarından ve ölmelerinden itibaren kendilerine malûm olmuştur. Fakat yakîn (kesinlik) mertebesi, ancak bizzat müşahede ve yaşamakla hasıl olmuştur.

Diğer bir görüşe göre ise onların putlarıyla aralarını ayırmaktan murad, hissî ayırmadır. Yani “Biz, onları mahşerde bir araya topladıktan sonra hissi olarak birbirlerinden ayırırız; artık müşrikler, ortaklarından ve onlara ettikleri ibadetlerden beri olurlar.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Makabline matuf olan  وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ  cümlesi, menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِيَّانَا , önemine binaen amili olan  تَعْبُدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bir görüşe göre onların ortaklarından murad melekler, Üzeyr (a.s), İsa Mesih ve onların ruhbanlarından birileridir. Ortakların bu sözleri, ortak koşanların hakikatte ancak kendi heva ve heveslerine, kendi şeytanlarına taptıklarının ifadesidir. Çünkü onlara Allah'a ortak koşmalarını emreden melekler, Üzeyr ve İsa Mesih (a.s) değil fakat kendilerini iğva eden (ayartan) şeytanlarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَشْرَكُٓوا - شُرَكَٓاؤُ۬كُ  ve  قَالَ - نَقُولُ  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ [Ortakları: Siz bize ibadet etmiyordunuz, dediler] cümlesi, ibadet ettikleri şeylerin onların ibadetini kabul etmemelerinden mecazdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)

Bir görüşe göre her varlığı konuşturma kudretine sahip olan Allah, onların taptıkları putları konuşturacak ve putları, onların, bekledikleri şefaat yerine bu sözleri söyleyeceklerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 29. Ayet

فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ  ٢٩


“Şimdi ise sizin bize tapınmanızdan habersiz olduğumuza dair sizinle bizim aramızda şâhit olarak Allah yeter.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكَفَىٰ şimdi yeter ك ف ي
2 بِاللَّهِ Allah
3 شَهِيدًا şahit olarak ش ه د
4 بَيْنَنَا aramızda ب ي ن
5 وَبَيْنَكُمْ ve sizin aranızda ب ي ن
6 إِنْ şüphesiz
7 كُنَّا biz idik ك و ن
8 عَنْ -dan
9 عِبَادَتِكُمْ sizin tapınmanız- ع ب د
10 لَغَافِلِينَ habersiz غ ف ل

فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  للّٰهِ  lafza-i celâl lafzen mecrur,  كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.  شَهٖيداً  temyiz olup fetha ile mansubdur. بَيْنَنَا  mekân zarfı  شَهٖيداً  ‘e mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَكُمْ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri,  إنّنا  şeklindedir. كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلٖينَ  cümlesi muhaffefe  اِنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  نا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. عَنْ عِبَادَتِكُمْ  car mecruru  غَافِلٖينَ  ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mecrurdur. 

لَ  harfi,  اِنْ ’in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.

غَافِلٖينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hafifletilmiş olan  اِنْ  aynı  اِنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiruş-şan) olarak alır.

Haberini ise 2 şekilde alır: 1. İsim cümlesi   2.Fiil cümlesi. Haberi isim cümlesi şeklinde gelince bu isim cümlesinin haberinin başına bir lam gelir. Haberi fiil cümlesi şeklinde gelirse bu çoğunlukla كَانَ – كَادَ – ظَنَّ  gibi fiillerden biri olur. Bu edatı diğer  اِنْ ‘lerden ayırt edebilmek için kendisinden sonra umumiyetle bu tür fiillerin gelmesi ve haberinde lam bulunması gerekir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir. Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)           Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا) Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. 

İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır: 

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyezdir.Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَافِلٖينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Önceki ayetteki ortakların sözleri olan mekulü’l-kavle dahildir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

بِاللّٰهِ ’deki  ب  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.  اللّٰهِ  lafzen mecrur, mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

شَه۪يداً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Kelimenin nekreliği tazim ifade eder.

َشَه۪يد  kelimesi  شَاهِدُ ’nun mübalağasıdır.  شَاهِدُ, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. Şehit, insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.

بَيْنَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın şahit olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb vardır. Allah sadece şahit olarak değil, basîr, semî, hafîz vs. olarak da yeter. 

وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا [Hakiki şahit olarak Allah yeter.] buyurmuştur ki bu, وَكَفٰى اللّٰه شَه۪يداً  takdirindedir (yani buradaki  بِ  harfi zâiddir). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,Nisa/166)


 اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Muhaffefe  اِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنْ , tekit harfi  اِنَّ  ’den muhaffefedir. Takdiri  نا  olan isminin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Haberi olan  كُنَّا عَنْ دِرَاسَتِهِمْ لَغَافِل۪ينَۙ , nakıs fiil  كَان ‘nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنْ ‘in muhaffefe olduğuna işaret eden lam-ı farikanın dahil olduğu  لَغَافِل۪ينَ , nakıs fiil  كان ’nin haberidir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  عَنْ عِبَادَتِكُمْ , önemine binaen, amili olan  لَغَافِل۪ينَ ‘e takdim edilmiştir.

İsim cümlesine müsned  لَغَافِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına  hudûs ve yenilenmesine  işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)

Yalnızca bir isim cümlesi bile sübut ifade ettiğinden, ilaveten  اِنَّ  ile tekid edilmesi cümlenin anlamını iki kat kuvvetlendirmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Burada  اِنْ  harfi hafifletilmiş tekid manasındadır. Bu harfin iki manası daha vardır, biri eğer manasında, diğeri ise olumsuzluk edatı olmasıdır. 

Bu habersizlik, ortak koştuklarının buna razı olmadıklarının ifadesidir. Yoksa onların ortak koştukları meleklerin, onların bu ibadetlerinden habersiz olup olmadıkları açıkça bilinmiyor.

Bu izah, ortaklardan, şeytanların kastedilmesi ihtimalini ortadan kaldırır. Çünkü şeytanlar, onları tapmaya icbar edemiyorlarsa da ortak koşmalarına razı olduklarında hiç şüphe yoktur.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 30. Ayet

هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟  ٣٠


Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُنَالِكَ işte orada
2 تَبْلُو hesabını verir ب ل و
3 كُلُّ her ك ل ل
4 نَفْسٍ can ن ف س
5 مَا
6 أَسْلَفَتْ önceden işlemiş olduğunun س ل ف
7 وَرُدُّوا ve döndürülmüşlerdir ر د د
8 إِلَى
9 اللَّهِ Allah’a
10 مَوْلَاهُمُ mevlaları olan و ل ي
11 الْحَقِّ gerçek ح ق ق
12 وَضَلَّ ve kaybolmuştur ض ل ل
13 عَنْهُمْ kendilerinden
14 مَا şeyler ise
15 كَانُوا oldukları ك و ن
16 يَفْتَرُونَ uyduruyor(lar) ف ر ي
سلف Selefe : سَلَفٌ mütekaddim yani önce ya da önde olan veya gelen anlamındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri selef ve selefîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ

 

هُنَالِكَ  işaret ismi, mekân zarfı olarak  تَبْلُوا  fiiline mütealliktir.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

تَبْلُوا  fiili  وَ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَسْلَفَتْ ’tir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسْلَفَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. رُدُّٓوا  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

رُدُّٓوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  رُدُّٓوا  fiiline mütealliktir. مَوْلٰيهُمُ  lafza-i celâlden bedel olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَقِّ  kelimesi  مَوْلٰي ’nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسْلَفَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سلف ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَنْهُمْ  car mecruru  ضَلَّ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası,  كَانُوا يَفْتَرُونَ۟  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  فري ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı  هُنَالِكَ , ihtimam için amili olan  تَبْلُوا ‘ ya takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf gelen müsnedün ileyh كُلُّ نَفْسٍ  izafetinde, muzafun ileyh olan نَفْسٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

تَبْلُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  اَسْلَفَتْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bil ki bu ayet, daha önceki ayetlerin adeta bir tamamlayıcısı gibidir. Ayetin başındaki, “هُنَالِكَ/Orada” kelimesi, “O yerde, o durakta, o (kıyamet) vakfesinde” demektir. Yahut da yer isminin, zaman için kullanılması manasında, “o vakitte” demektir.

هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ [Orada her nefis önceden yaptığı şeyin imtihanını verir.] cümlesi burada; faydasını ve zararını görür demektir.

İbtila: denemek, imtihan etmek demektir. Nitekim Cenab-ı Hakk, “Onları, iyiliklerle ve kötülüklerle ibtila ettik.” (Araf Suresi/168) buyurmuştur. Arapçada “بلي , sonra  إبتلي ” denir. “Denemenin, ibtiladan önce olması gerekir.” demektir. Birisi şöyle diyebilir: “O vakitte amellerin neticeleri ve fiillerin eserleri ortaya çıkar. O halde bu yeni bilgiyi “إبتلي  (imtihan)” diye ifade etmek nasıl caiz olur?” Cevap: إبتلي  , yeni bilgiyi elde etmenin sebebidir. Sebebin isminin, müsebbebe (neticeye) verilmesi ise meşhur bir mecazdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

O dehşetli makamda veya zamanda kâfir veya mümin, saîd veya şakî herkes, geçmişte yaptıklarının imtihanını verecek; sonuçlarını karşısında bulacak; yaptıklarını gerçek yüzleriyle fayda veya zararları, hayır veya şerleri ile bizzat görecek; zevk veya ve acısını tadacaktır.

Ölümden itibaren bilinen haller ve berzah âleminde (ölümle kıyamet arasında) düçar olacakları azap ise mücmel olup bu nitelikte değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


  وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟

 

İstînâfiyeye matuf cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

رُدُّٓوا , kelimesi, bir şeyin daha önce gelmiş olduğu yere geri çevrilip gönderilmesi manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

رُدُّٓوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مَوْلٰيهُمُ  kelimesi, lafza-ı celalden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْحَقِّ  kelimesi  مَوْلٰيهُمُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْحَقِّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Yine istînâfiyyeye matuf olan aynı üsluptaki  وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

ضَلَّ  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sılası olan  كَانُوا يَفْتَرُونَ۟  cümlesi, nakıs fiil  كَان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’nin haberi olan  يَفْتَرُونَ۟ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ [Uydurdukları şeyler onlardan saptı] zayi oldu cümlesi; ilâhlarının yahut ilâh dedikleri şeylerin kendilerine şefaat edeceği beklentisi yok oldu manasındadır. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayetteki, وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ [Uydurmakta oldukları şeyler de onlardan ayrılıp kaybolmuşlardır.] ifadesi, “Onlar, ibadet ettikleri putların kendilerine (Allah yanında) şefaatçi olduklarını ve o putlara ibadet etmenin, kendilerini Allah'a yaklaştırdığını iddia ederlerdi. Bundan dolayı Allah Teâlâ, bunun ahirette zail olacağına dikkat çekmiştir. Onlar da bunun bir yanlış, bir uydurma olduğunu anlayacaklardır.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Yunus Sûresi 31. Ayet

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ  ٣١


De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?” “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 مَنْ kimdir?
3 يَرْزُقُكُمْ sizi rızıklandıran ر ز ق
4 مِنَ
5 السَّمَاءِ gökten س م و
6 وَالْأَرْضِ ve yerden ا ر ض
7 أَمَّنْ yahut kimdir?
8 يَمْلِكُ sahip olan م ل ك
9 السَّمْعَ kulaklara س م ع
10 وَالْأَبْصَارَ ve gözlere ب ص ر
11 وَمَنْ ve kimdir?
12 يُخْرِجُ çıkaran خ ر ج
13 الْحَيَّ diriyi ح ي ي
14 مِنَ -den
15 الْمَيِّتِ ölü- م و ت
16 وَيُخْرِجُ ve çıkaran خ ر ج
17 الْمَيِّتَ ölüyü م و ت
18 مِنَ -den
19 الْحَيِّ diri- ح ي ي
20 وَمَنْ ve kimdir?
21 يُدَبِّرُ düzene koyan د ب ر
22 الْأَمْرَ işleri ا م ر
23 فَسَيَقُولُونَ diyecekler ق و ل
24 اللَّهُ Allah
25 فَقُلْ de ki ق و ل
26 أَفَلَا öyleyse
27 تَتَّقُونَ sakınmıyor musunuz? و ق ي

Cenâb-ı Hakk’ın insanlara pek çok lutfu bulunmakla birlikte, bunlar içinde onların hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan nimetlerin yani –31. âyetteki deyimiyle– rızıkların özel bir önemi olduğu muhakkaktır. Çünkü diğer bütün imkânlar hayatın devam etmesiyle bir anlam taşır. Hayatı devam ettiren rızıkların hem semavî hem de yere (arz) ait şartlarla ilişkisi vardır. Semavî şartların ilk akla geleni yağmur, güneş ışığı ve ısısıdır; bunlar olmadan hiçbir canlı varlığını sürdüremez. Yere ait olanlar ise kısaca canlı ve cansız tabiat varlıklarıyla orada yaşamaya, beslenmeye ve barınmaya imkân veren nimetler, ortam ve şartlardır. Bütün bunları veren ve elverişli kılan da lutuf ve merhamet sahibi Allah’tır. Ama eğer Allah insan oğluna gerek semavî gerekse yere ait imkânlardan yararlanmak için lüzumlu olan donanımı sağlamasaydı bu nimetlerin hiçbir anlamı olmazdı. Âyetin devamında bu donanıma işaret edilmiştir. Allah’ın “işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında tutması”ndan maksat, insanın bütün duyuları gibi bunların en önemlileri olan işitme ve görme duyularının, Allah’ın yasaları altında, O’nun gökten ve yerden verdiği rızıklardan istifade edecek şekilde işlemesidir. Hz. Ali’nin, “Bir sıvı”yla (göz bebeği) görmemizi, bir kemikle (kulak kemiği) işitmemizi, bir et parçasıyla (dil) konuşmamızı sağlayan kudret ne yücedir!” dediği rivayet edilir (Râzî, XVII, 86). Cansız nesnelerden canlıları yaratan, canlıları cansız haline getiren de O’dur. Kısaca semaya, arza, insana ve hayata hâkim olan O’dur; “her türlü iş”i idare eden, yani bütün olup bitenleri yapıp yöneten O’dur. Aslında putperest Araplar da bütün bunları yaratan ve idare edenin kim olduğu sorulduğunda, “Allah” diye cevap veriyorlar, onlar bile bir ulu kudretin varlığını tanıyorlardı. Fakat bazı sıradan varlıkların tanrısal özellikler taşıdığına inandıkları için inançlarını şirkle bozmuş ve kirletmişler, dinî hayatta putları öne çıkararak kalplerinde, ahlâk ve yaşayışlarında sadece Allah’a ait olması gereken yere putları koymuşlardı. İşte bu sebeple âyette peygamberin diliyle “Öyleyse (O’na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz!” buyurularak müşrikler bu hususta uyarılmışlar; gerçek rab olarak yalnız O’nu tanımaları istendikten sonra, bunun dışındaki inançların sapkınlıktan ibaret olduğu bildirilmiş ve bu suretle yalnız müşrik Araplar’ın inançları değil, âyette özetlenen tevhid akîdesine aykırı her türlü inancın sapkınlık olduğuna işaret edilmiştir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 98-99

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  مَنْ يَرْزُقُكُمْ  cümlesidir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَرْزُقُكُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَرْزُقُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  يَرْزُقُكُمْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ 'la makabline matuftur.

اَمْ  munkatı’dır,  بل  ve hemze manasındadır. مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.

يَمْلِكُ  cümlesi,  مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَمْلِكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. السَّمْعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاَبْصَارَ  atıf harfi  وَ  'la makabline matuftur. 

(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُخْرِجُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْحَيَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْمَيِّتِ  car mecruru  يُخْرِجُ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُدَبِّرُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُدَبِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْاَمْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

يُخْرِجُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يُدَبِّرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi دبر ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن سألتموهم ذلك فسيقولون  (Eğer bunu onlara sorarsan, diyecekler ki) şeklindedir.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اللّٰهُ ’dur.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, الله يفعل كلّ ذلك  şeklindedir.

 فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اَفَلَا تَتَّقُونَ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir. Cümle atıf harfi  فَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, أتصرون على الضلال فلا تتقون (dalalette olmakta ısrar mı ediyorsunuz…sakınmazmısınız?) şeklindedir.   

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, istifham üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır. 

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

الْاَرْضِ , tezat nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ  cümlesi, mekulü’l kavle dahildir.  اَمَّنْ  ibaresindeki  اَمَّ  harfi munkatı’ olup  بل  manasındadır.  بل  bu ayette intikal manasındadır.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde  مَنْ  mübteda,  يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ  cümlesi haberdir.

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

وَالْاَبْصَارَ  tezayüf nedeniyle  السَّمْعَ ‘ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama manası taşıyan bu iki cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

السَّمَٓاءِ - السَّمْعَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İşitme ve görme duyusu denmiş, kulak ve göz yani bu duyuların aletleri zikredilmemiştir. Azalar sadece vasıtadır, esas olan duyuların kendisidir. Gözü kör olan da diğer hisleri vasıtasıyla gören gibi olabilir. 

 

 وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. İstifham üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, muzari fiil sıygasındaki  يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Aynı üslupta gelen  وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile  مَنْ ’in haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ  cümlesiyle  يُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ  cümlesi arasında mukabele, الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ  ve  الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ  lafızları arasında aks sanatı vardır.

الْحَيَّ  - الْمَيِّتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الْحَيِّ  - الْمَيِّتِ  kelimelerindeki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ  cümlesi istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleler, istifham  üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca sorularda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ  [İşi kim idare eder?] cümlesi husustan sonra umum babındandır. (Beyzâvî,Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan  فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstikbal harfi  سَ  tekid ifade eder. 

Takdiri,  إن سألتموهم ذلك  (Eğer bunu onlara sorarsan) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

سَيَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اللّٰهُ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lafza-i celâl, takdiri  يفعل ذلك  (Bunu yapar) olan cümlenin failidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade eder. 

Cümlede, bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır. Gökten ve yerden rızıklandırır, işitme ve görme yetisi üzerinde mutlak hâkim, ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarır, bütün işleri yürütür. Çünkü o, Allah’tır. 

Allah Teâlânın kudreti dahilindeki gökten ve yerden rızıklandırma, işitme ve görme yetisi üzerinde mutlak hâkim olma, ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarma, bütün işleri yürütme işlerinin sayılması taksim sanatıdır.


فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

 

Ayetin başındaki  قُلْ  fiiline matuf cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَفَلَا تَتَّقُونَ  cümlesinde hemze, inkârî istifham harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, takdiri … أتصرون على الضلال  (dalalette olmakta ısrar mı ediyorsunuz…?) olan mukadder istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. 

Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, taaccüp, kınama ve azarlama anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

اَفَلَا تَتَّقُونَ  şu manalara gelir: Niçin düşünmüyorsunuz?  Niçin gaflet içinde yaşıyorsunuz?  Niçin sakınmıyor, takva sahibi olmuyorsunuz?  Niçin anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz?   

قُلْ - سَيَقُولُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُخْرِجُ - الْمَيِّتِ - الْحَيِّ - مَنْ - قُلْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.  

Kur'an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin ( تَعَقُّل ) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise  تَفَقُّه  kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Yunus Sûresi 32. Ayet

فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ  ٣٢


İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَذَٰلِكُمُ işte budur
2 اللَّهُ Allah
3 رَبُّكُمُ sizin Rabbiniz olan ر ب ب
4 الْحَقُّ gerçek ح ق ق
5 فَمَاذَا ne vardır?
6 بَعْدَ dışında ب ع د
7 الْحَقِّ gerçeğin ح ق ق
8 إِلَّا başka
9 الضَّلَالُ sapıklıktan ض ل ل
10 فَأَنَّىٰ öyleyse nasıl? ا ن ي
11 تُصْرَفُونَ döndürülüyorsunuz ص ر ف

فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ

 

İsim cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. İşaret ismi  ذٰلِكُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ  ise muhatap zamiridir. اللّٰهُ  lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur.

رَبُّكُمُ  lafza-i celâlden bedel olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَقُّ  kelimesi  رَبُّكُمُ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ 

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَاذَا  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. Nefi manasındadır.  بَعْدَ  zaman zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  الْحَقِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  الضَّلَالُ  istifham isminden bedel olup damme ile merfûdur.


فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. اَنّٰى  istifham ismi  كَيْفَ  manasındadır.  تُصْرَفُونَ  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur. Veya mekân zarfı olarak  تُصْرَفُونَ  ‘e fiiline mütealliktir.

تُصْرَفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ 

 

فَ , istînâfiyyedir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır. İşaret ismi mübteda, lafza-ı celâl haberdir.  رَبُّكُمْ  lafza-i celâlden bedeldir.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder. 

Yaratıcı kudrete işaret eden  ذٰلِكُمُ ‘da istiare sanatı vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

ذٰلِكُ  ve  ذٰلِكُمْ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, S. 190)

Ayetin başında yer alan  ذٰلِكُمُ  şeklindeki işaret ismi yüce sıfatlarla mevsuf olan Allah Teâlâ’ya işaret eder. Uzak işaretinin kullanılması O’nun büyüklüğünü, yüceliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl, Enam Suresi/102)

Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Hem Rab hem Allah isimleri bir arada gelerek hem rububiyet hem de ulûhiyet özellikleri vurgulanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  ve  رَبُّ  isimlerinin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

رَبُّكُمْ  izafeti muzâfun ileyhe tazim ve teşrif ifade etmenin yanında Allah’ın rububiyet vasfıyla insanlara bahşettiği nimetleri hatırlatma kastı vardır.

رَبُّكُمُ  için sıfat olan  الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اللّٰهُ  ve  رَبُّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234) Bu cümle, geçen ayetlerin fezlekesi mahiyetindedir. Şöyle ki: Zikredilen eşsiz sıfatların sahibi olduğunu kabul etmek zorunda kaldığınız Allah, Rabbiniz, mutlak malikiniz ve bütün işlerinizin yegâne mütevellisidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مَاذَا , istifham ve işaret isminden mürekkebtir. مَا  inkârî istifham harfi, bu cümlede nefiy manasındadır. İşaret ismi  ذَا  mübtedadır. 

بَعْدَ الْحَقِّ , mahzuf habere mütealliktir.  الضَّلَالُۚ , mübtedadan bedeldir. Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِلَّا  ve  مَاذَا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, mübteda ve bedel arasındadır. ذَا  mevsûf/ maksûr, الضَّلَالُۚ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Hakkı inkâr etmek, dalaletten başka bir şey değildir, manasındadır.

بَعْدَ ‘nin muzâfun ileyhi olan  الْحَقِّ  ve bedel olan  الضَّلَالُۚ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Zamir makamında  الْحَقِّ ‘nın ikinci kez zikredilmesi, önemine binaen yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.

الْحَقِّ - الضَّلَالُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Zamir makamında hak kelimesinin zahir olarak zikredilmesi: Ya bu hak önceki haktan farklı, Ya da fazladan bir açıklama olduğu, Yahut hak ile batıl arasındaki karşıtlığı en mükemmel şekilde ortaya koyduğu içindir. “Hak olmayan şey” sapıklıktan ibarettir. Sapıklığı ise hiç kimse bilerek tercih etmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. İstifham cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden, inşâ cümlesine, isim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Bu son cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp kınama, inkâr ve taaccüp manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması) 

اَنّٰى  istifham harfi cümlede hal konumundadır. Amiline takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. 

Cümle, müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُصْرَفُونَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

تُصْرَفُونَ - الضَّلَالُۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin bu son cümlesi, Kur’ânda 2 kere geçmiştir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Daha önce de açıklandığı gibi bu kabil inkârî istifham içeren ifadelerdeki kuvvet, inkârî fiilin kendisine tevcih etmekte yoktur. Buradan çıkan anlam şudur: “Siz, kaçınılmaz hak olan tevhidden, bu apaçık yoldan şirke ve putlara tapmaya nasıl çevriliyorsunuz? Yahut siz, tanrılığı sabit olan gerçek Rabbinize ibadet etmeyip ahirette kaybolup gideceklerini duyduğunuz batıl tanrılara tapmaya nasıl çevriliyorsunuz?” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Yunus Sûresi 33. Ayet

كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  ٣٣


Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “Onlar artık imana gelmezler” sözü, işte böylece gerçekleşmiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَذَٰلِكَ böylece
2 حَقَّتْ gerçekleşmiş oldu ح ق ق
3 كَلِمَتُ sözü ك ل م
4 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
5 عَلَى hakkındaki
6 الَّذِينَ kimseler
7 فَسَقُوا yoldan çıkmış(lar) ف س ق
8 أَنَّهُمْ onlar
9 لَا
10 يُؤْمِنُونَ iman etmezler ا م ن

“Hüküm” diye çevirdiğimiz âyet metnindeki kelime, genellikle “Allah’ın günahkârlar hakkındaki ezelî bilgisine dayanan takdiri, hükmü” şeklinde açıklanmıştır (Taberî, XI, 114). Buna göre Allah ezelde, “günahkârlık batağına saplananlar iman etmeyecek” diye hükmetmiş, aynı vasfı taşıyan müşrik Araplar hakkında da bu hüküm gerçekleşmiştir. Bazı çağdaş müfessirler –muhtemelen bu anlayışın koyu bir kaderciliğe yol açtığından kaygılandıkları için– âyeti, “Böylece günahkârlık batağına saplananlarla ilgili olarak rabbinin hükmü şöyle tahakkuk etti: Onlar artık iman etmeyecekler!” şeklinde anlamayı tercih etmişlerdir (bk. Elmalılı, IV, 2710; Esed, I, 399). Ancak tercih ettiğimiz meâlden de mutlaka insan iradesini dışlayan bir kaderci anlam çıkarmak gerekmez. Allah’ın mutlak yasası (sünnetullah) şudur: Doğru yoldan sapıp isyan ve günahkârlıkta ısrar edenler, bu durumlarını devam ettirdikleri sürece imandan mahrum kalacaklardır. Bu mutlak hüküm, isyan ve günahkârlıklarını sürdüren Arap müşrikleri hakkında da gerçekleşmiştir. Buna karşılık akıllarını başlarına topladıkları, yanlış yolda bulunduklarını gördükleri için imanla şereflenenler de olmuştur.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 99-100

كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

 

كَ  harf-i cerdir.  مثل  manasındadır. Bu ibare  حَقَّتْ  fiilinin mahzuf mef’ûlun mutlakına mütealliktir. Takdiri,  حقّت كلمة ربّك حقّا مثل صرف أولئك عن الإيمان  şeklindedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

حَقَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  كَلِمَتُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Bu kelime resmi mushaf olması dolayısıyla  ة  yerine  ت  ile yazılmıştır. Enam Suresi 115, Araf Suresi 137, Yunus Suresi 33-96, Mümin Suresi 6 ayetlerinin hepsinde bu şekilde yazılmıştır.

رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذٖينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle  حَقَّتْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  فَسَقُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

فَسَقُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  كَلِمَتُ ’den bedel olarak mahallen merfûdur..

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كَذٰلِكَ , amili  حَقَّتْ  olan mahzuf bir mef’ûlu mutlaka mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 101)

كَذٰلِكَ (İşte böyle), aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

كَذٰلِكَ  îrab açısından والامر  şeklinde mahzuf bir mübtedanın haberidir. Bu kelime Kur'an'da çok gelmiş ve ulemamızın takdir ettiği herhangi bir şey zikredilmemiştir. Mühim olan burada kelama dikkat çekmektir. Bir kapalılık üzerine kurulmuş olan kelam üzerinde daha fazla durmayı gerektirir. Bu ifadedeki  كَ  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  كَ  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen,  ذٰلِكَ  ile  كَ ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize “arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır” der. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/28, c. 5, s. 176-177)

حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ  Rabbinin kelimesi veya Rabbinin sözü olarak tercüme edilen “Kavl gerçekleşti.” şeklindeki ifadeler hep “Allah’ın azabı, imtihanı” anlamındadır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كَلِمَتُ رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâf olan  كَلِمَتُ  ve muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki  عَلَى  harf-i ceriyle  حَقَّتْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  فَسَقُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle anılmaları onlara tahkir ve sonraki haberin önemine dikkat çekmek içindir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, كَلِمَتُ ’den bedeldir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  لَا يُؤْمِنُونَ menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُؤْمِنُونَ - فَسَقُٓوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.  

حَقَّ  fiilinin söz veya kelimeye isnad edilmesi azabın sabit ve vâcip olmasından başka bir mana ifade etmez. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 27)

Allah için hak tanrılık gerçekleştiği gibi yahut haktan sonra sapkınlıktan başka bir şey olmadığı yahut onlar haktan çevrildikleri gibi Rabbinin, küfürde inat edenler hakkındaki “Artık onlar iman etmezler.” hükmü ve azap vaîdi gerçekleşmiş oldu. Çünkü onlar, kesinlikle iman etmezler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

 
Günün Mesajı
Allah teala Enâm Sûresi 160. ayeti kerimede ''samimiyetle yapılmış güzel bir amelin karşılığında 10 sevap vereceğini, kötülüğün cezasının ise misli kadar olduğunu'' ifade etmiştir. Burada 27. ayeti kerimede kötülüğün cezasının kendisi kadar olduğu tekrar edilmiştir. Ona fazladan bir ceza verilmez. Zira Allah teala kimseye zülmetmez.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Annesinin yakın arkadaşı, yanına çağırdı. Halindeki değişiklikleri farketmiş olmalıydı. Halbuki en çok da ondan uzak durmaya çalışıyordu.

Yanına gittiğinde, hiçbir şey sormadan, eline aynayı tutuşturdu. Halime Teyzesi böyleydi işte, söylemek istediklerini söyler, karşısındakinin anlatmak istedikleri varsa da dinlerdi.

Aynayı verince dedi ki: “Bak kendine. İyice incele yüzünü. Gözünü aynadaki aksinden ayırmadan hayal et. Önünde iki yol; biri hakkın, diğeri ise batılın.“

“Batıl yolunda: Nefsinin meyil etmesine kanmak istemişsin ve kendini de kandırmışsın. Batıl, batılı getirmiş, yarın dönerim dediğin hakikat yoluna gidişini hep ertelemişsin. Bir gün bakmışsın ki süren dolmuş ve mahşer meydanına varmışsın. Yüzün kararmış ama renk değişmesi gibi değilmiş. Yüzünde hiçbir ışık zerresi kalmamış. Güldüğünde bile o karanlık, bir nebze olsun dağılmazmış ve ağlayışın kalplerde merhameti uyandırmazmış. Hakikat yolunu seçmeyişine pişmanmışsın ama kimseler tarafından dinlenilmezmişsin. Seni görenlerin bir kısmı Sana benzemeyişine şükür ederken, diğer kısmı ise kendi derdindeymiş.”

 

Her denileni görüyor, adeta yaşıyordu. Nurun terk ettiği yüzüne bakarken, korkuyla dolan halinden kaçmak istedi. Fakat Halime Teyze engel oldu ve devam etti.

“Hak yolunda: Nefsinin meyil ettiklerine meydan okumuşsun. Zorlandığın, hüzünlendiğin, belki de bıktığın anlar olmuş ama hakikat yolunda kalmak için elinden geleni yapmışsın. Olumsuzluklara odaklanan nefsine; zorlukların kolaylaştığı ve yolların ferahladığı anları hatırlatmışsın. Dünyada her istediğini yapamayışına hırslanan nefsini susturmuş ve Allah’ın rızasını düşlemişsin. Rabbinin huzuruna çağrıldığında, her çabanın karşılığını almışsın. Yüzün sanki bir güneş, ışıl ışıl parıldarmış. O kadar ki, etrafını bile aydınlatırmış. Yüzü kararmışları gördüğünde, Rabbine sığınmış ve ahirete verdiğin değere şükretmişsin.”

Halime Teyzesi kolunu çekti ve çay koymak için kalktı. Gözlerini aynadan ayıramıyordu. Tövbe etti ve Allah’tan cennet nuruyla aydınlanan yüzüne kavuşmak için yardım istedi.

Rabbim! Şirkin her türlüsünden, Şirke sebep olacak her halden ve Şirke düşmüşlerden Sana sığınırım.

Rabbim! Emirlerinle güzeli seçtirensin. Yasaklarınla çirkinden uzaklaştıransın. Beni; Sınırlarının kıymetini bilenlerden, Kalbi hakikate yönelenlerden, Huzurunda yüzü aydınlananlardan, Temize çıkardığın, affettiğin ve mükafatlandırdığın kullarından eyle.

Amin.

***

İyilik de kolaydı, kötülük de. Hangisini beslediğine göreydi belki de. 

Ey Allahım! Bizi Senin rızanı umarak koşanlardan ve iyilik yapmayı sevenlerden eyle. Bulunduğu her mekanda ve yaşadığı her anda; iyiyi görenlerden, iyilik fırsatlarını değerlendirenlerden ya da iyilik için çabalayanlardan eyle.

İyilik dediğin uzanır şükürden tövbeye. Zikirden itaate. Tebessümden hoş söze. Kulu, Allah’tan uzaklaştıran her şey girer kötülüğün içine.

Ey Allahım! Bize, bizi Senden, Senin yolundan ve Senin sevdiklerinden ayıracak amellerin hepsinden uzaklaştır. Bizi Sana ve sevdiklerine kavuşturacak amelleri sevdir. Zorlandığımız hakkımızda hayırlı amelleri kolaylaştır. Kusurlarımızı af buyur.

İyilikle aydınlanan gönüller, kötülükle karardı. Belki de yaşlandıkça nurunu yitiren yüzler birer kanıttı. Niceleri, birikmiş kötülükleriyle huzurunu kaybetti.

Ey Allahım! Kötülüklerden, kötülüğün karanlıklarından ve kötü insanlardan muhafaza buyur. Gönüllerimizi ve yüzlerimizi iyilikle aydınlananlardan eyle. Ömürlerimizi iyiliklerle ve iyi insanlarla süsle. İyilikle oturup kalkanlardan eyle. Yerde ve göklerde iyilikle anılan, rızanı kazanmış iyi kullarından biri eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji