Yunus Sûresi 31. Ayet

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ  ٣١

De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?” “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 مَنْ kimdir?
3 يَرْزُقُكُمْ sizi rızıklandıran ر ز ق
4 مِنَ
5 السَّمَاءِ gökten س م و
6 وَالْأَرْضِ ve yerden ا ر ض
7 أَمَّنْ yahut kimdir?
8 يَمْلِكُ sahip olan م ل ك
9 السَّمْعَ kulaklara س م ع
10 وَالْأَبْصَارَ ve gözlere ب ص ر
11 وَمَنْ ve kimdir?
12 يُخْرِجُ çıkaran خ ر ج
13 الْحَيَّ diriyi ح ي ي
14 مِنَ -den
15 الْمَيِّتِ ölü- م و ت
16 وَيُخْرِجُ ve çıkaran خ ر ج
17 الْمَيِّتَ ölüyü م و ت
18 مِنَ -den
19 الْحَيِّ diri- ح ي ي
20 وَمَنْ ve kimdir?
21 يُدَبِّرُ düzene koyan د ب ر
22 الْأَمْرَ işleri ا م ر
23 فَسَيَقُولُونَ diyecekler ق و ل
24 اللَّهُ Allah
25 فَقُلْ de ki ق و ل
26 أَفَلَا öyleyse
27 تَتَّقُونَ sakınmıyor musunuz? و ق ي
 

Cenâb-ı Hakk’ın insanlara pek çok lutfu bulunmakla birlikte, bunlar içinde onların hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan nimetlerin yani –31. âyetteki deyimiyle– rızıkların özel bir önemi olduğu muhakkaktır. Çünkü diğer bütün imkânlar hayatın devam etmesiyle bir anlam taşır. Hayatı devam ettiren rızıkların hem semavî hem de yere (arz) ait şartlarla ilişkisi vardır. Semavî şartların ilk akla geleni yağmur, güneş ışığı ve ısısıdır; bunlar olmadan hiçbir canlı varlığını sürdüremez. Yere ait olanlar ise kısaca canlı ve cansız tabiat varlıklarıyla orada yaşamaya, beslenmeye ve barınmaya imkân veren nimetler, ortam ve şartlardır. Bütün bunları veren ve elverişli kılan da lutuf ve merhamet sahibi Allah’tır. Ama eğer Allah insan oğluna gerek semavî gerekse yere ait imkânlardan yararlanmak için lüzumlu olan donanımı sağlamasaydı bu nimetlerin hiçbir anlamı olmazdı. Âyetin devamında bu donanıma işaret edilmiştir. Allah’ın “işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında tutması”ndan maksat, insanın bütün duyuları gibi bunların en önemlileri olan işitme ve görme duyularının, Allah’ın yasaları altında, O’nun gökten ve yerden verdiği rızıklardan istifade edecek şekilde işlemesidir. Hz. Ali’nin, “Bir sıvı”yla (göz bebeği) görmemizi, bir kemikle (kulak kemiği) işitmemizi, bir et parçasıyla (dil) konuşmamızı sağlayan kudret ne yücedir!” dediği rivayet edilir (Râzî, XVII, 86). Cansız nesnelerden canlıları yaratan, canlıları cansız haline getiren de O’dur. Kısaca semaya, arza, insana ve hayata hâkim olan O’dur; “her türlü iş”i idare eden, yani bütün olup bitenleri yapıp yöneten O’dur. Aslında putperest Araplar da bütün bunları yaratan ve idare edenin kim olduğu sorulduğunda, “Allah” diye cevap veriyorlar, onlar bile bir ulu kudretin varlığını tanıyorlardı. Fakat bazı sıradan varlıkların tanrısal özellikler taşıdığına inandıkları için inançlarını şirkle bozmuş ve kirletmişler, dinî hayatta putları öne çıkararak kalplerinde, ahlâk ve yaşayışlarında sadece Allah’a ait olması gereken yere putları koymuşlardı. İşte bu sebeple âyette peygamberin diliyle “Öyleyse (O’na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz!” buyurularak müşrikler bu hususta uyarılmışlar; gerçek rab olarak yalnız O’nu tanımaları istendikten sonra, bunun dışındaki inançların sapkınlıktan ibaret olduğu bildirilmiş ve bu suretle yalnız müşrik Araplar’ın inançları değil, âyette özetlenen tevhid akîdesine aykırı her türlü inancın sapkınlık olduğuna işaret edilmiştir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 98-99

 

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  مَنْ يَرْزُقُكُمْ  cümlesidir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَرْزُقُكُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَرْزُقُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  يَرْزُقُكُمْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ 'la makabline matuftur.

اَمْ  munkatı’dır,  بل  ve hemze manasındadır. مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.

يَمْلِكُ  cümlesi,  مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَمْلِكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. السَّمْعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاَبْصَارَ  atıf harfi  وَ  'la makabline matuftur. 

(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُخْرِجُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْحَيَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْمَيِّتِ  car mecruru  يُخْرِجُ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُدَبِّرُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُدَبِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْاَمْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

يُخْرِجُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يُدَبِّرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi دبر ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن سألتموهم ذلك فسيقولون  (Eğer bunu onlara sorarsan, diyecekler ki) şeklindedir.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اللّٰهُ ’dur.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, الله يفعل كلّ ذلك  şeklindedir.

 فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اَفَلَا تَتَّقُونَ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir. Cümle atıf harfi  فَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, أتصرون على الضلال فلا تتقون (dalalette olmakta ısrar mı ediyorsunuz…sakınmazmısınız?) şeklindedir.   

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

 

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, istifham üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır. 

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

الْاَرْضِ , tezat nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ  cümlesi, mekulü’l kavle dahildir.  اَمَّنْ  ibaresindeki  اَمَّ  harfi munkatı’ olup  بل  manasındadır.  بل  bu ayette intikal manasındadır.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde  مَنْ  mübteda,  يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ  cümlesi haberdir.

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

وَالْاَبْصَارَ  tezayüf nedeniyle  السَّمْعَ ‘ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama manası taşıyan bu iki cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

السَّمَٓاءِ - السَّمْعَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İşitme ve görme duyusu denmiş, kulak ve göz yani bu duyuların aletleri zikredilmemiştir. Azalar sadece vasıtadır, esas olan duyuların kendisidir. Gözü kör olan da diğer hisleri vasıtasıyla gören gibi olabilir. 

 

 وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. İstifham üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, muzari fiil sıygasındaki  يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Aynı üslupta gelen  وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile  مَنْ ’in haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ  cümlesiyle  يُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ  cümlesi arasında mukabele, الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ  ve  الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ  lafızları arasında aks sanatı vardır.

الْحَيَّ  - الْمَيِّتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الْحَيِّ  - الْمَيِّتِ  kelimelerindeki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ  cümlesi istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleler, istifham  üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca sorularda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ  [İşi kim idare eder?] cümlesi husustan sonra umum babındandır. (Beyzâvî,Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan  فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstikbal harfi  سَ  tekid ifade eder. 

Takdiri,  إن سألتموهم ذلك  (Eğer bunu onlara sorarsan) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

سَيَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اللّٰهُ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lafza-i celâl, takdiri  يفعل ذلك  (Bunu yapar) olan cümlenin failidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade eder. 

Cümlede, bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır. Gökten ve yerden rızıklandırır, işitme ve görme yetisi üzerinde mutlak hâkim, ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarır, bütün işleri yürütür. Çünkü o, Allah’tır. 

Allah Teâlânın kudreti dahilindeki gökten ve yerden rızıklandırma, işitme ve görme yetisi üzerinde mutlak hâkim olma, ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarma, bütün işleri yürütme işlerinin sayılması taksim sanatıdır.


فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

 

Ayetin başındaki  قُلْ  fiiline matuf cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَفَلَا تَتَّقُونَ  cümlesinde hemze, inkârî istifham harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, takdiri … أتصرون على الضلال  (dalalette olmakta ısrar mı ediyorsunuz…?) olan mukadder istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. 

Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, taaccüp, kınama ve azarlama anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

اَفَلَا تَتَّقُونَ  şu manalara gelir: Niçin düşünmüyorsunuz?  Niçin gaflet içinde yaşıyorsunuz?  Niçin sakınmıyor, takva sahibi olmuyorsunuz?  Niçin anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz?   

قُلْ - سَيَقُولُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُخْرِجُ - الْمَيِّتِ - الْحَيِّ - مَنْ - قُلْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.  

Kur'an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin ( تَعَقُّل ) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise  تَفَقُّه  kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)