وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاًۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ ٩٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | ve şayet |
|
| 2 | شَاءَ | dileseydi |
|
| 3 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 4 | لَامَنَ | iman ederdi |
|
| 5 | مَنْ | kimseler |
|
| 6 | فِي | bulunan |
|
| 7 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 8 | كُلُّهُمْ | hepsi |
|
| 9 | جَمِيعًا | topluca |
|
| 10 | أَفَأَنْتَ | sen mi? |
|
| 11 | تُكْرِهُ | zorlayacaksın |
|
| 12 | النَّاسَ | insanları |
|
| 13 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 14 | يَكُونُوا | oluncaya |
|
| 15 | مُؤْمِنِينَ | mü’min |
|
وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاًۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوۡ gayr-i cazim şart harfidir. شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
اٰمَن fetha üzere mebni mazi fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir.
كُلُّ ism-i mevsûl için manevi tekid olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَم۪يعاً ism-i mevsûlun hali olup fetha ile mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَن fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. ف atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. تُكْرِهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تُكْرِهُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَكُونُوا muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لَا تُكْرِهُ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُوا nakıs, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. يَكُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi, يَكُونُوا ‘nun haberi olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُكْرِهُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi كره ’dir.
مُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاًۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden شَٓاءَ رَبُّكَ cümlesi şarttır.
شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir. Önceki ayetteki azamet zamirinden dönülerek Rab isminin getirilmesi iltifat sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّكَ izafetinde Rab isminin Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması Hz. Peygambere şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona teselli hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart manasından çıkarak faide-i haber inkârî kelam olan cümle, haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen لَاٰمَنَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Fail konumundaki müşterek ism-i mevsul مَنْ ’in sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. فِي الْاَرْضِ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
كُلُّهُمْ , fail için manevi tekiddir.
İsm-i mevsûlden müekked hal konumundaki جَم۪يعاً , failin, durumunu tekit eden ıtnâb sanatıdır.
Müekkid hal, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
كُلُّهُمْ ve جَم۪يعاً şeklinde iki tekid arka arkaya gelerek manayı pekiştirmiştir. Bu iki kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Alimlerimiz, kâinattaki her şeyin, Allah’ın meşîeti (dilemesi) ile meydana geldiğine dair görüşlerinin doğruluğuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: لَوْ (eğer) edatı, bir şey bulunmadığı için diğer bir şeyin de olmayacağını ifade eder. O halde ayetteki, “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin hepsi topyekün elbette iman ederdi.” buyruğu, bu dilemenin tahakkuk etmediğini, dolayısıyla yeryüzündeki insanların tamamının iman etmediklerini gösterir. Bu ise Cenab-ı Hakk’ın herkesin iman etmesini irade etmediğine delalet eder. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ
فَ istînâfiyye, hemze inkârî manada istifham harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden cümlede, اَنْتَ mübteda, تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ cümlesi, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile تُكْرِهُ fiiline mütealliktir.
Ayet-i kerîmedeki اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ ifadesindeki istifhâm, inkârîdir. Ayrıca meşiet-i ilahinin dışında bir şeyin olmasının mümkün olmadığına ve bunun zorla elde edilemeyeceğine delalet etmesi için zamir fiile takdim edilmiştir.
تُكْرِهُ - شَٓاءَ kelimeleri arasında tıbak-ı hafîy sanatı vardır.
اٰمَنَ - مُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Yani ”Ey Muhammed! Şayet Rabbin yeryüzündeki herkese Senin getirdiğin kitaba iman etme izni verseydi ve onlarda imanı yaratsaydı, (dilese) bunu yapar ve bütün hepsi iman ederdi. Ancak Allah Teâlâ’nın yaptığı her şeyde nice hikmetler vardır (bu sebeple böyle yapmamıştır). Öyleyse ya Muhammed, Sen mi insanları zorlayıp iman etmeye mecbur kılacaksın? Bu, Senin üzerine vazife değil, Sana düşmez. Bu tamamen Allah’a aittir. İman ikrah, zorlama, ve mecbur bırakmakla ele geçmez, sadece gönüllü olmak ve tercih etmekle hasıl olur. Senin görevin ancak müjdelemek ve uyarmak suretiyle tebliğ etmektir.” manasındadır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et- Tefsîru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ [İnsanları sen mi zorlayacaksın (içlerinden Allah’ın dilemediklerini) mümin olmaları için] cümlesinde önce istifham harfinin, arkasından فَ harfinin gelişi, fiilin muhataptan südurunu inkâr içindir, zamirin de fiilden önce gelmesi “dilemenin olmadığı” bir şeyin imkânsızlığını göstermek içindir. Onu zorla elde etmek mümkün değildir. Kaldı ki teşvik ve kışkırtma ile! (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
أفَتُكْرِهُ النّاسَ veya أفَأنْتَ مُكْرِهُ النّاسِ şeklinde değil de أفَأنْتَ تُكْرِهُ النّاسَ denilerek müsnedün ileyhin müsnede takdimi hükmü takviye ifade eder. Bununla birlikte Nebi (s.a.v) ’dan sadır olan zorlama(ikrah) manasını da güçlendirir ki bu güçlendirme durumu inkar-kabul etmeme anlamındadır. İşte burada, Nebi aleyhisselama sena (övgü) ile birlikte tariz olup inanmayanların ona icabet etmemesi hususunda mazur görüldüğü ifade edilmiştir. Nitekim kim ki bir konuda yeterli çaba ve gayreti göstermiştir, o halde o, netice hususunda mazur görülebilir. (mazereti kabul edilir) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedün ileyhin takdimi burada tahsis yani kasr için değildir. Çünkü buradaki bağlam, takdimi kasr olarak yorumlamaya uygun olmaz. Burada sadece Nebi’yi, daveti ulaştırdığı kişilerin iman etmesi için duymuş olduğu yüksek arzu ve istek sebebiyle, insanları cebren iman etmeye zorlayan kişinin haline benzetme vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)