قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ ٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالُوا | onlar (şöyle) dediler |
|
| 2 | يَا شُعَيْبُ | Şuayb |
|
| 3 | أَصَلَاتُكَ | namazın mı? |
|
| 4 | تَأْمُرُكَ | sana emrediyor |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | نَتْرُكَ | bırakmamızı |
|
| 7 | مَا | şeyleri |
|
| 8 | يَعْبُدُ | taptıkları |
|
| 9 | ابَاؤُنَا | babalarımızın |
|
| 10 | أَوْ | yahut |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | نَفْعَلَ | yapmaktan vazgeçmemizi |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | أَمْوَالِنَا | mallarımızda |
|
| 15 | مَا | şeyi |
|
| 16 | نَشَاءُ | istediğimiz |
|
| 17 | إِنَّكَ | doğrusu sen |
|
| 18 | لَأَنْتَ | birisin |
|
| 19 | الْحَلِيمُ | yufka yürekli |
|
| 20 | الرَّشِيدُ | akıllı |
|
قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, يَا شُعَيْبُ ’dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. شُعَيْبُ münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ ’dir.
Hemze istifham harfidir. صَلٰوتُكَ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَأْمُرُكَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تَأْمُرُكَ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
نَتْرُكَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْبُدُ damme ile merfû muzari fiildir. اٰبَٓاؤُ۬نَٓا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel atıf harfi اَوْ ile birinci masdar-ı müevvele matuf olup mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
نَفْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. ف۪ٓي اَمْوَالِنَا car mecruru نَفْعَلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası نَشٰٓؤُ۬ا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
نَشٰٓؤُ۬ا damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَل۪يمُ haber olup damme ile merfûdur.
الرَّش۪يدُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
الْحَل۪يمُ - الرَّش۪يدُ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müşriklerin Şuayb’a verdikleri cevaptır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا شُعَيْبُ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nidanın cevap cümlesi olan اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay etme amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf اَصَلٰوتُكَ izafeti, müsnedün ileyh, muzari fiil sıygasındaki تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ cümlesi, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا cümlesi, masdar tevilinde, تَأْمُرُكَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَتْرُكَ fiilinin mef’ûlü konumundaki masdar harfi مَا ’nın sılası olan يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki ikinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬ا cümlesi, masdar teviliyle masdariyyeye matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نَفْعَلَ fiiline müteallik olan ف۪ٓي اَمْوَالِنَا car mecruru, konudaki önemine binaen, mef’ûl olan masdar-ı müevvele takdim edilmiştir.
نَفْعَلَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan نَشٰٓؤُ۬ا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
“Namazın mı emrediyor?”, ibaresinde sebep müsebbeb alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Burada namaz kelimesi “din, davet, Allah Teâlâ” anlamına geliyor olabilir.
اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ ifadesinde istiare vardır. Çünkü gerçekte namazdan emir sadır olması mümkün değildir. Namazın, hayrı emreden, kötülükten sakındıran konumunda olması dolayısıyla ona böyle denilmiştir. Yine denildiğine göre bu tabir ile kastedilen “Sana bunu dinin mi emrediyor?” manası kastedilmiştir ki “Senin şeriatın ve dinindeki emir böyle mi?” anlamındadır. Bu durum, din dairesi içinde olunca bunların emredilmesinin dine nispet edilmesi güzel olmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Şuayb’a (a.s) inanmayanların “Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi ve mallarımızla her istediğimizi yapmamamızı sana namazın mı emrediyor?” demeleri hidayete niyetli olmadıklarını ve Şuayb’ı (a.s) tahkir için konuyu bilmiyormuş gibi davrandıklarını gösteriyor. Bu üslup tecâhül-i ârif sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
يَعْبُدُ - صَلٰوتُكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, نَتْرُكَ - نَفْعَلَ ve نَتْرُكَ - نَشٰٓؤُ۬ا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatları vardır.
Namazdan maksat Hz. Şuayb’ın dini ve imanıdır. Zira namaz, dinin şiarını gösterir. Böylece onlar namazı dinden kinaye olarak zikretmişlerdir. Yahut da şöyle deriz: Namaz, asıl olarak ittiba edip uymak manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayetin bu cümlesi haberî formda geldiği halde alay ve istihza kastı taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz etmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin yani الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ kelimelerinin marife gelmesi müsnedün ileyhin bu vasıfla kemâl derecede muttasıf olduğuna işaret etmiş ve kasr oluşturmuştur. Iki tekit hükmündeki kasr, لَاَنْتَ maksûr/mevsûf, الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ maksurun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Böylece peygamberde sadece bu iki sıfatın olduğu ifade edilmiştir.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , lam-ı muzahlaka ve kasr üslubu ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
الْحَل۪يمُ ve الرَّش۪يدُ sıfatlarıyla aslında inkârcılar bu iki sıfatın tam zıddı olan aptallık ve kalın kafalılığı kastetmişlerdir. Tehekkümî istiaredir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ cümlesi, diğer bir tehekküm istînâfıdır. Cümle اِنَّ, kasem lâmı ve kasr sıygasıyla gelmiştir. Cümle dört tekidi kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Onların, kuşkusuz sen, sen elbette halîmsin(!), reşîdsin(!) şeklindeki sözleri, alay ve hor görme maksatlıdır. Yani “Sen aramızda yumuşak huylu, aklı başında bir adam olarak tanınırken nasıl bize böyle birşey emredersin?” demektir. Bu vasıfların marife oluşu, Şuayb'ın bu iki sıfatla tanındığına delalet eder ve bu sıfatlar ya hakiki manada veya tehekküm maksadı ile zikredilmiştir. Bu cümlenin اِنَّ (kuşkusuz) ve ل (elbette) ile tekidi, fasl zamirinin gelişi ve haberin marife oluşu, bu iki sıfatın sadece ona mahsus olduğunu, başka kimsede olmadığını alaylı olarak ifade eder. Kavminden hiç kimse bir başkası için bu sözleri söylememiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 317)
Onların, Şuayb'ı (a.s) bu iki vasıf ile vasıflandırmaları istihza yoluyladır; asıl maksatları ise bu vasıfların zıtları ile vasıflandırmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetin baş tarafında ibadet ve mallarda tasarrufun zikredilmesi, tertibe göre hilm (akıllılık) ve rüşdün (olgunluğun) de zikredilmesini gerektirmiştir. Çünkü bu ikisi olmadan ibadet ve mallarda tasarruf yapılması mümkün değildir. Zira hilm, mükellef olmayı gerektiren akıldır. Rüşd ise mallarda güzel tasarrufta bulunmayı gerektiren olgunluktur. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)