Yusuf Sûresi 101. Ayet

رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ  ١٠١

Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim velimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبِّ Rabbim ر ب ب
2 قَدْ gerçekten
3 اتَيْتَنِي bana verdin ا ت ي
4 مِنَ
5 الْمُلْكِ mülk م ل ك
6 وَعَلَّمْتَنِي ve bana öğrettin ع ل م
7 مِنْ
8 تَأْوِيلِ yorumunu ا و ل
9 الْأَحَادِيثِ düşlerin ح د ث
10 فَاطِرَ yaratıcısı ف ط ر
11 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
12 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
13 أَنْتَ sensin
14 وَلِيِّي benim velim و ل ي
15 فِي
16 الدُّنْيَا dünyada د ن و
17 وَالْاخِرَةِ ve ahirette ا خ ر
18 تَوَفَّنِي beni öldür و ف ي
19 مُسْلِمًا müslüman olarak س ل م
20 وَأَلْحِقْنِي ve beni kat ل ح ق
21 بِالصَّالِحِينَ iyilere ص ل ح
 
Hz. Yûsuf, mülkü ve onu yönetmek için gerekli olan olayları yorumlama ilmini kendisine yüce Allah’ın verdiğini, dünyada da âhirette de kendisini yönetip himaye eden velîsinin Allah olduğunu zikrederek O’na şükranlarını arzediyor ve dünyada insana verilen imkânların “iyi bir insan ve iyi bir müslüman olma” amacına hizmet etmesi gerektiğini vurguluyor (velî hakkında bilgi için bk. Bakara 2/257; Nisâ 4/2,138-140; En‘âm 6/14).
 Rivayete göre Hz. Ya‘kub Mısır’da oğlunun yanında yıllarca yaşadı. Vasiyeti uyarınca naaşı, Filistin’de defnedilmiş bulunan babası Hz. İshak’ın yanına gömüldü. Hz. Yûsuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşadı. Onun naşını da Mısırlılar mermer bir sandukaya koyarak Nil yatağına gömdüler. Mısırlılar onu çok sevdikleri için kendi memleketlerinde kalmasını istemişlerdi. Daha sonra Hz. Mûsâ onun naaşını bularak babası Hz. Ya‘kub’un yanına götürüp defnetti (Râzî, XVIII, 216).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 259
 
Riyazus Salihin, 586 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbiriniz ölmeyi istemesin. Zira ölmeyi isteyen kimse eğer iyi biriyse, belki daha çok hayır ve iyilik yapar. Şayet kötü biriyse, olabilir ki, tövbe edip Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışır.”
Buhârî, Temennî 6; Müslim, Zikir 10. Ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd  31
Müslim’in Ebû Hureyre radıyallahu anh’den bir başka rivayetine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbiriniz ölmeyi istemesin. Ölüm kendiliğinden gelmeden önce de öleyim diye dua etmesin. İnsan ölünce hiçbir iyilik yapamaz. Mü’minin hayatta kalması iyiliklerini çoğaltır.”
(Müslim, Zikir 13. Ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz 1)
 

رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ ’dir. 

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اٰتَيْتَن۪ي  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ى  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْمُلْكِ  car mecruru  اٰتَيْتَن۪ي  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَّمْتَن۪ي  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ى  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تَأْو۪يلِ  car mecruru  عَلَّمْتَن۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَحَاد۪يثِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

عَلَّمْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. 


 فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ 

 

Nida harfi mahzuftur. Münada فَاطِرَ  muzaf olup fetha ile mansubdur.  السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  Veya önceki münadadan bedeldir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. Nidanın cevabı  اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ’dir. 

Munfasıl zamir   اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  وَلِيّ۪  haber olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الدُّنْيَا  car mecruru  وَلِيّ۪ ’ye müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْاٰخِرَةِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

Maksur isim: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi  ى  olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle  ى  ile biter. Fakat çok az olarak  ا  ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere elif-i maksûre denir.  اَلْفَتَى - اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. الدُّنْيَا  burada maksûr isim olduğu için takdiren mecrur olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاطِرَ  İ sülâsî mücerredi فطر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الدُّنْيَا ; sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. تَوَفَّن۪ي  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ى  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مُسْلِماً  mef’ûlun bihin hali olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf  harfidir.  اَلْحِقْن۪ي  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ى  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. بِالصَّالِح۪ينَ  car mecruru  اَلْحِقْن۪ي  fiiline müteallik olup cer alameti  ي ‘dir.Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَوَفَّن۪ي  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وفي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

اَلْحِقْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  لحق ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الصَّالِح۪ينَ  ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

مُسْلِماً  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin ve mütekellim zamirinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı olan  قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

Hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilen  عَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Her iki cümle de haber üslubunda geldiği halde dua ve mutluluğu izhar manasında olduğu için muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Dolayısıyla cümleler, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada mecaz-ı mürsel mürekkeb vardır. Yusuf (a.s) bu sözleri ile sevinç ve mutluluğunu izhar etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ insanın kalbinden geçenleri bilir. Yusuf (a.s) da O’nun haber verilmeye ihtiyacı olmadığını bilmektedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)


 فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ 

 

Nida cümlesinden bedel olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ya da Rab kelimesinden atfı beyan veya sıfattır.

Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada olan  فَاطِرِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

فَاطِرَ  kelimesi mahzuf nida harfinin münadası olarak mansubdur. Sözün gelişinden anlaşılan bazı durumlarda nida edatı hazf edilebilir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Dilciler şöyle demişlerdir: “Arapçada  فَاطِرَ  kelimesi, asıl olarak ‘yarmak’ manasınadır. Yeryüzü (biten bitkiler ile) yarıldığında, ağacın dalları, yaprakların çıkması ile âdeta yarık yarık olduğunda da bu kelime kullanılır. İşte kelimenin Arapçadaki kök manası budur. Daha sonra bu kelime, var etme ve yaratma manasına kullanılmıştır. Çünkü var edilen o şey, yok iken sanki bir karanlık içinde imiş de yaratılmak sureti ile o yokluk ve karanlık yarılmış ve içinden o çıkmış gibi olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَالْاَرْضِ , münadanın muzafun ileyhi olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.

Nidanın cevabı olan  اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nidanın cevabı haber üslubunda geldiği halde dua manasında olduğu için muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Dolayısıyla cümle, mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Veli olmanın, dünya ve ahirette olmak üzere belirtilmesi taksim sanatıdır.

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  car mecrurlarının müteallakı olan  وَلِيّ۪ , sülasi  وَلْيٌ  fiilinin, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Burada zarfiyye olan  فِي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Dünya ve ahiret içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat bu yaşamları, mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf  kullanılmıştır. Dünya hayatı ve ahirette bulunmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

وَالْاٰخِرَةِ  kelimesi  فِي الدُّنْيَا  car mecruruna atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

الْاٰخِرَةِ - الدُّنْيَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.    

رَبِّ - وَلِيّ۪  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَلِيّ۪  ve  تَأْو۪يلِ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa  asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ

 

Hz. Yusuf’un sözlerine dahil olan cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

مُسْلِماً , mef’ûl zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Aynı üsluptaki  اَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مُسْلِماً  ve  بِالصَّالِح۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. 

مُسْلِماً - الصَّالِح۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَاطِرَ - تَوَفَّن۪ي  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Kim dua ederse mutlaka duadan önce Allah'a hamdu sena etmelidir. Binaenaleyh Yusuf (a.s), dua etmeyi isteyince işte bu ifadeden önce Cenab-ı Hakk'ı, “Ya Rabb, Sen bana mülk verdin ve sözlerin tevilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan.” diyerek övmüş, sonra bunun peşinden, “Benim canımı Müslüman olarak al ve beni salihlere kat.” diyerek dua etmiştir. Bunun bir benzeri de Hz. İbrahim’in (a.s) yaptığı iştir. O, önce, “(O Rabb) ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur.” diyerek Allah'ı medhü sena etmiş; daha sonra da “Rabbim bana hüküm ihsan et ve beni salihlere kat.” (Şuara Suresi, 83) diyerek duada bulunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)