وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dediler ki |
|
| 2 | نِسْوَةٌ | birtakım kadınlar |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الْمَدِينَةِ | şehirde |
|
| 5 | امْرَأَتُ | karısı |
|
| 6 | الْعَزِيزِ | Vezir’in |
|
| 7 | تُرَاوِدُ | murad almak istemiş |
|
| 8 | فَتَاهَا | uşağının |
|
| 9 | عَنْ |
|
|
| 10 | نَفْسِهِ | nefsinden |
|
| 11 | قَدْ | muhakak |
|
| 12 | شَغَفَهَا | onun bağrını yakmış |
|
| 13 | حُبًّا | sevda |
|
| 14 | إِنَّا | elbette biz |
|
| 15 | لَنَرَاهَا | onu görüyoruz |
|
| 16 | فِي | içinde |
|
| 17 | ضَلَالٍ | bir sapıklık |
|
| 18 | مُبِينٍ | açık |
|
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. نِسْوَةٌ fail olup damme ile merfûdur. فِي الْمَد۪ينَةِ car mecruru نِسْوَةٌ ’nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Mekulü’l-kavli, امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
امْرَاَتُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَز۪يزِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تُرَاوِدُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تُرَاوِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. فَتٰيهَا mefûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْ نَفْسِه۪ car mecruru تُرَاوِدُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُرَاوِدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. شَغَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حُباًّ temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. .Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.Ayette melfuz mümeyyezdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. نَرٰيهَا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
نَرٰيهَا elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. ف۪ي ضَلَالٍ car mecruru mahzuf ikinci mefûlun bihe mütealliktir. مُب۪ينٍ kelimesi ضَلَالٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince, cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘ nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
نِسْوَةٌ ‘deki nekrelik kesret ifade eder.
قَالَ fiiline müteallik olan فِي الْمَد۪ينَةِ car-mecrurundaki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْمَد۪ينَةِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü şehir, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait bir şey değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
النِّسْوَة kelimesi امْرَأةٍ ’nin cemisidir. Müfredi yoktur. نِساءٌ gibi cemi kıllet isimdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مْرَاَتُ الْعَز۪يزِ [Aziz’in karısı] ifadesindeki Aziz ile Kıtfir kastedilmiştir. Aslında الْعَز۪يزِ, Arapçadaki hükümdar anlamındadır. فَتٰيهَا “Emrindeki delikanlıdan” yani uşağından. ََ فَتٰي kelimesi uşağım/ kölem anlamında, فتاة kelimesi de cariyem anlamında kullanılır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Müsnedün ileyh olan امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ , veciz ifade kastıyla, izafet formunda gelmiştir. İzafet, muzafın tahkiri içindir.
Ayeti kerimede زَوْجَة yerine اِمْرَأَة kelimesi kullanılmıştır.
İlgili ayetler incelendiğinde زَوْجَة kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür:
Sadakat -Allah’ın dinine inanmada birlik- Üreme imkânı bulunmak - Nikâhlı olmak. اِمْرَأَة kelimesi زَوْجَة için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: -İhanet (Aldatma)- Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık - Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) - Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen زَوْجَة ve اِمْرَأَة Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)
Arapçadaki “Fail müennes veya müzekker cemi teksirse, fiil müennes veya müzekker gelebilir” kuralı gereğince, fail olan نِسْوَةٌ , müennes olduğu halde fiil müzekker gelmiştir. Fail, âkil cemi müzekker-i gayr-i salim veya cemi müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)
نِسْوَةٌ kadınlar topluluğu için isimdir, dişiliği de bu itibarladır, hakiki değildir. Bunun içindir ki fiilinden te’nis alameti atılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Hucurat Suresindeki قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّا (Bedeviler; “İnandık” dediler) sözüyle وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ sözünde olduğu gibi müennesliğin, çokluk; müzekkerliğin de azlık için olması lügavî açıdan caiz bir durumdur. Bunda herhangi bir sorun bulunmamaktadır. Fakat burada asıl soru, Yüce Allah’ın neden bir yerde müzekkerliği; başka bir yerde ise müennesliği seçtiğidir? Bu durum çokluğa delalet ettiğinden fiil müennes olarak gelmiş, azlığa işaret ettiği için fiil müzekker olarak gelmiştir.
Bu ayette kadın, müennes (dişi) olması hasebiyle, ayrıca Arapçada akılsız çoğul müennes kabul edildiği için cümlenin öznesini teşkil eden kadınlarla ilgili olarak قَالَ (dedi) fiilinin müennes yani قالت şeklinde gelmesi gerekirken, müzekker (eril) gelmesi işaret etmektedir ki kadınlar cemaati de olsa, aralarında ciddi ittifak bulunan bir cemaat güç kazanır; o kadınlar topluluğu, bir nevi erkekler topluluğu gibi olur (Lemalar, 241-242). Bu kullanım şekli, ayrıca o dönemde Mısır baş şehrindeki kadın hakimiyetini de göstermektedir.
Bilhassa müsteşriklerin tesiri altında kalan veya kendini beğenmiş bazı sözde ilim adamları, Kur’an-ı Kerim'deki bu türden ve benzeri bazı kullanımları öne sürerek, -haşa- onda gramer hatası bulunduğu gibi cüretkâr iddialarda bulunabilmektedirler. Oysa bu gibi iddialar, ancak iddia sahiplerinin cehaletini gösterir. Çünkü bu ayette görüldüğü gibi, böylesi kullanımlarda çok ince manalar, nükteler ve gerçekler yüklüdür. Dilde önemli olanı manadır; lafız, gramer gibi unsurlar, mananın en güzel şekilde ifadesi için kullanılır ve ona göre şekillenir. Yoksa mana, lafız ve gramer için değildir, Kur'an-ı Kerim her konuda olduğu gibi dil konusunda da önümüze ışık tutmaktadır.
قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümle, قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
حُباًّ kelimesi temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Zeccâc şöyle demektedir: شَغَفَ , kalbin en iç noktası ve onun, gözbebeğidir. Buna göre mana, “Onun sevgisi, o kadının kalbinin ta içlerine adeta gözbebeğine işlemişti.” şeklinde olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Bütün bunlar, aşırı sevmek ve aşktan kinayedir.
شَغَفَ kelimesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, (Yusuf’a) duyduğu sevginin, onun kalbine saplanıp, ta iç zarına شَغَفَ isabet etmesidir. Bu, tıpkı adamın karnına dokunduğunda بطنت الرجل (Adamın karnına ulaştım) demen gibidir. Yine denildiğine göre شغفها ’nın anlamı, kadının onu sevmesinde abartı ifadesi olarak, “kalbinin iç zarını soyup aldı” demektir. Tıpkı, سلبت الرجل sözünün “adamı soydum’’ demek olması gibi. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette sapkınlık, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
ضَلَالٍ ‘deki nekrelik nev, kesret ve tahkir ifade eder.
ضَلَالٍ için sıfat olan مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Dalaletin مُب۪ينٍ ‘le sıfatlanması istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan açıkça ortaya koyma sıfatı, dalalete isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Onların sapkınlığının gözle görülür bir hal aldığını ifade eder. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
Bu ayet-i kerimede son iki cümlede fasl yapılmıştır. Halbuki hepsi de kadınların sözleridir. Burada bir karışıklık yoktur. İlk cümle; Aziz’in eşinin gençten faydalanmak istemesinin sebebini ifade eden bir istînâf iken, sonuncusu bu durumdaki görüşlerini ifade eden bir istînâftır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)