وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا |
|
|
| 2 | أُبَرِّئُ | ben temize çıkarmam |
|
| 3 | نَفْسِي | nefsimi |
|
| 4 | إِنَّ | çünkü |
|
| 5 | النَّفْسَ | nefis |
|
| 6 | لَأَمَّارَةٌ | daima emredicidir |
|
| 7 | بِالسُّوءِ | kötülüğü |
|
| 8 | إِلَّا | hariç |
|
| 9 | مَا |
|
|
| 10 | رَحِمَ | esirgediği |
|
| 11 | رَبِّي | Rabbimin |
|
| 12 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 13 | رَبِّي | Rabbim |
|
| 14 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 15 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ile önceki ayetteki mahzuf قلت fiilinin mekulü’l-kavl cümlesine matuftur. Takdiri, (قلت ذلك ليعلم أنّي لم أخنه.). şeklindedir.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اُبَرِّئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. نَفْس۪ي mef’ûlün bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُبَرِّئُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi برأ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
النَّفْسَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لِ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اَمَّارَةٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بِالسُّٓوءِ car mecruru اَمَّارَةٌ ’e mütealliktir.
اِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl, muttasıl istisna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası رَحِمَ رَبّ۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
رَحِمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبّ۪ي fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّارَةٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبّ۪ي kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غَفُورٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ mübalağa sıygasındadır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İlk cümle, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Burada: “Niçin nefsini temize َçıkaramazsın.” şeklinde bir soru varsayılmaktadır. Varsayılan soru bu cümleyle cevaplandığı için fasıl yapılmıştır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
لَاَمَّارَةٌ , mübalağa sıygasında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ cümlesinde istiare sanatı vardır. لَاَمَّارَةٌ kelimesi النَّفْسَ ‘ye isnad edilerek nefis, kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Nefsin bir şahıs gibi emretmesi, nefsin kötülükteki etkisinin önemini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اِلَّا istisna edatı, müstesna olan مَا , cins ve istiğrak için marife gelen النَّفْسَ ‘den istisna edilen nefistir.
Müstesna konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılası olan رَحِمَ رَبّ۪ي cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
رَبّ۪ي izafetinde Hz. Yusuf’a ait كَ zamirinin, Rab ismine muzâf olması sebebiyle Hz. Yusuf, şan ve şeref kazanmıştır.
النَّفْسَ ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
رَحِمَ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ tabirinde istiare vardır. Çünkü nefsin gerçek anlamda emretmesi doğru olmaz. Ancak insan, nefsin şehevi arzularına, yaptığı davetlere uyunca onun çirkin işlere götüren yularlarıyla yönetilince nefis; buyruklarına uyulan amir, insan da bunlara uyup dinleyen bir dinleyici konumunda ifade edilmiştir. Yine Yüce Allah, لآمراة (emreden) dememiş, nefsin uçurumlara çokça itekler, sapkınlıklara aşırı derecede sevk eder olma durumunu tasvir etme hususunda mübalağa anlatımı sağlamak için لَاَمَّارَةٌ (çok çok emreden) demiştir. Çünkü فاعل azlık bildiren kalıplardan olduğu gibi فعّل ise çokluk bildiren kalıplardandır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Sâbûnî de bu konuya değinerek şöyle açıklamıştır: اَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ [Nefis, mutlaka kötülüğü çokça emredicidir.] ifadesinde nefsin arzulara çokça sürükleyici ve sapkın yollara çokça çekici olduğunu anlatmak için آمراة (emredici) yerine لَاَمَّارَةٌ (çokça emredici) kelimesi kullanıldı. Çünkü bu vezin aşırılık ifade eden kalıplardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması telezzüz, destek ve muhabbet ifadesinin yanında mütekellimin, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي izafetinde Hz. Yusuf’a ait كَ zamirinin, Rab ismine muzâf olması sebebiyle Hz. Yusuf, şan ve şeref kazanmıştır.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Tezyîl hükmündeki bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, tekid edilmiştir. Aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
Son cümlenin başında اِنَّ olmadığı zaman sözün güzelliği ve revnağı (göz alıcılık) kaybolur. Onun yerine ف de gelebilir ama اِنَّ , ilaveten tekid manası taşıdığı için daha uygundur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayetin tefsiri, kendinden önceki ayetin tefsirindeki değişik manalara göre farklılık arzeder. Çünkü biz eğer o sözün Hz. Yusuf'a ait olduğunu söylersek bu ifade de ona ait olmuş olur. Yok eğer onun, kadının sözünün devamı olduğunu kabul edersek bu ifade de kadının sözünün devamı olmuş olur. Bu sözün, Hz. Yusuf'a ait olduğunu söylememiz halinde Hz. Yusuf, “Gıyabında ona hainlik etmedim.” deyince bu hainliğin, nefsinin arzu duymayışı, tabiatının meyletmeyişi manasında olmayıp nefsin olanca şiddetiyle kötülüğü emreden; insan karakterinin lezzetli olan şeylere karşı arzu duyulan bir özelliği olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh o bu sözü ile hainlik etmeyişinin, isteksizlik yüzünden değil, Allah korkusundan dolayı olduğunu ifade etmiştir. Fakat bu sözün, o kadının sözünün devamı olduğunu söylersek buna göre de şu izah yapılabilir: O kadın, “Bu, gıyabında ona hainlik etmediğimi... bilmesi içindir.” deyince (bununla beraber) ben, nefsimi (tamamen hainlikten) tebrie edemem (uzak olduğunu söyleyemem). Çünkü ben o günahı ona iftira ile atıp “Zevcene kötülük etmek isteyenin cezası zindana atılmaktan yahut acıklı bir azaptan başka ne olabilir.” (Yusuf Suresi, 25) dediğimde ve böylece onu hapse düşürdüğümde, ona hıyanet ettim, demiştir. Binaenaleyh o bu surette, olup bitenlere karşı bir özür beyan etmek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)