Ra'd Sûresi 18. Ayet

لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟  ١٨

Rablerinin emrine uyanlar için mükâfatın en güzeli vardır. Ona uymayanlar ise, yeryüzünde olan her şey ve onun yanında bir katı daha kendilerinin olsa, kurtulmak için hepsini kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü bunlar içindir. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلَّذِينَ için vardır
2 اسْتَجَابُوا buyruğuna uyanlar ج و ب
3 لِرَبِّهِمُ Rablerinin ر ب ب
4 الْحُسْنَىٰ en güzel (karşılık) ح س ن
5 وَالَّذِينَ ve kimseler ise
6 لَمْ
7 يَسْتَجِيبُوا uymayan(lar) ج و ب
8 لَهُ ona
9 لَوْ şayet
10 أَنَّ
11 لَهُمْ kendilerinin olsa
12 مَا bulunaların
13 فِي
14 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
15 جَمِيعًا hepsi ج م ع
16 وَمِثْلَهُ ve bir misli daha م ث ل
17 مَعَهُ yanında
18 لَافْتَدَوْا fidye verirlerdi ف د ي
19 بِهِ onu
20 أُولَٰئِكَ işte
21 لَهُمْ onların
22 سُوءُ çok kötüdür س و ا
23 الْحِسَابِ hesabı ح س ب
24 وَمَأْوَاهُمْ ve varacakları yer ا و ي
25 جَهَنَّمُ cehennemdir
26 وَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
27 الْمِهَادُ bir yataktır م ه د
 
Müfessirler, mükâfatın en güzelini “cennet, son derece büyük ve güzel menfaat, kesintiye uğramayacak olan üstün iyilik” şeklinde yorumlamışlardır (Râzî, XIX, 37). Âyet, bir önceki âyetten bağımsız olarak ele alınırsa şöyle yorumlanır: Allah Teâlâ, çağrısına icâbet edip emrine uyanlar için bu güzel mükâfatı vaad etmektedir. Çağrısına uymayanların hakkı da cezadır. Onlar âyette bildirilen bütün imkânlarını feda etseler cezadan kurtulamazlar.
 Âyet bir önceki âyetin devamı olarak ele alındığı takdirde yorum şöyle olur: Allah rablerinin çağrısına güzel bir karşılık veren müminlerle, çağrısına icâbet etmeyen inkârcılar için bu misalleri getirmektedir; müminlerin durumu örneklerde tasvir edilen faydalı ve güzel şeylere, inkârcıların durumu ise faydasız şeylere benzetilmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 282-283
 

لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ 

 

İsim cümlesidir. لِلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَجَابُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اسْتَجَابُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِرَبِّهِمُ  car mecruru  اسْتَجَابُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْحُسْنٰى  muahhar mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

اسْتَجَابُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  جوب ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

  وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ 

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ يَسْتَج۪يبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَسْتَج۪يبُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir.  Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  يَسْتَج۪يبُوا  fiiline mütealliktir.

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf şart fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  ثبت (sabit oldu) şeklindedir. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

لَهُم  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl,  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.  جَم۪يعاً  hal olup fetha ile mansubdur.

مِثْلَهُ  atıf harfi  وَ ’la müşterek ism-i mevsûle matuf olup, fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَعَ  mekân zarfı,  مِثْلَهُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

افْتَدَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  افْتَدَوْا  fiiline mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

افْتَدَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ

 

 

Cümle,  الَّذ۪ينَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi   اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِ  cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَهُم  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  سُٓوءُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحِسَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 


 وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَأْوٰيهُمْ  mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  جَهَنَّمُ  haber olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir.

Maksur isim ;sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi  ى  olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle  ى  ile biter. Fakat çok az olarak  ا  ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere elif-i maksûre denir.  اَلْفَتَى  –  اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir. بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمِهَادُ  faili olup damme ile merfûdur.  بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri,  جهنّم  şeklindedir. 

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi. 2. Failinin  ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi. 3. Bu fiillerin  مَا  harfine bitişik olarak gelmesi. 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi, (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ 


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لِلَّذ۪ينَ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُسْنٰى  muahhar mübtedadır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذِينَ  ‘nin sılası olan  اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede bahsedilen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, onlara tazim ifade eder.

لِلَّذ۪ينَ ‘nin takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

لِرَبِّهِمُ  izafetinde,  هِمُ  zamirinin Rab ismine muzâf olması sebebiyle, o kişiler şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  الْحُسْنٰى , ismi tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Hak ile batılın mevcut halleri ile akıbetleri beyan edildikten sonra burada da, teşvik ve uyarı olarak daveti ikmal etmek üzere hak ile batıl mensuplarının akıbetleri beyan edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onlar için tahkir ifade eder.

Mübteda konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan  لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan  لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir.

لَوْ  şart harfi, اَنَّ  tekit ve masdar harfidir.  اَنَّ  ve akabindeki  لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ  cümlesi, masdar teviliyle, takdiri  ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasındaki cümle, şarttır. 

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  مَا  müşterek ism-i mevsûlu, muahhar ismidir. Sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

جَم۪يعًا  kelimesi ism-i mevsûl  مَا ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

جَم۪يعاً  lafzî tekiddir. Mübalağa ifade eder.

Mekan zarfı  مَعَهُ , mevsûle matuf olan  وَمِثْلَهُ  ‘daki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَافْتَدَوْا بِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

لَوِ  şart harfinin cevabı müsbet mazi fiil olduğunda başına gelen lam harfi burada zikredilmemiştir. Çünkü bu lam zaiddir, sadece tekid ifade eder ve hazfi kelamda 

îcaz için olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Vakıa/70)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacibekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

جَم۪يعاً  lafzî tekiddir. Mübalağa ifade eder.

Ayette tefrik sanatı vardır. Rablerine icabet edenlerin durumuyla, etmeyenlerin durumu arasındaki fark tefrik sanatı üslubuyla bildirilmiştir.

اسْتَجَابُوا - لَمْ يَسْتَج۪يبُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

الَّذ۪ينَ  kelimesinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰى  cümlesi ile …وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

افْتَدَوْا  [fidye verme], iki şeyden birisini diğerine bedel (karşılık) olarak vermektir. Ayetteki, “Onu muhakkak feda eder (fidye olarak verirdi).” fiilinin ikinci mef’ûlü hazfedilmiş olup bu, “Onlar onu, kendi canlarına karşılık fidye olarak verirdi.” demektir. Yani onlar bütün bu malları, kendilerini Allah’ın azabından kurtarmak için fidye olarak verirlerdi” anlamındadır. Buradaki  بِه۪ۜ  zamiri “yeryüzünde bulunan şeyler” ifadesindeki “şeyler”e yani  مَا  edatına racidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

الَّذ۪ينَ ’ nin ikinci haberi olan  اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, o kimseleri tahkir amacına matuftur.

اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olan  لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Az sözle çok anlam ifade etmek üzere izafetle gelen  سُٓوءُ الْحِسَابِ  muahhar mübtedadır.

سُٓوءُ الْحِسَابِ  izafetinde, سُٓوءُ  sıfat olmasına rağmen  الْحِسَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü hesap, yerine [hesabın kötüsü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

الْحُسْنٰى - سُٓوءُ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

İsm-i işaret olan  اُو۬لٰٓئِكَ , sığınağı cehennem olanları tahkir ve kınama amaçlıdır.

Bu kelam, onları bekleyen azabın, hiçbir ifade ile anlatılamayacak kadar korkunç olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مَأْوٰيهُمْ  mübteda,  جَهَنَّمُ  haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir içindir.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَ  haliyyedir. Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil  بِئْس ’nin mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Takdiri  جهنّم  ’dir. Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır. 

Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمِهَادُ , zem fiili  بِئْسَ ‘nin failidir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.

الْمِهَادُ - مَأْوٰيهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı  nazîr sanatı vardır.

مَأْوٰيهُمْ  sığınılacak yerdir. İnsanın, kötü ve zor bir durumdan uzaklaşmak için korunmak amacıyla saklandığı yere sığınak denir. Allah Teâlâ’nın cehennemi sığınak olarak vasıflandırması onların durumunun ne kadar korkunç olduğunu ortaya koyar. Cehennem sığınaksa onlara daha nasıl bir azap vardır? Bu, mübalağa sanatıdır.

Cehennemin sığınılacak yer olması ifadesinde istiare vardır. Alay içindir. Sığınılacak yer insanın sıkıntılardan kaçarak kurtulduğu yerdir, onlar kendilerinin rahat olacaklarını zannettiler. “İşte size rahat, alın rahat yatağı” der gibidir. Onlar bu dünyada din ile alay ediyorlardı, bu sözlerde de onlara karşı alay vardır.

Kaçacak hiçbir yeri olmayanlar adeta kurtuluş yeri olarak cehenneme giderler.

الْمِهَاد [Yatak] lafzı, tehekkümî istiaredir. Dünyada rahatı, zevki, safayı tercih edip Allah’ın ayetlerini alaya alanlar aynı alay üslubu ile cezalandırılmıştır.  

Azapla müjdelemek de öyledir. Onlar bu dünyada din ile alay ediyorlardı, bu sözlerde de onlara karşı alay vardır.

Burada cehennem kelimesinin sarih olarak zikredilmiş olması, bundan önce onun karşıtı olarak zikredilen güzel mükâfatın da cennet olduğunu teyit etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)