اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَمَنْ | olur mu? |
|
| 2 | يَعْلَمُ | bilen |
|
| 3 | أَنَّمَا |
|
|
| 4 | أُنْزِلَ | indirilenin |
|
| 5 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 6 | مِنْ | -den |
|
| 7 | رَبِّكَ | Rabbin- |
|
| 8 | الْحَقُّ | hak olduğunu |
|
| 9 | كَمَنْ | kimse gibi |
|
| 10 | هُوَ | o (kendisi) |
|
| 11 | أَعْمَىٰ | kör (olan) |
|
| 12 | إِنَّمَا | ancak |
|
| 13 | يَتَذَكَّرُ | öğüt alır |
|
| 14 | أُولُو | sahipleri |
|
| 15 | الْأَلْبَابِ | sağduyu |
|
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası يَعْلَمُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir هو ’dir.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَنَّـمَٓا ve masdar-ı müevvel يَعْلَمُ fiilinin mefûlü yerinde olup mahallen mansubdur. Kâffe ve mekfufe olmasıda caizdir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl أَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّكَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَقُّ kelimesi, أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle öncesindeki مَنْ ’in mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası هُوَ اَعْمٰى ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْمٰى haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi ( ى ) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle ( ى ) ile biter. Fakat çok az olarak ( ا ) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ
Fiil cümlesidir. اِنَّمَا : kâffe ve mekfûfedir. Kâffe; “men eden, alıkoyan” anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
يَتَذَكَّرُ damme ile merfû muzari fiildir. اُو۬لُوا fail olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzaftır. الْاَلْبَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
يَتَذَكَّرُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ
فَ istînâfiyye, hemze inkârî istifham harfidir. İstifham üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tahkir ve tevbih amacı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَنْ mübteda, haber mahzuftur. كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Mübteda konumundaki ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ cümlesi, masdar teviliyle يَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اُنْزِلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde Rab isminin Hz. Peygambere aid zamire muzaf olmasıyla Hz. Peygambere, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafet Allah’ın ona lütuf ve ihsanla muamele ettiğine işarettir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الْحَقُّ kelimesi اَنَّ ‘nın haberidir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Teşbih harfi sebebiyle mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl كَمَنْ , mübteda olan مَنْ ’in mahzuf haberine mütealliktir. Sılası olan هُوَ اَعْمٰى cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَعْمٰى ‘dan murad kâfirdir. Allah Teâlâ burada istiare-i tebeiyye yoluyla cahil ve küfreden kimseyi âmaya benzetiyor. Bu harika bir teşbihtir. Âma kişi, kılavuz olmadan yürüdüğünde birçok tehlikeye maruz kalır. Yoluna çıkabilecek şeylerden zarar görür. Gören ise bu tip tehlikelerden kendisini koruyabilir. ”Âma” sözü ile kâfirin temsili, benzersiz bir sanattır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayetteki teşbihte “sana rabbinden indirilen hakkı bilen kimse” müşebbeh; âma olan kimse müşebbehu bihtir. Aslında teşbih iki tarafta ortak olan bir özellik üzerine kurulur. Fakat bu ayetteki teşbihte müşebbehte bulunan sıfatın zıttı müşebbehe bihte bulunur. Buna tenzil tarîki denir. Yani iki zıt sıfat benzer menziline konur. Bu tip teşbihlerde alay ve tehekküm kastedilir.
Yegâne hak olan Kur’an'ı bilen kimse, dağın tepesinde yanan ateşi göremeyen, en büyük ve yüksek mertebede bulunan bu Kitabı takdir etmeyen ve bu yüzden de cehalet karanlıklarında ve dalalet çukurlarında şaşkın kalan kör kimse gibi olur mu hiç! Yahut kör kimseden murad, verilen misalleri anlamayan kimse demektir. Kör olarak ifade edilmesi, ziyadesiyle takbih içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
İki tekit hükmündeki kasr, fiil ve fail arasındadır. يَتَذَكَّرُ maksur/sıfat, اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani fiil, bu faile hasredilmiştir. اِنَّمَا kasr edatıdır. Düşünmenin akıl sahiplerine has olduğu, kasr üslubu yoluyla bildirilmiştir. Tezekkür akıl sahiplerine kasredilmiştir.
اِنَّمَا ile yapılan bu kasr, izafîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayetin mefhumu muhalifinden, âmaya benzetilen kimselerin akıl sahibi olmadıkları anlaşılmaktadır.
اِنَّـمَٓا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ [Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.] ayetinde, düşünüp ibret almayanlar akılsız varlıklar seviyesine indirilerek tariz yapılmıştır. (Kazvînî, el-Îzâh, 104)
Bu ayette zikredilen اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ [Sadece akıl sahipleri ibret alır.] bölümü, haber vermek için gelmemiştir. Kâfirleri kınamak, azarlamak için gelmiştir. Tariz olarak onların son derece inatçı oldukları, hevalarının onları ele geçirdiği ifade edilmiş, onlardan düşünmeleri ve ibret almaları istendiğinde bundan yüzçevirdikleri, çünkü akılsız oldukları anlatılmıştır. Bu ayette tariz Peygamber Efendimizedir. O, kavminin imanı konusunda çok hırslıydı. Ama bu; dilsiz hayvanların tezekkür etmesini beklemek gibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayetin akıl sahiplerine yapılan vurgu ile bitirilmesi, istifham yoluyla akıllarını kullanmadıklarını tariż etmekte ve yergi amacı taşımaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)