بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَهُ | ancak O’nadır |
|
| 2 | دَعْوَةُ | du’a |
|
| 3 | الْحَقِّ | gerçek |
|
| 4 | وَالَّذِينَ | kimseler ise |
|
| 5 | يَدْعُونَ | du’a ettikleri |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | يَسْتَجِيبُونَ | isteklerini karşılayamazlar |
|
| 10 | لَهُمْ | kendilerinin |
|
| 11 | بِشَيْءٍ | hiçbir |
|
| 12 | إِلَّا | ancak |
|
| 13 | كَبَاسِطِ | uzatan kimse gibidir |
|
| 14 | كَفَّيْهِ | avuçlarını |
|
| 15 | إِلَى |
|
|
| 16 | الْمَاءِ | suya |
|
| 17 | لِيَبْلُغَ | gelsin diye |
|
| 18 | فَاهُ | ağzına |
|
| 19 | وَمَا | oysa |
|
| 20 | هُوَ | o |
|
| 21 | بِبَالِغِهِ | on(un ağzın)a gelmez |
|
| 22 | وَمَا | ve (işte) |
|
| 23 | دُعَاءُ | du’ası |
|
| 24 | الْكَافِرِينَ | kafirlerin |
|
| 25 | إِلَّا | ancak |
|
| 26 | فِي |
|
|
| 27 | ضَلَالٍ | boşa gider |
|
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. دَعْوَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَقّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِه۪ car mecruru يَدْعُونَ ’nin mukadder mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَسْتَج۪يبُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَج۪يبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru يَسْتَج۪يبُونَ fiiline mütealliktir. بِشَيْءٍ car mecruru يَسْتَج۪يبُونَ fiiline mütealliktir.
اِلَّا hasr edatıdır. كَ harf-i cerdir. مثل (gibi) manasındadır. كَبَاسِطِ car mecruru mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, إلّا استجابة كاستجابة باسط كفّيه (avuçlarını açarak istemek gibi istemedikçe) şeklindedir. Muzâf hazf edilmiştir. كَفَّيْهِ muzâfun ileyh olup, müsenna olduğu için cer alameti ى ‘dir. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى الْمَٓاءِ car mecruru بَاسِطِ ’ye mütealliktir.
لِ harfi, يَبْلُغَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle بَاسِطِ ’ye mütealliktir.
يَبْلُغَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فَاهُ mef’ûlun bih olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
هُوَ munfasıl zamir مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. بَالِغِه۪ lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَج۪يبُونَ fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
بَاسِطِ ; sülâsî mücerredi بسط olan fiilin ism-i failidir.
بَالِغِ ; sülâsî mücerredi بلغ olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. دُعَٓاءُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكَافِر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. اِلَّا hasr edatıdır. ف۪ي ضَلَالٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. دَعْوَةُ الْحَقّ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.
Bu takdim ihtisas ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat, دَعْوَةُ الْحَقّ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır..
لَهُ ’deki lam harfi mecazi mülkiyet içindir. Hak etmek manasındadır. Car mecrurun mübtedaya takdim edilmesi tahsis ifade etmek içindir. Hakka davet, başkasının değil, sadece O’nun otoritesindedir. Bu izafi bir kasrdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقّ [Hak davet onundur.]Çünkü ibadet edilmeyi hak eden yahut ibadetine çağrılan odur, başkası değildir. Ya da kabul edilen dua O’na aittir; çünkü kendisine dua edene icabet eder. Arkadan gelen de bu görüşü teyit etmektedir. Hak, iki anlayışa göre de batılın karşıtıdır, davetin ona nispet edilmesi aralarındaki ilişkiden dolayıdır ya da hak olarak dua edilenin daveti O’nundur tevilindedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Müsnedün ileyh olan دَعْوَةُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Ayetin sonunda zıddı zikredilen الْحَقّ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Bu izafet mevsufun sıfatına veya bir şeyin menşeine olan izafeti şeklindedir. Yerini bulan ve kabul olan dua, yalnız O'na olan duadır. Ayetin metninde duanın, الْحَقّ kelimesine izafe edilmesi, O’nun, hakla alâkadar olduğunu, hakkın O’na mahsus olduğunu, batıl ve dalalet şaibesinden uzak olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında onlara tahkir ifade eder.
يَدْعُونَ ‘deki mukadder mef’ûlün mahzuf haline müteallik olan مِنْ دُونِه۪ izafeti, gayrının tahkiri içindir. Halin ve mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ cümlesi müsneddir.
Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِشَيْءٍ kelimesindeki tenkir, tahkir içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ car mecruru, takdiri استجابة olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَبْلُغَ فَاهُ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte كَبَاسِطِ ’ya mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nefiy harfi لَا ve kasr edatı اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille, mef’ûlü arasındadır.
لَا يَسْتَج۪يبُونَ , maksur/sıfat, استجابة كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Hal وَ ’ıyla gelen وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Hal, sahibu halin durumunu bildiren lafızlardır. Sahibu hal, لِيَبْلُغَ ’daki zamirdir.
مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. مَا ’nın haberine dahil olan بِ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
بِبَالِغ۪يهِ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazf edildiği için de mücmel teşbihtir.
يَبْلُغَ - بَالِغِه۪ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ cümlesi ile لِيَبْلُغَ فَاهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَدْعُونَ - يَسْتَج۪يبُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
كَفَّيْهِ - فَاهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayette Allah Teâlâ bir şey anlamayan ve dualarına cevap vermeyen putlara tapan kâfirlerin halini, içmek için avucunu suya uzatan ama iki avucu da açık olduğu halde ağzına su ulaşmayan kişinin haline benzetmiştir. Bu teşbihteki amaç, müşebbehin durumu muhatap tarafından bilinmekle beraber, müşebbehin bu durumunun muhatabın zihninde yerleşmesini sağlamaktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ [Avuçlarını uzatan gibi] Burada teşbih-i temsili vardır. Putların kendilerine dua edenlere cevap verememeleri, uzaktan avuçlarını açan kimseye, suyun cevap verememesine benzetilmiştir. Vech-i şebeh çok yönlüdür. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ
وَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي ضَلَالٍ car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
Müsnedün ileyh faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.
دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ 'teki izafet muzaf için tahkir ifade eder.
الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Nefiy harfi مَا ve kasr edatı اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ maksur/mevsûf, ف۪ي ضَلَالٍ ‘in müteallakı haber maksurun aleyh/sıfattır. Kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır.
لَف۪ي ضَلَالٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde tebeî istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
ضَلَالٍ ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tahkir ifade eder.
الْكَافِر۪ينَ - ضَلَالٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْحَقّ - ضَلَالٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, يَدْعُونَ - مَا دُعَٓاءُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
دَعْوَةُ - يَدْعُونَ - دُعَٓاءُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقّ cümlesiyle, وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ ۩ ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلِلَّهِ | ve Allah’a |
|
| 2 | يَسْجُدُ | secde ederler |
|
| 3 | مَنْ | olanların hepsi |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 6 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 7 | طَوْعًا | gönüllü |
|
| 8 | وَكَرْهًا | (veya) zoraki |
|
| 9 | وَظِلَالُهُمْ | ve gölgeleri de |
|
| 10 | بِالْغُدُوِّ | sabah |
|
| 11 | وَالْاصَالِ | akşam |
|
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلّٰهِ car mecruru يَسْجُدُ fiiline mütealliktir. يَسْجُدُ damme ile merfû muzari fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
طَوْعاً hal olup fetha ile mansubdur. كَرْهًا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. ظِلَالُهُمْ atıf harfi وَ ’la مَنْ ’e matuf olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْغُدُوِّ car mecruru يَسْجُدُ fiiline mütealliktir. الْاٰصَالِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
Ayet, atıf harfi وَ ’la لَهُ دَعْوَةُ الْحَقّ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Matufun aleyhteki gaib zamirden bu ayette lafz-ı celâle iltifat sanatı vardır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatları vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِلّٰهِ car mecruru, kasr için amili olan يَسْجُدُ fiiline takdim edilmiştir. İki tekit hükmündeki kasr car-mecrur ve müteallakı arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. يَسْجُدُ sıfat/ maksur, لِلّٰهِ mevsûf/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Yani secde, sadece Allah içindir. Çünkü yerde ve gökte olan her şey sadece O’na secde ederek boyun eğer.
يَسْجُدُ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ, mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَالْاَرْضِ ‘nin السَّمٰوَاتِ ‘ye atfı , umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ibarelerindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
طَوْعاً hal konumunda mansubdur. وَكَرْهاً , aynı kalıpta gelerek, tezat nedeniyle طَوْعاً ’a atfedilmiştir. Her ikisi de, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Aralarında muvazene sanatı vardır. Masdar kalıbında gelmeleri, bu halin zamandan ari oluşuna işaret eder. Sahibu hal, مَن ‘dir.
مَنْ akıllı varlıklara mahsus ism-i mevsûldür. Burada akılsız varlıkları da kapsamaktadır. Tağlîb ihtiva eder.
وَظِلَالُهُمْ , fail olan مَنْ ’e matuftur.
الْاٰصَالِ car-mecruru, tezat nedeniyle بِالْغُدُوِّ ‘ye atfedilmiştir. Car-mecrurlar يَسْجُدُ fiiline mütealliktir.
Ayette secde edenler, gökte ve yerde olanlar ve gölgeleri olarak sıralanmıştır. Bu, taksim sanatı üslubudur.
طَوْعاً - كَرْهاً kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy ve muvazene sanatları vardır.
الْغُدُوِّ - الْاٰصَالِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
سجود الظلال ibaresi istiaredir. Çünkü sözlükte “secde etmek” سجود, ya beden bütünü namına konuşan dil ile ya da sanat eserleri ve hilkat harikalarıyla tevazu göstermek ve boyun eğmek manasındadır. Sonra mecazi manaya aktarılarak namazın erkanından olan amelin adı olmuştur. Çünkü secde hali bedenin sakin, sabit ve dengeli tutulması, sırtın eğilmesi suretiyle secde edenin Yaratanına karşı tevazuunu ve boyun eğmesini ifade etmektedir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
Gölgelerin secde etmesinden murad, onların bir taraftan diğer tarafa meyletmeleri, güneşin alçalmasıyla uzayıp yükselmesiyle de kısalmalarıdır. O halde o gölgeler uzamalarında, kısalmalarında ve bir taraftan diğer bir tarafa meyletmelerinde, Allah’a inkıyâd etmiş ve teslim olmuşlar demektir. Burada, hassaten akşamdan ve sabahtan bahsedilmiştir; çünkü gölgeler, ancak bu iki vakitte büyür ve o çoğalırlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yeryüzünde ve gökyüzündeki herkes, her şey Allah’a secde eder dedikten sonra gölgelerin secdesinden bahsedilmesi umumdan sonra husus bahsinden ıtnâbtır.
Bu ilâhî hüküm, bütün vakitler için geçerli olduğu halde sabah ile akşamın zikre tahsis edilmesi, bu iki vakitte daha bariz olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet secde ayetidir.
Tilavet secdesi; Kur’an’da on dört yerde geçen secde ayetlerinin okunması veya işitilmesi halinde yapılan secdeye denir. Bu secdenin yapılması vaciptir. Tilavet secdesiyle ilgili olarak Kur’an-ı kerimde geçen bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Onlara Kur’an okunduğu zaman secde etmiyorlar!” (İnşikak Suresi, 21) Tilavet secdesinin vacip oluşuna delil olarak Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle bir rivayette bulunmuştur: “Peygamber (s.a.) Kur’an okurken içinde secde ayeti bulunan bir sureye geldiğinde secde ederdi.”
Secde ayetleri: Kur’an-ı Kerimde geçen secde ayetleri 14 tanedir:
1. Araf Suresinin 206; 2. Ra’d Suresinin 15, 3. Nahl Suresinin 49, 4. İsra Suresinin 107, 5. Meryem Suresinin 58, 6. Hac Suresinin 18, 7. Sad Suresinin 24, 8. Furkan Suresinin 60, 9. Neml Suresinin 25, 10. Secde Suresinin 15, 11. Fussilet Suresinin 37, 12. Necm Suresinin 62, 13. İnşikak Suresinin 21, 14. Alak Suresinin 19. Ayetidir. (Diyanet Kuran-ı Kerim )
Secde; kâinattaki akıllı ve gayri akil varlıklara has özellikler olarak, inkıyad ve hudû anlamında istiare edilmiştir. İhtiyarî neşet eden طَوْعاً insandan, كَرْهاً ise gayri ihtiyari cemaddan südur eder. Gölgelerin itaatinin manası onların uzayıp kısalmasıdır. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/13/16 )
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | مَنْ | kimdir? |
|
| 3 | رَبُّ | Rabbi |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 5 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 6 | قُلِ | de ki |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah! |
|
| 8 | قُلْ | O halde, de |
|
| 9 | أَفَاتَّخَذْتُمْ | mi edindiniz? |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 12 | أَوْلِيَاءَ | veliler |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | يَمْلِكُونَ | gücü olmayan |
|
| 15 | لِأَنْفُسِهِمْ | kendilerine |
|
| 16 | نَفْعًا | bir fayda |
|
| 17 | وَلَا | ve veremeyen |
|
| 18 | ضَرًّا | bir zarar |
|
| 19 | قُلْ | de ki |
|
| 20 | هَلْ |
|
|
| 21 | يَسْتَوِي | bir olur mu? |
|
| 22 | الْأَعْمَىٰ | kör |
|
| 23 | وَالْبَصِيرُ | ve gören |
|
| 24 | أَمْ | yahut |
|
| 25 | هَلْ |
|
|
| 26 | تَسْتَوِي | bir olur mu? |
|
| 27 | الظُّلُمَاتُ | karanlıklar |
|
| 28 | وَالنُّورُ | ve aydınlık |
|
| 29 | أَمْ | yoksa |
|
| 30 | جَعَلُوا | buldular da |
|
| 31 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 32 | شُرَكَاءَ | ortaklar |
|
| 33 | خَلَقُوا | yaratan |
|
| 34 | كَخَلْقِهِ | O’nun yarattığı gibi |
|
| 35 | فَتَشَابَهَ | benzer (mi) göründü |
|
| 36 | الْخَلْقُ | bu yaratma |
|
| 37 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 38 | قُلِ | de ki |
|
| 39 | اللَّهُ | Allah’tır |
|
| 40 | خَالِقُ | yaratıcısı |
|
| 41 | كُلِّ | her |
|
| 42 | شَيْءٍ | şeyin |
|
| 43 | وَهُوَ | ve O |
|
| 44 | الْوَاحِدُ | tektir |
|
| 45 | الْقَهَّارُ | kahredendir |
|
Bu ayette teşabüh vardır. Müşebbeh ve müşebbehe bih arasındaki ortak mana olan camî, yani vech-ü şebe’nin müşebbehu bihde, müşebbehten olduğundan daha kuvvetli olması gerekir. Eğer teşbihte bu durum yoksa, yani ikisinden birinin diğerine üstünlüğü kastedilmiyorsa bu durumda teşbih değil teşabüh yapmak gerekir. Bunu; “teşbihten maksadın aynı güzellikte iki şeyi ifade etmek olduğu durumlar” şeklinde tarif edebiliriz. Bunun için teşabehe fiili kullanılır. (Kur’an Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
Ayette müşriklerin, Allah dışında bir yaratıcının halk ettiği şeyi, Allah’ın yarattıklarıyla eş değerde tutma zihniyetinde oldukları ifade edilmektedir.
“Hel yestevil a’ma vennur, em hel yesteviz zulümatü vennur” şeklindeki harika istiarede “zulumat” dalalet ve küfür için, “nur” hidayet ve iman için olduğu gibi “basar” mü’minler için,”a’ma” da kafirler için müstear olmuştur. Manası şöyledir; görenle görmeyen bir olmadığı gibi, bu nurun ru’yetinden habersiz olan müşrikle, hakkın nurunu gören mü’min bir olmaz. Görenle görmeyen arasındaki fark, batıl ile hak arasındaki fark açıktır. Karanlıkla nur arasındaki fark, iman ve dalalet arasındaki fark da aşikardır. Batıl eğer fazlalaşır yükselişe geçerse, batıl yayılır, sonra yok olur gider sözünde olduğu gibi, muhakkak ki Allah onu siler, kazır yok eder. (Sabunî ve Kur’an Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
”Kul lillahu” ifadesinde icaz-ı hazif vardır. Takdiri; “Allahu halikus semavati vel ard” dır. Siyakın delaletiyle mübtedanın haberinin mahzuf olduğu anlaşılmaktadır. Bu eşsiz bir îcazdır. Araplara göre Belagat îcazdadır. (Sabuni)
Semavat – arz, nef’an – darran, a’ma – basîr, zulümât – nur, şürekae – vahid kelimeleri arasında tıbak-ı icab vardır.
Yestevî – testevî; halekû – hâlikû – halku – halkıhi kelimeleri arasında iştikak cinası, Kul (beş kere), em kelimelerinin tekrarında ve bütün bu kelimeler arasında reddül aczi ales sadri sanatları vardır.
Ayetteki istifham edatları hemze ve hel ile başlayan iki soru cümlesi gerçek soru manasında değildir. Hemze ve hel asli manası dışında nehiy manası ifade etmek üzere kullanılmıştır. Kınama ve azarlama kastı vardır. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayetin son cümlesindeki Allah Teala’nın sıfatlarının, ayetin içeriğiyle son derece mütenasip olması muraatün nazîr sanatının güzel bir örneğidir.
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
قُلِ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, اللّٰهُ ’dür. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, ربّ السموات şeklindedir.
قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. Cümle, atıf harfi فَ ile mukadder mekulü’l-kavle matuftur. Takdiri, أأقررتم بالجواب فاتّخذتم.. أو أعلمتم أنّ الله ربّ السموات والأرض فاتّخذتم (Cevabı kabul ettiniz mi ?edindiniz veya muhakkak ki yerin ve göğün Rabbi olduğunu bildiniz mi?) şeklindedir.
اتَّخَذْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfudur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. مِنْ دُونِه۪ٓ car mecruru اَوْلِيَٓاءَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْلِيَٓاءَ mef’ûlun bih olup sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir. لَا يَمْلِكُونَ cümlesi, اَوْلِيَٓاءَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاَنْفُسِهِمْ car mecruru يَمْلِكُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَفْعاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. ضَراًّ atıf harfi وَ ’la نَفْعاً ’e matuftur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. يَسْتَوِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَعْمٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
يَسْتَوِي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatı’ olup بل manasındadır. هَلْ istifham harfidir. تَسْتَوِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الظُّلُمَاتُ fail olup damme ile merfûdur. النُّورُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatı’ olup بل manasındadır. جَعَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. لِلّٰهِ car mecruru شُرَكَٓاءَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. شُرَكَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خَلَقُوا cümlesi, شُرَكَٓاءَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
خَلَقُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَخَلْقِه۪ car mecruru mahzuf sıfata mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَشَابَهَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْخَلْقُ fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru تَشَابَهَ fiiline mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلّٰهِ ifadesinde yer alan ل harfi, hem mülkiyeti, sahipliği hem de mutlak egemenliği ifade eder. Mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ancak hakimiyetleri noksan olan idareciler zulmeder. Ama Yüce Allah mutlak egemenliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 109)
تَشَابَهَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi شبه ‘dir.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen mef’ûl zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شُرَكَٓاءَ ; sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَالِقُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. كُلِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَيْءٍ de muzafun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْوَاحِدُ haber olup damme ile merfûdur. الْقَهَّارُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
خَالِقُ ; sülâsi mücerredi خلق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâri anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İstifham ismi مَنْ mübteda, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ izafeti, haberdir.
Müsned konumundaki رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ izafetinde, السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ kelimelerinin Rab ismine izafesi, veciz anlatım kastının yanında, onlara tazim ifade eder.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘nın السَّمٰوَاتِ ‘ye, atfı umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
قُلِ اللّٰهُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. اللّٰهُ , takdiri, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ (Semavatın ve arzın Rabbi) olan mahzuf haber için mübtedadır. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Peygamberimize (s.a.v), böyle cevap vermesinin emredilmesi, bu cevabın değişmez olduğunu, kendisi ile hasmın, bu cevapta eşit olduklarını zımnen bildirmek içindir. Yahut bu emir, onların itiraflarını hikâye etme emridir. Bu da bu hususun, onlar için de kaçınılmaz olduğunu bildirmek içindir. Sanki şöyle denilmiştir: Ey Resulüm! Onların itiraflarını hikâye et; böylece onların aleyhinde sabit olan hüccet ile onları sustur. Yahut bu emir, ilzam edilmekten kaçınmak için eğer cevapta tereddüt ederlerse, kendilerine bu cevabı telkin etmek içindir. Zira onlar o durumda inkâra muktedir olamazlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ
İstînafiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri أأقررتم بالجواب (Cevabı kabul ettiniz mi?) olan mukadder mekulü’l-kavle atfedilen اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkâri manadadır. İstifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâri anlamda olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ دُونِه۪ٓ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan اَوْلِيَٓاءَ ’ye takdim edilmiştir.
اَوْلِيَٓاءَ ‘deki nekrelik nev ve tahkir ifade eder.
Veciz anlatım kastıyla gelen دُونِه۪ izafetinde دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.
مِنْ دُونِه۪ tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı,c. 8, s. 723)
لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّ cümlesi, اَوْلِيَٓاءَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَا ضَراًّ mef’ûl olan نَفْعاً ‘a matuftur. Ciheti camiâ tezattır. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir.
لَا ضَراًّ ‘daki nefy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.
Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır.
نَفْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Nefislere zarar ve fayda veremeyecek özelliğe sahip olanlar اَوْلِيَٓاءَ ’da cem’ edilmişlerdir. Cem' ma’at-taksim sanatıdır.
نَفْعاً - ضَراًّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. هَلْ , inkârî istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ cümlesinde istiare sanatı vardır. الْاَعْمٰى kelimesi kâfir, الْبَص۪يرُ kelimesi mümin için müstear olmuştur. Çünkü kafir eşyanın hakikatini görmez. Âmâ gibidir. Mümin ise bunun aksidir. Basîretle davranır. Çevresindekilerin farkındadır. Yâni, gören insan gibidir. İstiâre kör ve gören kelimelerinde vâkî olmuştur. İkisi de müştaktır, istiâreler tebeiyyedir, bunlar aynı zamanda müsteârun minh olduğu için tasrîhiyyedir.
وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ [Kör ile, gören bir değildir] ayetinde istiâre-i tasrîhiyye vardır. Ayette kâfir köre, mümin de gören kimseye benzetilmiştir. Aralarındaki münasebet, yolun karanlıklığı ve kâfirin yol bulamaması; mümin için ise yolun açıkça görülmesi ve müminin yolu bulabilmesidir. Daha sonra, istiâre-i tasrîhiyye yoluyla, müşebbehün bih olan kör kâfir yerinde, gören kelimesi de mümin yerinde müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
الْاَعْمٰى - الْبَص۪يرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قُلْ emrinin tekrarı, delille susturmak ve bağlayıcılığı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ھلَ ile gelen istifham/soru ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)
قُلْ emrinin tekrar edilmesi, özel bir ihtimam içindir. Çünkü daha önce zikredilen mana, ilahlarına ibadet edilmesini geçersiz kılmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ [Hiç körle gören bir olur mu? ] Yani iyilik açısından gözleri görmeyen bir kimseyle gören kimse eşit olmadığı gibi, Allah'ın azamet ve kudretini bilmeyen müşrik de, bunları bilen muvahhidle eşit değildir. Burada ki الْاَعْمٰى [kör] den maksat, hakka karşı kör olup batılı görendir. الْبَص۪يرُ [Gören]’den maksat da hakkı görüp batıla karşı gözü kapalı olandır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ
Müstenefe olan اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ cümlesine dahil olan اَمْ , idrâb harfi بل manasındadır. Muzari fiil sıygasında gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâri anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
تَسْتَوِي - يَسْتَوِي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الظُّلُمَاتُ - النُّورُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Ayrıca bu kelimelerde tasrihi istiare vardır. Nur: İslam, sırat-ı müstakim; karanlıklar ise küfür, yanlış yollardır. Küfür; içinde yürüyenlerin yollarını şaşırıp saptığı karanlığa benzetilmiştir.. İman ise yoldan çıkanlara yol gösteren, şaşkınları doğru yola ileten nura benzetilmiştir.. İmanın neticesi, naîm cennetlerine ve sevaba erildiği için aydınlıktır. Küfrün neticesi ise cehennem ve azap olduğu için karanlıktır.
الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ [Karanlık ve nûr] yokluk ve varlık diye tefsir edildiği gibi, hidayet ve zıddı olarak da tefsir edilir. Karanlığın önce zikredilmesi; eşyanın yokluğunun varlığından önce olması sebebiyledir.
İki hal arasındaki tesviyenin olumsuzlanması, iki hali benzetmek demektir. Bu; teşbihi beliğ sıygasındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ [Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?] Bunlar eşit olmadığı gibi, şirk ve inkârla tevhid ve marifet de eşit değildir. Ayetteki, şirki ifade için kullanılan الظُّلُمَاتُ [karanlık] kelimesi, şirkin çeşitli şekilleri olduğu için çoğul kullanılmıştır. Bunlar, Hristiyanların şirki, Yahudilerin şirki, puta tapıcıların şirki ve mecusilerin şirkidir. Tevhid ise bunun aksine tektir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ
Müstenefe olan cümlede اَمْ , idrâb harfi بل manasındadır. Sonrasındaki istifham harfi mahzuftur. Mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle, istifham üslubunda olsa da soru kastı taşımayıp alay ve tahkir manalarına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
لِلّٰهِ car mecruru شُرَكَٓاءَ ’nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan شُرَكَٓاءَ ’ye takdim edilmiştir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ cümlesi, شُرَكَٓاءَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ cümlesi aynı üslupta gelerek sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vechi şebeh hazf edildiği için mücmeldir.
İstifham, tehekküm ve kafa karışıklığı için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Bu cümledeki soru edatı da, inkâr içindir. Yani “Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar yoktur.” demektir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ ‘in izafetle marife olması, faydayı çoğaltmak, daha kâmil bir hale getirmek içindir. Allah’ın yaratma sıfatında ortağı olmadığını, her şeyi yaratanın o olduğunu vurgular.
شَيْءٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder.
خَالِقُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
خَلَقُوا - خَالِقُ -الْخَلْقُ - خَلَقُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَمْ - هَلْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
قُلْ emrinin tekrarı, delille susturmak ve bağlayıcılığı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Ayetin fasılası olan وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Bu cümlenin mekulü’l-kavlden ayrı olarak istinaf cümlesi olduğu da söylenmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan الْوَاحِدُ ve الْقَهَّارُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Haber olan iki vasfın, aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْوَاحِدُ - الْقَهَّارُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
شُرَكَٓاءَ - الْوَاحِدُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَنْزَلَ | indirdi |
|
| 2 | مِنَ |
|
|
| 3 | السَّمَاءِ | gökten |
|
| 4 | مَاءً | bir su |
|
| 5 | فَسَالَتْ | çağlayıp aktı |
|
| 6 | أَوْدِيَةٌ | dereler |
|
| 7 | بِقَدَرِهَا | kendi ölçüsünce |
|
| 8 | فَاحْتَمَلَ | ve taşıdı |
|
| 9 | السَّيْلُ | sel |
|
| 10 | زَبَدًا | köpüğü |
|
| 11 | رَابِيًا | üste çıkan |
|
| 12 | وَمِمَّا | ve vardır |
|
| 13 | يُوقِدُونَ | yak(ıp erit)tikleri madenlerden de |
|
| 14 | عَلَيْهِ | onların |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | النَّارِ | ateşte |
|
| 17 | ابْتِغَاءَ | yapmak için |
|
| 18 | حِلْيَةٍ | süs |
|
| 19 | أَوْ | yahut |
|
| 20 | مَتَاعٍ | eşya |
|
| 21 | زَبَدٌ | bir köpük |
|
| 22 | مِثْلُهُ | bunun gibi |
|
| 23 | كَذَٰلِكَ | böyle |
|
| 24 | يَضْرِبُ | benzetme ile anlatır |
|
| 25 | اللَّهُ | Allah |
|
| 26 | الْحَقَّ | hakkı |
|
| 27 | وَالْبَاطِلَ | ve batılı |
|
| 28 | فَأَمَّا | ne zaman ki |
|
| 29 | الزَّبَدُ | köpük |
|
| 30 | فَيَذْهَبُ | gider |
|
| 31 | جُفَاءً | yok olup |
|
| 32 | وَأَمَّا | ve |
|
| 33 | مَا | şey ise |
|
| 34 | يَنْفَعُ | yararlı olan |
|
| 35 | النَّاسَ | insanlara |
|
| 36 | فَيَمْكُثُ | kalır |
|
| 37 | فِي |
|
|
| 38 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 39 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 40 | يَضْرِبُ | örnek verir |
|
| 41 | اللَّهُ | Allah |
|
| 42 | الْأَمْثَالَ | misaller |
|
ل Seyele : سالَ bir şey aktı demektir. İf’al formundaki أسالَ ise akıttı manasına gelir. إسالَةٌ sözcüğü hakikatte eritildikten sonra bakırın aldığı haldir. سَيْلٌ ise aslen bir mastar olmasına rağmen sonradan yağmurunun senin üzerine yağmadığı halde sana ulaşan suya/sele verilen isim olmuştur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sel, seyyal (akışkan) ve isaledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
زبد Zebede : زَبَدٌ suyun köpüğü demektir. Tereyağı da -زُبْدٌ- renk olarak köpüğe benzediği için bu kökten türetilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Zübeyde (öz, asıl, cevher)’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ
Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. مَٓاءً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَالَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَوْدِيَةٌ fail olup damme ile merfûdur. بِقَدَرِهَا car mecruru سَالَتْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. احْتَمَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. السَّيْلُ fail olup damme ile merfûdur. زَبَداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَابِياً kelimesi زَبَداً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
احْتَمَلَ ;sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi حمل ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
رَابِياً ; sülâsî mücerred ربو olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يُوقِدُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُوقِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru يُوقِدُونَ fiiline mütealliktir. فِي النَّارِ car mecruru عَلَيْهِ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. ابْتِغَٓاءَ sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. حِلْيَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مَتَاعٍ atıf harfi اَوْ ile makabline matuftur. زَبَدٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِثْلُهُ kelimesi زَبَدٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
1) Harfi cersiz kullanımı: Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır. b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir. d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır. e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوقِدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وقد ’dir.
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili يَضْرِبُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
يَضْرِبُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْحَقَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْبَاطِلَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
فَ atıf harfidir. اَمَّا tafsil manasında şart harfidir. الزَّبَدُ mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
يَذْهَبُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَذْهَبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. جُفَٓاءً hal olup fetha ile mansubdur.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَمَّا tafsil manasında şart harfidir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَنْفَعُ النَّاسَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَنْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
يَمْكُثُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَمْكُثُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَمْكُثُ fiiline mütealliktir.
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili يَضْرِبُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
يَضْرِبُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْاَمْثَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
مَٓاءً ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.
Kendisiyle hidayet verilen Kur'an'ın gökten indirilmesi, hayat ve menfaat kaynağı olan suyun gökten inmesine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Aynı üslupta gelen فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا cümlesi ve فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياً cümlesi, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَوْدِيَةٌ ve زَبَداً kelimelerindeki tenvin, kesret ve nev ifade eder.
رَابِياً kelimesi, زَبَداً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
سَالَتْ - السَّيْلُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَوْدِيَةٌ kelimesi nekre olarak getirilmiştir. Zira yağmur, bölgeler arasında sıra ile yağar. Böylece de yeryüzünün bazı çayları akarken bazıları akmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet-i kerîmedeki فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا ifadesinde bir şeyin mekânına isnad edilmesi türünden mecâz-ı aklî vardır. Zira akan, vadiler değil vadilerin sularıdır. Yani Allah Teâlâ, bulutlardan yağmuru indirir. Her bir vadi ve nehir, büyüklük ve küçüklüğüne göre bu yağmurdan payını alır ve vadilerin suları sel olup akar. Burada imanı kabul etme hususunda kalplerin darlık ve genişlik yönünden birbirinden farklı oluşuna da işaret vardır. Bir de ayet-i kerimenin tamamı dikkate alındığında yapılan benzetmede vech-i şebeh birçok unsurdan meydana geldiği için teşbîhi temsîlî bulunmaktadır.
Allah, böylece ayette bahsi geçenleri, hak ve batıl bir araya geldiğinde onlara misal olarak vermiştir. Sabit ve faydalı olan hak yine sabit ve faydalı suya, temiz ve saf madene benzetilmiş. Yok olup giden ve fayda vermeyen batıl ise selin etrafına fırlatıp attığı köpük, çerçöp ve eriyince madenden çıkan kir ve pasa benzetilmiştir. Netice olarak hak karşısında batılın devam edebilme imkânı yoktur. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
Başındaki harf-i cerle birlikte mahzuf mukaddem habere müteallık ism-i mevsûl مِمَّا ‘nın sıla cümlesi olan يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُوقِدُونَ fiiline müteallik عَلَيْهِ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu bildirmek için mef’ûle takdim edilmiştir.
فِي النَّارِ car-mecruru, عَلَيْهِ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي النَّارِ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen ateş, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Ateşte eritmek, bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Mef’ûl konumundaki ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ izafetinde ابْتِغَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَتَاعٍ , tezayüf nedeniyle muzafun ileyh olan حِلْيَةٍ ‘e atfedilmiştir. Bu kelimelerdeki nekrelik nev ifade eder.
Muahhar mübteda olan زَبَدٌ ’deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.
مِثْلُهُ kelimesi زَبَدٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nekrelerden sonra gelen vasıflar, bu nekrelerin cins ifâde ettiğine delâlet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayetin sonunda cemisi zikredilen مِثْلُهُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
يُوقِدُونَ - النَّارِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
زَبَدٌ مِثْلُهُ cümlesinde müsnedin müsnedin ileyhe takdim edilmesi, müsnedin önemi sebebiyledir. Çünkü bu; Yüce Allah'ın harika bir eseri olarak kabul edilir. Ayrıca bu takdim muhatabın müsnedün ileyhi merakla beklemesine sebep olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
مِمَّا ’daki مِنْ başlangıç içindir, ya da ba’ziyyet (bir kısım) manasınadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
كَذٰلِكَ , amili يَضْرِبُ olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile verilen örneklere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen الْحَقَّ ve الْبَاطِلَۜ kelimeleri, mukadder muzaf için muzafun ileyh konumundadır. Takdiri مثل olan muzafın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْحَقَّ - الْبَاطِلَۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ ibaresinde îcaz-ı hazif vardır. Takdiri, كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ مِثل الْحَقّ وَمِثل الْبَاطِلَ şeklindedir. Bunun delili كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ lafzıdır. Benzetmeler hakla batılın ve hidayetle dalaletin arasındaki farkı ortaya koymak için yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ, muhteşem bir temsîli teşbih ile benzetme yapmıştır. Hakkı, yeryüzünü sulayan temiz suya ve insanların faydalandığı madenlerin saf cevherine, batılı ise suyun sathında gözüken kire ve maden cevherinin kısa zamanda yok olup gidecek olan curufuna benzetmiştir. Bu; güzellik ve görkemin son noktasında bediî bir temsildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ [Allah, hak ve batıl için böylece misal verir.] ayetinin siyakıyla birlikte Allah suya avucunu açan kimsenin betimlemesi üzerinden körle görenin karşılaştırmasını, karanlık ve aydınlık benzetmesini ve köpük temsilini anlattıktan sonra “hak” kelimesine de öncelik vererek muhataba adeta “sen hak ve batıl için verilen bu örneklerden hak ve batılın ne olduğunu iyi düşün ve anla” demiş ve ders çıkarma yönünü muhataba bırakmıştır. Fakat müfessirlerin muşevveş leff-ü neşr kabul ettikleri bu ayet muhtelit leff-ü neşr sayılabileceği gibi ma’kus leff-ü neşr için güzel bir örnek oluşturabilmektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi, haber cümlesine atfedilmiştir. Bu cümlenin haberî manada olması, inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
اَمَّا , haberin, mübtedaya isnadını tekid eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Câsiye/31, C. 6, s. 267)
Şart üslubundaki terkipte الزَّبَدُ , mübtedadır.
اَمَّا harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra فَ harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا cümleye tekid anlamı kazandırır’’demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَيَذْهَبُ جُفَٓاءً , aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
جُفَٓاءً haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ cümlesinden sonra konuya geri dönüş yapılması metne manevi bir güzellik katan, istitrat sanatıdır.
وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır.
Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan يَنْفَعُ النَّاسَ , müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِ , aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sübut ifade eden bu isim cümlesinin müsnedinin muzari fiil olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
فِي الْاَرْضِۜ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile insanların faydalandıkları şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
كَذٰلِكَ , amili يَضْرِبُ olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile verilen örneklere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ [İşte Allah böyle misaller vermektedir.] cümlesi, verilen temsilin şanını tazim etmekte ve daha önce zikredilen, كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ [İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir.] cümlesini de tekid etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِثْلُهُۜ - الْاَمْثَالَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,
الزَّبَدُ , كَذٰلِكَ , يَضْرِبُ ,اَمَّا kelimelerinin tekrarında reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
السَّمَٓاءِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
يَذْهَبُ - يَمْكُثُ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
اَوْدِيَةٌ - مَٓاءً - السَّيْلُ ve حِلْيَةٍ - مَتَاعٍ - يَنْفَعُ ve جُفَٓاءًۚ - زَبَدٌ - رَابِياًۜ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanat vardır.
ضرِبُ الْمثَل ibaresi istiâredir. يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ ifadesiyle şu iki anlam kastedilmiştir: Birisi, Allah Teâlâ’nın bu ifadeyle onu beldelerde ve insanların dillerinde dolaştırmayı kastetmiş olmasıdır. Diğer anlamı ise tıpkı dikilmiş bir şeye insanların bakışları dikkat kesildiği gibi misalin de insanların zihinlerindeki izlenimleri uyaracak derecede tanınmışlığa sahip olması sebebiyle (onların ilgisini çekip konuyu daha kolay anlamalarını sağlaması için) önlerine konmasıdır. Nitekim dikilmiş bir nesne insanların bakışlarını kendine çeker. Bu yorumuyla “misal dikme/getirme” tabiri, Arapların ضربت الخِبَاء (çadırı kurdum/diktim) sözlerinden türetilmiştir ki bu, “Çadırın kazıklarını diktim, çadırı kazıklara tutturan iplerini bağlayıp kurdum” demektir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لِلَّذِينَ | için vardır |
|
| 2 | اسْتَجَابُوا | buyruğuna uyanlar |
|
| 3 | لِرَبِّهِمُ | Rablerinin |
|
| 4 | الْحُسْنَىٰ | en güzel (karşılık) |
|
| 5 | وَالَّذِينَ | ve kimseler ise |
|
| 6 | لَمْ |
|
|
| 7 | يَسْتَجِيبُوا | uymayan(lar) |
|
| 8 | لَهُ | ona |
|
| 9 | لَوْ | şayet |
|
| 10 | أَنَّ |
|
|
| 11 | لَهُمْ | kendilerinin olsa |
|
| 12 | مَا | bulunaların |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 15 | جَمِيعًا | hepsi |
|
| 16 | وَمِثْلَهُ | ve bir misli daha |
|
| 17 | مَعَهُ | yanında |
|
| 18 | لَافْتَدَوْا | fidye verirlerdi |
|
| 19 | بِهِ | onu |
|
| 20 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 21 | لَهُمْ | onların |
|
| 22 | سُوءُ | çok kötüdür |
|
| 23 | الْحِسَابِ | hesabı |
|
| 24 | وَمَأْوَاهُمْ | ve varacakları yer |
|
| 25 | جَهَنَّمُ | cehennemdir |
|
| 26 | وَبِئْسَ | ve ne kötü |
|
| 27 | الْمِهَادُ | bir yataktır |
|
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ
İsim cümlesidir. لِلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اسْتَجَابُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اسْتَجَابُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِرَبِّهِمُ car mecruru اسْتَجَابُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْحُسْنٰى muahhar mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
اسْتَجَابُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَسْتَج۪يبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَسْتَج۪يبُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru يَسْتَج۪يبُوا fiiline mütealliktir.
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf şart fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت (sabit oldu) şeklindedir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
لَهُم car mecruru اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl, اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. جَم۪يعاً hal olup fetha ile mansubdur.
مِثْلَهُ atıf harfi وَ ’la müşterek ism-i mevsûle matuf olup, fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَعَ mekân zarfı, مِثْلَهُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
افْتَدَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru افْتَدَوْا fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
افْتَدَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فدي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ
Cümle, الَّذ۪ينَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَهُم car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سُٓوءُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحِسَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَأْوٰيهُمْ mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ haber olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir.
Maksur isim ;sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi ى olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle ى ile biter. Fakat çok az olarak ا ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere elif-i maksûre denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi.
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمِهَادُ faili olup damme ile merfûdur. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, جهنّم şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi. 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi. 3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi. 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi, (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لِلَّذ۪ينَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُسْنٰى muahhar mübtedadır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذِينَ ‘nin sılası olan اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede bahsedilen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, onlara tazim ifade eder.
لِلَّذ۪ينَ ‘nin takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
لِرَبِّهِمُ izafetinde, هِمُ zamirinin Rab ismine muzâf olması sebebiyle, o kişiler şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyh olan الْحُسْنٰى , ismi tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Hak ile batılın mevcut halleri ile akıbetleri beyan edildikten sonra burada da, teşvik ve uyarı olarak daveti ikmal etmek üzere hak ile batıl mensuplarının akıbetleri beyan edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onlar için tahkir ifade eder.
Mübteda konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ terkibi, şart üslubunda gelmiştir.
لَوْ şart harfi, اَنَّ tekit ve masdar harfidir. اَنَّ ve akabindeki لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ cümlesi, masdar teviliyle, takdiri ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasındaki cümle, şarttır.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ car mecruru, اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûlu, muahhar ismidir. Sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
جَم۪يعًا kelimesi ism-i mevsûl مَا ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
جَم۪يعاً lafzî tekiddir. Mübalağa ifade eder.
Mekan zarfı مَعَهُ , mevsûle matuf olan وَمِثْلَهُ ‘daki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَافْتَدَوْا بِه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
لَوِ şart harfinin cevabı müsbet mazi fiil olduğunda başına gelen lam harfi burada zikredilmemiştir. Çünkü bu lam zaiddir, sadece tekid ifade eder ve hazfi kelamda
îcaz için olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Vakıa/70)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivciler لَوْ edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacibekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
جَم۪يعاً lafzî tekiddir. Mübalağa ifade eder.
Ayette tefrik sanatı vardır. Rablerine icabet edenlerin durumuyla, etmeyenlerin durumu arasındaki fark tefrik sanatı üslubuyla bildirilmiştir.
اسْتَجَابُوا - لَمْ يَسْتَج۪يبُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
الَّذ۪ينَ kelimesinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰى cümlesi ile …وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
افْتَدَوْا [fidye verme], iki şeyden birisini diğerine bedel (karşılık) olarak vermektir. Ayetteki, “Onu muhakkak feda eder (fidye olarak verirdi).” fiilinin ikinci mef’ûlü hazfedilmiş olup bu, “Onlar onu, kendi canlarına karşılık fidye olarak verirdi.” demektir. Yani onlar bütün bu malları, kendilerini Allah’ın azabından kurtarmak için fidye olarak verirlerdi” anlamındadır. Buradaki بِه۪ۜ zamiri “yeryüzünde bulunan şeyler” ifadesindeki “şeyler”e yani مَا edatına racidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الَّذ۪ينَ ’ nin ikinci haberi olan اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, o kimseleri tahkir amacına matuftur.
اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olan لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Az sözle çok anlam ifade etmek üzere izafetle gelen سُٓوءُ الْحِسَابِ muahhar mübtedadır.
سُٓوءُ الْحِسَابِ izafetinde, سُٓوءُ sıfat olmasına rağmen الْحِسَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü hesap, yerine [hesabın kötüsü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الْحُسْنٰى - سُٓوءُ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İsm-i işaret olan اُو۬لٰٓئِكَ , sığınağı cehennem olanları tahkir ve kınama amaçlıdır.
Bu kelam, onları bekleyen azabın, hiçbir ifade ile anlatılamayacak kadar korkunç olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَأْوٰيهُمْ mübteda, جَهَنَّمُ haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir içindir.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَ haliyyedir. Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْس ’nin mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Takdiri جهنّم ’dir. Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمِهَادُ , zem fiili بِئْسَ ‘nin failidir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
الْمِهَادُ - مَأْوٰيهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَأْوٰيهُمْ sığınılacak yerdir. İnsanın, kötü ve zor bir durumdan uzaklaşmak için korunmak amacıyla saklandığı yere sığınak denir. Allah Teâlâ’nın cehennemi sığınak olarak vasıflandırması onların durumunun ne kadar korkunç olduğunu ortaya koyar. Cehennem sığınaksa onlara daha nasıl bir azap vardır? Bu, mübalağa sanatıdır.
Cehennemin sığınılacak yer olması ifadesinde istiare vardır. Alay içindir. Sığınılacak yer insanın sıkıntılardan kaçarak kurtulduğu yerdir, onlar kendilerinin rahat olacaklarını zannettiler. “İşte size rahat, alın rahat yatağı” der gibidir. Onlar bu dünyada din ile alay ediyorlardı, bu sözlerde de onlara karşı alay vardır.
Kaçacak hiçbir yeri olmayanlar adeta kurtuluş yeri olarak cehenneme giderler.
الْمِهَاد [Yatak] lafzı, tehekkümî istiaredir. Dünyada rahatı, zevki, safayı tercih edip Allah’ın ayetlerini alaya alanlar aynı alay üslubu ile cezalandırılmıştır.
Azapla müjdelemek de öyledir. Onlar bu dünyada din ile alay ediyorlardı, bu sözlerde de onlara karşı alay vardır.
Burada cehennem kelimesinin sarih olarak zikredilmiş olması, bundan önce onun karşıtı olarak zikredilen güzel mükâfatın da cennet olduğunu teyit etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
17. âyette, gökten inen bir tür su veya yağmur ilâhi vahyi, ırmaklar ise bu vahiyden farklı faydalanma kapasitesine sahip zihinleri ve kalbleri sembolize etmektedir. Nasıl zihinler, kalbler ve ruhlar, kapasitesine göre yağmur alan ve ondan faydalanan vadiler veya ırmaklar gibi ise, aynı şekilde bizzat insanlar da, işlenmesi gereken madenler gibidir.
İlâhi vahyi insanlara taşıyan peygamberler ve onların vârisleri, insanları işleyen ve her birini kapasitesine göre saflaştıran, saf birer gümüş, altın, elmas vb. yapan maden işleyicileridir.
Hem yağmur sularını alıp akıtan ırmaklarda, hem de işlenen madenlerin üzerinde fazladan ve atılacak köpük oluşur; insan tabiatında da, aynen bunun gibi işlenme esnasında ortaya çıkan pek çok zararlı ve atılması gereken unsurlar vardır. Köpük veya atılması gereken bu zararlı unsurlar, hem hafif, hem değersiz olduğundan yüzeye çıkar ve yüzeyde görünür; o kadar ki, bazen altta akıp giden suyu ve insanda güzel huyları ve kabiliyetleri gizler.
Bâtıl, aynen bu köpük ve atılması gereken zararlı ve fazla madde gibidir. Fakat zahire, yani dış görünüme bakarak hüküm vermemek gerekir. Ne var ki, insanlar çok defa zahire bakarak aldanırlar; oysa nasıl köpük içi boş olduğunda patlayıverir veya kaybolup giderse, bâtıl da ayni şekilde içi boş olduğundan yok olup gitmeye mahkümdur (İsrâ Süresi/17: 81).
Hak ise, bizzat kelimenin anlam ve yapısından da anlaşılacağı üzere kalıcıdır, sabittir ve akıp giden su gibi bulunduğu ve ulaştığı her yerde hayata kaynaklık yapar.
Ömrünü yollara, kendini ilme adamış bir derviş yaşarmış. Gittiği yerlerde çok kalmaz, bir kaç hafta içerisinde yoluna devam edermiş. Alimleri arar bulur, peşlerinden ayrılmazmış. Ardında çok öğrenci bırakır, isimlerini bile bilmezmiş. Gönüllere yerleşen sevgisi dile getirildiğinde: ‘Allah rızası için müminlerin muhabbeti karşılıklıdır.’ dermiş.
Yoldan sapmış nankörleri gördüğünde hiddetlenir, asasını yere vururmuş. Orada bulunan her canlı, çıkan gürültüye başını çevirirmiş. Fısıltıyla konuşmasına rağmen, rüzgar, her kelimesini dinleyen kulaklara taşırmış. Şüphesiz; hakkın sesi, batıldan üstün:
Ey insan! Bakışlarını, bastığın topraklardan gökyüzüne çevir. Sahip olduklarının çokluğuna ve olmasa istemeyi akıl bile edemeyeceğin nimetlere bak. Hakikati görene; şükür nankörlükten kolaydır. Ahiret saadeti, dünya hırslarından hoştur. ‘Elhamdulillah!’: Rabbine kavuşan her kulun dudaklarından dökülendir.
Ey insan! Rabbin Allah’ın, sana bahşettiği şeref üzerine düşün. Göklerde ve yerde bulunan her şeyin ve onların gölgelerinin secdesinden ibret al. Onların secdesi mecburiyetten, seninkisi ise bilinçli gerçekleşen. Günahlarına uydurduğun kılıfların her birini yırtıp at. Seni kendisine secdeye çağıran Rabbine koş.
Allahım! Ömrümü; köpük misali kaybolup gideceklerin peşinden koşarak harcamaktan, Sana sığınırım. Benliğimi; daima hakkı ve şükrü seçenlerden eyle. Kalbimi; imanımı güçlendirecek hallerle meşgul eyle. Beni; Sana secde edenlerden ve secde halindeyken dünyalıklardan sıyrılanlardan eyle.
Allahım! Beni; secdesini kabul buyurduğun kullarından eyle. Ve son nefesini; hakkı ve şükrü seçmiş, imanı nurunla tamamlanmış, borçları rahmetinle kapanmış ve kalbiyle bedeni secdeye durmuş haldeyken verenlerden eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji