6 Şubat 2025
Ra'd Sûresi 6-13 (249. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ra'd Sûresi 6. Ayet

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ  ٦


Bir de senden, iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir. Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَسْتَعْجِلُونَكَ ve senden acele istiyorlar ع ج ل
2 بِالسَّيِّئَةِ kötülüğü س و ا
3 قَبْلَ önce ق ب ل
4 الْحَسَنَةِ iyilikten ح س ن
5 وَقَدْ ve oysa
6 خَلَتْ gelip geçti خ ل و
7 مِنْ
8 قَبْلِهِمُ onlardan önce ق ب ل
9 الْمَثُلَاتُ benzerleri م ث ل
10 وَإِنَّ ve şüphesiz
11 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
12 لَذُو sahibidir
13 مَغْفِرَةٍ mağfiret غ ف ر
14 لِلنَّاسِ insanlar için ن و س
15 عَلَىٰ karşı
16 ظُلْمِهِمْ zulümlerine ظ ل م
17 وَإِنَّ ve şüphesiz
18 رَبَّكَ Rabbinin ر ب ب
19 لَشَدِيدُ pek çetindir ش د د
20 الْعِقَابِ azabı ع ق ب
Müşrikler Hz. Muhammed’in peygamberliğine ve haber verdiği azabın geleceğine inanmadıkları için yaptığı uyarılara kulak asmamışlar, onunla alay ederek geleceğini söylediği azabın çabucak gelmesini istemişlerdir; hatta Kur’an’ın Allah’tan gelmediğini ve dinin hak olmadığını ortaya çıkarmak için kendilerinin aleyhine olmak üzere Allah’a dua etmişlerdir; Allah Teâlâ da Hz. Peygamber aralarında bulunduğu veya onlar tövbe edip Allah’tan bağış diledikleri müddetçe onları cezalandırmayacağını haber vermiştir (Enfâl 8/32-33). Oysa önceki kavimler de bu tür sözler söyleyerek peygamberleriyle alay etmeye kalkışmışlar, sonunda inanmadıkları felâket başlarına inmiş, tarih sahnesinden silinip gitmişlerdi.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 274

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَعْجِلُونَكَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mefûlün bih olarak mahallen mansubdur.

بِالسَّيِّئَةِ  car mecruru  يَسْتَعْجِلُونَكَ  fiiline mütealliktir. قَبْلَ  zaman zarfı,  السَّيِّئَةِ ’in mahzuf haline mütealliktir.  الْحَسَنَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  haliyyedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَلَتْ  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. مِنْ قَبْلِهِمُ  car mecruru  خَلَتْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمَثُلَاتُ  fail olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  عجل ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır. ذُو  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup, îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti  وَ ’dır. Aynı zamanda muzâftır. مَغْفِرَةٍ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.

لِلنَّاسِ  car mecruru   مَغْفِرَةٍ ’e mütealliktir. عَلٰى ظُلْمِهِمْ  car mecruru amili  مَغْفِرَةٍ  olan لِلنَّاسِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )


وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. شَد۪يدُ  kelimesi  إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعِقَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

شَد۪يدُ  sıfatı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Âşûr ise 5. ayetteki  وَاِنْ تَعْجَبْ  cümlesine matuf olduğunu söylemiştir. Çünkü her iki cümle de vaîdi hafife almak, kibirlenmek ve inat gibi garip hallerini anlatmaktadır. 

Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

قَبْلَ  zaman zarfı,  السَّيِّئَةِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُ  cümlesi  يَسْتَعْجِلُونَكَ  fiilindeki failden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. خَلَتْ  fiiline müteallik olan  مِنْ قَبْلِهِمُ  car mecruru, konudaki önemine binaen, faile takdim edilmiştir.

قَبْلَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

خلوُّ المثلات  tabirinde istiare vardır. Bununla kastedilen, onlardan önce ümmetlerin başlarına gelen ibretlik azap örneklerinin önlerinden gelip geçmesidir. Arapların  خَلَتْ اَلدَّارُ  (ev boşaldı) sözleri, “sakinleri evden geçip gittiler/ev sakinlerinden boşaldı/sakinleri evi boşaltıp onu boş bıraktılar” demektir. Yine Arapların  اَلْقُرُونَ اَلْخَالِيَّةَ (boşalan asırlar) ifadesi de “geçmiş asırlar” demektir. Halbuki gerçek manada azap ve cezalar geçip gitmez, sadece onlarla cezalandırılan, onlara çarpılan kişiler geçip giderler. O yüzden bu ifadeyle ibret almaları, benzerini yapmaktan sakınmaları için sanki onlara kendilerinden önce meydana gelmiş azap ve cezalar hatırlatılmış olmaktadır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

الْمَثُلَاتُ  cezalandırılan kimsede iz bırakan bir ukubettir. Bu da, kendisinden ötürü bedende çirkin bir izin kalmış olduğu bir tağyir ve değişiklik yapmaktır. Bu deyim Arapların bir kimse bir başkasının kulağını, burnunu kesmek, gözlerini oymak ve karnını deşmek suretiyle, bir başkasının şeklini ve suratını değiştirdiğinde kullandıkları tabirden alınmıştır. Arapçada, bedendeki bu devamlı utanç verici ve hiç gitmeyen ize “müsle” denilmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


  وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  يَسْتَعْجِلُونَكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

رَبَّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَذُو مَغْفِرَةٍ  veciz söz söyleme usullerinden biri olan izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri  7, Ahkâf Suresi Belâgî Tefsiri, s. 238)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Muzafun ileyh olan  مَغْفِرَةٍ  ve  عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ  car-mecruru, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

مَغْفِرَةٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder. 

Mağfiret, Kur’an’da bağışlama talebi dışında; mağfireti haber verme ve ona davet etme makamında da zikredilmektedir. Bu ayette de bu şekilde kullanılmıştır. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 392) 

وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْ  [Gerçekten Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için mağfiret sahibidir demekle yetinmemiş, bunun peşinden, “Rabbinin ikâbı da cidden çetindir.” buyurmuştur. Binaenaleyh birinci cümleyi, büyük günah sahipleriyle ilgili, ikinci cümleyi de kâfirlerin durumlarıyla ilgili saymak gerekir.] (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عَلى ظُلْمِهِمْ  izafetindeki  عَلى  harfi  مَعَ  manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Aynı üslupta gelen ve atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilen  وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında lafzen ve manen ortaklık, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.  اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi az lafızla çok anlam ifade etme yollarından olan izafetle gelmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak tekrarlanan Rab isminde tecrîd sanatı, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ  izafetinde, لَشَد۪يدُ  sıfat olmasına rağmen  الْعِقَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsûfuna muzâf olmuştur. ‘Şiddetli azap, yerine [azabın şiddetlisi] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

لَشَد۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

وَاِنَّ رَبَّكَ…. cümlesi, Rabbin günahkârlara ve kâfirlere karşı tutumunun belirtildiği önceki manayı tamamlamak, pekiştirmek gayesiyle yapılmış ıtnâbtır.

السَّيِّئَةِ - الْحَسَنَةِ  ve  مَغْفِرَةٍ - الْعِقَابِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ  cümlesiyle, وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ra'd Sûresi 7. Ayet

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟  ٧


İnkâr edenler, “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için de bir yol gösteren vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُ ve diyorlar ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 لَوْلَا değil miydi?
5 أُنْزِلَ indirmeli ن ز ل
6 عَلَيْهِ ona
7 ايَةٌ bir ayet ا ي ي
8 مِنْ -nden
9 رَبِّهِ Rabbi- ر ب ب
10 إِنَّمَا şüphesiz
11 أَنْتَ sen
12 مُنْذِرٌ bir uyarıcısın ن ذ ر
13 وَلِكُلِّ ve hepsi için vardır ك ل ل
14 قَوْمٍ toplumun ق و م
15 هَادٍ bir yol göstericisi ه د ي
“Uyarıcı” diye tercüme ettiğimiz münzir kelimesi “korkulu haber vererek kişiyi o konuda uyaran” anlamında bir sıfattır. Bu anlamda birçok âyette peygamberlerin, özellikle Hz. Peygamber’in vasfı olarak kullanılmıştır (krş. Sâd 38/4, 65; Kaf 50/2; Nâziât 79/45). “Kılavuz” diye çevirdiğimiz hâdî kelimesi ise “yol gösteren, hayır ve mutluluk veren bir hedefe rehberlik eden” mânasına gelir. Kur’an’da birçok yerde Allah’ın ismi olarak “insana hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan akıl, muhâkeme ve zaruri bilgileri veren; ebedî mutluluğunu sağlayacak mânevî yolu ona gösteren” anlamlarında geçen kelime, bu âyette peygamberlerin vasfı olarak kullanılmıştır (bilgi için bk. Bekir Topaloğlu, “Hâdî”, DİA, XV, 9). İnkârcılar, Hz. Muhammed’in Allah tarafından görevlendirilmiş bir peygamber olduğuna dair ondan mûcize istiyorlardı; onların bu tutumu başka âyetlerde de ifade edilmiştir (bk. İsrâ 17/90-93; Furkan 25/7-8). Oysa peygamberin asıl görevi mûcize göstermek değil, insanları uyarmak, yanlışlık, haksızlık ve sapkınlıktan sakındırmaktır. Yüce Allah her topluluğa uyarıcı olarak peygamber göndermiştir (Fâtır 35/24). Allah Teâlâ peygamberlerini mûcizelerle desteklemiş olmakla beraber O izin vermedikçe hiçbir peygamber mûcize gösteremez.
 Âyetin son bölümü müfessirler tarafından üç şekilde yorumlanmıştır: a) Sen sadece bir uyarıcısın; her topluluğun senin gibi bir yol göstericisi yani peygamberi vardır. Bizim meâlimiz bununla örtüşmektedir. b) Sen sadece bir uyarıcı, aynı zamanda bütün insanlar için bir yol göstericisin. Bu yorum, Kur’an mesajının evrenselliğini vurgulamaktadır. c) Sen sadece sana emanet edilen mesajı tebliğ etmekle görevli bir uyarıcısın, asıl hidayete kavuşturan, yol gösteren ise yalnızca Allah’tır.
 Hâdî kelimesinin sözlük anlamından hareketle son cümleyi, “Her toplumun yol gösteren önderi, lideri veya davetçisi vardır” şeklinde anlayanlar da olmuştur (Taberî, XIII, 106-109).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 274-275

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Mekulü’l-kavli, لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ ’dir. يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “Değil mi?” manasındadır.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.  اٰيَةٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ رَبِّه۪  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)  

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟

 

İsim cümlesidir. اِنَّمَا, kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir.  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُنْذِرٌ  haber olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir. لِكُلِّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هَادٍ۟  muahhar mübteda olup, mahzuf elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere mankus isimler denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzî olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

هَادٍ۟ , sülâsi mücerredi  هدى  olan fiilin ism-i failidir.

مُنْذِرٌ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪  cümlesinde, şart edatı olan  لَوْلَٓا , tahdid (تحضيض) ifade eder. Tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Haberi manada gelen cümle, muktezayı zahirin hilafına olarak taaccüp ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَوْلاَ  ‘meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’  manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak ‘teşvik’ anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.’ Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde bu manaya gelmez. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اُنْزِلَ  fiiline müteallik olan  عَلَيْهِ  car-mecruru konudaki önemine binaen, faile takdim edilmiştir

Naib-i fail olan  اٰيَةٌ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.  اٰيَةٌ , bu cümlede mucize manasındadır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّه۪  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim ve şeref kazandırmış, mütekellimin inkârını ortaya koymuştur.

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Burada zamir yerine ismi mevsûl gelmesi küfürlerini daha kuvvetli bir şekilde tescil etmek içindir. Ayrıca böylece sözlerinin sebebine de işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Onların “kâfirler” olarak ifade edilmeleri, kendilerini zemmetmek ve karşısında sağır dağların bile secdeye kapandığı Allah'ın o büyük ayetlerini inkâr etmelerini teşhir etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)


  اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekit edilmiştir. اِنَّمَٓا  kasır edatı, اَنْتَ  mübteda,  مُنْذِرٌ  haberdir. 

İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  اَنْتَ  mevsûf/maksûr,  مُنْذِرٌ  sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. İzâfî kasrdır. Mevsûf bu sıfata kasredilmiştir. Mevsûfta bu sıfattan başka sıfatın bulunmamasıdır. 

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimizin uyarıcı vasfını öne çıkararak  مُنْذِرٌ  oluşunu,  اِنَّـمَٓا  kasr edatıyla tekitli olarak buyurmuştur.

Allah Teâlâ aslında onları  إنَّما أنْتَ مُنْذِرٌ  sözüyle reddetmiştir. Bu ifadede Nebiyi inzar sıfatına kasretmiştir. Bu kasr izafîdir. Yani “Sen sadece uyarıcısın, mucize yaratıcı değilsin.” demektir. Bu yüzden kasr inzar açısındandır, insan oluşu bakımından değildir. Çünkü izafî kasr müşrikler karşısındaki haline nispetledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنْتَ -  كَفَرُوا  kelimeleri arasında gaipten muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Müsned olan  مُنْذِرٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Makabline matuf olan  وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لِكُلِّ قَوْمٍ, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Mübteda olan  هَادٍ۟ ’deki nekrelik tazim,  قَوْمٍ ’in tenkiri ise, teksir ifade eder.

هَادٍ۟ - كَفَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette kâfirler ile Hz. Peygamberin birbirlerine ne kadar uzak oldukları görülmektedir. Kâfirlerin Hz. Peygamberi kendilerine muhatap almamalarına karşılık, Allah Teâlâ Hz. Peygamberi kendine muhatap olarak almış, bir anlamda teselli etmiş ve peygamberliğini tekit etmiştir. (Müşerref Ulusu  (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Allah Teâlâ, kâfirlerin önce haşri ve neşri inkâr etmelerinden ötürü, Hz. Peygamberin nübüvvetini inkâr etmiş olduklarını; ikinci olarak, Hz. Peygamberin (s.a.v) onları uyardığı, başlarına gelecek ve köklerini kazıyacak bir azabın inmesine dair bildirdiği şeyin doğruluğunu inkâr ettikleri için yine onun nübüvvetini inkâr etmiş olduklarını; üçüncü olarak da ondan mucize ve deliller istemek sureti ile nübüvvetini inkâr etmiş olduklarını anlatmıştır. İşte bu ayette anlatılan, bu üçüncü husustur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Ra'd Sûresi 8. Ayet

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ  ٨


Allah, her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah
2 يَعْلَمُ bilir ع ل م
3 مَا neyi
4 تَحْمِلُ yüklendiğini ح م ل
5 كُلُّ her ك ل ل
6 أُنْثَىٰ dişinin ا ن ث
7 وَمَا ve neyi
8 تَغِيضُ eksilttiğini غ ي ض
9 الْأَرْحَامُ rahimlerin ر ح م
10 وَمَا ve neyi
11 تَزْدَادُ artırdığını ز ي د
12 وَكُلُّ ve her ك ل ل
13 شَيْءٍ şey ش ي ا
14 عِنْدَهُ onun yanında ع ن د
15 بِمِقْدَارٍ bir ölçü iledir ق د ر
İnsanların bilgisi sınırlı, eksik ve değişmeye açıktır. Allah’ın ilmi ise sonsuz, tam ve kesindir. İnsanın ana rahmine düşmesinden son nefesine kadar geçireceği hayat safhalarına ait bilgi bakımından da insan bilgisi, ilâhî bilgi ile kıyaslanamayacak kadar eksiktir. “Rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağı” ifadesini müfessirler, “Rahimdeki ceninin yaratılışındaki eksikliği, fazlalığı; sayısını ve kalma süresini yani rahimdeki yavrunun vaktinden önce mi, sonra mı yoksa normal zamanında mı dünyaya geleceğini Allah bilir” şeklinde yorumlamışlardır (Şevkânî, III, 78). Allah katında her şeyin bir ölçüye bağlı olmasından maksat da her şeyin yaratıldığı özel amaca, var olmasının gerektirdiği şartlara ve Allah’ın yaratma planında oynaması öngörülen role uygun olarak yaratılmış olmasıdır (Esed, II, 486; gayb ve şehâdet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 277

Riyazus Salihin, 30 Nolu Hadis
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in azadlısı, dostu ve dostunun oğlu olan Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Hârise radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre o şöyle dedi:
Kızı (Zeynep), Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: – Oğlum ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin”, buyurarak kızına selâm gönderdi.
Bunun üzerine Kızı, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e;

Ne olur, mutlaka gelsin, diye tekrar haber yolladı. Bu defa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yanında Sa’d İbni Ubâde, Muâz İbni Cebel, Übeyy İbni Kâ’b, Zeyd İbni Sâbit ve başka bazı sahâbîler olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Resûlullah’ın gözlerinden yaşlar boşandı.
Durumu gören Sa’d İbni Ubâde:

Ey Allah’ın Resûlü, bu ne haldir? dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de:

“Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet duygusudur” buyurdu.
Hadisin bir başka rivâyetinde Hz. Peygamber, “Bu, dilediği kullarının kalbine Allah’ın koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder” buyurmuştur.
(Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22; İbni Mâce, Cenâiz 53)

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَعْلَمُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.

تَحْمِلُ  damme ile merfû muzari fiildir.  كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. اُنْثٰى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ  ile birinci mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

تَغ۪يضُ  damme ile merfû muzari fiildir.  الْاَرْحَامُ  fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ  ile birinci mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  تَزْدَادُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

تَزْدَادُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.

تَزْدَادُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi زيد ’dir. İftial babının fael fiili  د ذ ز  olursa iftial babının  ت  si  د  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلُّ  mübteda olup damme ile merfûdur.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عِنْدَهُ  mekân zarfı,  كُلُّ ’un veya  شَيْءٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِمِقْدَارٍ  car mecruru mübteda  كُلُّ ’un mahzuf haberine mütealliktir. 

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kudretine dikkat çekmek, zihne yerleştirmek ve telezzüz, teberrük duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki ikinci ve üçüncü mevsûller, temâsül nedeniyle birinciye atfedilmiştir.

Mevsûllerin aynı üsluptaki sılaları, muzari fiille gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmişlerdir.

تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  الْاَرْحَامُ  kelimesi  تَغ۪يضُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Rahimlerin, iradesi olan bir şahıs gibi azaltabileceği ifadesi, durumun önemini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

تَغ۪يضُ -  تَزْدَادُ  fiilleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır. 

 تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ  cümlesiyle, تَزْدَادُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ  ifadesi hayranlık verici bir istiaredir. Çünkü gerçek anlamda  غ۪يضُ  ile sadece su nitelenir ve  غاض الماء  ve  ُغِضْتُه (su kesildi, onu eksiltirim) denir. Ancak nutfeye su ismi verilince rahimlerin mekânlarında eksiltme yapmak ve o mekânları kapsamakla nitelenmesi caiz olmuştur ki rahimlerin o sudan eksilttiği şey “alaka (sperm)”, sonra bir et çiğnemi, daha sonra biçimlenmiş bir canlı haline dönüşmek suretiyle (cenin olarak) artıp gelişmesine sebep oluyor. İşte (Allah)’ın,  مَا تَزْدَادُ  (rahimlerin artırdığı şeyler) sözünün manası budur. Yine denildiğine göre  مَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ (rahimlerin eksilttikleri şeyler) ifadesinin anlamı, “alakaları düşürerek yaratılanı (cenini açığa) çıkararak eksilttikleri şeyler”dir.  مَا تَزْدَادُ (artırdıkları) ifadesinin anlamı ise “yaratılanı (bebeği) tam ve kâmil hale geldiği için doğurdukları” demektir. Şu halde buradaki  الْغ۪يضُ  eksilmek/eksiltmek,  الإزْدياد  ise tam olmak/tamamlamaktan ibaret olur. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Ayetteki ilk  مَا  harfi, ismi mevsûl veya soru harfidir. Mana; ismi mevsûl olursa “taşıdıkları şeyi bilir”, soru harfi olursa “ne taşıdıklarını bilir” olur. Her iki manayı da ihtiva edebilmesi tevcih sanatıdır.

Ayetteki  ما  edatları, ya ism-i mevsûl ya da masdariyyedir. İsm-i mevsûl oluşlarına göre mana: “Allah her dişinin gebe olduğu çocuğun hangi cinsten yani erkek mi dişi mi, tam mı yoksa noksan mı, güzel mi yoksa çirkin mi, uzun mu yoksa kısa mı olacağını ve mevcut ve ileride ortaya çıkacak hallerini bilir.” şeklinde olur.  غيض masdarı, fiili müteaddi veya lâzım sayılsın  “noksanlık” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَمَا تَغٖيضُهُ الْاَرْحَامُ [Rahimlerin neyi zayi ettiğini bilir.] manası kastedilmiştir. Fakat  ه  zamiri mahzuftur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekân zarfı  عِنْدَهُ, mübteda olan  كُلُّ ’nün mahzuf sıfatına, بِمِقْدَارٍ  ise mahzuf habere mütealliktir.

شَيْءٍ ’deki tenvin kesret, tazim ve nev, بِمِقْدَارٍ ’deki tenvin ise tazim ifade eder. 

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَهُٓ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  عِنْدَ  için şan ve şeref ifade eder.

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57)

بِمِقْدَارٍ - تَزْدَادُ - تَغ۪يضُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ra'd Sûresi 9. Ayet

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ  ٩


O, gaybı da görülen âlemi de bilendir, çok büyüktür, çok yücedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 عَالِمُ (O) bilendir ع ل م
2 الْغَيْبِ gizliyi غ ي ب
3 وَالشَّهَادَةِ ve aşikareyi ش ه د
4 الْكَبِيرُ büyüktür ك ب ر
5 الْمُتَعَالِ yücedir ع ل و

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ

 

İsim cümlesidir. عَالِمُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الشَّهَادَةِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. الْكَب۪يرُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. الْمُتَعَالِ  üçüncü haber olup, mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. 

عَالِمُ, sülâsi mücerredi  علم  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُتَعَالِ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan tefâul babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَب۪يرُ  ; sıfatı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَالِمُ kelimesi, takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Burada müsnedün ileyhin Allah Teâlâ olduğu o kadar açıktır ki zikretmeye gerek olmamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  عَالِمُ الْغَيْبِ  veciz ifade için izafetle gelmiştir. وَالشَّهَادَةِ , muzâfun ileyh olan  الْغَيْبِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezattır. 

Muzafun ileyh olan  الْغَيْبِ  ve  الشَّهَادَةِ  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

عَالِمُ  sıfatının iki masdara muzâf oluşu, bu masdarlardaki özelliği bilmenin en son derecesini ifade eder.

الْكَب۪يرُ  ikinci,  الْمُتَعَالِ  ise üçüncü haberdir. 

الْكَب۪يرُ  ve  الْمُتَعَالِ  sıfatlarının mekân ve zamandan münezzeh olan Allah Teâlâ’ya isnadı mecazî üsluptur.

الْمُتَعَالِ  ve الْكَب۪يرُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

الْغَيْبِ - الشَّهَادَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

عَالِمُ  - الشَّهَادَةِ  ve  الْكَب۪يرُ - الْمُتَعَالِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Malum olduğu üzere masdarla vasıflanmak mübalağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 4, s. 112)

Vâhidî:  “Buradaki  الْغَيْبِ  kelimesi,  الغائب  (kaybolan, gaip olan) manası kastedilen bir masdardır.  الشَّهَادَةِ  kelimesiyle de  شاهد  manası murad edilmiştir.” demiştir. Alimler,  الغائب  ve  شاهد  ile neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “الغائب, malum olan, şahit de mevcut olandır” demişlerdir. Bazıları da: “الغائب, hislerden, idrakten uzak olan;  شاهد  ise hazır ve mevcut olandır.” demiştir. Diğer bazıları ise: “الغائب, insanların bilmediği;  شاهد  de bildiği şeylerdir.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ra'd Sûresi 10. Ayet

سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ  ١٠


(O’na göre) içinizden sözü gizleyen ile açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سَوَاءٌ birdir س و ي
2 مِنْكُمْ aranızdan
3 مَنْ kimse
4 أَسَرَّ gizleyen س ر ر
5 الْقَوْلَ sözü ق و ل
6 وَمَنْ ve kimse
7 جَهَرَ açık (söyleyen) ج ه ر
8 بِهِ onu
9 وَمَنْ ve kimse
10 هُوَ o
11 مُسْتَخْفٍ gizlenendir خ ف ي
12 بِاللَّيْلِ geceleyin ل ي ل
13 وَسَارِبٌ ve görünendir س ر ب
14 بِالنَّهَارِ gündüzün ن ه ر
سرب Serabe : سَرَبٌ inişli ve engebeli bir yerde gitmektir. Ayrıca engebeli bayır ve yamaca da böyle denir. سَرابٌ çölde su gibi parlayan şeydir. Nitekim göze akıp gidiyormuş gibi görünmektedir. سارِبٌ ise hangi yol olursa olsun kendi yoluna giden kimsedir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de üç farklı isim formunda toplam 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli seraptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

 

İsim cümlesidir. سَوَٓاءٌ  mukaddem haber olup damme ile merfûdur.  مِنْكُمْ  car mecruru  مستو  manasında  سَوَٓاءٌ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَسَرَّ الْقَوْلَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَسَرَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  atıf harfi  وَ  ile önceki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَهَرَ بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir هو ‘dir.

جَهَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِه۪  car mecruru  جَهَرَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  önceki ism-i mevsûle matuf olup mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُوَ مُسْتَخْفٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُسْتَخْفٍ  haber olup, mahzuf  ى  üzerine mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir. 

بِالَّيْلِ  car mecruru  مُسْتَخْفٍ ’ye mütealliktir. سَارِبٌ  atıf harfi  وَ ’la  مُسْتَخْفٍ ’e matuftur. بِالنَّهَارِ  car mecruru  مُسْتَخْفٍ ’e mütealliktir.

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسَرَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سرر ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُسْتَخْفٍ  ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.

سَارِبٌ  ; sülâsî mücerredi  سرب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

سَوَٓاءٌ  mukaddem haber, مَنْ  muahhar mübtedadır.

مِنْكُمْ  car-mecruru, eşittir, aynıdır manasında gelmiş olan  سَوَٓاءٌ ‘daki zamirin mahzuf haline mütealliktir.

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  اَسَرَّ الْقَوْلَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Birinciye tezat nedeniyle atfedilen ikinci ism-i mevsûlün sılası olan  جَهَرَ بِه۪  de aynı üslupta gelmiştir.

Yine birinciye matuf olan üçüncü ism-i mevsûlün sılası olan  هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

سَارِبٌ , tezat nedeniyle haber olan  مُسْتَخْفٍ ’e atfedilmiştir. 

Müsned olan  سَارِبٌ  ve  مُسْتَخْفٍ  kelimeleri, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اَسَرَّ الْقَوْلَ  cümlesiyle  جَهَرَ بِه۪  cümlesi  ve  هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ  cümlesiyle  وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

سَارِبٌ -  جَهَرَ  ve  مُسْتَخْفٍ - اَسَرَّ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَسَرَّ - جَهَرَ  ve  بِالَّيْلِ - بِالنَّهَارِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab,  مُسْتَخْفٍ - سَارِبٌ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır. 

مَنْ ‘in tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

İnsanlar önce eşitlikte birleştirilmiş, sonra sözü açıkça söyleyenler, gizleyenler ve geceyle gizlenenler ve gündüzle ortaya çıkanlar şeklinde sınıflandırılmıştır. Bu cem' ma’at-taksim sanatıdır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Sizden sözü gizleyen ile açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir.] ifadesine, Allah Teâlânın ilminin herşeyi kuşattığı manası dercedilmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Burada muḳabele sanatına idmâc edilmiş bir mübalağa söz konusudur. Zira kullar için gizli sözle gizli olmayanın, gece gizlenenle gündüz ortaya çıkanın aynı olması mümkün değildir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Ayetteki  سَوَٓاءٌ  kelimesi, iki kişiyi gerektirir.  سَوَٓاءٌ  masdardır; ذُو سَوَاءٍ  “eşit olan, eşitlik sahibi” manasındadır. Bunun, ism-i fail olarak müstevî anlamında olması da muhtemeldir. Bu duruma göre burada bir takdir yapmaya gerek yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“İnsan, ister karanlıklar içinde gizlenmiş olsun isterse açıkça yollara düşmüş olsun; Allah Teâlâ bütün bu durumların hepsini ihata etmiş olarak bilir.” şeklindedir. İbni Abbas: “Bu, Allah kalplerin gizlediğini ve lisanların açıkça söylediğini bilir.” manasındadır derken, Mücahid: “Allah, gecenin karanlıkları içinde kötülüklere yönelen kimseyi de bilir, yine gündüzün ortasında bunları işleyen kimseyi de bilir.” demektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah, bundan önce bütün yaratılış aşamalarında insanın bütün hallerini bildiğini ve ilminin, gizli âlemi de açık âlemi de kuşattığını beyan buyurduktan sonra burada da insanların yaptıkları bütün fiilleri ve sözleri de bildiğini ve Kendi ilmine göre açık ile gizli arasında fark bulunmadığını beyan etmektedir.

Ayette gizli ve saklının önce zikredilmesi, O'nun sonsuz ilmini izhar etmek içindir. Yani sanki Allah, gizli ve saklı olan şeyleri açık olanlardan önce bilmektedir. Yoksa yukarıda belirtildiği gibi hakikatte O'nun ilmine göre hepsi eşittir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ra'd Sûresi 11. Ayet

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ  ١١


İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَهُ O(insa)nın vardır
2 مُعَقِّبَاتٌ izleyenler ع ق ب
3 مِنْ
4 بَيْنِ ب ي ن
5 يَدَيْهِ önünden ي د ي
6 وَمِنْ ve
7 خَلْفِهِ arkasından خ ل ف
8 يَحْفَظُونَهُ onu korurlar ح ف ظ
9 مِنْ
10 أَمْرِ emrinden ا م ر
11 اللَّهِ Allah’ın
12 إِنَّ şüphesiz
13 اللَّهَ Allah
14 لَا
15 يُغَيِّرُ (durumlarını) değiştirmez غ ي ر
16 مَا
17 بِقَوْمٍ bir milet ق و م
18 حَتَّىٰ sürece
19 يُغَيِّرُوا değiştirmediği غ ي ر
20 مَا
21 بِأَنْفُسِهِمْ kendi (durumlarını) ن ف س
22 وَإِذَا zaman
23 أَرَادَ istediği ر و د
24 اللَّهُ Allah
25 بِقَوْمٍ bir kavme ق و م
26 سُوءًا kötülük س و ا
27 فَلَا artık yoktur
28 مَرَدَّ geri çevirecek ر د د
29 لَهُ onu
30 وَمَا zaten yoktur
31 لَهُمْ onların
32 مِنْ
33 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
34 مِنْ
35 وَالٍ koruyucuları و ل ي
Müfessirler, “takipçiler” diye çevirdiğimiz muakkibât kelimesini “koruyucu melekler” olarak yorumlamışlardır (Şevkânî, III, 78-79). Yüce Allah insanların bütün düşünce ve davranışlarını bildiği, gözetlediği ve her şeye kadir olduğu halde sünneti ve engin hikmeti gereği her insanın önünde, arkasında, sağında ve solunda görev yapan, onu bazı kötülüklerden koruyan ve amellerini yazan melekler tayin etmiştir. Hz. Peygamber de insanları gece ayrı gündüz ayrı meleklerin izlediğini haber vermiştir (bk. Buhârî, “Tevhîd”, 23). Müfessirlere göre kişinin sağ tarafında bulunan melek iyi amellerini, sol tarafında bulunan melek ise kötü amellerini yazmaktadır. Önünde ve arkasında bulunan melekler ise onu korumakla görevlidir (İbn Kesîr, IV, 359). Anlatıldığına göre bir adam Hz. Ali’ye gelip “Seni öldürmek isteyenler var, korunsan iyi olur” demiş, Hz. Ali ona şöyle cevap vermiştir: “Her insanla birlikte onu kaderinde olmayan şeylerden koruyan iki melek vardır. Fakat kader geldiğinde melekler kişi ile kaderin arasından çekilirler. Şüphesiz ki ecel sağlam bir kalkandır (yani eceli gelmeyen ölmez)” (Taberî, XIII, 119).
 Muakkibât tabirini, 11. âyetle bağlantılı olarak “dünyevî güçler” şeklinde yorumlayanlar da vardır. Buna göre cümlenin yorumu şöyle olur: Allah’ın ilmine göre gizlice yapılan işlerle açıkça yapılanlar, gecenin karanlığında kendini saklayan kimse ile gün ışığında ortalıkta dolaşan kimse aynıdır. Gecenin karanlıklarına sığınan kimse Allah’ın takdirini kendinden savamadığı gibi gün ışığında koruyucularıyla dolaşan kimse de O’nun takdirini önleyemez (Râzî, XIX, 21; Esed, II, 487; toplumların ahlâkı ile ilâhî nimetler ve lutuflar arasındaki sebep-sonuç ilişkisi konusunda bk. Enfâl 8/53).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 277-278

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ

İsim cümlesidir. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُعَقِّبَاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ بَيْنِ  mekân zarfı,  مُعَقِّبَاتٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.

يَدَيْهِ  muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti  ي ‘dir.  Sonundaki  نَ  izafetten dolayı hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَمِنْ خَلْفِه۪  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَحْفَظُونَهُ  cümlesi, مُعَقِّبَاتٌ ’un diğer bir sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يَحْفَظُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir   هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ اَمْرِ  car  mecruru  يَحْفَظُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُعَقِّبَاتٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

 

 

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُغَيِّرُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُغَيِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِقَوْمٍ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يُغَيِّرُوا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يُغَيِّرُوا  fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.

يُغَيِّرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُغَيِّرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsisi غير ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَرَادَ اللّٰهُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَرَادَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  بِقَوْمٍ  car mecruru  سُٓوءاً ’in mahzuf haline mütealliktir. سُٓوءاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

مَرَدَّ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَادَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ دُونِ  car mecruru  وَالٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  وَالٍ  lafzen mecrur,  mahzuf  يُ  üzere mukadder damme ile muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. Mankus isimdir. 

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere mankus isimler denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالٍ ; sülâsî mücerredi  ولي  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُعَقِّبَاتٌ  muahhar mübtedadır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ  ve ona tezat nedeniyle atfedilen وَمِنْ خَلْفِه۪ car-mecruru, مُعَقِّبَاتٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مُعَقِّبَاتٌ  kelimesinin müennes gelişi mübalağa ifade eder.

مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ - وَمِنْ خَلْفِه۪  ibareleri arasında mukabele sanatı vardır.

مُعَقِّبَاتٌ  sülasi mezit  عقّب fiilinin  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. تفعيل  babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ  cümlesi  مُعَقِّبَاتٌ  ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  اَمْرِ اللّٰهِ  izafetinde, اَمْرِ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. 

Ayetteki  مُعَقِّبَاتٌ  [izleyenler], sultanın çevresindeki muhafızlardır. Zannınca onlar insanı Allah’ın emrinden korumaktadırlar. Bu ifade, tehekküm (alay) olarak gelmiştir. Zira Allah’ın emri geldiği zaman gerçekte onu koruyamazlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bil ki  لَهُ  kelimesindeki zamir, geçen ayetteki “Sizden, sözünü açıkça söyleyen de” ifadesindeki  مَنْ  ism-i mevsûllerine racidir. Bu durumda ayet-i kerimede muhatap çoğul zamirden müfred gaib zamire iltifat vardır. Bunun, 8. ayette geçen lafza-i celâle raci olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana, “Allah’ın takipçi (melekleri) var” şeklinde olur. Alimlerin çoğunun benimsediği meşhur görüşe göre bununla “hafaza melekleri” kastedilmiştir. Ahfeş’in görüşüne göre bu takip işi o meleklerce çokça yapıldığı için (bunu ifade eden)   مُعَقِّبَاتٌ  kelimesi müennes olarak kullanılmıştır. Mesela, aslında müzekker oldukları halde  نَسَّابٌ  (neseb alimi) ve  علام  (çok bilgin) kelimeleri de müennes olarak kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki,  مُعَقِّبَاتٌ  kelimesinin aslının, مُتَعَقِّبَاتٌ  şeklinde olması mümkündür. Buna göre te harfi kâf harfine idgam edilmiştir.  مُعَقِّبَ  kelimesinin, “peşinden giden, takip eden” manasına olması da muhtemeldir. O halde herşeyin  مُعَقِّبَ  onu takip eden, ondan sonra gelen şey demektir. Alimlerin çoğunun benimsediği görüşe göre bununla “hafaza melekleri” kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması telezüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde muhabbet ve mehabet duygularını artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.  

اِنَّ  ‘nin haberi olan  لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا يُغَيِّرُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur. بِقَوْمٍ  car mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup حَتّٰى  ile  لَا يُغَيِّرُ  fiiline mütealliktir. 

يُغَيِّرُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  بِاَنْفُسِهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَا يُغَيِّرُوا - يُغَيِّرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ  cümlesiyle,  يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.


 وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte gerçekleşmesi kesin olan manaya delalet eden  اِذَا  edatı kullanılmıştır. Şart ِedatı  اِذَا  katiyet ifade eder.

اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi  اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Müsnedün ileyhin lafza-i celal marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرَادَ  fiiline müteallik olan  بِقَوْمٍ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  سُٓوءاً ’deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.  بِقَوْمٍ ’deki nekrelik ise herhangi bir nev manasındadır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَا مَرَدَّ لَهُ , cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَرَدَّ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  لَهُٓ  ’nun müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Şartın cevabına matuf olan son cümle  وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ , sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَا لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  وَالٍ  muahhar mübtedadır. 

وَالٍ ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  ve  مَا harfleri sebebiyle kelime “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Bu cümle tahziri artırmak için gelmiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.

مِنْ دُونِه۪  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı c. 8, s. 723)

مُعَقِّبَاتٌ - يَحْفَظُونَهُ - وَالٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  بِقَوْمٍ  ve  مِنْ ’lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu kelâm, delâlet ediyor ki Allah'ın (c.c) muradının gerçekleşmemesi imkânsızdır. Yine bu kelam zımnen bildiriyor ki onlar doğrudan doğruya ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmek, cezanın acilen gelmesini istemek ve başkaca mucizeler dilemekle, kendilerindeki fıtratı değiştirmişler ve bundan dolayı da Allah'ın  gazabına ve azabına müstahak olmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ra'd Sûresi 12. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ  ١٢


O, korku ve ümit vermek için size şimşeği gösterendir, yağmur yüklü bulutları meydana getirendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O’dur
2 الَّذِي
3 يُرِيكُمُ size gösteren ر ا ي
4 الْبَرْقَ şimşeği ب ر ق
5 خَوْفًا korku خ و ف
6 وَطَمَعًا ve umud içinde ط م ع
7 وَيُنْشِئُ ve yapan ن ش ا
8 السَّحَابَ bulutları س ح ب
9 الثِّقَالَ ağır (yüklü) ث ق ل
Şimşek hem yağmurun müjdecisi hem de yıldırımın habercisidir. Kendisi veya malı açıkta bulunanlar yıldırımdan, gürültüden ve ıslanmaktan korkarlar, yağmur bekleyenler ise habercisini görünce sevinirler. Böylece insanlar şimşek çaktığında korku ile ümidi yaşamış olurlar. Yağmurdan fayda görenler onun gelmesine sevinirken, zarar görenler üzülürler. Bulutların elektrik yüklerinin çatışmasından gök gürültüsü doğar. 13. âyette gök gürültüsünün Allah’ı överek tesbih ettiği yani Allah’ın ortaklardan, noksan sıfatlardan uzak ve şanının yüce olduğunu ifade ettiği haber verilmektedir. Müfessirler gök gürültüsünün Allah’ı tesbih etmesini birkaç türlü yorumlamışlardır:
 a) Burada tesbih (Allah’ın eksiksizliğinin dile getirilmesi) hakikat mânasında kullanılmıştır; her şey gibi gök gürültüsü de Allah’ı tesbih eder, fakat insanlar onun dilini anlayamazlar (İsrâ 17/44). 
b) Gök gürültüsünün Allah’ı tesbih etmesi mecazdır. Aslında Allah’ı tesbih eden, gök gürültüsünü işitip yağmur bekleyen kullardır; gök gürültüsü kulların tesbihine sebep olduğu için tesbih ona isnat edilmiştir.
 c) “Gök gürültüsü” anlamına gelen ra‘d kelimesi bir meleğin ismi, işitilen ses de o meleğin tesbihidir (bu yorumlar için bk. Râzî, XIX, 25-26; Şevkânî, III, 82; melekler hakkında bk. Bakara 2/30; Ahmet Saim Kılavuz, “Melek”, İFAV Ans., III, 187). 
 Bize göre, gök gürültüsünün mahiyeti bellidir; meleklerin tesbihi ayrıca zikredilmiştir. Gök gürültüsünün tesbihini, bütün yaratılmışların tesbihi çerçevesinde anlamak gerekir. Evet, bütün yaratılmışlar âlemi yaratıcının büyüklük, yücelik ve mutlak kemalini –hal diliyle, işleyişleriyle– dile getirmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 278

ق Beraqa : بَرْقٌ bulutta aniden gözüken parıldamayı ifade eder. Ayrıca بَرِقَ ve بَرَقَ fiilleri korkudan açılıp kapanan ve dönen gözler için kullanılır. Bu köke ait بُراقٌ sözcüğünün Reslulullah’ın Mirac’a çıkarken bindiği binek olduğu söylenmiştir. Bunun keyfiyetini ise en iyi Allah bilir. إبْرِيقٌ ise bilinen ibrik demektir. O bu adı içi boş olduğunda parlıyor olmasından almıştır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri berk, berrak ve Burak’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

سحب Sehabe : سَحْبٌ kelimesi temelde sürüklemek ve çekmek anlamına gelir. Bulut ve bulutlar demek olan سَحابٌ sözcüğü de buradan alınmıştır. Bulutların bu ismi alması ya rüzgarın onu sürüklemesinden ya da onun suyu taşımasındandır. Son olarak سَحابٌ içinde su bulunsun ya da bulunmasın buluttur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

يُر۪يكُمُ  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْبَرْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خَوْفاً  kelimesi  يُر۪يكُمُ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. طَمَعاً  atıf harfi  وَ ’la  خَوْفاً ’e mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنْشِئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  السَّحَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الثِّقَالَ  kelimesi  السَّحَابَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنْشِئُ   sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نشأ ’dir.   

يُر۪ي  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رأى ‘dır.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, akabindeki habere dikkat çekmek içindir. 

Haber konumundaki ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan  يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُر۪يكُمُ  fiilinde istiare sanatı vardır. Korku ve ümit gözle görülebilen şeyler değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, hissetmektir. Manevi, görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

رَاَ  fiilinin ilim manasında kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilense ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edebilirsiniz; manevi, aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konuldu. (Ruveyni, Teemmülat fî Sûreti Meryem, Meryem/77)

يُر۪يكُمُ  fiilinin mef’ûlünden hal konumundaki  خَوْفاً ve طَمَعاً  kelimeleri tezat nedeniyle birbirine atfedilmiştir. Bu kelimeler, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Cümlede taksim sanatı vardır. Şimşek görülünce ya yıldırım korkusu ya da yağmur umudu olur; bunda üçüncü bir ihtimal yoktur. Dolayısıyla burada şimşek görüldüğünde oluşan durumlar tam olarak sayılmıştır.

خَوْفاً  [korku] ile  طَمَعاً  [ümit] kelimeleri arasında terşîh-i tıbak sanatı vardır. Tıbâk-ı hafî ve taksim sanatı bir aradadır. Şimşek çaktığında oluşan iki duygu ifade edilmiştir. Terşîh, lügatte takviye demektir. Istılah olarak ise tıbâk’ın yer aldığı kelâmda bunun yanında bedî’ veya belâğî sanatlardan başka birinin daha bu- lunması durumudur. Böylece kelama bir tatlılık ve güzellik katılır, mana daha açık bir hale gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

خَوْفاً وَطَمَعاً  kelimeleri,  الْبَرْقَ [şimşek] kelimesinden hal olarak mansubdurlar. Bu durumda, şimşeğin bizzat kendisi korku ve ümid olmuş olur. Buna göre bunların takdiri ya, “korku ve ümit sahibi” yahut da “korkutarak ve ümit vererek” şeklinde olur. Veya bu iki kelime, muhatapların hali olarak mansubdur yani “onlar korkarak ve ümit ederek” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üslupta gelen  وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

السَّحَابَ الثِّقَالَ , yağmur bulutundan kinayedir.

الْبَرْقَ  ve  السَّحَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الثِّقَالَۚ  kelimesi  الثِّقَيلَۚ ’nin çoğuludur, buluta böyle sıfat verilmesi  السَّحَابَ ’ın cemi’ manasına ism-i cins olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Korkunun ümitten önce zikredilmesi, korku konusunun, kişinin nefsi veya hazırlanmış rızkı olması sebebiyledir. Umut konusu ise beklenen rızıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ra'd Sûresi 13. Ayet

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ  ١٣


Gök gürlemesi O’na hamd ederek tespih eder. Melekler de O’nun korkusundan tespih ederler. O, yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele ediyorlar. Hâlbuki O, azabı çok şiddetli olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيُسَبِّحُ ve tesbih ederler س ب ح
2 الرَّعْدُ gök gürültüsü ر ع د
3 بِحَمْدِهِ onun övgüsüyle ح م د
4 وَالْمَلَائِكَةُ ve melekler م ل ك
5 مِنْ
6 خِيفَتِهِ korkusundan خ و ف
7 وَيُرْسِلُ ve gönderir ر س ل
8 الصَّوَاعِقَ yıldırımlar ص ع ق
9 فَيُصِيبُ çarpar ص و ب
10 بِهَا onlarla
11 مَنْ kimseyi
12 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
13 وَهُمْ ve onlar
14 يُجَادِلُونَ tartışmaktadırlar ج د ل
15 فِي hakkında
16 اللَّهِ Allah
17 وَهُوَ ve O’nun
18 شَدِيدُ pek çetindir ش د د
19 الْمِحَالِ tuzağı (cezası) م ح ل

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُسَبِّحُ  damme ile merfû muzari fiildir. الرَّعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. بِحَمْدِه۪  car mecruru  يُسَبِّحُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْمَلٰٓئِكَةُ  atıf harfi  وَ ’la  الرَّعْدُ ’ye matuftur.  مِنْ خ۪يفَتِه۪  car mecruru  يُسَبِّحُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ  harf-i ceri sebebiyyedir. 

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُسَبِّحُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  سبح ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  يُرْسِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الصَّوَاعِقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُص۪يبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِهَا  car mecruru  يُص۪يبُ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin mef’ûlu bihi mahzuftur. Takdiri,  إصابته (Ona isabet etti.) şeklindedir. وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِ  cümlesi, müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُجَادِلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُجَادِلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي اللّٰهِ  car mecruru  يُجَادِلُونَ  fiiline mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُص۪يبُ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صوب ’dir. 

يُرْسِلُ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يُجَادِلُونَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dir.   

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ

 

Cümle, lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  شَد۪يدُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمِحَالِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَد۪يدُ  ; sıfatı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … يُر۪يكُمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetin ilk cümlesi olan  وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪  cümlesinde istiare sanatı vardır. الرَّعْدُ  kelimesi  يُسَبِّحُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

وَالْمَلٰٓئِكَةُ , temasül nedeniyle fail olan  الرَّعْدُ ‘ya atfedilmiştir.

مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ  car-mecruru, sebebiyet ifade eden  مِنْ  harfiyle birlikte  يُسَبِّحُ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  بِحَمْدِه۪  ve  خ۪يفَتِه۪ۚ  izafetlerinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan بِحَمْدِ  ve  خ۪يفَتِ  tazim edilmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ  cümlesi ve  فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la … وَيُسَبِّحُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur.

يُص۪يبُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette ismi mevsûl olan  مَنْ  ve harf-i cer olan  مِنْ  arasında cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü tesbih etmek (tesbih) asıl anlamı itibarıyla “Yüce Allah’ı, yaratılmışlara benzetmekten tenzih etmek, şüpheden, kirli işlerden ve çirkin fiillerden uzak görmektir.” Bunun ise bulut kümelerinin birbirleriyle çarpışmasıyla oluşan gök gürültüsünden (الرَّعْدُ) sadır olması mümkün değildir. Allahu a’lem, bu tabirle kastedilen mana şudur: Gök gürlemesi sesleri Yüce Allah’ın kudretinin büyüklüğüne ve O’nun (ilâhi) kudrete bağlı yaratılmışlara ve (ilâhi) tedbirle yönetilen varlıkların niteliklerine benzemekten uzak olduğuna ilişkin delaleti güçlendirir.

يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ  [Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder.] ifadesinin anlamı şöyle de olabilir: “Gök gürültüsünü işittikleri anda insanlar Allah Teâlâ’yı tesbih etmek zorunda kalırlar.” Bundan dolayı gök gürültüsünün tesbih eder olmakla nitelenmesi güzel düşmüştür. Çünkü bu durumda insanların tesbih etmesinin sebebi gök gürültüsüdür. Bu, Araplarda bilinen bir ifade tarzıdır. (Bu son yoruma göre gerçekte tesbihi insanlar yaptığı halde onun sebebine yani gök gürültüsüne isnad edilmesi, sebebiyle ilgisi ile akli/ isnâdi mecaz olur.) (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Gök gürültüsünün sesi çok şiddetli olduğu için işitenler için bir ibret olarak zikredilmiştir. Gök gürültüsü aklen Allah’ın müşriklerin O’na şirk koşma iddialarından münezzeh olduğuna delalet eder. Bu delalet Allah’ın şirkten münezzeh olduğunu gösterir. Allah Teâlâ gök gürültüsü sesini şirkten münezzehliğine delil olarak göstermiştir. Tesbihin gök gürültüsüne isnadı aklî mecazdır. Ya da burada mekni istiare düşünülebilir. Gök gürültüsü Allah’ı tesbih eden bir insana benzetilmiş, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan tesbih yani subhanallah deme fiili gök gürültüsüne isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Buradaki muhataplar da “Korku ve ümit için size o şimşeği gösteren…” ayetindeki muhataplardır. Onlara hitap kipi ile hitap edilmemesi, hitap derecesinden düşürüldüklerini, onlardan yüz çevrildiğini zımnen bildirmek ve hitaba ehil olan herkese bunların cinayetlerini saymak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ

 

وَ  haliyye, cümle, mevsûl olan  مَنْ ‘den haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ  cümlesi müsneddir.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

فِي اللّٰهِ  ifadesinde, muzâf mahzuftur. Takdiri şöyle olabilir:  في تَوْحِيدِ اللَّهِ أوْ في قُدْرَتِهِ عَلى البَعْثِ  (Allah’ın vahdaniyeti veya yeniden diriltmeye olan kudreti hakkında) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Lafza-i celâlden hal olan  وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُسَبِّحُ - بِحَمْدِه۪  ve  الرَّعْدُ - الصَّوَاعِقَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Müsned  شَد۪يدُ الْمِحَالِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafet terkibiyle gelmiştir.

Bu izafette, شَد۪يدُ  sıfat olmasına rağmen  الْمِحَالِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Şiddetli tuzak, yerine [tuzakların şiddetlisi] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

شَد۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

شَد۪يدُ الْمِحَالِ  ifadesi müşakele üslubuyla gelmiştir. Mağlup edilemez demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ  “Düşmanlarına karşı hile ve tuzağı çok çetin olup hiç beklemedikleri yerden onların başına felaket getiren” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Günün Mesajı

Toplum; şuurlu, irade sahibi ve sorumluluk sahibi fertlerin meydana getirdiği bir bütündür. Kişinin tercihleri ve bu tercihleri doğrultusundaki davranışları Allah'ın yardımı ve rahmetiyle birlikte nasıl geleceğini tayin ediyorsa aynı unsurlar toplumun da geleceğini belirler.

11. ayeti kerime toplumların olumlu veya olumsuz yönde değişimini toplumun kendisini inanç, ahlak, dünya görüşü, davranış ve yaşayış bakımından değiştirmesine bağlar. Peygamber efendimizin ''nasılsanız öyle idare olunursunuz'' şeklindeki hadisi şerifi de bu ayetin farklı bir ifadesidir. Gök gürültüsü duyulduğunda "Gök gürültüsünün kendisini hamd ile tesbih ettiği zat her türlü eksiklikten münezzehtir" manasındaki "subhane men yusebbihu'ra'du bihamdihi" duasını yapmak sünnettir.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazen daha önce gördüğünüze tekrar baktığınızda, duyduğunuzu tekrar işittiğinizde, yaptığınızı tekrarladığınızda ya da belki ayrı kaldığınıza kavuştuğunuzda; bir geç kalmışlık, bir kaçırmışlık duygusu sarmalar. Ben bunu nasıl farketmemişim diye düşündürür. Neden farketmez insan? Acelesinden dolayı başka şeylere odaklandığı için mi? Başka şeylerin arayışında olduğu için mi? Başka şeyleri bulma endişesi içindeyken ya da başka heveslerin peşinden koşarken, elindekilerine vakit ayıramadığı için mi?

Hayatta kendimizi devamlı ya bir şeylere yetişme ya da bir şeylerden kaçma çabasına mı sokuyoruz? Belki bu yüzden de ibadetlerde saklanmış huşuyu bulma fırsatını tekrar ve tekrar erteliyoruz. Dışarıda hayat devam ederken, ibadetlerimize başladığımız anda dünyanın tesir edemediği camdan bir mekana girsek. Zihnimizdeki beklentileri ve endişeleri askıya alıp dualarımıza sarsak ve her şeyi Rahman’a bırakıp içimizdeki dünyalık belirsizliklere dair her türlü sesi sustursak.

 

Ey Allahım! Cahilliğimden dolayı yaptıklarımda ve istediklerimde acele etmekten. Aceleciliğime yenilmekten. Bundan dolayı geç kalmaktan ve geç kalmanın doğuracağı pişmanlıklardan Sana sığınırım.

Zor anların içindeyken ne olacaksa olsun diyerek kötüsünü dilemekten ya da yeter ki olsun diyerek yine kötüsünü çağırmaktan Sana sığınırım.

Allahım! Senin rızan için yapması gerekenleri, dünyalık korkularından dolayı yapamayanlara cesaret ver. İmtihanları içerisinde, gönüllerindeki endişeleri susturamayanlara ferahlık ver.

Allah yolunda; Allah’a ve iki cihan saadetine kavuşmak için, halini Allah’ın rızasına uygun şekilde değiştirenlerden olmak duasıyla.

Amin.

***

Belki de dünyalıkları cennet nimetlerinden ayıran özelliklerden biri şudur: hayra ya da şerre vesile kılınabilirler. İnsan evladının hayatına maddi ya da manevi anlamda güzellik ya da çirkinlik getirebilirler. Kimisi insanın iradesiyle kontrol edilebilirken, kimisi de her an değişme sırrını barındırır. Kimisinin sonucu Allah’ın emirlerine itaat ile belirlenirken, kimisi de Allah’ın dilediğine göre sonuçlanır.


Buna birçok örnek verilebilir. Mesela bir silahı korunmak için kullanabileceği gibi sadece zarar vermek için de ateşleyebilir. Sadece sağlığı korumak amacıyla aç kalabileceği gibi Allah’a ibadet niyetiyle doğru hareket ettiğinde oruç tutabilir. Bir şimşeğin ışığıyla ve gökgürültüsünün zikriyle meşgul olabileceği gibi yıldırımın düştüğünü duyarsa eğer verdiği korkudan başkasını düşünemeyebilir.

Yeryüzündeki nimetlerin sonucunda ortaya çıkabileceklerin iki uç arasında gidip gelebileceği üzerinde düşünen bir kul, şöyle ibretler alabilir. Allah’ın kulları için en iyisini bildiğine iman ederek emirlerine itaat ile yaşamaya çalışmalıdır. Zira Allah’ın sınırları birçok meselede dengeyi koruyandır. Kontrol etmesi mümkün olmayan durumlar için ise Allah’a güvenmelidir ve tepkilerini O’nun rızasına uygun yönde şekillendirmelidir.

Ey Allahım! Şüphesiz ki yeryüzü bilinmezlerle doludur. Biz bilinmezliğin korkusundan ve sebep olabileceği sıkıntısından Sana sığınırız. Zihinlerimizi ve kalplerimizi, her türlü şüpheden ve faydasız işlerle meşgul olma gafletinden arındır. Bizi Seni devamlı anan ve amelleriyle Sana yaklaşan kullarından eyle. Şüphesiz ki ancak böyle davranan kulların, Sana hakiki manada güvenenlerden olur. Bizi de Sana sığınmanın lezzetine varan ve Sana tam bir teslimiyet ile güvenen salih kullarından eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji