Ra'd Sûresi 17. Ayet

اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ  ١٧

O, gökten su indirdi de dereler kendi ölçülerince dolup aktı ve sel üste çıkan köpüğü aldı götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak bir şey elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de böyle köpük olur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَنْزَلَ indirdi ن ز ل
2 مِنَ
3 السَّمَاءِ gökten س م و
4 مَاءً bir su م و ه
5 فَسَالَتْ çağlayıp aktı س ي ل
6 أَوْدِيَةٌ dereler و د ي
7 بِقَدَرِهَا kendi ölçüsünce ق د ر
8 فَاحْتَمَلَ ve taşıdı ح م ل
9 السَّيْلُ sel س ي ل
10 زَبَدًا köpüğü ز ب د
11 رَابِيًا üste çıkan ر ب و
12 وَمِمَّا ve vardır
13 يُوقِدُونَ yak(ıp erit)tikleri madenlerden de و ق د
14 عَلَيْهِ onların
15 فِي
16 النَّارِ ateşte ن و ر
17 ابْتِغَاءَ yapmak için ب غ ي
18 حِلْيَةٍ süs ح ل ي
19 أَوْ yahut
20 مَتَاعٍ eşya م ت ع
21 زَبَدٌ bir köpük ز ب د
22 مِثْلُهُ bunun gibi م ث ل
23 كَذَٰلِكَ böyle
24 يَضْرِبُ benzetme ile anlatır ض ر ب
25 اللَّهُ Allah
26 الْحَقَّ hakkı ح ق ق
27 وَالْبَاطِلَ ve batılı ب ط ل
28 فَأَمَّا ne zaman ki
29 الزَّبَدُ köpük ز ب د
30 فَيَذْهَبُ gider ذ ه ب
31 جُفَاءً yok olup ج ف ا
32 وَأَمَّا ve
33 مَا şey ise
34 يَنْفَعُ yararlı olan ن ف ع
35 النَّاسَ insanlara ن و س
36 فَيَمْكُثُ kalır م ك ث
37 فِي
38 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
39 كَذَٰلِكَ işte böyle
40 يَضْرِبُ örnek verir ض ر ب
41 اللَّهُ Allah
42 الْأَمْثَالَ misaller م ث ل
 
Hak, suya ve cevhere, bâtıl ise köpüğe ve curufa benzetilmiştir. Su yerde kalır ve canlılara hayat verir, köpük ve çerçöp ise bir kenara atılır. Saflaştırılıp süs eşyası veya kap kacak yapmak için ateşte eritilen madenlerin üzerindeki curuf da atılır, yok olup gider, yararlı olan cevher kalır. İşte hak karşısındaki batılın durumu da böyledir. Bâtıl bir süre hakkın önüne geçmiş, üstüne yükselmiş olsa da sonunda gerçek ortaya çıkar. Hak kalıcı, bâtıl ise köpük ve curuf gibi değersiz ve geçicidir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 282
 

ل Seyele : سالَ bir şey aktı demektir. İf’al formundaki أسالَ ise akıttı manasına gelir. إسالَةٌ sözcüğü hakikatte eritildikten sonra bakırın aldığı haldir. سَيْلٌ ise aslen bir mastar olmasına rağmen sonradan yağmurunun senin üzerine yağmadığı halde sana ulaşan suya/sele verilen isim olmuştur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sel, seyyal (akışkan) ve isaledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

زبد Zebede : زَبَدٌ suyun köpüğü demektir. Tereyağı da -زُبْدٌ- renk olarak köpüğe benzediği için bu kökten türetilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Zübeyde (öz, asıl, cevher)’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ

 

Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir.  مَٓاءً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. اَوْدِيَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. بِقَدَرِهَا  car mecruru  سَالَتْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf  harfidir.  احْتَمَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  السَّيْلُ  fail olup damme ile merfûdur. زَبَداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَابِياً  kelimesi  زَبَداً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

احْتَمَلَ ;sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  حمل ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

رَابِياً ; sülâsî mücerred ربو  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يُوقِدُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُوقِدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  يُوقِدُونَ  fiiline mütealliktir. فِي النَّارِ  car mecruru  عَلَيْهِ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. ابْتِغَٓاءَ  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. حِلْيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مَتَاعٍ  atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuftur. زَبَدٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِثْلُهُ  kelimesi  زَبَدٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı

1) Harfi cersiz kullanımı: Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır. b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir. d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır. e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوقِدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وقد ’dir. 


كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ 

 

Fiil cümlesidir.  كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili  يَضْرِبُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir.

يَضْرِبُ  damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْحَقَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْبَاطِلَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

فَ  atıf harfidir.  اَمَّا  tafsil manasında şart harfidir. الزَّبَدُ  mübteda olup damme ile merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

يَذْهَبُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَذْهَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. جُفَٓاءً  hal olup fetha ile mansubdur.

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اَمَّا  tafsil manasında şart harfidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَنْفَعُ النَّاسَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

يَمْكُثُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَمْكُثُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَمْكُثُ  fiiline mütealliktir. 

 

كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ

 

 

Fiil cümlesidir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili  يَضْرِبُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  

يَضْرِبُ   damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  الْاَمْثَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

 

اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مَٓاءً  ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.

Kendisiyle hidayet verilen Kur'an'ın gökten indirilmesi, hayat ve menfaat kaynağı olan suyun gökten inmesine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Aynı üslupta gelen  فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا  cümlesi  ve  فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياً  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  istînâfa atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَوْدِيَةٌ  ve  زَبَداً  kelimelerindeki tenvin, kesret ve nev ifade eder. 

رَابِياً  kelimesi, زَبَداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

سَالَتْ - السَّيْلُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَوْدِيَةٌ  kelimesi nekre olarak getirilmiştir. Zira yağmur, bölgeler arasında sıra ile yağar. Böylece de yeryüzünün bazı çayları akarken bazıları akmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayet-i kerîmedeki  فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا  ifadesinde bir şeyin mekânına isnad edilmesi türünden mecâz-ı aklî vardır. Zira akan, vadiler değil vadilerin sularıdır. Yani Allah Teâlâ, bulutlardan yağmuru indirir. Her bir vadi ve nehir, büyüklük ve küçüklüğüne göre bu yağmurdan payını alır ve vadilerin suları sel olup akar. Burada imanı kabul etme hususunda kalplerin darlık ve genişlik yönünden birbirinden farklı oluşuna da işaret vardır. Bir de ayet-i kerimenin tamamı dikkate alındığında yapılan benzetmede vech-i şebeh birçok unsurdan meydana geldiği için teşbîhi temsîlî bulunmaktadır.

Allah, böylece ayette bahsi geçenleri, hak ve batıl bir araya geldiğinde onlara misal olarak vermiştir. Sabit ve faydalı olan hak yine sabit ve faydalı suya, temiz ve saf madene benzetilmiş. Yok olup giden ve fayda vermeyen batıl ise selin etrafına fırlatıp attığı köpük, çerçöp ve eriyince madenden çıkan kir ve pasa benzetilmiştir. Netice olarak hak karşısında batılın devam edebilme imkânı yoktur. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)


وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

Başındaki harf-i cerle birlikte mahzuf mukaddem habere müteallık ism-i mevsûl  مِمَّا ‘nın sıla cümlesi olan  يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُوقِدُونَ  fiiline müteallik  عَلَيْهِ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu bildirmek için mef’ûle takdim edilmiştir.

فِي النَّارِ  car-mecruru, عَلَيْهِ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي النَّارِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen ateş, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Ateşte eritmek, bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. 

Mef’ûl konumundaki  ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ  izafetinde  ابْتِغَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

مَتَاعٍ , tezayüf nedeniyle muzafun ileyh olan  حِلْيَةٍ ‘e atfedilmiştir. Bu kelimelerdeki nekrelik nev ifade eder.

Muahhar mübteda olan  زَبَدٌ ’deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder. 

مِثْلُهُ  kelimesi  زَبَدٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Nekrelerden sonra gelen vasıflar, bu nekrelerin cins ifâde ettiğine delâlet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayetin sonunda cemisi zikredilen  مِثْلُهُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

يُوقِدُونَ - النَّارِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

زَبَدٌ مِثْلُهُ  cümlesinde müsnedin müsnedin ileyhe takdim edilmesi, müsnedin önemi sebebiyledir. Çünkü bu; Yüce Allah'ın harika bir eseri olarak kabul edilir. Ayrıca bu takdim muhatabın müsnedün ileyhi merakla beklemesine sebep olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

مِمَّا ’daki  مِنْ  başlangıç içindir, ya da ba’ziyyet (bir kısım) manasınadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ

 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  يَضْرِبُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir. 

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile verilen örneklere işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Birbirine tezat nedeniyle atfedilen  الْحَقَّ  ve  الْبَاطِلَۜ  kelimeleri, mukadder muzaf için muzafun ileyh konumundadır. Takdiri  مثل  olan muzafın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

الْحَقَّ - الْبَاطِلَۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ  ibaresinde îcaz-ı hazif vardır. Takdiri, كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ مِثل الْحَقّ وَمِثل الْبَاطِلَ  şeklindedir. Bunun delili  كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ  lafzıdır. Benzetmeler hakla batılın ve hidayetle dalaletin arasındaki farkı ortaya koymak için yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ, muhteşem bir temsîli teşbih ile benzetme yapmıştır. Hakkı, yeryüzünü sulayan temiz suya ve insanların faydalandığı madenlerin saf cevherine, batılı ise suyun sathında gözüken kire ve maden cevherinin kısa zamanda yok olup gidecek olan curufuna benzetmiştir. Bu; güzellik ve görkemin son noktasında bediî bir temsildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ  [Allah, hak ve batıl için böylece misal verir.] ayetinin siyakıyla birlikte Allah suya avucunu açan kimsenin betimlemesi üzerinden körle görenin karşılaştırmasını, karanlık ve aydınlık benzetmesini ve köpük temsilini anlattıktan sonra “hak” kelimesine de öncelik vererek muhataba adeta “sen hak ve batıl için verilen bu örneklerden hak ve batılın ne olduğunu iyi düşün ve anla” demiş ve ders çıkarma yönünü muhataba bırakmıştır. Fakat müfessirlerin muşevveş leff-ü neşr kabul ettikleri bu ayet muhtelit leff-ü neşr sayılabileceği gibi ma’kus leff-ü neşr için güzel bir örnek oluşturabilmektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

 

فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi, haber cümlesine atfedilmiştir. Bu cümlenin haberî manada olması, inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte  اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

اَمَّا , haberin, mübtedaya isnadını tekid eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Câsiye/31, C. 6, s. 267)

Şart üslubundaki terkipte  الزَّبَدُ , mübtedadır.

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

اَمَّا  şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı  فَ  ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde  زَيْدٌ ذاهِبٌَ  dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَيَذْهَبُ جُفَٓاءً , aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

جُفَٓاءً  haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.  

كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ  cümlesinden sonra konuya geri dönüş yapılması metne manevi bir güzellik katan, istitrat sanatıdır.


وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ 

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte  اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır.

Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan  يَنْفَعُ النَّاسَ , müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِ , aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sübut ifade eden bu isim cümlesinin müsnedinin muzari fiil olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

فِي الْاَرْضِۜ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile insanların faydalandıkları şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.


كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  يَضْرِبُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile verilen örneklere işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ  [İşte Allah böyle misaller vermektedir.]  cümlesi, verilen temsilin şanını tazim etmekte ve daha önce zikredilen,  كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ  [İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir.]  cümlesini de tekid etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

مِثْلُهُۜ - الْاَمْثَالَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr,

الزَّبَدُ , كَذٰلِكَ , يَضْرِبُ ,اَمَّا  kelimelerinin tekrarında reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

السَّمَٓاءِ - الْاَرْضِ   kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

يَذْهَبُ - يَمْكُثُ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

اَوْدِيَةٌ - مَٓاءً - السَّيْلُ  ve  حِلْيَةٍ  -  مَتَاعٍ - يَنْفَعُ  ve  جُفَٓاءًۚ - زَبَدٌ - رَابِياًۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanat vardır.

ضرِبُ الْمثَل  ibaresi istiâredir.  يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ  ifadesiyle şu iki anlam kastedilmiştir: Birisi, Allah Teâlâ’nın bu ifadeyle onu beldelerde ve insanların dillerinde dolaştırmayı kastetmiş olmasıdır. Diğer anlamı ise tıpkı dikilmiş bir şeye insanların bakışları dikkat kesildiği gibi misalin de insanların zihinlerindeki izlenimleri uyaracak derecede tanınmışlığa sahip olması sebebiyle (onların ilgisini çekip konuyu daha kolay anlamalarını sağlaması için) önlerine konmasıdır. Nitekim dikilmiş bir nesne insanların bakışlarını kendine çeker. Bu yorumuyla “misal dikme/getirme” tabiri, Arapların  ضربت الخِبَاء (çadırı kurdum/diktim) sözlerinden türetilmiştir ki bu, “Çadırın kazıklarını diktim, çadırı kazıklara tutturan iplerini bağlayıp kurdum” demektir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)