Ra'd Sûresi 16. Ayet

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ  ١٦

De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” “Allah’tır” de. De ki: “O’nu bırakıp da kendilerine (bile) bir faydası ve zararı olmayan dostlar (mabutlar) mı edindiniz?” De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah’ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi?” De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, birdir, mutlak hâkimiyet sahibidir.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 مَنْ kimdir?
3 رَبُّ Rabbi ر ب ب
4 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
5 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
6 قُلِ de ki ق و ل
7 اللَّهُ Allah!
8 قُلْ O halde, de ق و ل
9 أَفَاتَّخَذْتُمْ mi edindiniz? ا خ ذ
10 مِنْ
11 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
12 أَوْلِيَاءَ veliler و ل ي
13 لَا
14 يَمْلِكُونَ gücü olmayan م ل ك
15 لِأَنْفُسِهِمْ kendilerine ن ف س
16 نَفْعًا bir fayda ن ف ع
17 وَلَا ve veremeyen
18 ضَرًّا bir zarar ض ر ر
19 قُلْ de ki ق و ل
20 هَلْ
21 يَسْتَوِي bir olur mu? س و ي
22 الْأَعْمَىٰ kör ع م ي
23 وَالْبَصِيرُ ve gören ب ص ر
24 أَمْ yahut
25 هَلْ
26 تَسْتَوِي bir olur mu? س و ي
27 الظُّلُمَاتُ karanlıklar ظ ل م
28 وَالنُّورُ ve aydınlık ن و ر
29 أَمْ yoksa
30 جَعَلُوا buldular da ج ع ل
31 لِلَّهِ Allah’a
32 شُرَكَاءَ ortaklar ش ر ك
33 خَلَقُوا yaratan خ ل ق
34 كَخَلْقِهِ O’nun yarattığı gibi خ ل ق
35 فَتَشَابَهَ benzer (mi) göründü ش ب ه
36 الْخَلْقُ bu yaratma خ ل ق
37 عَلَيْهِمْ onlara
38 قُلِ de ki ق و ل
39 اللَّهُ Allah’tır
40 خَالِقُ yaratıcısı خ ل ق
41 كُلِّ her ك ل ل
42 شَيْءٍ şeyin ش ي ا
43 وَهُوَ ve O
44 الْوَاحِدُ tektir و ح د
45 الْقَهَّارُ kahredendir ق ه ر
 
Hz. İbrâhim zamanından itibaren Arap yarımadasında Allah’ın birliği inancı yerleşmişti; ancak zamanla bu inançtan sapılmış, yarımadada putperestlik yaygın bir hal almıştı. Bununla birlikte Araplar evreni Allah’ın yarattığına inanıyor ve bunu ifade ediyorlardı; fakat onlara göre insan, doğrudan Allah’a ibadet edecek nitelikte olmadığı için kendilerini Allah’a yaklaştıracağına inandıkları aracı tanrılara tapıyor ve bunlardan yardım istiyorlardı (Zümer 39/3). Allah Teâlâ misaller getirerek, sorular sorarak akılların işletilmesini istemekte, gerçeği gösteren bunca delili görmeyen müşrikleri köre, görüp ibret alan müminleri gören kimseye, küfür ve cehaleti karanlıklara, ilim ve imanı da aydınlığa benzeterek hem inkârın psikolojik sebeplerine ışık tutmakta hem de müşrikleri uyarmaktadır.
 İnsanların meydana getirdiği en üstün sanat eseri dahi önceden Allah tarafından yaratılmış olan unsurların yeni bir terkip içerisinde bir araya getirilmesinden ibarettir. Oysa Allah yoktan yaratmaktadır; Allah’ın yaratmasıyla kulların –mecazi mânada– yaratması arasında mahiyet bakımından fark vardır; gerçek anlamıyla yaratma gücüne sahip olan sadece Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple kendisine ibadet edilmeye, dua ve niyazda bulunulmaya lâyık olan da O’dur.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 282
 

Bu ayette teşabüh vardır. Müşebbeh ve müşebbehe bih arasındaki ortak mana olan camî, yani vech-ü şebe’nin müşebbehu bihde, müşebbehten olduğundan daha kuvvetli olması gerekir. Eğer teşbihte bu durum yoksa, yani ikisinden birinin diğerine üstünlüğü kastedilmiyorsa bu durumda teşbih değil teşabüh yapmak gerekir. Bunu; “teşbihten maksadın aynı güzellikte iki şeyi ifade etmek olduğu durumlar” şeklinde tarif edebiliriz. Bunun için teşabehe fiili kullanılır. (Kur’an Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
Ayette müşriklerin, Allah dışında bir yaratıcının halk ettiği şeyi, Allah’ın yarattıklarıyla eş değerde tutma zihniyetinde oldukları ifade edilmektedir.

“Hel yestevil a’ma vennur, em hel yesteviz zulümatü vennur” şeklindeki harika istiarede “zulumat” dalalet ve küfür için, “nur” hidayet ve iman için olduğu gibi “basar” mü’minler için,”a’ma” da kafirler için müstear olmuştur. Manası şöyledir; görenle görmeyen bir olmadığı gibi, bu nurun ru’yetinden habersiz olan müşrikle, hakkın nurunu gören mü’min bir olmaz. Görenle görmeyen arasındaki fark, batıl ile hak arasındaki fark açıktır. Karanlıkla nur arasındaki fark, iman ve dalalet arasındaki fark da aşikardır. Batıl eğer fazlalaşır yükselişe geçerse, batıl yayılır, sonra yok olur gider sözünde olduğu gibi, muhakkak ki Allah onu siler, kazır yok eder. (Sabunî ve Kur’an Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
”Kul lillahu” ifadesinde icaz-ı hazif vardır. Takdiri; “Allahu halikus semavati vel ard” dır. Siyakın delaletiyle mübtedanın haberinin mahzuf olduğu anlaşılmaktadır. Bu eşsiz bir îcazdır. Araplara göre Belagat îcazdadır. (Sabuni)
Semavat – arz, nef’an – darran, a’ma – basîr, zulümât – nur, şürekae – vahid kelimeleri arasında tıbak-ı icab vardır.
Yestevî – testevî; halekû – hâlikû – halku – halkıhi kelimeleri arasında iştikak cinası, Kul (beş kere), em kelimelerinin tekrarında ve bütün bu kelimeler arasında reddül aczi ales sadri sanatları vardır.
Ayetteki istifham edatları hemze ve hel ile başlayan iki soru cümlesi gerçek soru manasında değildir. Hemze ve hel asli manası dışında nehiy manası ifade etmek üzere kullanılmıştır. Kınama ve azarlama kastı vardır. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayetin son cümlesindeki Allah Teala’nın sıfatlarının, ayetin içeriğiyle son derece mütenasip olması muraatün nazîr sanatının güzel bir örneğidir.

 
به Şebehe : شِبْهٌ ve شَبَهٌ kelimelerinin asıl anlamı nitelik açısından olan benzerliktir. Örneğin renk ile tat ya da adaletle zulüm gibi… Aynı köke ait şüphe شُبْهَةٌ sözcüğü ister somut ister soyut aralarındaki benzerlik – تَشابُهٌ – sebebiyle iki şeyden birinin diğerinden ayırt edilememesidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri teşbih, şüphe, müşebbeh ve müşâbihtir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.


 قُلِ اللّٰهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  اللّٰهُ ’dür.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, ربّ السموات  şeklindedir. 


قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. Cümle, atıf harfi  فَ  ile mukadder mekulü’l-kavle matuftur. Takdiri, أأقررتم بالجواب فاتّخذتم.. أو أعلمتم أنّ الله ربّ السموات والأرض فاتّخذتم  (Cevabı kabul ettiniz mi ?edindiniz veya muhakkak ki yerin ve göğün Rabbi olduğunu bildiniz mi?) şeklindedir.

اتَّخَذْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfudur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru  اَوْلِيَٓاءَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْلِيَٓاءَ  mef’ûlun bih olup sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir. لَا يَمْلِكُونَ  cümlesi, اَوْلِيَٓاءَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru  يَمْلِكُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَفْعاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. ضَراًّ  atıf harfi  وَ ’la  نَفْعاً ’e matuftur.   

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen  mansubdur.  

هَلْ  istifham harfidir. يَسْتَوِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَعْمٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

يَسْتَوِي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  سوي ’dir.


  اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ

 

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatı’ olup  بل  manasındadır.  هَلْ  istifham harfidir. تَسْتَوِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الظُّلُمَاتُ  fail olup damme ile merfûdur. النُّورُ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatı’ olup  بل  manasındadır. جَعَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. لِلّٰهِ  car mecruru  شُرَكَٓاءَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. شُرَكَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خَلَقُوا  cümlesi,  شُرَكَٓاءَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

خَلَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَخَلْقِه۪  car mecruru mahzuf sıfata mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَشَابَهَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْخَلْقُ  fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru  تَشَابَهَ  fiiline mütealliktir.  

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ  ifadesinde yer alan  ل  harfi, hem mülkiyeti, sahipliği hem de mutlak egemenliği ifade eder. Mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ancak hakimiyetleri noksan olan idareciler zulmeder. Ama Yüce Allah mutlak egemenliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 109) 

تَشَابَهَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi  شبه ‘dir. 

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen mef’ûl zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شُرَكَٓاءَ ; sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَالِقُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. كُلِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَيْءٍ  de muzafun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْوَاحِدُ  haber olup damme ile merfûdur. الْقَهَّارُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

خَالِقُ  ; sülâsi mücerredi  خلق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâri anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  izafeti, haberdir. 

Müsned konumundaki  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  izafetinde,  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  kelimelerinin Rab ismine izafesi, veciz anlatım kastının yanında, onlara tazim ifade eder.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ  ‘nın  السَّمٰوَاتِ ‘ye, atfı umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.


  قُلِ اللّٰهُۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اللّٰهُ , takdiri,  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  (Semavatın ve arzın Rabbi) olan mahzuf haber için mübtedadır. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Peygamberimize (s.a.v), böyle cevap vermesinin emredilmesi, bu cevabın değişmez olduğunu, kendisi ile hasmın, bu cevapta eşit olduklarını zımnen bildirmek içindir. Yahut bu emir, onların itiraflarını hikâye etme emridir. Bu da bu hususun, onlar için de kaçınılmaz olduğunu bildirmek içindir. Sanki şöyle denilmiştir: Ey Resulüm! Onların itiraflarını hikâye et; böylece onların aleyhinde sabit olan hüccet ile onları sustur. Yahut bu emir, ilzam edilmekten kaçınmak için eğer cevapta tereddüt ederlerse, kendilerine bu cevabı telkin etmek içindir. Zira onlar o durumda inkâra muktedir olamazlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ 

 

İstînafiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

Takdiri  أأقررتم بالجواب  (Cevabı kabul ettiniz mi?) olan mukadder mekulü’l-kavle atfedilen  اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkâri manadadır. İstifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâri anlamda olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  اَوْلِيَٓاءَ ’ye takdim edilmiştir.

اَوْلِيَٓاءَ ‘deki nekrelik nev ve tahkir ifade eder.

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.

مِنْ دُونِه۪  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı,c. 8, s. 723)

لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّ  cümlesi, اَوْلِيَٓاءَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

لَا ضَراًّ  mef’ûl olan  نَفْعاً ‘a matuftur. Ciheti camiâ tezattır. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir.

لَا ضَراًّ ‘daki nefy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.

Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır. 

نَفْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Nefislere zarar ve fayda veremeyecek özelliğe sahip olanlar  اَوْلِيَٓاءَ ’da cem’ edilmişlerdir. Cem' ma’at-taksim sanatıdır.

نَفْعاً -  ضَراًّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

 قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. هَلْ , inkârî istifham harfidir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ  cümlesinde istiare sanatı vardır. الْاَعْمٰى  kelimesi kâfir, الْبَص۪يرُ  kelimesi mümin için müstear olmuştur. Çünkü kafir eşyanın hakikatini görmez. Âmâ gibidir. Mümin ise bunun aksidir. Basîretle davranır. Çevresindekilerin farkındadır. Yâni, gören insan gibidir. İstiâre kör ve gören kelimelerinde vâkî olmuştur. İkisi de müştaktır, istiâreler tebeiyyedir, bunlar aynı zamanda müsteârun minh olduğu için tasrîhiyyedir. 

وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ  [Kör ile, gören bir değildir] ayetinde istiâre-i tasrîhiyye vardır. Ayette kâfir köre, mümin de gören kimseye benzetil­miştir. Aralarındaki münasebet, yolun karanlıklığı ve kâfirin yol bulama­ması; mümin için ise yolun açıkça görülmesi ve müminin yolu bulabilmesidir. Daha sonra, istiâre-i tasrîhiyye yoluyla, müşebbehün bih olan kör kâfir yerinde, gören kelimesi de mümin yerinde müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)

الْاَعْمٰى  - الْبَص۪يرُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

قُلْ  emrinin tekrarı, delille susturmak ve bağlayıcılığı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ھلَ  ile gelen istifham/soru ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)

قُلْ  emrinin tekrar edilmesi, özel bir ihtimam içindir. Çünkü daha önce zikredilen mana, ilahlarına ibadet edilmesini geçersiz kılmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ  [Hiç körle gören bir olur mu? ] Yani iyilik açısından gözleri görmeyen bir kimseyle gören kimse eşit olmadığı gibi, Allah'ın azamet ve kudretini bilmeyen müşrik de, bunları bilen muvahhidle eşit değildir. Burada ki  الْاَعْمٰى [kör] den maksat, hakka karşı kör olup batılı görendir. الْبَص۪يرُ [Gören]’den maksat da hakkı görüp batıla karşı gözü kapalı olandır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân

 اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ

 

Müstenefe olan  اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ  cümlesine dahil olan  اَمْ , idrâb harfi  بل  manasındadır. Muzari fiil sıygasında gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkâri anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

تَسْتَوِي - يَسْتَوِي  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الظُّلُمَاتُ - النُّورُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Ayrıca bu kelimelerde tasrihi istiare vardır. Nur: İslam, sırat-ı müstakim; karanlıklar ise küfür, yanlış yollardır. Küfür; içinde yürüyenlerin yollarını şaşırıp saptığı karanlığa benzetilmiştir.. İman ise yoldan çıkanlara yol gösteren, şaşkınları doğru yola ileten nura benzetilmiştir.. İmanın neticesi, naîm cennetlerine ve sevaba erildiği için aydınlıktır. Küfrün neticesi ise cehennem ve azap olduğu için karanlıktır.

الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ [Karanlık ve nûr] yokluk ve varlık diye tefsir edildiği gibi, hidayet ve zıddı olarak da tefsir edilir. Karanlığın önce zikredilmesi; eşyanın yokluğunun varlığından önce olması sebebiyledir.

İki hal arasındaki tesviyenin olumsuzlanması, iki hali benzetmek demektir. Bu; teşbihi beliğ sıygasındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ  [Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?] Bunlar eşit olmadığı gibi, şirk ve inkârla tevhid ve marifet de eşit değildir. Ayetteki, şirki ifade için kullanılan  الظُّلُمَاتُ [karanlık] kelimesi, şirkin çeşitli şekilleri olduğu için çoğul kullanılmıştır. Bunlar, Hristiyanların şirki, Yahudilerin şirki, puta tapıcıların şirki ve mecusilerin şirkidir. Tevhid ise bunun aksine tektir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 

اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ 

 

Müstenefe olan cümlede  اَمْ , idrâb harfi  بل  manasındadır. Sonrasındaki istifham harfi mahzuftur. Mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle, istifham üslubunda olsa da soru kastı taşımayıp alay ve tahkir manalarına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

لِلّٰهِ  car mecruru  شُرَكَٓاءَ ’nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِلّٰهِ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  شُرَكَٓاءَ ’ye takdim edilmiştir.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

خَلَقُوا كَخَلْقِه۪  cümlesi,  شُرَكَٓاءَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ  cümlesi aynı üslupta gelerek sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vechi şebeh hazf edildiği için mücmeldir.

İstifham, tehekküm ve kafa karışıklığı için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Bu cümledeki soru edatı da, inkâr içindir. Yani “Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar yoktur.” demektir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


  قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müsned olan  خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ ‘in izafetle marife olması, faydayı çoğaltmak, daha kâmil bir hale getirmek içindir. Allah’ın yaratma sıfatında ortağı olmadığını, her şeyi yaratanın o olduğunu vurgular.

شَيْءٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder.  

خَالِقُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)

خَلَقُوا - خَالِقُ -الْخَلْقُ - خَلَقُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَمْ - هَلْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

قُلْ  emrinin tekrarı, delille susturmak ve bağlayıcılığı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 


وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

 

Ayetin fasılası olan  وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Bu cümlenin mekulü’l-kavlden ayrı olarak istinaf cümlesi olduğu da söylenmiştir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber olan  الْوَاحِدُ  ve  الْقَهَّارُ kelimeleri,  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Haber olan iki vasfın, aralarında  وَ  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

الْوَاحِدُ - الْقَهَّارُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

شُرَكَٓاءَ - الْوَاحِدُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)