Ra'd Sûresi 3. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ  ٣

O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O, geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O’dur
2 الَّذِي ki
3 مَدَّ uzattı م د د
4 الْأَرْضَ arzı ا ر ض
5 وَجَعَلَ ve var etti ج ع ل
6 فِيهَا orada
7 رَوَاسِيَ sabit dağlar ر س و
8 وَأَنْهَارًا ve ırmaklar ن ه ر
9 وَمِنْ ve
10 كُلِّ her ك ل ل
11 الثَّمَرَاتِ meyvadan ث م ر
12 جَعَلَ yarattı ج ع ل
13 فِيهَا orada
14 زَوْجَيْنِ çift (erkek-dişi) ز و ج
15 اثْنَيْنِ iki ث ن ي
16 يُغْشِي örter غ ش و
17 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
18 النَّهَارَ gündüz(ün üzerine) ن ه ر
19 إِنَّ şüphesiz
20 فِي
21 ذَٰلِكَ bunda
22 لَايَاتٍ ayetler vardır ا ي ي
23 لِقَوْمٍ bir toplum için ق و م
24 يَتَفَكَّرُونَ düşünen ف ك ر
 

Bir önceki âyette Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren gökyüzündeki delillere değinilmişti. Burada da aynı konularla ilgili olarak yer küresindeki deliller ele alınmaktadır.

 Yeryüzünün enine boyuna uzatılmasından maksat, yer küresinin çeşitli jeolojik oluşumlar neticesinde bugünkü halini alması ve arazi yapısı itibariyle üzerinde dolaşmaya, barınmaya, korunmaya, ziraat yapmaya ve beşerî ihtiyaçların gereği olan başkaca faaliyetlerde bulunmaya, uygarlık kurmaya elverişli kılınması, kısaca gerek insan gerekse diğer canlıların hayatlarını sürdürmeleri için lüzumlu olan özellikleri taşır hale getirilmesidir. 

 Allah Teâlâ’nın yeryüzünü yaşamaya elverişli olarak yaratmış olması, bunun için yer küresinin dengesini sağlayacak dağlar, tarım ve hayvancılığa elverişli ovalar, vadiler, yaylalar, nehirler, çeşit çeşit meyveler meydana getirmiş olması, O’nun büyüklüğünü ve kudretini gösteren delillerdir. Allah canlı varlıkları erkekli dişili yarattığı gibi bitkileri de erkekli dişili yaratmıştır. Bitkiler de erkek ve dişi tohumların birleşmesiyle ürün verir. Bazı türlerde erkek ve dişi organlar ayrı bitkilerde olduğu halde çoğunda aynı çiçekte olur. Bunlar Allah’ın kudretini gösteren delillerdir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 272

 

وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  مَدَّ الْاَرْضَ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

مَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الْاَرْضَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلَ  fiili, atıf harfi  وَ ’la  مَدَّ  fiiline matuftur.

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. ف۪يهَا  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.  رَوَاسِيَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. اَنْهَاراً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَوَاسِيَ  ; sülâsî mücerredi رسو  olan fiilin çoğul ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la öncesine matuftur.  مِنْ كُلِّ  car mecruru birinci  جَعَلَ  fiiline mütealliktir. الثَّمَرَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. ف۪يهَا  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.  زَوْجَيْنِ  mef’ûlün bih olup müsenna olduğu için nasb alameti  ي ‘dir. اثْنَيْنِ  kelimesi  زَوْجَيْنِ ’nin sıfatı olup, müsennaya mülhak olduğu için nasb alameti  ي ‘dir. يُغْشِي  cümlesi,  مَدَّ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

يُغْشِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الَّيْلَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ  ikinci mef’ûlün bih olarak fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred ,ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُغْشِي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi غشو ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


  اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ ’in ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.

لِقَوْمٍ  car mecruru  اٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَتَفَكَّرُونَ  cümlesi, قَوْمٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

يَتَفَكَّرُونَ  fiili  نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

يَتَفَكَّرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi فكر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا  cümlesine atfedilmiştir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Haber konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  مَدَّ الْاَرْضَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Aynı üslupta gelen  وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَوَاسِيَ , sabitler demektir. Ayette dağ anlamı verilmiştir.  رسو fiilinin ism-i failidir. 

Temasül nedeniyle birbirine atfedilen mef’ûl konumundaki  رَوَاسِيَ - اَنْهَاراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerdeki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

Ayette Allah Teâlâ’nın yeryüzünde ve gökyüzünde yaptıkları şeyler iki ayrı kısım halinde açıklanmıştır. Bu üç ayette cem’ ma’at-taksim ve’t-tefrik sanatı vardır. 

İlk ayetteki  اٰيَاتُ الْكِتَابِ kelimesinde cem’,  السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضَ  kelimelerinde taksim, bahsedilen semavat ve arzda olanlar tefriktir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yerin meddi, yani çekilip uzatılması kavramı, hem göklerden çekilip ayrı bir özelliğe kavuşturulmasını hem de yerin yapısındaki esnekliği ve çekilip genişlemeye müsait olan özelliğini ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bilim adamları, yeryüzünün önceki hacminin şu andakinden kat kat daha büyük olduğunu, aynı şekilde dünyanın milyonlarca seneden beri de eksilmeye devam ettiğini keşfetmişlerdir. Kur’an bu keşfi 14 asır önce açık bir şekilde beyan ederek şöyle buyurmuştur:  وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ   Ebu Bekr el-Esamm şöyle demiştir:  مَدَّ, “sonuna yetişilemeyen bir şeye doğru uzayıp gitmek” demektir. Dolayısıyla ayetteki, “O, yeri uzatıp döşeyendir.” ifadesi, Allah Teâlâ’nın yeryüzünün hacmini gözün, sonunu (sınırını) göremeyeceği kadar büyük yaptığını ihsas ettirir (sezdirir). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yerin Küre Şeklinde Olması: Yerin küre şeklinde olduğu delillerle sabit olmuştur. O halde bu hususta diretmek nasıl mümkün olur? Buna göre onlar, “Ayetteki, ‘yeri uzattı (meddetti)’ ifadesi, yerin küre şeklinde olmasına ters düşer. Öyle ise daha onun uzaması nasıl mümkün olur?” derlerse biz deriz ki: “Hayır, biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü yeryüzü büyük bir cisimdir. Küre son derece büyük olduğunda, onun her bölgesi ve parçası dümdüz imiş gibi görünür. Baksana Cenab-ı Hakk, ‘Dağları kazıklar yapmadık mı?’ buyurmuş ve o dağları, bazı insanlar onların üzerinde meskun oldukları halde ‘kazık’ olarak nitelendirmiştir. İşte burada da böyledir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

 وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ 

 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  جَعَلَ  fiiline takdim edilmiştir.

زَوْجَيْنِ  kelimesindeki nekrelik cins ifade eder. 

Müsenna vezninde gelen  زَوْجَيْنِ ‘den sonra  اثْنَيْنِ ‘nin zikri ıtnâb sanatıdır.

Burada  مِنْ  harf-i ceri, teb’iz için gelmiştir. الزَوْجَيْنِ  kelimesinin bilinen anlamı, erkek ve dişi anlamıdır. Kıyamet Suresi 39. ayette de فَجَعَلَ مِنهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ والأُنْثى  “Ondan erkek ve dişi olarak iki eş var etti.” denilerek bu mana belirtilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

جَعَلَ فِيها زَوْجَيْنِ  cümlesi zahirde, mahlukattan bu cinse gösterilen ihtimam sebebiyle müstenefe gibi gözükmektedir. O cins ise biri diğerinin eşi olan, dişi ve erkek olarak iki sınıftan oluşan canlı mahluk cinsidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

ف۪يهَا  car-mecrurundaki  الْاَرْضَ ’ya aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen dünya, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Yeryüzündeki yaratılmışlar, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.  

يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ  cümlesi,  مَدَّ 'deki failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır.

رَوَاسِيَ - اَنْهَاراً  ve  الَّيْلَ - نَّهَارَۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  نَّهَارَۜ - اَنْهَاراًۜ  kelimeleri arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  جَعَلَ  fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ayette gecenin karanlığı vasıtasıyla gündüzün ışığının kayboluşu, eşyayı gizleyen kesif bir örtüye benzetilmiş. Müstear lafız  يُغْشِي, manevi durumlarda kullanılan  يُغتي  kelimesi yerine tebei istiare yoluyla kullanılmıştır. Yani sabah oluncaya kadar gecenin karanlığı, gündüzün nurunu örter ve onu gizler. Bu latif bir istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Dağlar sebebi ile yeryüzünde nehirler oluşur. Çünkü taş, katı bir cisimdir. Dolayısıyla yerin derinliklerinden buharlar yükselip dağlara kavuştuğunda o buharlar orada tutulur ve bu iş artmaya ve olgunlaşmaya devam eder. Böylece de dağların altında büyük sular oluşur. Sonra bunlar çok ve kuvvetli olduğu için dağı deler, oradan (kaynak olarak) çıkar ve yeryüzünde akmaya başlar. Bu yüzden nehirlerin meydana gelmesinde dağların rolü, işte bu bakımdandır. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk, âdet olarak, Kur'an'da ne zaman dağlardan bahsetse onunla birlikte nehirlerden de bahsetmiştir. Mesela bu ayette ve “Orada sabit sabit, yüce yüce dağlar vücûda getirmedik mi? Size tatlı bir (kaynak) suyu da içirmedik mi?” (Mürselat Suresi, 27) ayetinde olduğu gibi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an’da zikredildiği bağlam düşünüldüğünde kevnî ayetlerin ifade sadedinin, Allah’ın nimetlerinin insanlara hatırlatılması olduğu görülecektir. Müfessirler bu bağlamının dışında anlamlar yüklenebilen ayetlerde de idmâc sanatı olduğu görüşündedirler. (Hasan Uçar, Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi,)

[Orada (yeryüzünde) bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. (Ra'd Suresi,  3)] ayet-i kerimesi ise meyvelerin de çifter çifter (dişili-erkekli) yaratıldığını hatırlatır. Bitkilerin eşeyli üremesi, erkek unsurla dişi unsurun çiftleşmesiyle olmaktadır. Kur'an-ı Kerim meyvelerin bu izdivaç neticesinde ortaya çıktığını bu ayette bildirmektedir. Bu ayette “küll” kelimesi, Türkçede, “Her, bütün, her şey” anlamlarına gelmektedir. Bu kelime, kendisinden sonra gelen kelimeye muzâf olur. Arapçada buna “izafet terkibi” Türkçede ise “tamlama” denilmektedir. Terkipteki ikinci kelime, ya marife (bilinen) veya nekre (bilinmeyen) olur. Eğer bu kelime marife olursa, bir varlığın bütün parçalarına şâmil olur. Şayet nekre olursa bu defa da o nesnenin umum efradını içine alır. Ayet-i kerimede “şey” nekreye izafe edilmiştir. Dolayısıyla bundan ne kadar “şey (nesne)” varsa, hepsinin çift olarak yaratılmış olduğu anlaşılmaktadır. (https://sorularlaislamiyet.com/butun-canlilarin-cift-yaratildigi-belirtilmisken-tek-hucreli-hermafrodit-canlilarin-varligini-nasi )

Zevceyn: Yani iki zevc, erkek ve dişi gibi iki ayrı cinsten meydana gelmiş çift demektir. Bunun bir de ayrıca  اثْنَيْنِ  diye “iki” sayısıyla sıfatlanması tekid veya ikişer ikişer anlamına tevzi (paylaştırmak) için olduğu söyleniyorsa da bunun bir bölünme olması daha açıktır. Şöyle ki: Her meyvenin çiçeğinde hayvanların erkek ve dişisi durumunda bir çift eş vardır ki o meyve işte bunların çiftleşmesinden ve döllenmesinden meydana gelir. Nitekim “Bir de ilkah edici rüzgarlar gönderdik.” (Hicr Suresi, 22) buyurulmuştur. Sonra bu zevceyn de ayrıca iki kısımdır: Bir kısmı erkeği başka kaynakta, dişisi başka kaynakta olmak üzere ayrı ayrı iki ağaçta bulunur. Mesela, incirin erkeği başka ağaçta, dişisi başka ağaçta olur. Bir kısmı da hem erkeği hem dişisi aynı çiçekte bulunur. Çiçek erkekli ve dişili bir hünsa şeklinde açar ve döllenmeyi kendi bünyesi içinde yapar, çoğunlukla çiçekler böyledir. İşte zevceyn tabiri ile her meyvede çiftleşen genel olarak erkekli dişili çiçekler kastedilmiş, isneyn tabiri ile de bunların iki çeşit olduğu ifade buyurulmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ  ; gündüzü gece ile örtmek, zahiren gök ayetleri ile ilgili ise de dünyadaki ayetler konusunda sayılması, dünyada gerçekleşmesi itibariyledir. Zira gece, dünyanın gölgesinden başka bir şey değildir. Nitekim dünyanın gölgesinin üstünde olan göklerde hiç gece yoktur. Bir de gece ile gündüzün, ürünlerin oluşmasıyla ilgisi vardır. Üstelik gece ile gündüz de ürünler gibi karşılıklı bir çifttir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir. 

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder. 

Allah’ın yaratıcı kudretine işaret eden  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

لِقَوْمٍ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  اٰيَاتٍ ‘in nekre gelişi, nev, kesret ve tazim,  قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise muayyen olmayan nev ve tazim ifade eder. 

Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَتَفَكَّرُونَ  cümlesi, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Cümle  لِقَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

اٰيَاتٍ  [ayetler] umum için oldukları halde dinleyen topluma tahsis edilmiştir; çünkü o ayetlerden istifade edenler, ancak dinleyenlerin meydana getirdiği bir toplumdur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Kur’an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise  تَفَقُّه  kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Buradaki düşünme fiilinin, tekrar tekrar yapılan ve zorlu bir eylem oluşuna işaret etmek için fiil, muzari sıygasıyla ve tekellüfe (güçlüğe) delalet eden bir yapıyla getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Bil ki Cenab-ı Hakk, süflî alemde bulunan delilleri zikretmiş olduğu yerlerde çoğu kez bunun hemen peşinden, “Bütün bunlarda iyi düşünenler için elbette deliller vardır.” ifadesini veya mana cihetinden buna yakın olan ifadeleri getirmektedir. Bunun sebebi şudur: Filozoflar, süflî alemde meydana gelen hadiseleri, yıldızların şekillerinde meydana gelen farklı durumlara mal etmektedirler. Bu sualin, bu iddianın savuşturulması için delil getirilmediği sürece maksat da tamamlanmaz. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, “Bütün bunlarda iyi düşünenler için elbette deliller vardır.” buyurmuştur. Böylece sanki O, şöyle demektedir: “Tefekkür sahası henüz açıktır, mevcuttur. Dolayısıyla bundan sonra istidlalin tamamlanabilmesi için tefekkür edip iyice düşünmek gerekir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette “düşünen bir toplum için” denilmiş, çünkü onları düşünmek insanı şöyle bir hükme götürür: Bütün bunların bu harika nizam ve uygun tarzda var olmaları, her şeye muktedir olan, her işinde hikmet bulunan, istediğini yapan, dilediğini gerçekleştiren bir kudretin varlığını gerektirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)