وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَفِي | ve (vardır) |
|
| 2 | الْأَرْضِ | arzda |
|
| 3 | قِطَعٌ | kıt’alar |
|
| 4 | مُتَجَاوِرَاتٌ | birbirine komşu |
|
| 5 | وَجَنَّاتٌ | ve bağlar(ı vardır) |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | أَعْنَابٍ | üzüm |
|
| 8 | وَزَرْعٌ | ve ekinler |
|
| 9 | وَنَخِيلٌ | ve hurmalıklar |
|
| 10 | صِنْوَانٌ | çatallı |
|
| 11 | وَغَيْرُ | ve olmadan |
|
| 12 | صِنْوَانٍ | çatalı |
|
| 13 | يُسْقَىٰ | (bunların hepsi) sulanır |
|
| 14 | بِمَاءٍ | su ile |
|
| 15 | وَاحِدٍ | bir |
|
| 16 | وَنُفَضِّلُ | ama üstün yaparız |
|
| 17 | بَعْضَهَا | birbirini |
|
| 18 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 19 | بَعْضٍ | diğerinin |
|
| 20 | فِي |
|
|
| 21 | الْأُكُلِ | ürünlerinde |
|
| 22 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 23 | فِي |
|
|
| 24 | ذَٰلِكَ | bunda |
|
| 25 | لَايَاتٍ | ayetler vardır |
|
| 26 | لِقَوْمٍ | bir toplum için |
|
| 27 | يَعْقِلُونَ | aklını kullanan |
|
Bunlar yeryüzündeki birbirine komşu, bitişik veya birbirinden uzak kıtalar ve bölgeler olup her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Şekilleri, renkleri, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, verimlilikleri farklı olduğu gibi üzerinde yaşayan canlılar ve bitkiler de farklıdır. Bir tek kökten bazan bir tek gövdeli (çatalsız) ağaç meydana gelirken bazan da çatallanarak veya ayrı sürgünler vererek çatallı veya birden fazla ağaç meydana gelmekte, dal budak salarak büyümekte ve ürün vermektedir. Her bir ağaç aynı suyu gövdesine aldığı halde ondan kendisine yüklenen programa uygun olarak farklı yararlanmakta ve şekli, rengi, tadı farklı meyveler vermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 272
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قِطَعٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُتَجَاوِرَاتٌ kelimesi قِطَعٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. جَنَّاتٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مِنْ اَعْنَابٍ car mecruru جَنَّاتٌ mahzuf sıfatına mütealliktir.
زَرْعٌ ve نَخ۪يلٌ kelimeleri atıf harfi وَ ’la قِطَعٌ ’e matuftur. صِنْوَانٌ kelimesi نَخ۪يلٌ ’nin sıfatı olup damme ile merfûdur. غَيْرُ atıf harfi وَ ile صِنْوَانٌ ’e matuftur. صِنْوَانٍ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. يُسْقٰى cümlesi, sayılan çeşitlerin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يُسْقٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِمَٓاءٍ car mecruru يُسْقٰى fiiline mütealliktir. وَاحِدٍ۠ kelimesi مَٓاءٍ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred, ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُتَجَاوِرَاتٌ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan tefâ’ul babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. نُفَضِّلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. بَعْضَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْضٍ car mecruru نُفَضِّلُ fiiline mütealliktir. فِي الْاُكُلِ car mecruru بَعْضَهَا ’nın mahzuf haline mütealliktir.
نُفَضِّلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فصل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اٰيَاتٍ kelimesi اِنَّ ’in muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar. لِقَوْمٍ car mecruru اٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
يَعْقِلُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠
Ayet, önceki ayetteki istînâf cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. فِي الْاَرْضِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قِطَعٌ muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan قِطَعٌ ’un nekre gelişi özel bir nev ve tazim anlamına işaret eder.
مُتَجَاوِرَاتٌ kelimesi قِطَعٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Birbirine temasül nedeniyle atfedilen وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ kelimeleri قِطَعٌ ‘e matuftur.
مِنْ اَعْنَابٍ car-mecruru, جَنَّاتٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
صِنْوَانٌ ve ona tezat nedeniyle atfedilmiş وَغَيْرُ صِنْوَانٍ izafeti, نَخ۪يلٌ için sıfattır.
يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ cümlesi, الجنّات والزروع والنخيل kelimeleri için sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِمَٓاءٍ car-mecruru için sıfat olan وَاحِدٍ۠ , tek çeşit manasındadır. Nekrelik nev ifade eder.
Ayette bitki çeşitleri sayıldıktan sonra aynı suyla sulanma özelliğinde toplanmıştır. Cem mea taksim sanatı vardır.
جَنَّاتٌ - اَعْنَابٍ - زَرْعٌ - نَخ۪يلٌ ile يُسْقٰى - بِمَٓاءٍ ve الْاَرْضِ - قِطَعٌ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazir, صِنْوَانٌ - غَيْرُ صِنْوَانٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُسْقٰى fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
القِطَعُ kelimesi ق harfinin kesra haliyle gelmiş olup قِطْعَةٍ kelimesinin çoğuludur. Bir şeyin parçası, bir cüz’ü manasında olup kendisinden koparılan şeye benzediği için bu ismi almıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Yeryüzündeki toprak parçalarının özel halleri ve sıfatları, kudreti yüce yaratanın yeryüzünü yayıp döşerken sırf yaratmasıyla oluştuğu halde bu ayetteki وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ (yeryüzünde birbirine komşu kıtalar) ifadesinin de onunla beraber zikredilmemesi, bu hallerin, o toprak parçaları için pek köklü sıfatlar olduklarına işaret içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Aynı Şartlarda Yetişen Bitkilerdeki Farklılık: Tek bir toprak parçası, aynı suyla sulanır. Sonra güneşin ona tesiri de aynı seviyede olur. Sonraysa o yerde biten meyvelerin tatları, renkleri, karakter ve özellikleri farklı farklı olur. Hatta, bazan sen, bir üzüm salkımı alırsın, tek birisi hariç, onun bütün taneleri tatlı ve olgun olur. Zira o tek tane, ekşi ve kuru kalmıştır!. Sonra biz kesin olarak biliyoruz ki feleklerin ve tabiatların, hepsine nispeti aynı seviyededir. Daha doğrusu şöyle diyebiliriz: Burada, bundan daha da acayip olan bir şey bulunmaktadır. Bu da şudur: Bazı gül çeşitleri içinde öyleleri vardır ki iki yüzünden birisi son derece kırmızı, ikinci yüzü ise, aynı şekilde o da son derece narin ve yumuşak olduğu halde, son derece siyahtır.
Burada, “Güneşin tesiri, diğerlerine değil de bu birinci yüze ulaşmıştır.” denilmesi imkânsızdır. Bu da kesin olarak delalet eder ki bütün bunlar bir Fâil-i Muhtar'ın yönetmesiyle olmaktadır; yoksa yıldızların birbirleriyle olan münasebetleri sebebiyle değil! İşte Cenab-ı Hakk “...ki hepsi bir su ile sulanıyor. Biz onların bazısını yenilmelerinde bazısından üstün kılıyoruz.” buyruğundan kastettiği şey budur. İşte bu delillerin takdir edilip tefsir ve beyan edilmesine dair söyleyeceğimiz sözün tamamı budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ [Çatallı hurmalık] tabiri “bir arada bulunan” manasındadır. نَخ۪يلٌ غَيْرُ صِنْوَانٍ (çatalsız hurmalık) ise birbirinden ayrı hurmalıklar demektir. Eğer bir tek hurma ağacının içinde (kökünden) bir başka hurma ağacı veya ağaçları çıkıyorsa buna “çatallı” denilir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l -Kur’ân)
Hububat, hayatın direği olduğu halde, üzüm bağlarının ondan önce zikredilmesi, üzüm bağları diğer ürünlerden farklı, daha açık ve köklü olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
نُفَضِّلُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
فِي الْاُكُلِ car mecruru بَعْضَهَا ’nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي الْاُكُلِۜ ‘deki tafdil zarfiye harfi فِي , mülabeset manasındadır. Çünkü üstünlük yemeyle anlaşılır. Bazı bahçeleri diğerlerine veya bazı üzümleri, ekin mahsullerini, hurma ağaçlarını diğer bazı ürünlere üstün kıldık demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
بَعْضٍ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.
Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir.
Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.
Allah’ın yaratıcı kudretine işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
İşaret ismine dahil olan ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
لِقَوْمٍ car mecruru لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. اٰيَاتٍ ‘in nekre gelişi, nev, kesret ve tazim, قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise muayyen olmayan nev ve tazim ifade eder.
Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْقِلُونَ cümlesi, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Cümle لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen, اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176)
Son cümle bir önceki ayetin son cümlesiyle bir kelime hariç aynıdır. Bu reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatıdır. Amaç cümledeki kavramı muhataba belletmek, ilgisini çekmektir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Tezyîl hükmündeki bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.
“İşte bunlarda hiç şüphesiz aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.”
Bu hallerin, manalara delaleti, daha önce zikredilenlerden daha zahir olduğu için bunların ayetler olmaları, sadece aklı kullanmak şartına bağlanmıştır, işte bundan dolayıdır ki her akıl sahibi için gayet açık olan hatta birbirinden üstün kılınmaları farklılığından başka bir şey zikredilmemiştir. Halbuki farklılık, diğer özelliklerde ve keyfiyetlerde de asgarî bir düşünme ile anlaşılmaktadır. Sanki bunda düşünmeye bile hacet yoktur. Bu kelam, müşriklerin gerçek akıl sahipleri olmadıklarına tarizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Kur’an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)