وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | eğer |
|
| 2 | تَعْجَبْ | şaşacaksan |
|
| 3 | فَعَجَبٌ | şaşmak lazım |
|
| 4 | قَوْلُهُمْ | onların şu sözlerine |
|
| 5 | أَإِذَا | zaman mı? |
|
| 6 | كُنَّا | biz olduğumuz |
|
| 7 | تُرَابًا | toprak |
|
| 8 | أَإِنَّا | gerçekten biz mi? |
|
| 9 | لَفِي | içinde (olacağız) |
|
| 10 | خَلْقٍ | bir yaratılış |
|
| 11 | جَدِيدٍ | yeniden |
|
| 12 | أُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 13 | الَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 14 | كَفَرُوا | inkar eden(lerdir) |
|
| 15 | بِرَبِّهِمْ | Rablerini |
|
| 16 | وَأُولَٰئِكَ | ve onlar (bulunanlardır) |
|
| 17 | الْأَغْلَالُ | halkalar |
|
| 18 | فِي |
|
|
| 19 | أَعْنَاقِهِمْ | boyunlarında |
|
| 20 | وَأُولَٰئِكَ | ve onlar |
|
| 21 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 22 | النَّارِ | ateş |
|
| 23 | هُمْ | onlar |
|
| 24 | فِيهَا | orada |
|
| 25 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
Bunca deliller bu evreni yaratan bir gücün varlığını göstermesine rağmen, Allah’ın inkâr edilmesi nasıl şaşırtıcı ise öldükten sonra dirilmeye inanmamak da o kadar şaşırtıcıdır. Şüphe yok ki evreni ve hayatı yaratan Allah, ölümden sonra hayatı yeniden yaratacak güce sahiptir. Âyet-i kerîme Allah’ın kudret ve hikmetini inkâr eden o kâfirlerin mantıkî tutarsızlığına işaret ve âhiretteki durumlarını tasvir etmekte, boyunlarına takılan halkalarla güdüleceklerini ve cehenneme sürüleceklerini haber vermektedir. Âyet mecaz olarak alındığı takdirde inkârcıların, tabuların ve şartlanmışlıkların tutsağı olduklarını ifade eder. Bu anlamı destekleyen başka âyetler de vardır (meselâ bk. Yâsîn 36/8).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 273-274
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ
وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعْجَبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. عَجَبٌ mukaddem haber olup damme ile merfûdur. قَوْلُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hemze istifham harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup, mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, نبعث şeklindedir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. كُنَّا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. تُرَاباً kelimesi كُنَّا ’nın haberi olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
نَّا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ف۪ي خَلْقٍ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. جَد۪يدٍ kelimesi خَلْقٍ ’nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
جَد۪يدٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّهِمْۚ car mecruru كَفَرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُو۬لٰٓئِكَ atıf harfi وَ ’la birinci işaret ismine matuftur.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْاَغْلَالُ ikinci mübteda olarak damme ile merfûdur. ف۪ٓي اَعْنَاقِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْۚ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
İsim cümlesidir. اُو۬لٰٓئِكَ atıf harfi وَ ile ikinci işaret ismine matuftur. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ النَّارِۚ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ cümlesi, mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ ’a mütealliktir. خَالِدُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
خَالِدُونَ ; sülâsî mücerredi خلد olan fiilin çoğul ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ تَعْجَبْ cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ cümlesi şartın cevabıdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. عَجَبٌ , mukaddem haberdir. Muahhar mübteda olan قَوْلُهُمْ , izafet terkibi ile gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تَعْجَبْ - عَجَبٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً
Fasılla gelen cümle قَوْلُهُمْ ‘dan bedeldir. Fasıl sebebi kemâli ittisaldir.
Şart manası taşımayan müstakbel zaman zarfı اِذَا ’nın dahil olduğu mekulü’l kavl konumundaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İstifham cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan كُنَّا تُرَاباً , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. اِذَا ‘nın takdiri نبعث (Diriliriz) olan müteallakı mahzuftur.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu كُنَّا تُرَاباً ; isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اِذَا ’nın âmili mahzuftur, ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍ kavli, bunu göstermektedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, اِذَا ile alakalı mana için tefsiriyyedir. Fasıl sebebi kemâli ittisaldir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp inkâr ve tahkir manasında geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kâfirlerin sözlerinin istifham kalıbıyla gelmiş olması, onların gerçekten soru sordukları anlamına gelmez. Onların asıl maksatları alay etmek ve küçümsemektir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır. لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍ car-mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
جَد۪يدٍ kelimesi خَلْقٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
خَلْقٍ ’daki tenvin nev ifade eder.
خَلْقٍ جَد۪يدٍ ifadesinde istiare vardır. Çünkü onun aslı “kesmek” anlamındaki جد ’nin masdarından türetilmiştir. Nitekim bez/kumaş, dokunduğu tezgâhtan kesildiği vakit veya giyecek kişinin giymesi için biçildiği zaman قَدْ جُدَّ اَلْثَوْبُ فهوجَدِيدٌ (Kumaş yeni biçilmiştir, o yeni biçilendir) denir. Allahu a’lem, burada ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ (ayeti) ile kastedilen, yeniden yaratılıp mükâfat ve ceza göreceği yere iade edilmesi haliyle insanın, dokuma işlemi bittikten sonra dokuma tezgâhından kesilen bez/kumaş gibi olacağının anlatılmasıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları)
Bu ayetin tefsirinde Zemahşerî, inkârcıların bu sözlerini bir düşünce ucûbesi (tuhaflık timsali) olarak değerlendirmektedir. (Zemahşerî, Keşşâf, II, 493 - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
“Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacağız?” Bu kelam, onların azgınlık ve inkârda çok ileri gittiklerini apaçık bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ifade eder.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Haber konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
بِرَبِّهِمْ izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan هُمْ zamirini yani onları tahkir içindir.
Rab isminin kâfirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini, onun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını hatırlatma, sapkınlıklarında ne kadar ileri gittikleri konusunda ikaz vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’la öncesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması veciz ifade yanında tahkir ve kınama ifade eder.
Sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber ibtidaî kelam olan الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ cümlesi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberidir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الْاَغْلَالُ mübteda, ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü boyun hakiki manada içine halka takılmaya müsait değildir. Boyun burada zarfa benzetilir. Boyunla halka arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
“Demir halkalar” ifadesiyle kastedilenin onların işleyegeldikleri kötü amelleri olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle atıf harfi وَ ‘ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi tahkir içindir. اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ayette üç kere tekrar edilmesi bu anlamı kuvvetlendirir. Aynı kişiler kastedilerek tahkiri artırmak için yapılan bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan اَصْحَابُ النَّارِۚ ‘in, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ için ikinci haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Ateşe aid zamirin dahil olduğu ف۪يهَا ’daki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail, mef’ûl ve masdar zamandan bağımsızdır. Aslında uzun bir zaman dilimi demektir ama daha çok, çokluktan kinaye olarak “kalıcı” anlamında kullanılır. Bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Son üç cümlede اُو۬لٰٓئِكَ ile işaret edilenlerin özelliklerinin, Rablerine küfretmeleri, boyunlarında pranga olması, ateş ashabı ve orada ebedi kalacak olmaları şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru 501)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ cümlesi aynen, اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّار cümlesi ufak değişikliklerle Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Mümin Suresi 71. ayete iktibas vardır.
Görüldüğü gibi burada da müsnedün ileyh olan ism-i işaret, haberin onlara ait olduğunu ve daha fazla izah için tekrarlanmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesinde car mecrur amiline takdim edilmiştir. Bu takdim tahsis ifade eder. Yani ateş azabı içinde ebedi kalıcı olanlar sadece kâfirlerdir. Diğer günahkârlar orada ebedi kalmayacaklardır. خَالِدُونَ maksûr/sıfat ف۪يهَا maksûrun aleyh/mevsuftur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Cenab-ı Hakk’ın, “İşte, içinde müebbet kalacakları ateşin yâranı da yine bunlar, bunlardır.” sözünden maksat “Ebedi, muhalled azap ile tehdit etmek”tir. Ehl-i sünnet alimlerimiz ise, bu ayeti, ebedî azabın ancak kâfirler için olduğu görüşüne delil getirerek şöyle demişlerdir: هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ifadesi, başkalarının değil sadece kâfirlerin ebedi azap ile mevsuf ve muttasıl olduklarını gösterir. Bu ise büyük günah sahiplerinin ebedi olarak cehennemde kalmayacaklarına delalet eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu sayfadaki ayetlerin genelindeki fasılaları teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)