Ra'd Sûresi 31. Ayet

وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاًۜ اَفَلَمْ يَايْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟  ٣١

Kendisiyle dağların yürütüleceği veya yeryüzünün parçalanacağı, ya da ölülerin konuşturulacağı bir Kur’an olacak olsaydı (o yine bu kitap olurdu). Fakat bütün emir yalnız Allah’ındır. İman edenler anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi. Allah’ın sözü yerine gelinceye kadar, inkâr edenlere yaptıkları işler sebebiyle devamlı olarak, ya büyük bir felaket gelecek veya o felaket yurtlarının yakınına inecektir. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ eğer olsaydı
2 أَنَّ
3 قُرْانًا bir Kur’an ق ر ا
4 سُيِّرَتْ yürütüldüğü س ي ر
5 بِهِ kendisiyle
6 الْجِبَالُ dağların ج ب ل
7 أَوْ yahut
8 قُطِّعَتْ parçalandığı ق ط ع
9 بِهِ kendisiyle
10 الْأَرْضُ arzın ا ر ض
11 أَوْ yahut
12 كُلِّمَ konuşturulduğu ك ل م
13 بِهِ kendisiyle
14 الْمَوْتَىٰ ölülerin م و ت
15 بَلْ hayır
16 لِلَّهِ Allah’a aittir
17 الْأَمْرُ işler ا م ر
18 جَمِيعًا bütün ج م ع
19 أَفَلَمْ
20 يَيْأَسِ hala anlamadılar mı? ي ا س
21 الَّذِينَ kimseler
22 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
23 أَنْ
24 لَوْ şayet
25 يَشَاءُ dileseydi ش ي ا
26 اللَّهُ Allah
27 لَهَدَى hidayet verirdi ه د ي
28 النَّاسَ insanlara ن و س
29 جَمِيعًا bütün ج م ع
30 وَلَا ve
31 يَزَالُ geri durmaz ز ي ل
32 الَّذِينَ kimselere
33 كَفَرُوا inkar eden(lere) ك ف ر
34 تُصِيبُهُمْ isabet etmesi ص و ب
35 بِمَا yüzünden
36 صَنَعُوا yaptıkları işler ص ن ع
37 قَارِعَةٌ bir bela ق ر ع
38 أَوْ yahut
39 تَحُلُّ konar ح ل ل
40 قَرِيبًا yakınına ق ر ب
41 مِنْ
42 دَارِهِمْ yurtlarının د و ر
43 حَتَّىٰ kadar
44 يَأْتِيَ gelinceye ا ت ي
45 وَعْدُ va’di و ع د
46 اللَّهِ Allah’ın
47 إِنَّ şüphesiz
48 اللَّهَ Allah
49 لَا
50 يُخْلِفُ caymaz خ ل ف
51 الْمِيعَادَ sözünden و ع د
 
Rivayete göre Resûlullah Mekkeli müşriklere İslâm’ı anlattığı bir gün müşrikler, “Mekke’nin şu dağlarını buradan kaldır da yerimiz genişlesin veya araziyi parçalara ayırıp içinden ırmaklar akıtarak tarıma elverişli hale getir; yahut atalarımızdan ölmüş olan falan ve falan şahısları dirilt de senin bu söylediklerinin doğru olup olmadığını onlara soralım” demişler; bunun üzerine bu âyet indirilerek onların isteklerine göre mûcizeler gösterilse dahi iman etmeyeceklerine işaret edilmiştir (Taberî, XIII, 152-153; Râzî, XIX, 52-53). Nitekim bir başka âyet-i kerîmede bu durum açıkça ifade buyurulmuştur (En‘âm 6/111). Yüce Allah gönderdiği peygamber vasıtasıyla bu tür mûcizeleri göstermekten âciz olmamakla birlikte peygamberin gönderilmesinden ve Kur’an’ın indirilmesinden maksat bu talepleri karşılamak değil, insanları hidayete erdirmek, kalpleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşturmak, aklın önüne ışık tutmaktır.
 Âyetteki şart cümlesinin cevabı meâlimizde “yine inanmazlardı” şeklindedir. Cevap, “O yine bu Kur’an olacaktı” diyenler de vardır. Buna göre onların istedikleri mûcize gerçekleştirilseydi yine bu Kur’an’la gerçekleştirilirdi, ancak onlar mûcizeleri görür de Kur’an’a yine de inanmazlardı. Çünkü onlar bu tür mûcizeleri gerçeği bulmak için değil, peygamberle alay etmek için istiyorlardı ve Kur’an’ın muhtevasını kabule hazır değillerdi.
 Âyetin “yerin parçalandığı” diye tercüme ettiğimiz kısmını, “kendisiyle mesafe alındığı” veya “kendisiyle uzak mesafenin yakınlaştırıldığı” şeklinde anlayanlar da olmuştur. Kureyşliler Suriye ve Filistin’e ticaret kervanları gönderiyorlardı; fakat Mekke ile bu bölgeler arasındaki mesafe uzun, yollar elverişsiz, iklim kurak, arazi ise çoraktı; ticaret kervanları yollarda sıkıntı çekiyordu. Bu sebeple müşrikler Hz. Süleyman’ın rüzgâr vasıtasıyla iki aylık yolu bir günde gitmesine (Sebe’ 34/12) benzer bir mûcize ile Hz. Peygamber’in de bu mesafeyi kısaltıp yakınlaştırmasını istemişlerdir (Taberî, XIII, 152-153; İbn Kesîr, IV, 382). Oysa onların teklif ettiği bu olağan üstü şeyler peygamberin değil, Allah’ın elindedir. O dilese bu tür mûcizeleri de gösterir; ancak inkârda ısrar edenlerin kalpleri katılaşmış olduğu için hiçbir mûcizeye inanmazlar.
 Müşriklerin mûcize getirilmediği için iman etmediklerini zannedip üzülen müminlerin üzüntülerini gidermek maksadıyla yüce Allah, “Müminler hâlâ anlamadılar mı ki Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi?” meâlindeki soruyu sormuştur. Şüphe yok ki Allah istese inkârcıları doğru yola iletir, kimse buna engel olamaz; ancak O’nun bu anlamdaki istemesi zorlama olacağından sorumluluğu ortadan kaldırır. Halbuki Allah insanları sorumlu kılmak için onlara akıl, irade ve tercih yeteneği vermiştir. Onların, tercihlerini inkâr yönünde kullanmalarına rağmen Allah onları zorla hidayete erdirmez. Yaptıkları kötülükler yüzünden ölünceye kadar başlarına musibetler gelecek veya yurtlarının yakınına felâketler inecek de sürekli olarak korku içinde yaşayacaklardır. 
Felâket onların yurtlarının yakınına inecektir” cümlesindeki felâket, “savaşta yenilgi, öldürülme, esirlik veya kuraklık, kıtlık” gibi anlamlarla açıklanmıştır (Şevkânî, III, 95-96). Bu cümledeki fiil hem üçüncü tekil şahsın müennesi hem de ikinci tekil şahıs için kullanıldığından, bu cümlede “Sen onların yurtlarının yakınına ineceksin” şeklinde Hz. Peygamber’e hitap edildiği de düşünülebilir. Bu takdirde âyet hicretin 6. yılında Mekke yakınlarında yapılmış olan Hudeybiye Antlaşması’na işaret etmiş olur.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 290-291
 
جبل Cebele : جَبَلٌ dağ demektir. Çoğulu جِبالٌ şeklinde gelir. Büyüklük anlamı düşünülerek büyük topluluğa da جِبِلٌّ denmiştir. Yine Kuran-ı Kerim’de geçen جِبِلَّةٌ sözcüğü cibilliyet yani üzerlerine bina edilmiş oldukları halleri anlamındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki isim türeviyle toplam 41 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cibilliyet ve Cebel-i Târık’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel , mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri; ثبت  (sabit oldu) şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

قُرْاٰناً  kelimesi  اَنَّ ‘in ismi olup fetha ile mansubdur. سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ  cümlesi,  اَنَّ ‘in haberi olarak mahallen merfûdur. 

سُيِّرَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.  بِهِ  car mecruru  سُيِّرَتْ  fiiline mütealliktir.  الْجِبَالُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. 

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri;  لما آمنوا (İman etmezlerdi.) veya  لكان هذا القرآن  (Bu Kur’an … olurdu) şeklindedir. قُطِّعَتْ   atıf harfi  اَوْ  ile  سُيِّرَتْ  fiiline matuftur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. قُطِّعَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. بِهِ  car mecruru  قُطِّعَتْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. كُلِّمَ   atıf harfi  اَوْ  ile  قُطِّعَتْ  fiiline matuftur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  كُلِّمَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. بِهِ  car mecruru  كُلِّمَ  fiiline mütealliktir. الْمَوْتٰى  naib-i fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سُيِّرَتْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سير ’dir. 

قُطِّعَتْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قطع ‘dır. 

كُلِّمَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاًۜ 

 

İsim cümlesidir. بَلْ ; idrab ve atıf harfidir. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْاَمْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  جَم۪يعاً  kelimesi  الْاَمْرُ ‘nun hali olup fetha ile mansubdur. 

بَلْ ; önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrab (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder: 1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ  ifadesinde yer alan  ل  harfi, hem mülkiyeti, sahipliği hem de mutlak egemenliği ifade eder. Mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ancak hakimiyetleri noksan olan idareciler zulmeder. Ama Yüce Allah mutlak egemenliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an , Ali İmran ,109) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).جَم۪يعاً  kelimesi zamirsiz gelirse tekid bildiren hal olur. Ancak bazı gramercilere göre tekid kabul edilmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَفَلَمْ يَايْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder müste’nef cümleye matuftur. Takdiri, أغفلوا عن كون الأمر لله فلم يعلموا.. (İşin Allah'a ait olduğunu gözardı ettiler ve …. bilmiyorlardı) şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَايْـَٔسِ  sükun ile meczum muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُٓوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَايْـَٔسِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri;  أنه  şeklindedir. 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir.  يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

هَدَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  جَم۪يعاً  hal olup fetha ile mansubdur.

Hafifletilmiş olan  اَنْ  aynı  اَنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiruş - şan) olarak alır.

Hafifletilmiş olan  اِنْ  cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan  اَنْ  cümle ortasında gelir.Hafifletilmiş olan  اَنْ ’ in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise, edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا يَزَالُ  nakıs, istimrar (devamlılık) fiillerindendir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَزَالُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir.  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لَا يَزَالُ ‘un ismi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlu sılası  كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تُص۪يبُهُمْ  cümlesi, لَا يَزَالُ  ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

تُص۪يبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  تُص۪يبُ  fiiline mütealliktir.

صَنَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  قَارِعَةٌ  kelimesi  تُص۪يبُ  ‘nin muahhar faili olup damme ile merfûdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تَحُلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُوَ ‘dir.  قَر۪يباً  zaman zarfı,  تَحُلُّ  fiiline mütealliktir.  مِنْ دَارِهِمْ  car mecruru  قَر۪يباً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَأْتِيَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  تَحُلُّ  fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.  

يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  وَعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُص۪يبُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صوب ’dir. 

قَارِعَةٌ ; sülâsi mücerredi  قرع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُخْلِفُ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk anlamındadır. يُخْلِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُوَ ‘dir.  الْم۪يعَادَ  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur.

يُخْلِفُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلف ‘dir.

 

وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  وَ  istînâfiye,  لَوْ  şart edatıdır. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu ayetteki,  لَوْ  (eğer) edatının cevabı, sözün gelişinden anlaşıldığı için hazf edilmiştir. Zeccâc şöyle demiştir: “Burada hazf edilen cevap şudur: “Eğer o kendisiyle dağların yürütüldüğü bir Kur’an olsaydı, (onlar buna yine de iman etmezlerdi).” Bu Cenab-Hakk’ın, “Eğer biz onlara melekleri indirseydik ve ölüler de kendileriyle konuşsaydı” (En’âm, 111), (onlar yine iman edecek değillerdi)” ayeti gibidir” demiştir.

لَوْ ’in cevabının hazfı îcâz-ı haziftir. Bu îcâz biçimi, Kur’an-ı Kerim’in önemli üslup özelliklerindendir. Mahzufa delalet eden bir karînenin bulunması şartıyla ibaredeki bir kelimenin, cümlenin veya daha fazla ifadenin hazf edilmesine denir. 

Böylece sözü uzatmamak için bir kısım hazf edilerek asıl önemli olan şey ilk etapta zikredilmiş ve muhatabın dikkati o yöne çekilmiş olur.

Beyzâvî: “ لَوْ  şartının cevabı hazf edilmiştir. Bunun nedeni de Kur’an’ın şanını yüceltmek ya da kâfirlerin inkâr hususunda inat ve kararlılıklarını mübalağalı bir ifadeyle anlatmaktır” diyerek mahzuf için şu iki vechi takdir eder: لكان هذا القرآن  (elbette bu Kur’an olurdu), ya da  لما آمنوا به  (yine de ona inanmazlardı). (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ  cümlesi, masdar tevili ile takdiri,  ثبت (sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin ismi olan  قُرْاٰناً ‘deki nekrelik, tazim çindir.

اَنَّ ’nin haberi olan  سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil sıygasında olması hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِهِ  car mecruru, ihtimam için fail olan  الْجِبَالُ ‘ya takdim edilmiştir.

Şartın, takdiri … لكان هذا القرآن  (Bu Kur’an … olurdu)  olan cevap cümlesinin, öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

اَنَّ ’nin haberine  اَوْ  atıf harfiyle atfedilen  قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ  ve  اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰى  cümlesi aynı üslupla gelmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlelerin ikisinde de takdim-tehir sanatı vardır. بِهِ  car mecrurları, ihtimam için naib-i faillere takdim edilmiştir. بِهِ ‘lerdeki  بِ , sebebiyyedir. 

Kur’an’da olmayan dağların yürütülmesi yeryüzünün parçalanması, ya da ölülerin konuşturulması özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

سُيِّرَتْ  - قُطِّعَتْ - كُلِّمَ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Burada kastedilen, Kur’an-ı Azim'in yüce şanını belirtmek ve kâfirlerin fikirlerinin bozuk olduğunu beyan etmek olabilir. Nitekim o kâfirler, Kur’an'ın yüce şanını takdir edemediler ve onu mucize kabilinden bile saymadılar. Bunun için de Kur’an'dan başka, Mûsa'ya (as) verilen mucizelerden istediler. Yahut bundan kastedilen, o kâfirlerin kibir ve inattaki aşırılıklarını ve dalalet ile fesattaki ısrarlarını beyan etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)


 بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاًۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ  idrâb harfi, bu ayette önceki cümlenin hükmünü iptal ve intikal için gelmiştir.

Cümlenin  بَلْ  atıf harfiyle atfedilmesi, matuf ve matufun aleyh arasında kasr oluşturmuştur. الْاَمْرُ ‘deki el takısı istiğrak içindir. بَلْ ’in kasr ifade etmesi sebebiyle haberin mübtedaya takdimi ihtimam için değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Ancak nefî ve istisnâ,  لا- انما - بل- لكن  atıf harfleriyle yapılan kasrlarda delâlet vaz‘îdir. Yâni, bunlar asıl kasr harfleridir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْاَمْرُ  muahhar mübtedadır. Manevi tekid olan  جَم۪يعاً  mübtedayı tekid maksadıyla gelen ıtnâb sanatıdır.  

Telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandıran lafza-i celâlin, mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet, birinci türden kabul edilebilecek olan bir üslûbu ḥakîm sanatıdır. Muhataplar Muhammed’in (s.a.v)  لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاً  şeklinde karşılık vereceğini beklemedikleri halde bu yanıt onların arzusu olan dağların yürütülmesi, ölülerin konuşturulması vb. şeylerin de içinde olduğu her işi elinde tutanın Allah olduğunu onlara bildirmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


اَفَلَمْ يَايْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ 

 

Cümle, takdiri;  أغفلوا عن كون الأمر لله فلم يعلموا.. (İşin Allah'a ait olduğunu gözardı ettiler ve …. bilmiyorlardı) olan mukadder istînâf cümlesine  فَ  ile atfedilmiştir.

Hemze inkarî istifham harfi,  لَمْ  muzarinin önüne gelerek manasını olumsuz maziye çeviren cezm harfidir.

Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, tevbih ve ikaz amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

يَايْـَٔسِ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ  cümlesine dahil olan  اَنْ , muhaffefe  اَنَّ ’dir. Takdiri  اَنْهُ  olan şan zamirinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Tekit ve masdar harfi  اَنْ ‘nin dahil olduğu cümle, masdar tevilinde  يَايْـَٔسِ  fiilinin iki mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنْ ’in haberi olan  لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan  لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti ve ikazı artırmada mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi   لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Manevi tekid olan  جَم۪يعاً , mef’ûl olan  النَّاسَ ’yi tekid maksadıyla gelen ıtnâb sanatıdır.

يَايْـَٔسِ  fiili,  يوقن  ve  يعلم  anlamındadır. Bu fiil sadece masdariyye  أنَّ  ile birlikte kullanılır. Araştırdıktan sonra matlubun hasıl olmadığından emin olmak anlamındaki  يأْس ‘den müştaktır. Kelime ilim manası da taşıdığı için lüzum alakasıyla mecazı mürsel yoluyla mutlak yaqîn manasında kullanılmıştır. Bu kullanım o kadar yaygındır ki hakikat gibi olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Zeccâc bu ayetin manası için: “iman edenler, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdireceğini bildikleri için bu kâfirlerin imanından ümitlerini kestiler” şeklindedir, demiştir. Bunun izahı şöyledir: Bir şeyin olmadığını bilmek, onun gerçekleşmesinden, meydana gelmesinden ümit kesmeyi gerektirir. Bu mülâzemet (bir yere veya bir kimseye bağlanmak) güzel bir mecaz yapmayı gerektirir. İşte bundan dolayı  يَايْـَٔسِ  lafzının, “bilmek” manasında kullanılması güzel olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ  muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63) 

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


 وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. Muzari sıygada gelen nakıs fiil  لَا يَزَالُ ‘nun dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan  وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.  لَا يَزَالُ  istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.

لَا يَزَالُ ‘nin ismi, sonraki habere dikkat çekmek ve tahkir için ism-i mevsûlle gelmiştir.  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ  cümlesi, لَا يَزَالُ ‘nin haberidir. İstimrar fiiline ilave olarak müsnedin muzari fiille gelişi, onların bu fiili yapmağa devam etmekte ısrarcı olduklarını belirtir. 

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ  cümlesi, masdar tevilinde, başındaki harf-i cerle birlikte  تُص۪يبُهُمْ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بِمَا صَنَعُوا  ibaresindeki  بِ  sebebiyyedir.

قَارِعَةٌ  kelimesindeki nekrelik, nev ve kesret içindir. Başlarına gelecek şeyin bilinemeyecek evsafta bir ceza olduğunu ifade eder. 

صَنَعُوا قَارِعَةٌ  cümlesinde istiare sanatı vardır. İsm-i fail veznindeki  قَارِعَةٌ  kelimesi  تُص۪يبُهُمْ 'deki faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Felaketin bir şahıs gibi davranması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. 

تُص۪يبُهُمْ  fiilinde de istiare sanatı vardır. Kafirlerin başına gelecek hadiseler, hedefine isabet eden oka benzetilmiştir. Bu ifadelerde mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ  cümlesi, ...تُص۪يبُهُمْ  cümlesine  اَوْ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup  حَتّٰى  ile  تَحُلُّ  fiiline mütealliktir. 

وَعْدُ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması  وَعْدُ  için tazim ifade eder.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak üçüncü kez zikredilmesi, korkuyu artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  وَعْدُ اللّٰهِۜ  kelimesi  يَأْتِيَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Tehdidin bir şahıs gibi gelecek olması şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette lafz-ı celâle izafe edilmesi, tehakkümî istiare yoluyla vaadin tehdit anlamında kullanılması, başlarına gelecek şeyin korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Muzaf olan  وَعْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Ayetin sonunda müştakı zikredilen وَعْدُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

الْجِبَالُ - الْاَرْضُ , الْمَوْتٰىۜ - النَّاسَ , الْم۪يعَادَ۟ - حَتّٰى  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اٰمَنُٓوا - كَفَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  يُخْلِفُ - وَعْدُ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

جَم۪يعاًۜ  ve  الَّذ۪ينَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَعْدُ  kelimesi  موعود ‘un yani vadedilen şey anlamındadır. İsm-i mef’ûl yerine masdar kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

وَعْدُ  kelimesinde irsâd vardır.

حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ  [Allah’ın vaadi gelinceye kadar] ibaresindeki vaadden maksat ölüm, kıyamet veya Mekke’nin fethidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Vaadin gelişi, vukuu manasında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

لَا يَزَالُ fiili gelecekte de bunu yapmaya devam edeceklerine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Onların yaptıklarının sarih olarak beyan edilmemesi, korkunçluğunu veya müstehcenliğini zımnen belirtilmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)  

زَالَ  fiili,  لَا یَزَالُ  ve  مازَالَ  şeklinde kullanılır. Vahidî, bunun masdarı bulunmayan bir fiil olduğunu söylemiştir. Bunun ism-i fail ve ism-i mef’ûl sıygaları kullanılmaz. Fiiller arasında bunun benzerleri pek çoktur. Mesela,  عَسى  fiili de böyledir. Bu fiilin de masdarı ve muzarisi yoktur. لَا يَزَالُ “Onlar bu işlerine devam ederler" manasına gelir. Çünkü  زَوَالْ  olumsuzluk ifade eder. Buna bir de  لا  ve  ما  gibi nefy ifade eden harfleri getirdiğin zaman bu, nefyi nefyetmek olur. Böylece de bu müspet manaya delil olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlin müsnedün ileyh konumunda gelmesi telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek içindir. Ayette dördüncü kez tekrarlanan lafza-i celâlde ıtnâb, iltifat, tecrîd sanatları söz konusu olur.

Müsned olan  لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i mekan olan  الْم۪يعَادَ۟ , vaad manasındaki  الوعد  masdarına delalet eder. (https://tafsir.app/3/9 )

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟  cümlesi,  حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ  için tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir.